Yeni vesayet dönemi...

Yeni vesayet dönemi...

Son on iki yıl süresince yapılan yedi seçimi de AKP kazandı.

Bu durumun pek çok siyasi ve sosyo-ekonomik nedenleri olsa bile, en fazla bilinen nedenlerinin başında, AKP’nin “reformcu” yanı geliyordu. Siyasi program ve söyleminin eksenine 3Y yani yoksullukyolsuzluk ve yasakların kaldırılmasını koyan AKP, bu yüzüyle siyasete yeni bir reformcu soluk getirmiş oluyordu. Bu yanıyla muhalefet partilerine göre fark yaratan AKP, demokratikleşme ve ekonomik büyüme gibi alanlarda, siyaseten seçeneksiz kalmıştı.

AKP, CHP ve MHP’ye göre demokratikleşme, Kürt sorunun çözümü, yeni anayasa ve AB’ye üyelik sürecinde tüm zamanların en yüksek siyasi performansını gösteren bir parti profili çiziyordu.

AKP, tarihinde ilk defa bu “reformcu” yanından uzaklaşmış bir şekilde bu seçimlere gitti ve yine kazandı.

Bu sefer kazanma nedeni daha çok ekonomik bakımdan istikrarın bozulmaması, bir bakıma “benden sonrası tufan” diyen bir hükümete destek olmak şeklinde açıklanabilir. Ayrıca dün derin devlete, bugün ise sözde paralel devlete karşı olan mağduriyetin de etkisini burada not etmek lazım.

2001 genel seçimlerinden sonra Gezi eylemleri ile başlayan, 17 Aralık operasyonuyla devam eden süreç, Erdoğan’ın ve AKP’nin reformcu özelliğinden ayrılarak devletle bütünleşmesine neden olmuştu.

Bunun en göze batan yanı, yeni anayasa sürecinin akamete uğratılması ve buna bağlı olarak Kürt sorununun çözümünde ateşkesin ilerisine geçilememesi olarak kendini gösterdi.

Ayrıca AB ile müzakerelerin durma noktasında bekletilmesinin aşılması için AB tarafından yeni yılla birlikte yeni başlıkların müzakerelere açılması için gösterilen çabaların yanı sıra Erdoğan’ın “2014 yılı AB yılı olacak” demesine rağmen neredeyse karşılıksız kalması, aslında AKP’nin “reformcu” yanının kalmadığının anlatıyordu.

AKP’nin reformcu özelliğinden ayrılmasının göstergeleri tabii ki bunlarla sınırlı olmadı. Gezi eylemleri ve 17 Aralık operasyonu sonrası Erdoğan ve AKP, bırakın reformcu bir lider ve parti olmayı, devletçi statükoyu temsil eden bir yasakçı zihniyete ve uygulamaya savruldu.

HSYK kanununda yapılan değişiklikler, internet yasası ve MİT yasa tasarıları ile devam eden “güvenlik devleti kanunları” dizisi ile işin rengi iyice anlaşıldı.

Bu süreç, seçim öncesi sosyal medya araçları olan Twitter ve YouTube’un kapatılması ile devam ederek, bugünün Türkiye’si bir yasaklar ülkesi durumuna getirilerek, “bu yıl AB yılı olacak” noktasından “dış dünya ne derse desin” noktasına gelinerek adeta dış dünyaya kapatıldık.

Tüm bunların önemli bir nedeni de yolsuzlukların üstünün örtülmesi idi.

Son olarak Başbakan’ın seçim sonrası yapmış olduğu balkon konuşması yaratılmak istenen “korku anaforunun” devam edeceği ve otoriter tek adam rejiminin sürdürüleceği izlenimi verdi.

Bu gelişmeler ışığında AKP’nin de reformcu çizgiden uzaklaşması ve devletin kendisi olmasından sonra, siyasi sahnede artık yenilikçi ve reformcu siyasi bir aktör kalmadı demektir.

Özellikle diğer partilerden seçim süresince devletin demokratikleşmesi ve yeni anayasa, Kürt sorununun çözümü ve AB ilişkilerinin iyileştirilmesi gibi Türkiye için yaşamsal sorunlarda kapsamlı bir açıklama duymuş olmamamız bu durumun göstergesini oluşturdu.

Hâlbuki AKP 3Y söylemi ve eyleminde tökezlemiş ve hatta geriye gidilen bir aşamada bu açığı dolduracak bir siyasi hamleye çok ihtiyaç vardı.

Çünkü AKP son on iki yılda 3Y sorunlarında kimi adımlar atmış olsa bile bugün geldiğimiz noktada, ne yasakların tam olarak kalktığını, ne yoksulluğun azaldığını ve ne de yolsuzlukların önüne geçildiğini görebiliyoruz.

Aksine kendi vesayetini oluşturmuş, devletin tüm olanaklarını yasaklar için kullanmış ve gırtlağına kadar yolsuzluklara batmış bir durumla karşı karşıyayız. Temennim bu durumun, umudum olmasa bile tekrar tersine dönmesidir.

Ne diyelim, inşallah öyle de olur...




AKP, tarihinde ilk defa bu “reformcu” yanından uzaklaşmış bir şekilde bu seçimlere gitti ve yine kazandı.

Bu sefer kazanma nedeni daha çok ekonomik bakımdan istikrarın bozulmaması, bir bakıma “benden sonrası tufan” diyen bir hükümete destek olmak şeklinde açıklanabilir. Ayrıca dün derin devlete, bugün ise sözde paralel devlete karşı olan mağduriyetin de etkisini burada not etmek lazım.

2001 genel seçimlerinden sonra Gezi eylemleri ile başlayan, 17 Aralık operasyonuyla devam eden süreç, Erdoğan’ın ve AKP’nin reformcu özelliğinden ayrılarak devletle bütünleşmesine neden olmuştu.

Bunun en göze batan yanı, yeni anayasa sürecinin akamete uğratılması ve buna bağlı olarak Kürt sorununun çözümünde ateşkesin ilerisine geçilememesi olarak kendini gösterdi.

Ayrıca AB ile müzakerelerin durma noktasında bekletilmesinin aşılması için AB tarafından yeni yılla birlikte yeni başlıkların müzakerelere açılması için gösterilen çabaların yanı sıra Erdoğan’ın “2014 yılı AB yılı olacak” demesine rağmen neredeyse karşılıksız kalması, aslında AKP’nin “reformcu” yanının kalmadığının anlatıyordu.

AKP’nin reformcu özelliğinden ayrılmasının göstergeleri tabii ki bunlarla sınırlı olmadı. Gezi eylemleri ve 17 Aralık operasyonu sonrası Erdoğan ve AKP, bırakın reformcu bir lider ve parti olmayı, devletçi statükoyu temsil eden bir yasakçı zihniyete ve uygulamaya savruldu.

HSYK kanununda yapılan değişiklikler, internet yasası ve MİT yasa tasarıları ile devam eden “güvenlik devleti kanunları” dizisi ile işin rengi iyice anlaşıldı.

Bu süreç, seçim öncesi sosyal medya araçları olan Twitter ve YouTube’un kapatılması ile devam ederek, bugünün Türkiye’si bir yasaklar ülkesi durumuna getirilerek, “bu yıl AB yılı olacak” noktasından “dış dünya ne derse desin” noktasına gelinerek adeta dış dünyaya kapatıldık.

Tüm bunların önemli bir nedeni de yolsuzlukların üstünün örtülmesi idi.

Son olarak Başbakan’ın seçim sonrası yapmış olduğu balkon konuşması yaratılmak istenen “korku anaforunun” devam edeceği ve otoriter tek adam rejiminin sürdürüleceği izlenimi verdi.

Bu gelişmeler ışığında AKP’nin de reformcu çizgiden uzaklaşması ve devletin kendisi olmasından sonra, siyasi sahnede artık yenilikçi ve reformcu siyasi bir aktör kalmadı demektir.

Özellikle diğer partilerden seçim süresince devletin demokratikleşmesi ve yeni anayasa, Kürt sorununun çözümü ve AB ilişkilerinin iyileştirilmesi gibi Türkiye için yaşamsal sorunlarda kapsamlı bir açıklama duymuş olmamamız bu durumun göstergesini oluşturdu.

Hâlbuki AKP 3Y söylemi ve eyleminde tökezlemiş ve hatta geriye gidilen bir aşamada bu açığı dolduracak bir siyasi hamleye çok ihtiyaç vardı.

Çünkü AKP son on iki yılda 3Y sorunlarında kimi adımlar atmış olsa bile bugün geldiğimiz noktada, ne yasakların tam olarak kalktığını, ne yoksulluğun azaldığını ve ne de yolsuzlukların önüne geçildiğini görebiliyoruz.

Aksine kendi vesayetini oluşturmuş, devletin tüm olanaklarını yasaklar için kullanmış ve gırtlağına kadar yolsuzluklara batmış bir durumla karşı karşıyayız. Temennim bu durumun, umudum olmasa bile tekrar tersine dönmesidir.

Ne diyelim, inşallah öyle de olur...