YENİDEN VE YENİ 15-16 HAZİRANLARA…

 Mustafa Pacal - 21/06/2012 13:14:40 (122 okunma)


YENİDEN VE YENİ 15-16 HAZİRANLARA…

15-16 Haziran direnişinin üzerinden dile kolay 42 yıl geçti.
O günlerde neler olmuştu da, işçiler talihini değiştirecek ve toplumsal tarihi sarsacak bu şanlı direnişi gerçekleştirmişti.
Evet, neler olmuştu?

Gelin, biraz olanları hatırlayalım.

1970 Haziran ayında dönemin Adalet Partisi hükümeti esas olarak DİSK’in sendikal işlevine son vermek amacı taşıyan sendikal yasalardaki değişiklikleri TBMM’ye getirmiştir.

274 ve 275 sayılı sendikal yasalarda getirilmek istenen değişikliklerin başında, sendikal işlevleri yerine getirmek için yani toplu pazarlık ve grev hakkını kullanmak için,bugün de hiç yabancısı olmadığımız işkolu barajları ve istifalarda noter şartı ve sendikal hakların kullanılması önünde bir sürü engel getirilmek isteniyordu.

Yani uzun lafın kısası, sendikal yasalarda getirilmek istenen yasaklar,Türk-İş’in dışında sendikal faaliyetlerin yasaklaması amacı ile gündeme getirilmiş oluyordu.

Ve bu getirilmek istenen özünde “DİSK’e yasak” düzmeceleri, hükümet sözcüleri ve kimi muhalefet partileri tarafından daha öncede açıkça dile getirilmişti.

Dönemin Çalışma Bakanı, Türk-İş’in Erzurum’da yaptığı kongresinde “fikirlerine uymayan sendikaları tasfiye edeceklerini” söylüyordu.
Bu getirilmek istenen yasakların birde soğuk savaş döneminin pek bilinen anti- komünizm boyutu da vardı.

Hükümetin meclise getirdiği yasa değişikliği tasarısı görüşmelerinde, söz alan Güven Partili Milletvekili, eski vali Vefa Tanır,tasarıyı savunan konuşmasının bir bölümünde bakın neler diyordu. 

Türk-İş, demokratik rejime bağlı, Türk-İş milliyetçi bir topluluktur. Türk-İş milletlerarası fesat merkezlerinin emrinde değildir, Türk İşçisinin hizmetindedir.

Yayınladıkları raporlarda Sovyet Rusya’yı ve peyklerini Türkiye’ye örnek diye gösteren Marksçı, Leninci kuruluşlar bu tasarıya elbette itiraz edecekler. Komünistlerin itirazları, komünist düşüncelerin itirazları, tasarının isabetsiz değil isabetli olduğunun delili olacaktır
” diye buyuruyordu.

Yasa meclisten bazı TİP’li ve CHP’li milletvekillerinin itirazına rağmen içlerinde Türk-İş kökenli milletvekillerinin olduğu AP,CHP ve GP’li milletvekillerinin desteği ile hızla kabul ediliyor.Yasa değişiklikleri Cumhurbaşkanı onayından geçiyor.

Bunun üzerine DİSK ,bir takım görüşmelerden sonuç alamayınca,karşı tepkisini örgütlüyor.

15 Haziran 1970 günü on binlerce işçi iş bırakarak eyleme geçiyor.
Hükümet İstanbul ve Kocaeli illerinde sıkı yönetim ilan ediyor.16 Haziran’da eylemler hız kesmiyor.

Bakın o günlerde DİSK Başkanı olan rahmetli Kemal Türkler getirilmek istenen sendikal yasaklar için ne diyor.

“Hükümet yeni tasarı ile grev hakkını kökünden yok etme peşindedir. Ama hemen belirtelim ki, Anayasada yer alan, uğrunda bunca çile çekilen grev hakkını yok etmeye kimsenin, hiç bir partinin gücü yetmeyecektir. Sömürünün alabildiğince hızla yayıldığı, İşçi sınıfının ise daha hızla bilinçlendiği bu ortamda İşçi sınıfının kutsal hakkının kılına bile dokunulamaz. Geniş bir İşçi topluluğunun var ettiği DİSK’i İşçi sınıfının bağrından söküp atmak kimsenin haddi değildir. Bunları amaçlayan herhangi bir tasarı Meclis’in yasalaşmamış tasarılar dosyasında yer alıp duracak, hazırlayanları tarih mahcup edecektir. İşçi sınıfı, tasarıyı savunanların ve imzalayanların ihanetini affetmeyecektir. 
Toplumsal tarihimizin sayfalarına onurla kazınmış bu işçi hareketi sonunda “zafer” kazanıyor.

Ve Anayasa Mahkemesi, getirilmek istenen sendikal yasakları,anayasaya aykırı bularak ret ediyor.

1961 Anayasası ve 1963 yılında çıkartılan yasalar ile getirilen toplu pazarlık ve grev hakkını içeren sendikal haklar, böylelikle korunmuş oluyordu.

Ancak bu haklar, 12 Eylül askeri darbesine kadar korunabildi,ve askeri darbe yönetimi, o gün işçi hareketinin kabul etmediği sendikal yasakları fazlası ile geriye götürdü.

Öyle ki bu sürece Türk-İş’li kimi sendikacılarda destek verdi ve hatta, Türk-İş yöneticisi Sadık Şide darbe hükümetinin Çalışma Bakanlığı görevine getirildi.

Bu hikayenin özü şu; Türkiye’de her zaman hükümet,siyasi partiler ve işveren kuruluşları sendikaları yedeklerinde tutmak için ILO ve Avrupa standartlarında bir sendikal yapılanmaya bir türlü razı olamadılar. 15-16 Haziran direnişi aslında bu baskıya karşı bir baş kaldırmanın isyanıydı dersek doğru bir tespit yapmış oluruz.

Çünkü sendikal hak ve özgürlükler açısında bugünkü durum 1970’li yıllardan daha kötü ve ILO standartlarına göre daha geri durumda bulunuyor.

Nasıl mı?

Örneğin Ak Parti hükümeti bir yandan hem de sosyal tarafların üzerinde uzlaştığı Toplu İş İlişkileri (TİİK)diye bilinen yasa tasarısını bir türlü meclise getirmiyor.(ki bu aynı zamanda Çalışma Bakanlığının Temmuz ayında açıklaması gereken iş kolu barajlarını etkileyerek, on binlerce işçinin sözleşmesiz kalmasını da tehdit ediyor.)

Ve aynı hükümet bırakın ILO standartlarına göre çok sınırlı olan yasal değişiklikleri meclise getirerek kabul edilmesini sağlamayı,hükümet tüm sendikal hakları ve sendikaları tehdit eden bir ayıba ve bir yasağın altına imza atarak “havacılık sektörüne” Türkiye’nin de imzalamış olduğu ILO sözleşmelerine ve Avrupa standartlarına aykırı olarak grev yapma yasağı getiriyor.

Bu sendikal hak ve özgürlükler bakımından kabul edilemez bir saldırıdır.
Bu yasaklara ve saldırılara karşı yeni 15-16 Haziran’ların örgütlenmesi sendikal hareket için var veya yok olma noktasıdır.

Ancak sendikal hareketi temsil edenler bu süreci izlemekle yetiniyorlar.
Bunun çoklu nedenleri var,ancak en göze çarpan belirgin nedeni ise sendikal hareket bugün hükümetin ve siyasi partilerin kontrolü altında bulunuyor herhalde.

Şöyle ki;Yeni sendikal yasa halen meclise getirilmiyorsa,bu yetmezmiş gibi ve dalga geçer gibi havacılık sektöründe grev yasağı getiriliyorsa,hükümetin bu kadar rahat hareket etmesinin başkaca nedeni aklıma gelmiyor.

Halen sendikalar neyi bekliyor,neden hükümet ve meclis üzerinde bir baskı oluşturmak için ve kamuoyu yaratmak için ortak bir girişim geliştirmiyor düşüncesi beni böyle söylemeye sevk ediyor. 
Üzüntülüyüm ama olmaz demeyin, bu ülke de sendikal hak ve özgürlüklerin ILO ve Avrupa sözleşmeleri standartlarında iyileşmesini istemeyen sendikacılar da var herhalde ki.

Öyle ya;kimi hükümetlerin,kimi siyasi partilerin ve kimi işverenlerin sendikal hak ve özgürlüklerin iyileşmesini istememeleri anlaşılır bir şey, ancak istemeyenlerin arasında sendikacıların olabilmesini dahi düşünmek herhalde herkes için en büyük hayal kırıklığı olmalı öyle değil mi.

Şimdi hükümetin bir türlü TİİK’i meclisten geçirmediği ve yetmezmiş gibi sendikal hak ve özgürlüklere saldırdığı bugünlerde 15-16 Haziran direnişine önderlik yapan o zaman ki mücadeleci DİSK’e, ve onun efsanevi başkanı Kemal Türkler’e, ve işçilerin o zaman ki muhalefet ve mücadele anlayışının, bugünün gerçekleri ve araçları ile örgütlenmesine çok ihtiyacımız var çok.

“DEVLET” İLE ÖCALAN GÖRÜŞMELERİ VE KURUMSAL ENFORMASYON SORUNU

Gönderen Mustafa Pacal - 23/06/2011 23:17:01 (439 okunma)



“DEVLET” İLE ÖCALAN GÖRÜŞMELERİ VE KURUMSAL ENFORMASYON SORUNU

PKK lideri Abdullah Öcalan ile “devlet (?)” arasında yapılan görüşmelerin İmralı’da sürdüğünü herkes gibi bende biliyorum. 

Biliyorum derken tanığı olarak değil çeşitli kaynaklardan aldığım bilgiler ışığında bunları söylüyorum.

Her ne kadar sürmekte olan görüşmelerin açıklanan sonuçlarına tekzip anlamında karşı açıklamalar pek gelmese de, görüşülen konuların detayları hala esrarını korumaktadır.

Bu görüşmelerin ne zaman başladığı, nerede yapıldığı ve kimlerin katıldığı bilgileri ise tam bir muamma ve sanki hiç bilmemizin istendiği konular değilmiş gibi geliyor bana.

Gerçi günümüzde bilinmesi oldukça zor olan bilgiler Wikileaks gibi organizasyonlar tarafından deşifre edilse de aslında buz dağının ucu ile yetindiğimizi düşünüyorum.

Devlet sırrı herhalde bu, devlet bu yani…
Burada biraz devlet tanımını açalım istiyorum.
Devlet, insan için tarih boyunca zorunlu bir örgütlenme biçimi olagelmiştir. 

Yoksa devlet insan doğasına uygun bir örgütlenme biçimi değildir.
İnsanlar, bir dönem içinde yani canını, malını ve geleceğini korumak için böyle bir örgütlenmeyi tercih etmişlerdi, bugünde bu böyle.
Tabi daha sonra da kendilerini kendi kurduğu devlete karşı korumak durumunda kaldılar.

İnsanlar sonraları devleti denetlemek ve kontrol etmek için hukuk ve demokrasi yolunu bulacaklardı. 

O nedenle, orta çağ monarşileri ve ardından ulus devletler tarihinin başlaması, hem de bir yandan feodalizm’den kapitalizme geçiş ve kapitalizmin acımasız gelişmesi ile yaratılan “zenginliğin” ele geçirilmesi için yapılan savaşlar kaybedilen milyonlarca hayat ve bu akıl almaz vahşi dönemin insanlık tarihinde yarattığı katliamlar ve travmaların sonuçlarıdır aslında yaşadığımız tarihin adı.

Evet devletin denetlenmesi, kontrol edilmesi için hukuk ve demokrasi araçları önemli işlevler görmüş demokratik hukuki devlet yapıları ortaya çıkabilmiştir.

Bugün içinde Kürd sorununun ortaya çıkmasında devletin rolü ve sorunun çözümünde bu gün devletin oynayacağı rol oldukça yaşamsal öneme sahip bulunmaktadır.

Bu bakımdan Öcalan “devlet” görüşmeleri bu sürecin en önemli diyaloglarının başında gelmektedir.

Bir diğer ifade ile söylersek her bakımdan ülke gelişmesini engellemiş olan Kürd sorunu için atılan her adım ve girişim kamuoyu ve basın tarafından yüksek dikkatle izlenir olmuştur.

Bu nedenle Öcalan “devlet” görüşmelerinin içerik olarak kamuoyu ile paylaşmak önemli bir enformasyon konusu haline gelmiştir.

Ancak bu önemli enformasyonun kaynaklarına bakıldığı zaman bu duruma yeterli özenin gösterilmediğini görüyoruz.

Yanlış anlaşılmaya mahal vermemek için şunu ilave etmeliyim.
Bu güne kadar görüşmeleri açıklayan kaynaklar ve kişiler yalan, yanlış bilgiler veriyorlar demeyi kastetmiyorum.

Kastettiğim şu, bu düzeyde yapılan görüşmelerin daha düzenli,daha kurumsal ve daha “açık” bir şekilde kamuoyuna derli toplu aktarılmasının altını çizmek istiyorum.

Bu aynı zamanda yurttaşların bilgilenme hakkı içinde gerekli bir durum ve aynı zamanda bu konularda olası bilgi kirliliğini de önleyecek bir uygulama olacaktır. 

Bu arada açık bilgilenme derken bir oto sansür uygulanması “gereken ve çok özel” güvenlik bilgiler için yapılabilir diye düşünüyorum.
Önerim şu,görüşmelere katılan kişi ve kurumların mutabakatı ile oluşturulacak bir “enformasyon bürosunun” kamuoyu ve basını bilgilendirilmesidir.

Bilgi çağında hem de böyle bir konuda düzgün ve sağlıklı bilgilenme talebinde bulunuyorum.

Çünkü bu yaşamsal konuda doğru bilgilendirme doğru politik sonuçların alınmasının temelidir diye düşünüyorum.