Türkiye ve AB birbiri için sorun değil...



Türkiye ve AB  birbiri için sorun değil...

Mülkiye’de yapılan bir toplantıda,bir grup öğrenci,Ak Partili,TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Prof.Burhan Kuzu’nun başına yumurtalar yağdırıyorlardı.Kuzu’nun korumaları açtığı şemsiyelerle onu korumaya çalışıyorlar.Kuzu her şeye rağmen bulunduğu kürsüyü terk etmek istemiyor,ısrarla direniyor ve konuşmasını sürdürmek istiyordu.

Olmadı yapılan saldırılara daha fazla dayanamayarak, salonu terk etmek zorunda kaldı.

Bu tablo yakın tarihimizde yaşanan bir üzücü olaydı.

Kınadık,karşı çıktık.

Bu tablo insani bir tablo değildi ve demokratik bir ülkenin böylesine köklü bir fakültesinde böyle bir durum yaşanmamalıydı.

Birbirimizi dinlemesini öğrenmeliyiz dedik ve üzüldük.

Olayın üzerinden çok fazla zaman geçmemişti ki bu sefer öğrenciler tarafından yumurtalı saldırıya uğramış bir profesör, öğrencilerin kendisine yaptığına benzer bir davranışı bu sefer kendisi yaptı.

AB ilerleme raporunu “çöpe atıyorum” diyerek yere çaldı.

Ne diyelim,bizde “böyle başa,böyle tıraş” diye bir atasözü vardır.Bu olay üzerine bunu çevirirsek “böyle hocaya, böyle öğrenci” demek yanlış olmaz kanımca…

Bu olay üzerine,AB bakanı olacak kişi kalkıp ta “münasebetsizliğin alemi yok” bile diyemedi.En garibi ise AB aday bir ülkenin Başbakanı da “sükut ikrardan gelir” misali olanlara seyirci kaldı.

AB bakanı ise ayrıca  ilerleme raporunu kendilerine karşı yapılmış bir “haksızlık” olduğunu söyledi.Ve Kıbrıs’ın dönem başkanlığının da bunda rolü olduğunu belirtti.

Halbuki gerek kamuoyu ve gerekse AB çevreleri,Hükümet yetkililerinden hamaset değil,  2012 yılı ilerleme raporunda başta demokratikleşme süreci olmak üzere diğer sorun ve konularda,nelerin eksik ve yanlış aktarıldığı konusunda somut değerlendirmeler bekliyorlardı.

Bu durumu dikkate almayan hükümet “ipe un sermeyi” tercih etti.

Evet,yine Avrupa ve AB, gündemimize bir şekliyle girmişti.

Bu seferki ilerleme raporu bundan önceki 14 rapordan çok farklı bir rapor olmamasına karşın,raporun dili öncekilere göre daha sert olmasının nedenlerin de raporun içeriğinde bulunmaktaydı.

Oysa ki bundan önce AB organları 2003 ile başlayan demokrasi alanındaki ilerlemelerde hükümetin ortaya koymuş olduğu istek ve performansı takdirle karşılamış ve 2005 Ekim ayında AB Konseyi, Türkiye’nin Kopenhag siyasi kriterlerini bazı eksik yanlarına rağmen yerine getirdiğini kabul ederek, AB’ye tam üyelik müzakerelerinin başlatılmasına karar vermişti.

Bu gelişmeler ise bugüne kadar yazılan raporlarda yer almıştı.

Bugüne gelindiğinde AB kriterlerinin yerine getirilmesinde aynı istek ve performansı bırakın AB Komisyonun biz bile kırıntısını görmüyoruz.

Kürt sorununun çözümü,Yeni Anayasa sürecindeki belirsizlikler, devletin denetleme ve dengeleme sistemindeki sarsıntılar ve kuvvetler ayrılığında yaşanan sorunlar,Sayıştay kanuna kurumu işlevsizleştiren müdahaleler,Uludere katliamı,İşkenceci polislere sahip çıkmalar ve dış politikada başına buyruk atraksiyonlar ve ortaya çıkan yanlış sonuçları bu liste daha da uzatılabilir.

Şimdi hükümete düşen görev rapordaki somut iddialara karşı neleri,nasıl yapacağını ortaya koymaktır.Yada bu raporun içinde yer alan kendisine yapılan yersiz ve haksızlıklar varsa onları ortaya koyarak kendini aklamaktır.

Hükümetin bunları yapmayarak, hamasete ve demagojiye sarılması hem kendini gülünç duruma düşürüyor ve hem de toplumu aptal yerine koymaya çalışıyor.

Hükümete tavsiyem şudur.Vakit geçirmeden pozitif gündem gibi dolaylı görüşmeleri bir kenara bırakarak, doğrudan müzakerelere güçlü bir şekilde,geçmişteki istek ve performansla dönmesidir.AB’ye tavsiyem kendinizi içe kapatarak değil yüzünüz dışa dönerek AB güçlendirecek politikalar izleyin.Türkiye’nin AB’nin gücüne güç katacak potansiyelini görün ve değerlendirin.

Bu arada Norveç Bilimler Akademisi bu yılki Nobel Barış ödülünü AB’ye verilmesini uygun gördü.

Bu ödül Avrupa halklarının barış ve demokrasi içinde ortak yaşamının sağlanması  fikrine ve dolayısıyla AB’ye verildi.Hem zamanlama açısında ve hem de isabeti bakımından bu Nobel’in AB’ye verilmesi yerinde oldu.  

İkinci dünya savaşı sonrası gündeme gelen AB fikri bugün yarım asrı aşkın bir süredir bütün sorunlarına rağmen varlığını sürdürüyor.

Bugün ekonomik ve sosyal sorunlarla bunalan yaşlı kıta,geçmişte de bu ve benzer sorunlarla uğraşmış ve her defasında kendini demokratik ve sosyo-ekonomik açıdan yenileyerek yoluna devam etmiştir.

Bugün AB ülkeleri halen demokrasi,işleyen bir piyasa ekonomisi,insani ve sosyal haklar,yaşam kalitesi,bilim,teknoloji,sanat ve kültürel alanlarında dünya çölse ise vaha olma özelliklerini korumaya çalışıyor.

Buna rağmen,Türkiye’de AB üyeliğine olan toplumsal isteğin düştüğü bir gerçek, ancak bunun nedenlerine değinmeden istatistiki sonuç üzerinde “toplum AB’yi istemiyor” diyenlerin bu durumun ortaya çıkmasındaki payını birlikte düşünmek gerekiyor.

Örneğin son zamanlarda öncekinin aksine ‘AB etkinliğini kaybetti,bize örnek olamaz” diyen siyaset ve iş çevreleri nedense şimdilerde Çin ve Rusya örneklerine sarıldılar.

Bunun nedeni açık, yılda enflasyonun iki katı kadar net kar eden patronlar bununla yetinmek istemiyorlar.Çin gibi daha fazla büyüme ve daha fazla kar etmeyi hayal ediyorlar.

AB kriterlerine uygun bir demokrasi ve ticaret sistemi ile sosyal haklara sahip olursak “hareket alanımız” daralır diye endişe duyuyorlar.

Ama yağma yok, bu perde önündeki oyunla daha fazla seyirciyi kandıramazsınız.Perde açılır ve gerçekler ortaya çıkar ve sizinde bu oyununuz sona erer.

Rönesans’tan günümüze insanlık tarihi, özgürlükler ve adalete ulaşmak için verilen mücadelelerle doludur.

Türkiye için AB’yi,AB için Türkiye’yi sorun haline getirenlerin,sorunun kendileri olduğu gerçeği hiç kuşkunuz olmasın ortaya çıkacaktır.

İnsanlığın savaşsız,özgür ve adil bir dünyaya olan yolculuğu AB ve AB benzeri projelerle devam edecektir.