Kritik eşikteyiz, tutum alma zamanıdır


Kritik eşikteyiz, tutum alma zamanıdır

Gezi Parkı demokratik, sivil sosyal protestonun tarihsel mekânı olarak şimdiden yerini aldı.

Taksim Meydanı'na damgasını basan 1 Mayıs'lardı, ne kadar engellenmeye çalışılsa da her 1 Mayısta Taksim kendini hatırlatıyordu, şimdi de ister, Topçu Kışlası yapılsın, ister AVM'ler dikilsin, bütünüyle betonlaştırılsın Gezi artık sosyal muhalefetin, sivil direnişin tarihsel mekânı olarak hatırlanacak ve bu mekân bundan böyle kendini her kuşağa hatırlatacaktır.

Bugünün tarihiyle baktığımızda demokrasimizin nereye evrileceği belli değildir ama bu belirsizlik içinde tarihin soğuk bakan gözüyle geleceğe baktığımızda tek belirli olan tek şeyin demokrasi ve sosyal mücadeleler tarihimize 90'lı kuşağın kendi yeni dili ve kendi yeni tarzıyla yeni bir sayfa armağan ettiğidir.

Kendi adıma, Gezi Parkı eylemi üstüne aceleci yorumlar yapmaktan kaçınıp, izleyip oradan yeni olanı öğrenmeye çalıştım. Üstelik nedenleri hiç de karışık olmayan bu protesto eylemine imzamla da destek vermiştim, İstanbul'da olsaydım veya gelebilecek durumda olsaydım fiilen de katılırdım, eşimle el ele o çok iyi bildiğimiz bu mekana çıkardım.

Şunun da altı çizilmelidir: İktidar Gezi  eyleminin başlangıcıyla sonrası arasına duvar çekmek istiyor, çevreci eylemin saptırıldığını, iktidara muhalefet eylemine dönüştürüldüğünü  söylüyor. Bu yorum doğru değildir. Gezi direnişinde hiç kuşkusuz çevreci duyarlılık belirleyici önemde olmuştur ama bu protesto eylemi yalnız ağaçların kesilmesine karşı başlamamıştır, burada kentsel vatandaşlık duyarlılığının altını çizmek gerekir. İktidarın bu tarihi kentte , kent sakinlerinin şikâyetlerini ve görüşlerini hiç sayarak giriştiği toplum mühendisliği bu protestoyu doğuran temel nedendir. Emek sinemasını bütün uyarılara karşın rant için yıkmaları, alkol yasağı, Beyoğlu'nu kafalarına göre, muhafazakâr bir sitille dizayn etmeye kalkmaları v.s tepki ve öfke birikimi yaratmıştır. Devamında Alevilerin hassasiyetlerini hiç dikkate almaksızın 3. köprüye Yavuz Sultan Selim ismini vermeleri bardağı taşıran son damlalar arasındadır.

Yani demem o ki, bu eylemin nasıl ve hangi taleplerle başladığını iyi bildiğim halde yorumlamaktan kendimi uzak tutmaya çalıştım. Zira AKP'ye oy verenlerin, İslami duyarlılıkta olup AKP'nin son politikalarını eleştirenlerin, liberallerin, solcuların, sosyalistlerin, sosyal demokratların, Türklerin, Kürtlerin, Alevilerin de içinde olduğu, gençlerin dinamik güç olarak yer aldığı  tek tip olmayan çoğulcu bir topluluğun eylemiydi bu eylem; polisin akılsız ve vandalca saldırısından sonra  eylem farklı bir nitelik ve nicelik kazandı, Türkiye çapına yayıldı; eyleme kendi ideolojik damgalarını  basmak isteyen gruplar, bu eylemi ulusalcı bir kanala akıtma yönünde hayli güçlü çabalar olduysa da şu dakikaya kadar Gezi direnişinin bu çoğulcu bileşim değişmedi.

En baştan beri sorum bu bileşimi sağlayan tutkalın ne olduğuydu, meydandan ayrıntı kareler geldikçe yepyeni bir durum, yepyeni bir olgu yepyeni bir ruhla karşı karşıya olduğumuzu görmek zor olmadı. Yeni bir olgu, yeni bir durum varsa yeninin bilgisini doğrudan yeninin kendisinden öğrenmeye çalışmak doğru olurdu. Oysa etraf bildik yorumlar ve enformasyon kirliliğiyle dolup taşıyordu.

Samimiyetle itiraf etmeliyim ki bu protesto eyleminin ikinci safhasından kaygılıydım, zira askeri vesayet geriletebilmiş olsaydı bile henüz kökü kazınamamıştı,  bu momentte bu eylem nereye evirilecek ve kimler bu eylemden nemalanacaktı? Bu konuda yaygın bir kaygının varlığını da gözlüyordum. Ancak kaygılarımın yeni durumu bütün somutluğuyla görmeme engel olabilirdi;  olayları yorumlarken kaygılarımın yönlendirmesiyle yerleşik kendi düşünce kalıplarımın beni yanıltabileceği hep akılda tuttum.

Kürt sorununda çözüm süreci önümüze pat diye düştüğünde ilkin ve öncelikle kaygılarıma rağmen kendi düşünce kalıplarımın eleştirisini yaparak olaya bakmayı ve bunun için bu yeni olguyu yorumlamakta acele etmemeyi kendi adıma öğrenmiştim ve öyle yapmıştım. Bu yeni olguya bakarken de aynı yolu izledim.

Bu nedenle Gezi Parkı sosyal protesto eylemini ve sonra polis saldırısıyla bu eylemin Türkiye çapında nasıl ve niye bir sosyal patlamaya, isyana dönüştüğü üstüne yorumlarımı sonraya bırakıyorum. Fakat kıvılcımın yangına dönüşmesinde fitili ateşleyen şeyin ne olduğu ne bir sırdır ne de analiz gerektirmektedir;  fitili ateşleyen şey polis saldırısı ve başbakanın nobran, kibirli, üstenci söylemidir. Polis son olarak Taksim'e müdahalesiyle yangına benzin dökmüştür. Başbakanın  eylemcilerle görüşme yönünde bir tutum aldığı gün polis saldırısının gelmesi "yumuşama" beklentilerini de kırmıştır. Öyle de olsa Türkiye öyle bir kritik eşiğe gelmiştir ki her şeye rağmen bu görüşmelerden bir yumuşama çıkmasını şiddetle umut ediyorum.

Yine açık söylemeliyim ki yumuşama ve bir iç barışa yönelim konusunda umudum bir kıvılcımın karasız gücü kadar zayıf, özellikle AKP'nin,  "Milli birlik" mitingleri yapma kararı aldığı koşulda. Bu mitinglerle  sokağa karşı meydan , yüzde bilmem kaça karşı yüzde bilmem kaç karşı karşıya gelecek, bu kutuplaşma bir uçuruma doğru Türkiye'yi sürükleyecektir. Soğukkanlı bakıldığında bu sürecin sonunda halkın yüzdelerle ifade edilen bölünmesinde hiçbir taraf galip gelmeyecektir.  Bu durum bizi ya sokak savaşlarına ya da yeni bir temelde çoğulcu bir demokrasiye taşıyacaktır. Orta yolu yoktur.

Bu kaygılarıma rağmen  sağlıklı biçimde kotarılmış olmasa da eylemcilerle bugün yapılacak görüşmenin bir yumuşama getirmesini diliyorum. "Yangına yol açan bir kıvılcımdı, yine bir kıvılcım barışa ve demokrasiye neden yolu açmasın" diyorum.

Tutum almak zamanı

Kısaca yorumdan çok tutum almanın son derece kritik bir önem kazanmış olduğu son derece kritik birkaç gün var önümüzde. Bu kritik eşik demokratik bir uzlaşmayla aşılamazsa Türkiye kaybedecek, herkes kaybedecek.

Daha şimdiden dünya kamuoyu önünde Türkiye demokrasi sınavından geçememiş ve uçuruma doğru giden bir ülke görünümünde. Türkiye'nin bu görüntüyü hak etmiyor ama Taksim, Gezi Parkı'nın biber gazlı, coplu, sulu  görüntüleri ortadayken  dünyanın Türkiye'yi başka tür görmesine imkân olmadığı da açık.

Dış tepkileri hafife alan, bu eleştiri ve uyarıları "dış mihrakların Türkiye'ye karşı saldırısı" olarak okuyan, "kendinize bakın" diyen  başbakan ve öyle düşünen yakın çevresi Türkiye'yi içe kapatacak, 12 Eylül faşist dikta ve 28 Şubat post modern darbe döneminde olduğu gibi "Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur"a, tehlikeli bir milliyetçiliğe sürükleyecektir. 

Çıplak gerçek şu ki, yaran varsa onu kaşıyanlar elbette olacaktır, yarayı kapatmak ise başkalarının değil bizim işimizdir.

Türkiye tarihinde ilk kez sosyal barışını yakalamış, Kürt sorununda çözüm sürecine adım atmıştı. Böyle bir tarihsel fırsat doğmuş, bir kapı aralanmışken içine düşülen bu kriz hem çok manidar hem çok can sıkıcıdır. İnsanın kötü kadere, makus talihe isyanedesi geliyor.

Yine çıplak gerçek şu ki eğer Gezi İsyanı sonucunda demokrasimizi bir üst noktaya sıçratamazsak Kürt sorununda çözüm süreci barış sürecine evrilemez, geriye düşülür ve bir facianın, herkesi savuracak bir hortumun tam merkezine sürükleniriz.

Bu gidişin sonunda  ekonominin ne hal alacağını söylemeye bile hacet yok. Olayların gelişimi içinde Borsanın nabzı, kaybedilen milyarlar yeterli ipucunu veriyor. Yeniden tek sente muhtaç bir ülke durumuna düşebiliriz. Ekonomi sanıldığı gibi bu kirize dayanacak sağlam temellere sahip değildir.

Bütün bu işaretler sağduyu ihtiyacını yeterince açık ortaya koyuyor kanımca.

Sağduyu ama nasıl bir sağduyu?

Sağduyu çağrıları her zaman doğru değildir, zira sağduyu çoğu zaman öğrenilmiş çaresizliğe bir çağrı, önümüze gelen sorunu alışıla gelen yollarla çözme, tutuculuk anlamına da gelebilir. Gezi Parkı direnişinde sağduyu çağırısı ancak bu eylemin yaratıcısı gençleri anlamakla, bu eylemin barışçı sivil ruhunu keşfetmekle doğru bir çağırı halini alabilir. Medyanın öne çıkarmaya gayret ettiği kötü görüntülere, şiddet karelerine, sosyal medyadaki küfürlere rağmen Gezi direnişinin bu kötü karelerle nitelenemeyeceğini gösteren sayısız başka iyi kareler ve iyi işaretler var.

Gezi direnişini niteleyen üç sözcük nedir dense "samimiyet, masumiyet ve başkaldırı ruhu"dur derim. Bu nedenle de Gezi Parkı eylemcileriyle  Taksim'de direnenleri birbirinden ayırma çabaları anlamsızdır ve mümkün de değildir; bu ayrışmayı gençlerden beklemek ise tam anlamıyla  onlara haksızlıktır,  şiddete yönelen eylemcileri vazgeçirmek için diğerlerinin nasıl çaba harcadığını da görüyoruz üstelik. Dahası iktidarın bu ayırma taktiği bölüp yutma amacına yönelik de olabilir.

Gençlerin istediği kendilerine "baba şefkati" gösterilmesi değildir, böyle görenler, başbakan, İstanbul Valisi ve diğerleri Gezi Parkı'nın ruhunu anlamadıklarını açıkça beyan etmiş oluyorlar.

Gençler, eylemciler, kendilerinin insan yerine konulmasını, özgürlük çığlıklarına kulak verilmesini, iradelerine saygı gösterilmesini ve katılım istiyorlar.  "baba" aramıyorlar aksine "baba otoritesine", yaşam tarzlarına müdahaleye karşı çıkıyorlar. Tarihimiz "babalarla" doludur zaten ve bunu vesayet rejimine karşı duran AKP'nin  en iyi anlayan olacağı beklenirken, aynı parti gençliğimiz boyunca duymaktan artık gına getirmiş olduğumuz, " milli irade, milli birlik" demagojisiyle  çoğunluğun vesayetini kurmaya  çalışıyor.

Dün "karnını kaşıyanların, bidon kafalıların başbakanı" söylemlerinin hedefi olan Erdoğan'ın bugün eylemci gençlere "çapulcu" demesi şaka gibi duruyor; bu yaftalamanın iki tarafı açısından da ne denli kof bir siyasi kültür üstüne oturduğumuzu görebiliyor insan ve umutsuzluğa kapılıyor.

Sıcak gelişmeler içinde bu eylemin çekirdeğini oluşturan masumiyeti  görmeden yapılan sağduyu çağırıları boşa atılmış kurşun olur ve gençlerin tecrit edilmesine ve bu direnişin ezilmelerine yol açar.  Bunu gördüğümüzde ise sağduyu çağrılarının asıl hedefinin  gençler değil devlet, iktidar ve en başta başbakan olması gerektiğini kavrayabiliriz.

Bugünlerde AKP çevresinde varolan her imkânla sağduyu çağırısını iktidara  gecikmeksizin ulaştırmalı, baskı yapmalıyız. Başbakanın inatlaşmaktan, toplumu daha da germekten, kutuplaştırmaktan vazgeçmesi sağduyunun ilk gereğini yapmak demek olur.

Gelecek umudumuz ezilmemelidir.

Sonuç olarak bu eylemin arkasında kimler var sorusunu, kaygıları, derin analizleri bir kenara koyup, Gezi Parkı isyanıyla ortaya çıkan demokratik sosyal muhalefetin yanında olmalıyız. Bu eylemin devlet şiddeti yoluyla ezilmesi halinde yeni bir demokrasi, çoğulcu-kalımcı demokrasi, yeni özgürlüklere kavuşma  umudumuzun da bu gençlerin ezilmesiyle birlikte ezileceğini bilerek…

Gezi parkı direnişi demokrasimizin sıçrama  yapmasına neden de olabilir, bunun için bu eylemin , gençlerimizin "devlet gücünü gösterme" adına ezilmesini izin vermememiz gerekir.

Protesto , isyan, başkaldırı ruhu kuşkusuz tek başına iyiyi doğurmaz ama bu ruh olmaksızın da radikal demokratik dönüşümlere  ve radikal demokrasiye ulaşmak imkansızdır.

Türkiye'nin geleceğini belirleyecek günler hatta saatler içindeyiz. Bu kritik anda tutumsuz kalmak ne doğrudur ne de mümkün.

Bütün dünyanın gözü önünde bir sınavdayız. Demokrasimizin ve ülkemizin içine girdiği bu kritik dönemeci aşabilecek miyiz, bu sınavı başarıyla verebilecek miyiz?  

Bunun için başvuracağımız, dayanacağımız, güveneceğimiz yegâne merci tarih bilincimiz ve vicdanlarımız olacak.