Sıkıyönetim devleti ve ekonomisi...


Ekonominin istikrarlı ve kalıcı bir şekilde büyümesinin önünde cari açık, enflasyon ve rekabet sorunları gibi sorunlar olsa bile, Türkiye ekonomisinin en önemli sorunlarının başında bence yapısal sorunlar geliyor.

 

Önceki yazımda bu sorunların neler olduğunu paylaşmıştım.

 

Bu paylaştığım sorunların en önemli olanlarının başında ise “hukuk devleti” sorunu geldiğini örnekleriyle belirtmeye çalıştım.

 

Her ne kadar hukuk devleti olan ülke ekonomileri de genel olarak atlatılamayan küresel ekonomik kriz nedeniyle daralma ve durgunluk baskısı altında olsa bile bu ekonomilerin ilk fırsatta yönünü istikrarlı bir ekonomik büyümeye doğru çevirmelerini buna bağlı da düşünmek gerekir.

 

Türkiye’nin gerek Orta Vadeli Ekonomik Planı (OVP) ve gerekse 10. Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda belirtilen ekonomik ve sosyal hedeflere ulaşması, içinde bulunduğu ekonominin hem cari açık ve enflasyon gibi sorunlarını iyileştirmesine ve öte yandan en az bunlar kadar önemli olan demokratik hukuk devleti kalitesini yükseltmesine bağlı bulunuyor.

 

Hükümetin son olarak “hükümete darbe” iddialarıyla Meclis’e sunduğu güvenlik ve yargıda yapılmasını düşündüğü anti-demokratik yasal değişiklikler; toplumsal muhalefet üzerinde baskıyı her geçen gün artırmak istemesinin açık bir göstergesini oluşturuyor.

 

Ayrıca kısmen var olan hukuk devletinden daha da uzaklaşarak bir “sıkıyönetim devleti” kurmak istiyor.

 

Yani polisin yetkilerini daha da artırmak demek, var olan yetkileri daha da güçlendirmek ve “sıkıyönetim devleti” alanında dünyaya “iyi örnek” olmak demektir.

 

Makul şüphe” üzerine kişilerin özgürlük alanlarını daraltmak demek, hukuk devleti ve insan hakları alanında son on yıldır elde edilen ilerlemeleri “sıfırlamak” demektir.

 

Hükümet 17-25 Aralık sürecinde hırsızlığı ortaya çıkaran savcı ve polisleri tutuklarken veya yerinden yurdunda ederken şimdi bu hırsızlığın üstünü örtmek için “kendi savcısının ve polisinin” elini güçlendirmek istiyor.

 

HSYK seçimlerine “aleni” şekilde müdahale edenler zaten yargı bağımsızlığını ve tarafsızlığını ortada kaldırmışlardı.

 

Ve HSYK göreve gelir gelmez, savcı hukuk tanımaz bir davranışla 17 Aralık soruşturmasına “takipsizlik” kararı vererek ilk diyetini ödemiş oldu.

 

Bu yasalar Meclis’ten geçerse eğer, --ki öyle de bekliyoruz, HSYK kimbilir daha hangi hukuksuzluklara imza atacak, bekleyip göreceğiz.

 

Diğer yandan Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözümü gibi oldukça yaşamsal bir sorununu çözmek ve barış içinde farklılıkların birlikte yaşamını sağlamak herkesin özlemi, ancak “çözüm süreci” bunu nasıl gerçekleştirecek bu belli değil.

 

Belli değil, çünkü bir yandan otoriter ve baskıcı bir rejim kurmak isteyen hükümetin, diğer yandan özgürlükçü bir demokrasi vaat etmesi insana hiç de inandırıcı gelmiyor.

 

Ve dahası Kobane eylemleri bize bir kez daha göstermiş oldu ki çözüm sürecinin ne kurumsal, ne toplumsal ve ne de hukuksal alt yapısı var. Her olay karşısında “sallanan” bir süreç görüntüsü veriyor.

 

Öcalan, Kandil, KCK ve HDP’den zaman içinde sürece ilişkin “kaygı verici umutsuz” mesajlar verilmesi bu durumun bir göstergesi.

 

Bir yandan otoriter bir devlet yönetimi kurmak, diğer yandan özgürlüklerin gelişmesine ihtiyaç duyan “çözüm süreci” nasıl eş zamanlı sürdürülebilir bunu kimseye anlatamazsınız.

 

Ayrıca demokrasi ve hukuk devleti ölçülerinin bu kadar uzağında kalırsanız bunun sadece siyasi değil ekonomik bedelini öder ve planladığınız hiçbir hedefe varamazsınız.

 

Yani demokratik hukuk devleti olamazsanız, güçlü bir ekonomiye de sahip olamazsınız.