İnsan değil, insanlık ölüyor



Sırtını bize dönüp insanlığa küskün yüzünü denize karşı kuma gömen Suriyeli Aylan bebeğin fotoğrafını gördüğüm an sarsıldım, bir daha dönüp bakamadım. Unutmuş olduğum bir söz gaipten gelen bir kâhin uyarısı gibi aklıma düştü o an. Alman filozof Adorno söylemişti, galiba şöyleydi:  

“Auschwitz’den  sonra şiir ölmüştür”…

Son aylarda bu ruh hali kuşatmıştı beni; değil yazmak, konuşmak ve hatta mümkün olsa düşünmek bile istemiyor insan, berbat bir hal…

Sokağa çıkma yasakları nedeniyle ölen kızını gömme imkânı bile bulamayıp yanıbaşında buzdolabında saklayan acılı ananın haberi düştüğünde aynı söz yine çınladı, sarsıldım, bu kadar da olmaz artık dedim ama olmazlar bitmiyordu. Ardından Cizre’in Cudi mahallesinde bir evin bodrumuna sığınmış, içlerinde ağır yaralıların olduğu 28 insanın feryadı geldi, top atışları altında kan kaybından ölenler olduğunu duyuyorduk, tek bir şey istiyorlardı, bir ambulans. Çalınmadık kapı bırakılmamıştı ama on gündür bir ambulans şu saatler itibariyle ulaşmış değildi onlara. Soramadan edemedim, bir yanda 28 insan öte yanda koskoca devlet…

 Acaba diyorsunuz Cizre, sınırlarımızın ötesinde düşman topraklarında mı, neden kimsenin eli oraya uzanamıyor?

Uygarlık krizi,

2000’li yıllara girerken Doğulu, Batılı aydınlar geçen yüzyılı masaya yatırıp kritik etmişlerdi; biten yüzyıl için sıkça kullanılan tanımlama, “uygarlık krizi” olmuştu. Geleceğe dair hayli güçlü umutlar da besleniyordu. Maalesef görülüyor ki bu tanım bugünü de açıklayıcı olma gücünü koruyor ve daha da koruyacağı anlaşılıyor; baksanıza gericilik dalgası dünyamızın dört bir yanını sardı. Öyle olmasaydı Aylan bebek insanlığa küsmezdi.

Tarihte insanlık sayısız felaketler gördü, savaşlar, açlık, salgın hastalıklar, doğal felaketler, ama bunlara uygarlık krizi denemez, uygarlık krizi muazzam maddi zenginlik birikimi içinde, tanrı parçacığını dahi bulmaya soyunmuş modern zamanların, ufacık bir parçayı,” insanı” , somut insanı unutmuş olmasının adıdır. Adorno’nun yukarıdaki sözü bu durumun çok güçlü ifadesidir.

Akıllı telefonlara” bu unutkanlık neden” diye sorsak acaba bir yanıt alabilir miyiz?

Bütün dünya için de geçerli ama, geçmişte medeniyetin beşiği olan, otuzdan fazla kadim medeniyetin doğup hüküm sürdüğü, tarihte “Altın Hilal” denilen mümbit, doğurgan Mezopotamya havzasının ve Anadolu’nun günümüzdeki perişan hali, yaşam tarzı bu tanımın bugün de geçerliliğini keskin bir dille doğruluyor. Milyonlarca insan,  doğdukları topraklardan kopup, çoluk çocuk açlık, yoksulluk, sefalet içinde göç yollarına düşmüş, ama ne yazık ki dünyada gidecek bir yer de yok. Tarihimizde bu ilk değildi ama son aylarda, kış kıyamet altında zoraki göç manzaralarının bizim ülkemizde de görülür olması insana tarihin donduğu duygusunu veriyor.    

Büyük felaketlerin at koşturduğu zamanlarda toplumlar travma geçirir, şoklar yaşanır. Bir kısım insanlar görmemeyi, duymamayı seçip üç maymunları oynar; duyarlı insanları ise genelde “hüzünlü bir kayıtsızlık” hali sarar, çaresizlikle uzaktan bakar, iç çekmeyle yetinirler…

Ama bazen de gökyüzünü saran karanlık bulutları yırtmak istercesine, bıçağın kemiğe dayandığı zamanlarda çıkan, insanlığın ölmediğini hatırlatan, vicdanın sesi olan keskin bir çığlık duyulur:                                                                          I

“Bu Suça Ortak Olmayacağız”

Munch’un  taşbaskısı “Çığlık” deseni 1895’te yayımlandığında  hem resmin müthiş çarpıcı oluşuyla hem de bu çarpıcılığı alışılmış resim anlayışının, ifade tarzının dışına çıkarak vermesiyle sanat dünyasında şaşkınlık ve tepki doğurmuştu. Tıpkı onun gibi Barış İçin Akademisyenler Çağrısı da benzer bir sarsıntı yarattı. Genellikle akademisyenlerin ifade tarzında görülen hem nalına hem mıhına vurma hali bu bildiride yoktu; eşyayı adıyla çağırmışlardı. Bildirideki ifade keskinliklerine katılmayabilirsiniz, eleştirebilirsiniz ama bu bildirin bir çığlık olduğu unutulmamalı ve hakkı verilmeli.  

Duyulur duyulmaz iktidar basını bildiriyi hafife almak istediyse de Cumhurbaşkanı’nın ardından Başbakan’ın akıllara durgunluk veren orantısız tepkisi onları yalanladı, görüldü ki bu bildiri barış isteyen her hangi bir bildiriden farklıydı.

Yakışıksız ifadeler yetmedi, savcılar, yargı, YÖK göreve çağrıldı, akademisyenlerden gözaltına alınanlar, işlerine son verilenler oldu, can güvenliklerine yönelik tehditler geldi. Ama baskı ve tehditler ters tepti. Bu kez de akademik özgürlükler ve ifade özgürlüğünün ülkemizde yerlerde sürünen hali yerli ve yabancı kamuoyu önünde gün ışığına çıktı, mercek altına alındı ve eleştirici yeni bildiriler geldi. Medyadan öğrendiğime göre bu kez de Düzce’de haklarında soruşturma açılan akademisyenleri savunan avukatlar hakkında da kovuşturma açılmış. Baskılar böyle devam ederse yeni demokratik tepkilerin doğacağına kuşku yok.

Akademik özgürlüklerin ve fikir özgürlüğünün çiğnenmesine karşı gösterilen tepkiler hiç şüphe yok çok yerindedir, bununla birlikte Barış İçin Akademisyenler bildirisinin mesajı gözden kaçırılmamalı, istemeyerek olsa unutturulmamalıdır. Zira karşımızda yalnızca fikir ve ifade özgürlüğünün ihlali değil evrensel insan haklarının en başında gelen “yaşam hakkı” ihlalleri vardır.

Söylenene değil söyletene bakın,

Altında 2000’den fazla yerli ve yabancı bilim insanının imzası bulunan Barış İçin Akademisyenler bildirisinde şimdiye dek dile getirilmemiş bir fikir ve talep yoktu. O halde neden bu metin tanrıların, AKP iktidarının gazabını bu denli üstüne çekmişti?

Bunu anlamak için bildiriyi metnin dışına çıkarak okumak, mesajını yakalamak gerekir. Her etki tepkisiyle anlam bütünlüğü kazanır. “Bir düşüncenin gerçeğe yönelmesi yetmez gerçeğin de o düşünceye yönelmesi gerekir” demişti Marx. O nedenle bildiri metnini okurken yukarıda verdiğim yürek yakan fotoğrafları unutmayın, metni onları önünüze koyarak okuyun derim.

İktidar kanadından gelen tepkiler hem bir şaşkınlık hem de öfkeyi yansıtıyordu. Şaşkınlık vardı, zira gösterdikleri anormal tepkinin, tehditlerin, bu bildiriyi doğrulayacağını bile hesap edememişlerdi. Bu şaşkınlığın hayal kırıklığının bir ürünü olduğunu sanıyorum. Bu kadar çok bilim insanından bu denli keskin eleştiri beklemedikleri anlaşılıyor.

Beklemiyorlardı zira, özellikle taşrada açtıkları bir dizi üniversiteyi, YÖK üstünden yaptıkları operasyonlarla kontrol ettiklerini sanıyorlardı ama gördüler ki fena halde ki yanılmışlar; Tıpkı Sultan Abdülhamid’in yanılgısı gibi.  Abdülhamid  Bab-ı Alî’nin elinde toplanan siyasi erki oradan alıp Sarayda kendi etrafında toplayarak, merkezi devleti güçlendirmek için, taşrayı fethetme programı kapsamında, medreselerin ve Trakya’da ve payitahtta Jön Türk’lerin yükselen muhalefetine karşı taşrada kendi iktidarına destek olacak muhafazakâr bir okumuşlar kadrosu yaratmak amacıyla okullar açmıştı, ama kendi açtığı okullara sansürü sokmuş olması beklediğinin aksine bu okullardan istibdat rejimine karşı, Jön Türkçü de olmayan bir muhalefet çıkmasına neden olmuştu.  

Olağandışı öfkenin nedeni ise bildirinin söylediklerinden çok söylemediğinde gizliydi. Metinde PKK’ye dair bir laf yoktu. Bu durum hemen dikkat çekti. Neden yoktu? Unutulmuş muydu? Bazıları öyle düşündüler. Oysa PKK gibi hassas bir konuyu onca bilim insanının atlamış olduğu düşünülemez. İktidar kanadı ise bu durumu PKK yandaşlığı ve terör destekçiliğiyle açıklamayı denedi ama bu abesle iştigaldi. Bildiride imzası olanlar içinde PKK’ye eleştiri yöneltmiş, yeniden silaha sarılmanın yanlış olduğunu, silahın çözüm olmadığını, şiddetin devletin demokratik değil otoriter siyasetlerini güçlendirdiğini haklı olarak yazmış, söylemiş isimler bilebildiğimiz kadarıyla hiç de az değildi. O halde bildiride neden PKK yoktu?

Yeni bir durum var,

Bildirinin mesajı tam da bu sorunun yanıtında gizlidir. Bildiri dikkatimizi Kasım seçimleri sonrasında Diyarbakır Sur, Nusaybin, Silopi Cizre başta olmak üzere bölgenin askeri kuşatma altına alınması ve bu kuşatmanın aylarca sürmesi,  uzayıp giden sokağa çıkma yasakları, yerleşim mahallerinde güvenlik bölgelerinin ihdası, giriş çıkışların yasaklanması ve haber alma özgürlüklerinin engellenmesiyle yeni bir durumun doğmuş olduğuna dikkat çekiyor.

Özcesi diyor ki, bu geniş askeri-idari-siyasi operasyonun kapsam alanı artık PKK olmaktan çıkmış, başta Kürt halkı olmak üzere bütün bir bölge halkını içine almıştır. Oysa bölgedeki Kürtlerin hepsi de PKK’li olmadığı gibi buralarda Kürt olmayanlar, Türkler ve başkaları da yaşamaktadır. Dolayısıyla mağdur olanlar, zarar görenler bu bölgede yaşayan tüm sivil yurttaşlardır.

Bu duruma artık kırk yıldır süren “asker-PKK mevzi çatışmaları” gözüyle bakılamaz, “topyekün bir savaş hali” vardır ve bu durum yeni sorumlulukları davet eden yeni bir askeri-idari-siyasi durumdur. Bu yeni durumda ortaya çıkan sorumluluk sivil yurttaş haklarının ihlaliyle ilgilidir. Aylarca süren böylesine kapsamlı askeri operasyonda sivillerin zarar görmeyeceği düşünülemezdi.

Bu durumlarda başta yaşam hakkı olmak üzere insan haklarının ihlalinden, evrensel insan hakları hukuku, uluslararası insan hakları sözleşmeleri devletleri sorumlu tutmaktadır.  Hiçbir devlet karşı taraf ne yaparsa yapsın orantısız güç kullanamayacağı gibi, terörle mücadele için bile olsa sivillerin can ve mal kaybına yol açacak tasarruflarda bulunamaz. Bu ihlallerin önlenmesi, zararlarının giderilmesi de devletlerin yükümlülüğüdür ve dolayısıyla şikâyetçi yurttaşların muhatabı da devlettir. Öyleyse kuşatmayı kaldıracak, sivil yurttaşların can ve mal güvenliklerini fiili-yasal ve idari yönden garanti altına alacak, zararları tazmin edecek olan her halde PKK değildi ve dolayısıyla bu bildirinin muhatabı, ya da muhataplarından biri de PKK olamazdı.

Bildiri yine diyor ki, bu yeni durumda barışa giden yolun açılabilmesi için askeri kuşatmanın, sokağa çıkma yasaklarının kaldırılarak bölgede yaşamın normalleşmenin sağlanması, zararların tazmini ve müzakere koşullarının hazırlanması gerek.

Kısacası bu bildiri gördüğümüz kadarıyla Kürt sorununun bütün artı ve eksilerinin muhasebesini yapmayı amaçlamıyor, Güneydoğu’da yeni duruma ve bu yeni durumun yarattığı yangına odaklanıyor.

 Öte yandan bildiri “Bu suça ortak olmayacağız” sözüyle bir durum tespiti yapmanın da ötesine geçiyor ve vatandaş olmanın etik sorumluluğunu da hatırlatıyordu bizlere. Yalnız bugünümüzle sınırla da olmayan tarih önündeki sorumluluklarımızı…

“28 Kanunisanî’yi unutma-Nazım Hikmet”,

Ocak 28, TKP yöneticileri olan Mustafa Suphi ve 15 yoldaşının canice, zalimce katledilmesinin yıl dönümüydü (28 Ocak 1921).  Bu cinayet Cumhuriyet dönemi içinde siyasi cinayetlerin başlangıcı sayılacak kertede önemdedir. Faili meçhul değildir ama gerisindeki eller, bilenler bilse de ortaya çıkarılamamıştır. Böyle başlayan siyasi cinayetler ne yazık ki bununla kalmadı peşi sıra bu vahim olayla bağlantılı olarak başka cinayetler de işlendi. Bitmedi yıllar sonra 1948’de Sabahattin Ali yine hunharca işlenmiş bir cinayetin kurbanı oldu. Aslında tarihimizin çok karanlık çok trajik sayfalarını karıştırmaya daha öncesinden, 1915 Ermeni katliamı/soykırımından başlamak gerek. Günah doğurgandır zira. Ardından Şeyh Said, Seyyid Rıza Dersim katliamı, ardından 6-7 Eylül provokasyonu, Taksim-Kanlı Pazar, Taksim- 1 Mayıs 77 katliamı, Uğur Mumcu’nun katli,  Kahramanmaraş, Sivas Madımak Oteli kıyımları, ardından 17 bin faili meçhul cinayet, Musa Anter’in katli, Hrant Dink’in plânlı katledilişi,“Hayata Dönüş” operasyonunda, Roboski’de, Gezi’de yitirilen canlar ve henüz acısı çok taze olan Tahir Elçi’nin katli…

Hepsi bu kadar değil elbette, saymadıklarım beni affetsin,  bunları sıralamam bilmeyen gençlerin tarihe bakarken onun karanlık yüzüyle de ilgilenmeleri için. Bilmemek ayıp değil ama bilip de susmak vicdani bir suçtur. 

Bütün bu cinayet ve katliamların aydınlanmış olmamasından, aydınlatılmayı geçelim sürüp gitmesinden devleti değil de kimi sorumlu tutacağız? Suskunluk da bir yanıt değil midir? Mesele devletse gerisi teferruat mıdır yoksa?

Ama “teferruatlar” olarak bizler, vatandaşlık haklarını kullanarak hesap sormadığımız durumda bu suçlara ortak sayılırız. Dahası geçmişle yüzleşemezsek bugünün asli suçlularını da göremez karanlığa kurşun sıkarız. Geçmişe ağlayıp bugüne susmak da olmaz. Bu nedenle bu bildiri, bugün Kürt halkının acılarına sessiz kalırsak gelecek kuşaklar da bizi suçlayacaklardır, bu suça ortak olmayacağız diyor.

Tüm bu nedenlerle Barış İçin Akademisyenler bildirisini bir barış bildirisi olmasının ötesinde “İnsan hakları manifestosu” olarak görüyorum. Tıpkı 12 Eylül’de diktaya karşı Aziz Nesin’in başını çektiği “Aydınlar Dilekçesi” gibi tarihi değerde bir manifesto.  

                                                                         II

Ortak vatan,

Aynı günlerde bir önemli olay daha yaşadık, HDP’nin 2. Olağan Büyük Kongresi yapıldı. Savaş gürültüsü içinde üzerinde yeterince durulmadı. Başlı başına ele almak gerek ama yukarıdaki tabloyu tamamlıyor olması açısından birkaç noktaya değinmekle yetineceğim.

Öncelikle TV’den izlerken bile görülebileceği gibi kongre salonunda hissedilen soğukkanlı havanın altı çizilmeli. Bu havayı insanüstü bir çabanın ürünü diye niteliyorum. Yeni durumun yarattığı olağanüstü baskılı, acılı, gergin ortama rağmen öfkeyi bastırarak kongrede bu soğukkanlı havayı yaratabilmek gerçekten kutlanması gereken olağanüstü bir başarıdır.

Oysa kongre öncesinde sertlik ve öfkenin kongreye hâkim olacağı düşünceleri vardı. Böyle olsaydı dahi bu ortamda kimse bunu yadırgamazdı. Ama öyle olmadı, bu kongre daha salondaki havasıyla bile HDP’yi sertlik politikalarına itmek isteyen AKP iktidarının beklentisini boşa çıkardı. Ancak durum daha da ağırlaşırsa bu sağduyulu çizginin HDP’de sonsuza kadar korunabileceğinin garantisi korkarım yoktur. Umarım korunur.  

HDP’yi siyaset dışına atma çabalarına karşın Demirtaş çözümün ancak siyasetle mümkün olabileceğinin altını kalınca çizdi. Görülmeli ki HDP tüm zorluklara, siyasi engellere rağmen siyaset düzleminde kalmak için dişiyle tırnağıyla olağanüstü çaba harcıyor.

HDP eş başkanlarının konuşmaları da bu atmosferi yansıtıyordu. Figen Yüksekdağ 2.Kongre için “Yeni bir umut, yeni bir başlangıç” derken Selahattin Demirtaş da konuşmasında Haziran ve Kasım seçimlerinde doğan umutları, umudu karartmak isteyenlere inat sürdüreceklerini vurguladı.

Kongre öncesinde bir başka söylenti ise bu yeni durumun Kürtler üstünde yarattığı tepkiler, derin kırılma nedeniyle HDP’nin “Türkiye partisi olma” amaç ve hedefinden ayrılacağı, içine kapanacağı, bütünüyle Kürdî bir siyasete yöneleceği ve hatta parlamentodan çekileceği yönündeydi.

Demirtaş’ın kongre konuşmasında yer alan net mesajlar bu söylentileri, ya da beklentileri de boşa çıkardı; Travma yaşıyoruz ama HDP’nin savrulmasına izin veremeyiz, HDP Türkiye’nin şansıdır dedi; dahası Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na katılacaklarını açıklaması bu söylentilere sözün ötesinde çok somut güçlü bir yanıt oldu. Demirtaş, yeni demokratik bir anayasa yapılabilmesi için “yol temizliği yapmak üzere” orada olacaklarını belirtti. Elbette öyle olmalıydı, savaş ortamında ve akademik özgürlüklerin, ifade özgürlüğünün ayaklar altına alındığı, Can Dündar ve Erdem Gül ve daha birçok gazetecinin tutuklu olduğu bu ağır baskı ve sansür koşulları değişmeden, değil özyönetim, iktidarın benimsemediği, devletlülerin hoşlanmadığı, MGK’nın icazet vermediği hiçbir farklı görüş serbestçe tartışılamaz. Demokratik bir anayasa ancak demokratik bir ortamda yapılabilir. Hatta ilerde yol temizliğinin de imkânları ellerinden alınırsa HDP’nin bu komisyondan çekilmesi kimse için sürpriz olmaz.  

Demirtaş’ın konuşmasındaki şu cümlenin de altı çizilmeli; “Şu eleştiriyi dinlemeliyiz, özyönetimin hendekle barikatla alakası yok, normal de değil, olağan da değil, ama hendek, barikat arkasındaki ana fotoğrafa bakmak gerek”

Söz kanı durdurur mu?

Yazımı Selahattin Demirtaş’ın çok anlamlı bulduğum şu sözlerini aktararak bitireceğim:

"Yaramız her saniye biraz daha fazla kanarken siyasetçiler olarak kanı durduracak sözü söyleyemiyorsak siyaset bitmiş demektir" Kanı durduracak söz…çok derin bir ifade. Ve o sözü yine kendisi bulup söylemişti:

 “Bugün bize düşen karşımızda düşman varmış gibi değil aşılması gereken zorluklar varmış gibi düşünmektir.”

Ve nihayet son söz:

 “Cesur olmak zorundayız. Türkiye ortak vatanımız. Türkiye’nin felakete sürüklenmesi hepimizin felaketi olur. Kürtlerin de Türklerin de. Felaketi önleyecek biricik şey demokrasimizi güçlendirmektir, tankı topu değil…”

Söyler misiniz, top sesleri altında, can pazarı içinde daha ne densin…