TÜRKİYE’NİN STRATEJİK TERCİHLERİ…

Mustafa Pacal - 26/03/2012 15:50:18 (229 okunma)


TÜRKİYE’NİN STRATEJİK TERCİHLERİ…

Türkiye iki binli yıllara iki kritik sorun süreciyle başladı.
Bunlardan ilki içte ekonomik kriz ve demokratikleşme ile AB süreci idi,
ikincisi ise dışta ama hemen burnunun dibinde cereyan eden Irak sorunu idi.

Bu iki süreç değerlendirildiğinde Türkiye daha çok içteki sorunlara odaklanmayı Irak sorununa göre daha önemsedi ve enerjisini içe dönük harcadı.

Öyle ki Irak’a yapılacak askeri müdahalenin lojistik ihtiyaçları için meclisten teskereyi geçiren Türkiye; iş askeri müdahale de bulunacak müttefik kuvvetlerin Türkiye üzerinden geçmesine izin verecek teskereye geldiğinde, meclis aynı iradeyi göstermeyerek kendini sürecin dışında tuttu.

Türkiye’nin bu tutumu uzun süre tartışılsa da aslında Türkiye o zaman diliminde kendisi için doğru olan bir tasarrufta bulunmuştu.
Bulunmuştu çünkü bir yandan ekonomik krizin yarattığı sosyo-ekonomik sonuçlar ve diğer yanda Kürt sorunu başta olmak üzere demokratikleşme sorunu Türkiye’nin başını kaldırıp ta bölgesel ve yakın bir sorun olsa da başka bir sorunla ilgilenecek hali yoktu ve öyle de davrandı.

İki binli yıllardan yani özellikle Ak Parti’nin iktidar döneminden bahsediyorum.

Bu dönemde kimi ekonomik ve sosyal sorunlar devam etse de, Ak Parti genel ekonomik göstergelerin iyileşmesinde ve demokratikleşme alanın cumhuriyet döneminin tüm zamanlarına göre parmak ısırtacak işler de yaptılar.

Ergenekon,balyoz davalarının açılması ile bunun TSK içinde yarattığı dalgalanmaların sonucu sivil otoritenin eskiye oranla daha öne çıkması önemli bir tarihsel siyasi gelişme olarak karşımıza çıktı.Cumhurbaşkanı seçimi ve anayasa referandumu aynı anlamda işin başka bir boyutunu oluşturdu.

Son yıllarda vukuu bulan bu gelişmelerin yanı sıra İsrail,Filistin sorununda taraf olan Türkiye Davos’taki Erdoğan-Peres arasındaki atışma ile hükümetin başını kaldırıp gözünü dışarı çevirmesi sürecinde ve “bağımsız” dış politik tavır konusunda miladi bir zirve yaptı.
Arap baharı ile İran nükleer silah üretiyor mu? sorunu,AB ve Kıbrıs gibi sorunlara bakıldığında Türkiye ağırlıkta kendi başına tutum almayı yeğlediği eski tutumları olarak yeniden ortaya çıktı.

Türkiye hükümeti bundan önceki hükümetlere göre tarihinde ilk defa böylesi yoğun bir dış politika ajandasıyla uğraşıyordu.
Bu alışık olduğumuz bir durum değildi.

Öyle ya soğuk savaş yıllarında içe kapalı otoriter bir rejimle kendi yağı ile kavrulan bir ülke olmaktan çıkıp dışa açılmak aslında geçmişte üzerinde fazlaca düşündüğümüz bir konu alanı değildi.
Ve bunu anlamak lazımdı…

Evet AB ile ilişkilerin “karşılıklı” soğutulduğu yani Avrupa ile dış politikada paslaşmanın olmadığı, İsrail karşıtlığı temelinde ve bölgesel lider olmayı hedefleyen bir Ortadoğu dış politika stratejisinin genel konsepti ne olabilirdi ve bundan ne tür ekonomik,siyasi ve bölgesel sonuçlar beklenebilirdi.

Hükümet yeni dış politikasının konseptini kendi siyasi ve kültürel geleneğine de uygun olarak bulmakta zorlanmadı.
Dış politikada etkin olmak istediği coğrafya eski Osmanlı toprakları olduğu için bir tür “bölgesel emperyal” güç olarak davranmayı tercih etti.

Çok bilinen adıyla söylersek bu dış politikanın arka planında “Sunni tonda yeni Osmanlıcılık” anlayışı var.

Buda akla Milli görüş geleneğinden gelen siyasetçiler hemen birbirilerine yakın dış politika izlediklerini getiriyordu.

Hatırlanacak olursa Refahyol hükümeti döneminde rahmetli Erbakan hocada Müslüman ülkelerin ekonomik ve siyasi birliği için D-8 yapılanmasını gitmek istemişti.

Buradan sonra şimdi gelelim benim değerlendirmelerime… 
Bence dış politikada bu stratejik tercih sürdürülebilir değildir.
Bunun çoklu nedenleri var. Ancak ben bir kaçına değineceğim.

1.Öncelikle Türkiye’nin ekonomik ve demokratik alanda halen “kırılgan” yapısıyla dışa dönük bir model ülke olması, fazla iyimser bir yorum olur.

2.Arap baharının geldiği noktada ülkelerdeki tüm siyasi,dini ve mezhebi eğilimler kendi içinde ve dışındaki ilişkilerde riskler taşıdığı için bugünden orta ve uzun vadede ortaya çıkacak sonuçları belirgin gözükmüyor. 

Bu iyimser olmayan bakışın altında yatan önemli nedenlerin başında ise mezhep çatışmaları gelmektedir.

Türkiye mezhepler arası çatışmalarda sunnilikten taraf bir dış politika izlemesi nedeniyle “şimdilik” bölgede yapıcı rol oynaması zor gözüküyor.

3.Türkiye’nin İsrail’e karşı Hizbullah ve Hamas çizgisinde kalması buna karşı Suudi Arabistan,İsrail ve Mısır karşısına alması ile İran’ın nükleer silahlanma konusunda davranışı batıya yakın olsa da inandırıcılık sorunu var olarak gözüken diğer bir handikapı oluşturmaktadır.

Bence Türkiye öncelikle hükümet ve toplumsal güçler içerde Kürt sorununu insan hakları temelinde diplomatik yöntemlerle çözülmesi için ve AB müktesebatı ile uyumlu yeni,demokratik anayasa için enerjisini harcamalıdır. 

Dış politikada özellikle Ortadoğu’da öncelikle AB ve sonra ABD ile diyalog ve işbirliği ekseninde bir ortak rol oynamalıdır.

AB ile ilişkilerde her iki taraf için ilişkilerin normalleşmesi bakımından yeni fırsatların ortaya çıktığını görmek lazım gerekiyor.

Euro bölgesindeki ekonomik kriz ve Fransa başkanlık seçimlerinde Sarkozy’nin kaybetme ihtimalinin ortaya çıkması ile Kıbrıs sorununda Temmuz ayına kadar çözüm odaklı adımların atılma olasılığı tarafların yeniden umutlanması için yeterli gelişmeler olmaktadır.

Burada bir önemli konunun altını çizmekte fayda var.

Dikkat edilirse küresel ve bölgesel süreçlerin yönetilmesin de artık sadece askeri güce dayalı pragmatik çözümler dönemi sona eriyor.
Küresel ekonomik yaptırımlar ve bu alandaki küresel ekonomik sistemler,bölgesel ve küresel her türlü sorunun çözümünde caydırıcı ve etkili bir çözüm gücü haline gelmiş bulunuyor.

Bu çözüm gücünü öncelikle kullanan bir diplomasi, dış politikada daha başarılı olabiliyor.

Türkiye içte demokratikleşme alanında atacağı adımlarla ve ekonomik gelişimini dışta bu yeni nesil diplomasiyle pekiştirmelidir.

Dahası Türkiye dış politika’da yukarıda belirttiğim saiklerle kendi başına bir yol izlemeden önce AB gibi yakın ortağı olan önemli bir küresel oyuncu ile diyalog ve işbirliğini tercih etmeli ve onun strateji ve politikalarının belirlenmesinde katkı ve etki sağlayan bir önemli oyuncu olmayı seçmelidir.

Bu tercihi Suriye politikası içinde yapmalıdır.

“DEVLET” İLE ÖCALAN GÖRÜŞMELERİ VE KURUMSAL ENFORMASYON SORUNU

Gönderen Mustafa Pacal - 23/06/2011 23:17:01 (439 okunma)



“DEVLET” İLE ÖCALAN GÖRÜŞMELERİ VE KURUMSAL ENFORMASYON SORUNU

PKK lideri Abdullah Öcalan ile “devlet (?)” arasında yapılan görüşmelerin İmralı’da sürdüğünü herkes gibi bende biliyorum. 

Biliyorum derken tanığı olarak değil çeşitli kaynaklardan aldığım bilgiler ışığında bunları söylüyorum.

Her ne kadar sürmekte olan görüşmelerin açıklanan sonuçlarına tekzip anlamında karşı açıklamalar pek gelmese de, görüşülen konuların detayları hala esrarını korumaktadır.

Bu görüşmelerin ne zaman başladığı, nerede yapıldığı ve kimlerin katıldığı bilgileri ise tam bir muamma ve sanki hiç bilmemizin istendiği konular değilmiş gibi geliyor bana.

Gerçi günümüzde bilinmesi oldukça zor olan bilgiler Wikileaks gibi organizasyonlar tarafından deşifre edilse de aslında buz dağının ucu ile yetindiğimizi düşünüyorum.

Devlet sırrı herhalde bu, devlet bu yani…
Burada biraz devlet tanımını açalım istiyorum.
Devlet, insan için tarih boyunca zorunlu bir örgütlenme biçimi olagelmiştir. 

Yoksa devlet insan doğasına uygun bir örgütlenme biçimi değildir.
İnsanlar, bir dönem içinde yani canını, malını ve geleceğini korumak için böyle bir örgütlenmeyi tercih etmişlerdi, bugünde bu böyle.
Tabi daha sonra da kendilerini kendi kurduğu devlete karşı korumak durumunda kaldılar.

İnsanlar sonraları devleti denetlemek ve kontrol etmek için hukuk ve demokrasi yolunu bulacaklardı. 

O nedenle, orta çağ monarşileri ve ardından ulus devletler tarihinin başlaması, hem de bir yandan feodalizm’den kapitalizme geçiş ve kapitalizmin acımasız gelişmesi ile yaratılan “zenginliğin” ele geçirilmesi için yapılan savaşlar kaybedilen milyonlarca hayat ve bu akıl almaz vahşi dönemin insanlık tarihinde yarattığı katliamlar ve travmaların sonuçlarıdır aslında yaşadığımız tarihin adı.

Evet devletin denetlenmesi, kontrol edilmesi için hukuk ve demokrasi araçları önemli işlevler görmüş demokratik hukuki devlet yapıları ortaya çıkabilmiştir.

Bugün içinde Kürd sorununun ortaya çıkmasında devletin rolü ve sorunun çözümünde bu gün devletin oynayacağı rol oldukça yaşamsal öneme sahip bulunmaktadır.

Bu bakımdan Öcalan “devlet” görüşmeleri bu sürecin en önemli diyaloglarının başında gelmektedir.

Bir diğer ifade ile söylersek her bakımdan ülke gelişmesini engellemiş olan Kürd sorunu için atılan her adım ve girişim kamuoyu ve basın tarafından yüksek dikkatle izlenir olmuştur.

Bu nedenle Öcalan “devlet” görüşmelerinin içerik olarak kamuoyu ile paylaşmak önemli bir enformasyon konusu haline gelmiştir.

Ancak bu önemli enformasyonun kaynaklarına bakıldığı zaman bu duruma yeterli özenin gösterilmediğini görüyoruz.

Yanlış anlaşılmaya mahal vermemek için şunu ilave etmeliyim.
Bu güne kadar görüşmeleri açıklayan kaynaklar ve kişiler yalan, yanlış bilgiler veriyorlar demeyi kastetmiyorum.

Kastettiğim şu, bu düzeyde yapılan görüşmelerin daha düzenli,daha kurumsal ve daha “açık” bir şekilde kamuoyuna derli toplu aktarılmasının altını çizmek istiyorum.

Bu aynı zamanda yurttaşların bilgilenme hakkı içinde gerekli bir durum ve aynı zamanda bu konularda olası bilgi kirliliğini de önleyecek bir uygulama olacaktır. 

Bu arada açık bilgilenme derken bir oto sansür uygulanması “gereken ve çok özel” güvenlik bilgiler için yapılabilir diye düşünüyorum.
Önerim şu,görüşmelere katılan kişi ve kurumların mutabakatı ile oluşturulacak bir “enformasyon bürosunun” kamuoyu ve basını bilgilendirilmesidir.

Bilgi çağında hem de böyle bir konuda düzgün ve sağlıklı bilgilenme talebinde bulunuyorum.

Çünkü bu yaşamsal konuda doğru bilgilendirme doğru politik sonuçların alınmasının temelidir diye düşünüyorum.