Kuram, Model ve Politika Üzerine

 Nabi Yağcı - 16/12/2005 16:22:37 (636 okunma)



Kuram, Model ve Politika Üzerine

Geçen yazımın amacı , tartışma nedeniyle ele aldığım sınırlı bir konuyu yine sınırlı bir çerçevede doktrin ve kuram bağlamı içerisinde yanlışlarımızın potasında bir irdeleme yapmaktı. Devamı olan bu yazıda amacım, tartışmanın daha somut bağlamlarına girerek özellikle kuram ile politika ilişkisi çerçevesinde meseleye bakmaya çalışmak olacaktır.

Zor ve temel sorun yaşamın önümüze serdiği sayısız olgular yada veriler içinde nasıl bir seçme yaparak seçtiklerimizi anlamlandıracağımız meselesidir. Bu seçmeleri neye göre yapacağız? Kuram bize bir metot verir, vermesi gerekir. Marksizm bir metot olarak da halen geçerli görmekteyim. Bu metot kısaca “parça içinde bütünü görme” veya “düşüncedeki somut”un yoludur. Yani ne yalnızca genelden özele, bütünden parçaya ne de parçadan bütüne, özelden genele gitmek değil.

Böyle olunca ve bu doğruysa eğer, parçaları, yada tek tek olguları anlamlı bir seçki içinde bütünleştirebilmek için kuramla politika arasında bir ara kategoriye daha ihtiyaç var. Bunu bütün bilimlerin özellikle sosyal bilimlerin kullandığı bildik bir terminoloji ile “model” sözü ile karşılayacağım. Yani bir model kurmamız gerekiyor. Modeli kuramımızın/kuramların dayandığı paradigma yada paradigmalar üzerine kuracağız kuşkusuz. Buna girmiyorum. 

Bu kısa girişten sonra somut tartışma konumuza gelelim, yada yukarıda söylediklerimi somutlayayım. 
Yani serbest piyasa meselesi ve küresel kapitalizm. Ne zaman serbest piyasadan söz etsem yada edenlere, yanıt olarak ama denir, “ Fransa’da İngiltere’de, Amerika’da devlet müdahaleleri var."İlkin bunların olduğunu karşı tarafın, yani bizlerin bildiğini düşünmek gerekir ki, tartışmalarımızda gereksiz zaman kaybı olmamasın. Fakat böylesi yanıtlar zaten geçmişte de dikkat vermediğimiz bir model arama kaygısınınbugün de olmadığını göstermesi açısından yararsız değildir. 

Model kurarken benzerlikler ayıklanır ve benzemeyenler saptanır. Unutmayalım ki, hiçbir üretim tarzı saf değildir. Hem geçmişin kalıntılarını hem de geleceğin yeni tarzlarının tohumlarını barındırır içinde. Bu nedenle, kapitalist ekonomide devlet müdahalesi, devlet olduğu sürece hep olacaktır. Buradaki soru bu müdahalenin asli bir ekonomik ajan olup olmadığıdır. 

Diyoruz ki, küresel kapitalizmde bize göre sanayi toplumundan farklı olarak devlet müdahaleleri asli bir ekonomik ajan yada faktör değildir. Bu faktör devlet kapitalizmi veya devlet tekel kapitalizmi modellerinde asli ajandı şimdi ise değil. Serbest piyasa ise devlet tekel kapitalizminde de vardı ama bu kez de bu faktör asli değildi, devlet müdahalesi asli olandı. Buradaki soru mal, hizmet , sermaye, gelir dağılımında hangisinin baskın olduğudur. 

Görüldüğü gibi somut durumu analiz etmeye çalışıyoruz, yoksa bir öznel tercih yapıyor, serbest piyasa kapitalizmi daha iyi yada kötü demiyoruz. Buna rağmen karşı çıkışlar, serbest piyasayla ideal bir düzeni, gelecek sınıfsız toplumun yerine ikame ettiğimiz bir düzeni tarif ediyormuşuz gibi ele alınıp eleştiriyor. Bu yanlış olduğu kadar haksız bir eleştiridir. 

Bu düzlemde yani somut analiz düzleminde bir tercih yapmıyoruz ama , politika düzlemine geçmeden önce tercihimizi de yapacağız. 

Buraya kadar kısaca diyoruz ki, bugün küresel kapitalizmin kötülüklerini örneklemeler hiç anlamlı değildir. 

Diyelim ki tam da dedikleri gibi olsun, küresel kapitalizm yıkımdan başka hiçbir şey getirmesin o durumda karşımızda duran bu nesnel süreç içinde ne yapılabiliri konuşmak gerekir. Fakat bunun için bile bu süreci iyi tanımak gereklidir.

Ne var ki verilen örnekler doğru da değil. Biz küresel kapitalizmin yeni tehlikeler getirdiğini hep söylüyoruz ama diyoruz; yeni ve çok önemli olanaklar da var. Verilen örnekler, özetle söylenirse artan eşitsizlik ve adaletsizlikler yakından bakıldığında bu modele özel değildir. Kapitalizmin genel kötülükleridir bunlar. Artıyor olması tartıştığımız konuyla ilgili değil, başka nedenlere bağlıdır. Dahası Aziz’in (Çelik) verdiği şu örneği de anlamış değilim: Diyor ki “Devletin müdahalesinin zayıf olduğu kapitalist ülkelerde sosyal eşitsizlik büyük boyutlarda. Örneğin dünyanın en zengin ekonomisi olan ABD dünya gelir dağılımı sıralamasında 75. sırada, ABD’nin Gini katsayısı 0.41, İsveç’in 0.25, Türkiye’nin 0.42’dir.” Yani şimdi Türkiye devlet müdahalesinin zayıf olduğu ve bu nedenle sosyal eşitsizliğin büyük olduğu ülkeler arasında mı? Sosyal eşitsizliğin büyük olduğu açık da nedeni ilginç, “devlet müdahalesinin zayıf olması (!)”. Pek anlamış değilim bunu. 

Ayrıca, serbest pazar ekonomisinin kendi başına optimali sağlayamayacağı eleştirisi de, gerçekte kapitalist ekonominin bütünüyle ilgilidir . Nitekim, bu tezin yani serbest rekabet koşullarının optimali sağlayamayacağı için devletin piyasaya müdahalesini şart gören Galbraith ve benzeri iktisatçıların önerilerinin çare olmadığı görüldüğü için bir dizi karşı kuram üretilmiştir. Kaldı ki devlet müdahalelerini öneren kuramların kapitalizmin krizlerini aşıp kapitalizmi kurtarmayı amaçladıklarını da bilmekteyiz. Keynesyen kuramların önerileri gibi. Bu devlet müdahaleleri gerçekten de geçici başarılar sağlamıştı ama bu politikaların hem kuram düzeyinde hem pratikte emekçilerin sırtına binerek kapitalizmi kurtardıklarını da sanırım hatırlamakta fayda var. Devlet müdahalesi önerirken “hangi devlet, kimin devleti?” sorusunu atlamak olmaz. Kaldı ki bizim kapitalizmi kurtarmak diye bir derdimiz yoktur. 

Aziz arkadaşım soruyor: “ Belki de asıl sınav sorusu şu olmalı: Toplum mu piyasanın kurallarına tabi olacak, piyasa mı toplumun kurallarına?” 

Böyle bir soru ile girilen sınavı sorunun sahibi Aziz bile geçemez zira soru yanlıştır. Sınavdaki bir öğrenci parmağını kaldırıp, hocam diyecektir “hangi toplum ve hangi piyasadan söz ediyorsunuz?” Açık söylenmiş olmasa da kapitalizmden söz edilmekte. Soruyu o durumda şöyle sorarsak yanlışlığı açık görülecektir: Kapitalist toplum mu kapitalist piyasanın kurallarına tabi olacak, kapitalist piyasa mı kapitalist toplumun kurallarına? Yumurta mı tavuktan tavuk mu yumurtadan hikayesi gibi. Bu denkleminin de bir çözümü var. Fakat yukarıdaki sorunun da asıl göremediği o.. Geçelim, fakat asıl çatallaşma da tam burada başlıyor. 

Toplumu da piyasayı da belirleyen bir üretim tarzının hikayesini anlatıyoruz ama yine de bir soru var: hangi toplum ve hangi piyasa diye soran öğrencinin sınavdan geçebilmesi için devamında şu da soruyu sorması gerekir: Hangi kapitalizm ve hangi piyasa? Bunu sorduğunda, zaten yanıtları biliyor yada bilebilecek düşünce mekanizmasına sahip demektir. İlk yazımda bu soruyu sormayı akıl edemediğim için hepimizin sınıfta çaktığımızı söylemiştim. 
Şimdi kaldığımız dersin sınavlarındayız. 

Özetlersem ben bir model tartışması yapıyorum, bugün karşımızda küresel kapitalizm denilen serbest rekabet kapitalizmi diye de tanımlayabileceğimiz yeni bir modelin olduğunu söylüyorum yada söyleyenlerdenim. 
Şimdi ise tercih sorununa geliyorum: Eğer karşımızda bir tercih durumu varsa yani küresel kapitalizm mi değil mi gibi bir tercih; ki ben böyle bir tercihin var olmadığını artık günümüzü belirleyen eğilimin 90’lara göre çok daha belirgin olduğunu düşünüyorum. Ama yine de sorunun kuyruğunu kovalamak gerekli. Bu tercihi neye göre yapacağız? Yani korumacı bir iktisat politikası mıdır tercihimiz yoksa başkası mı ? Bu soru modelden politik düzleme geçişin sorusudur ki aynı zamanda modelin de bir parçasıdır.

Bu soru bizi yine başa doktrin-kuram ilişkisine yada Marx’a geri götürür. Uzun anlatmaya gerek yok. Biliyoruz, Marx her tür reformist/sendikalist kısaca popülist ve de anarşist çizgiden kuramını titizlikle ayırmıştır. Kuramının devrimci özünün bulandırılmasına izin vermemiştir. Yukarıdaki soruma yanıt için buradan hareket edeceğim . 

Marx insanlığın sınıfsız topluma varabilmesini, üretici güçlerin insanlığı bolluk düzenine götürecek ölçüde çok gelişmiş olmasında görmüş ve kapitalizmi de bu açıdan sürekli devinimci özü ve eski yapıları yıkan karakteri nedeniyle devrimci olarak nitelemiştir

İşte yanıtımızı burada aramalıyız. Yalnızca kitlelerin bugününü kurtarma adına reformist/popülist bir amaçtan mı yola çıkacağız yoksa sömürüsüz, sınıfsız bir toplum idealinden mi bakacağız ve bizi hangi model tercihinin bu amaca yakınlaştıracağını mı düşüneceğiz? Ben kendi adıma bu ikinci yaklaşımdan bakıyorum. Öyle baktığım için de bu çizgiyi bulandıran, saptıran yoldan bugün kendimi çok net ayırıyorum.

Yine Aziz arkadaşım diyor ki “N.Yağcı düzenlenmiş piyasayı değil ama serbest piyasayı savunuyor. Oysa 20.yüzyılın ikinci yarısında sol esas olarak piyasanın dizginlenmesi anlamına geldi….bunun sonucunda Avrupa sosyal modeli ortaya çıktı.” Birincisi Avrupa sosyal modeline daha yakın bakması gerekir. AB müktesebatının özü serbest piyasa mekanizmalarını engelleyici her tür devlet ve tekel müdahalelerine karşı olmaktır. Yani yalnızca devlet tekellerine değil özel tekelleşmelere de karşı. Bu nedenle Aziz arkadaşımın AB değerlendirmeleri doğru değildir. Öte yandan zaten iflas eden politikalar da Aziz’in söylediği politikalardır.

Ne kitlelerin bugününü unutup ütopya düzeyini politika diye sunmak doğru, ne de geleceği olmayan bugün üzerine kurulu politikalar doğru. Böyle baktığımda günümüzde asıl iflas edenin sosyal demokrasi olduğunu ve devrimci özü, yani gelecek perspektifini yitirmiş olan sosyal demokratlaşmış sosyalist politikalar olduğunu düşünüyorum. Yalnızca bölüşüme odaklanan, üretim boyutu olmayan bu politikalar bugün perspektifsiz kalmıştır. Sosyal piyasa ve sosyal devlet tanımları bana göre iflas etmiş olan “refah devleti” modelinin kavramlarıdır.

“Sosyal piyasa” kavramı iktisat bilimi ışığında da yeri olmayan, bugüne dek deve mi kuş mu olduğu bir türlü tanımlayamayan, sosyal demokrasinin çaresizlik içinde kendini tarif edebilme, farkını ortaya koyabilme, bir ekonomik program bulabilme telaşıyla uydurduğu bir kavramdır. 

Sosyal devlet kavramı da bana göre aynıdır. Dahası Marx’ın devlet kavramının da deforme edilmesidir. 

Olabilir edilebilirdi de, yeni kavramlar yaratmak hiçte yanlış değildir eğer gerçekten kuramsal bir temele oturtulabilseydi ve yaşamda somut karşılığı olsaydı.
Nerede var böyle bir devlet? Dahası sosyal devlet adı altında modern despotizmin üretildiği tezlerine ise uzatmamak için hiç girmiyorum. Sosyal devlet ve refah toplumu modeli Avrupa sosyal demokrasisinin teziydi ama iflas eden de bu model oldu. Bu iflasın nedenlerini incelemeden kanımca sosyal devlet kavramını çok dikkatli kullanmak gerekir. Yine de bu kavramın kullanılmasına itirazım çok şiddetli değil. Günlük dilde devletin sosyal politikaları anlamında kullanılmasını anlayabiliyorum.Burada karıştırılan şey de zaten bu, devletin sınıf karakteri ile uyguladığı politikalardır. 

Devlete dar sınıf analizleriyle bakmadığımı, görece bağımsız rolünü unutmadığımı belirtmeliyim. Elbette devleti sosyal hakları koruyan politikalara , uygulamalara zorlamak olanaklıdır ve tam da solun görevidir bu. Ama yine de sosyal politikalara zorlanmış bir devletle sosyal devlet aynı şey değildir. Sosyal devlet olmaz ama iktidarların sosyal politikaları olur, anayasal düzenlemeler içinde de bu sosyal haklar güvence altına alınır. Tıpkı solun ulusal olamayacağı ama solun ulusal politikaları olabileceği gibi. Devletin sosyal olabileceğini düşünmek onun devlet olma misyonuyla tarihsel olarak da güncel olarak da çelişiktir. Ulus devletleri tarihin sonu ilan etmektir bu, oysa onun sonu gelmektedir. Dahası devletin sınıfsallığını gizleyen bir ilizyondur bu. Sovyetler Birliği ve Sosyalist sistemin varlığı koşullarında sosyal politikalara zorlanan batılı devletlerin, sosyalizm çözüldükten sonra nasıl bir günde bu sosyal hakları geri aldığını unutmamalıyız.


Karıştırılan bir başka şey ise sivil toplum ile genel olarak yukarıda değindiğim toplum söylemi ve devlettir. Neden devlet müdahalesini düşünüyoruz da bugün yeni ve önemli bir olgu olan sivil toplum müdahalelerinin artan potansiyellerinden söz etmiyoruz? Evet, ben de bir müdahaleden yanayım ama devletin değil. Devletler üstü evrensel insan hakları hukukunun, sivil toplumun ve bireyin müdahalesinden yanayım. Fakat nereye müdahale edilecek, işte o noktada da farklılaşıyorum.

Burada ayırt edilmesi gerekli iki nokta var, biri “piyasayı düzenlemek” ile “piyasaya müdahale etmek”, bunları sanki aynıymış gibi kullanmak yanlış oluyor. Korumacı ideolojiyi gizleyen bir tanım oluyor düzenleme ifadesi. Birincisinde piyasaların üstünde bir düzenleyici otoriteden söz etmiş oluruz ki , yukarıda değindim bu devlettir, toplum olamaz. Müdahale ise düzenleme ile aynı anlama gelmez. İkinci ayırt edilmesi gereken nokta ise daha önemlidir: Ekonomik süreçlere müdahale ile piyasa süreçlerine müdahale aynı şey değildir. 

Karışıklığın temeldeki nedeni üretimin sosyal karakteri ile piyasanın, sosyal karakteri olmayan kar dürtüsü arasındaki derin ve kapatılamaz çelişkiyi atlamaktır. Bir kapitalist piyasanın değerler dürtüsü ile çalışabileceğini düşünebilmek sosyal demokratların düşünebileceği bir şey olabilir ama bu, kapitalizmin temel çelişkisinin yine kapitalist sistem içinde kalarak çözümlenebileceği anlamına gelir. Bu ise kapitalizmi tarihin sonu yani sonsuz, evrensel düzen olacağı illüzyonudur. Biz böyle bir illüzyon içinde değiliz.

Daha basit söylersek hak ve kar iki ayrı düzlemin kategorileridir. Hak kavramı değerler düzlemiyle ilgilidir kar ise kapitalizmin temel ekonomik dürtüsü ile ilgilidir. Piyasa değer dürtüsü ile değil kar dürtüsü ile çalışır. Değer tıpkı emeğin değeri gibi piyasa sürecinde yaratılmaz üretim sürecinde yaratılır. Bu nokta Marksist analizle tüm diğerlerini ayıran temel yaklaşımdır. Tam da bu konu bugün “yeni solu” varedecek temeldir ve beni en çok heyecanlandıran, küreselleşmenin getirdiği olanaklardan sol olarak yararlanma olanakları verdiğini düşündüğüm , çok geniş açılımlar içeren bir konudur. Girmeyeceğim zira sayfalar dolusu yazmak gerek. Ama sonuç olarak sosyal piyasa diyerek bu karıştırmayı yapmak, dindarların faizsiz kar veya adil kazanç dedikleriyle aynı şeyi söylemektir ki kapitalist bir ekonomide bunların hiçbir işlerliği olmadığını görüyoruz. İllüzyonlara kapılmaya gerek yok karın olduğu yerde din de iman da sosyal de yoktur. Hak değirmende olur, fırında değil.

Ekonomilere müdahaleye gelince bu anlamda elbette düzenleme sözünü de kullanacağız.. AB’nin ekonomik süreçlere, politikalara açık müdahalesi vardır, yukarda değindim, yalnız devlet tekellerinin değil, özel tekellerin de serbest rekabet düzenini bozucu veya haksız rekabet yaratan girişimlere karşı yaptırıma dayalı müdahaleleri vardır. Bunun için “Haksız Rekabeti Önleme Kurulları” vardır. Ayrıca daha genel olarak çevre korumacı önlemlerle de müdahaleler vardır. AB’nin de üstünde Dünya Ticaret Örgütü de ekonomilere müdahale etmektedir. Şu günlerde toplanan bu örgüt önemli olarak tarım politikalarını tartışacak.Fakat dikkatinizi çekerim bunlar ekonomiye müdahalelerdir ve serbest rekabeti kısmayı değil tersine doğru işlemesini sağlamak üzere yine ekonomik politikalara müdahaledir. 

Model düzeyinden politika düzeyine geçerken sapmalar olacağını da hatırlatmalıyım, politika da bunun için gerekli zaten . Örneğin bugün geri bir tarım ekonomisini bu haliyle subvense etmek popülist politikalardır ve özellikle Türkiye’de bu politikaların sonuçta ekonomiye köylüye, halka ödettiği faturaları artık sanırım biliyoruz. Fakat öte yandan tarımı modernize ederken girişilecek bir reformda köylülerin açlığa itilmemesi için geçici önlemler almaya dayalı sosyal politikalar ileri sürmek yada özelleştirmeler sonucu doğacak işsizleri sokakta bırakmamak için geçici politikalar üretmek sol politikaları da ilgilendirir. Ama bunların modelden bir sapma olduğunu bilerek bu politikaları inşa etmek gerekir. Bunlar sosyal politikalardır ve piyasaya müdahale anlamı içermezler.

Bütün bunları söyledikten sonra Aziz’in eşyanın tabiatına aykırıdır” diyerek eleştirdiği, yeni sol ile yeni liberallerin ortak ekonomik ve siyasal hedeflerde beraber olabileceği savımı savunmak yada açmak her halde gerekmez. Ortak bir parti çatısı altında olunup olunamayacağı ise iyiden iyiye pratik bir konudur ki buna ancak tarafları karar verebilir, ben değil, ben buna da yalnızca bir model anlamında işaret ediyorum. Somut bir parti önerisi yapıyor değilim, olabilirliğe işaret ediyorum yalnızca.

Son olarak, ayaklarımız Türkiye topraklarına basarak konuştuğumuzda hangi gerekçe ve ad altında olursa olsun, isterse sosyal devlet adına olsun, korumacılığı, devlet müdahalelerini bir model olarak savunmayı hiçbir biçimde anlayamıyorum. Bu üstelik gelişmiş de değil geri, bürokratik bir devlet kapitalizminin etki alanını genişletmek anlamına gelir. Herkesi eski deyimle tenzih ederek söylüyorum, bunu savunanlar var, Türkiye’nin bu yolla bölgesel emperyalist bir güç olmasını isteyenler var, kızıl elmacılar gibi. Tam da bu tuzak bozulmalı. Küresel bakabilmek ve AB hedefi bir de bunun için çok önemli.

Bitirirken, her iki yazımda da tüm söylediklerim, ne yapmalı sorusu değil nasıl düşünmeli sorusu üstüne bir deneme olarak görülmeli.