Marx’ın tembel talebeleri


Marx’ın tembel talebeleri

Bu yazımın üstünden üç yıl geçti. Üç yıl önce (Küerel'de ilk yayınlanışı  (5/12/2005  ikinci yayınlanışı  05/09/2008)  “Küreselleşme ve AB konusu solu yeniden kendi üzerine düşünmeye itmiş gözüküyor. Bunu sevindirici buluyorum. Bu konularda ne düşündüğümüzden çok düşünme mekanizmalarımızın kendisi daha önemli kanımca, yani niye öyle düşündüğümüz. Zira kimin görüşünün doğru olduğu değildir önemli olanı, dünkü doğrularımızın orta yerde olduğu durumda bugün doğruluk yanlışlık, haklılık haksızlık tartışması çocukça olur.”

Görüldüğü gibi sol içindeki tartışmalar yalnızca küreselleşme ve AB değil, AKP,  darbe ve Ergenekon soruşturması nedeniyle daha da alevlenmiş durumda ve kolay durulacağa de benzemiyor. Zaten önemli olan ve istenen durulması da değil,  bazı temel konularda az veya çok duru görüşlere  varabilmektir. Burada aranması gereken “görüş birliği” de değildir; gerçek farklılıklarımızın ortayaçıkmasıdır. İdeolojik ve kuramsal temellerde tek parça görüş,  tek parçalı sol dün de var değildi bugün ise düşünülmesi hiç olası değil.  Bu durum kötü sayılmamalı,  sol çok parçalı bir sol olacaktır ve bu iyidir. Toplumumuz da giderek daha da çok parçalı toplum haline gelmekte, toplumsal düşünceler de çoğulculaşıyor.  Bu da olumlu sayılması gereken bir gelişmedir. Yeter ki farklılıklarımız fikirsel planda netleşsin. Netleşmeyi önleyen iki faktör var: Birincisi fikir tartışması yerine, polemiklere başvurmak,  suçlamalar yapmak, niyet okumak, karşı olunan görüşleri etiketlemek; Ergenekoncu veya Sorosçu, neo- liberal v.b.  gibi. Bu yöntemle ilgili bir problem. İkincisi ise solun psikolojik ruh haliyle ilgilidir, solun geçmişiyle radikal bir hesaplaşma ve kopuştan korkmasıdır. Bu ise felsefi ve kuramsal bir problemdir. Üç  beş sene önce  bu kaçışı örten kimi yapay tatlandırıcılar vardı ama artık bunlar da yok. Özetle sol geçmişle gecikmiş hesaplaşmasının tarihsel dayatmasıyla yüzyüzedir ve buradan kaçış yoktur artık, sol duvara dayanmıştır.

Sol dendiğinde neyi anladığımızı da netleştirmeliyiz ilkin. Geleceğe dönük tanımlamalar farklı olabilir ama geçmişiyle hesaplaşması gereken sol, Marksist soldur. Bu nedenle üç yıl önce kuramsal temellerde eleştiriye inebilmek için konuya giriş babında ilk aklıma gelenleri tezler halinde sıralamıştım. Bunların her biri açılmayı gerektirir. Zaten bu nedenle “tez” demiştim. İlk fırsatta tezlerimin devamını da getireceğim.

                                                                           ***

Marx’ın tembel talebeleri



Tez 1: Sol olarak geçmişimizle hâlâ yüzleşebilmiş olmadığımız gibi bunun nedenlerine de inebilmiş değiliz. 

Bu sebeple “nerede kalmıştık?” diye soruyorum. Bu görev hem etik bir sorun olarak boynumuzun borcudur hem de nerede yanlışyaptığımızı görebilmek için. 

Dünün yanlışlarını kuramsal temellere inerek analiz etmedikçe bu soruya doğru yanıtlar getiremeyiz kanısındayım. Yada radikal kuramsal eleştiri gereğine işaret etmekteyim.



Tez 2: Bizde sol, Lenin’i utangaç biçimde yani eleştirmeden terk etmiştir. Marx’a, Engels’e de eleştirici yaklaşmamıştır. 

Bugün genelde kimse Marksizm-Leninizm demiyor. Ama Leninizm aşılmıştır, emperyalizm çağı bitmiştir yeni bir çağa giriyoruz denince neredeyse bu analiz ihanetle eş görülüyor. Ya da en hafifi ile liberalizm olarak değerlendiriliyor. 90’lı yıllarda, içinden geldiğim siyasi harekette yani yasal TBKP’de (Türkiye Birleşik Komünist Partisi) eleştirici düşünceyi Marx’a kadar götürmek gerektiğinden yola çıktığımızda kimi arkadaşlarımız bunu Marx’ın, Marksizmin reddi olarak almışlar, karşı çıkmışlardı. O tarihten bu yana bu eleştiri çabasını sürdürdüm kendi adıma ve karınca kararınca dağarcığıma ne biriktirebilmiş isem şimdi bunları ifade etmeye çalışıyorum. Belirtmeliyim ki bu düşüncelerin kendi keşfim olduğunu da söylemiyorum, katıldığım düşünceler anlamında alınmalıdır. Tartışmada bir öncelik öneriyor değilim yani ilkin mutlaka Marksizm tartışılmalı demiyorum, bunu her kes kendi kafasında da yapmış olabilir, olmalı diye düşünmekteyim. Fakat sonuçlarını görülebilmek, birbirimizi anlayabilmek için nereye geldiğimizi, nerede durduğumuzu bilmek için yararlı olurdu. Bir de bu nedenle “nerede kalmıştık?” diye soruyorum.




Tez 3: Kanımca, dünyayı anlamada “kuramsal” metodolojiye üstünlük tanımasıyla diğerlerinden ayrılan Marksizm ilkin bu yönüyle günümüzde de hâlâ esinlendirici önemini koruyor. 

Bilindiği gibi bunun tersi yaklaşım ise pozitivist/determinist dünya görüşüydü. Yani felsefenin, değerlerin reddine varan, salt olguculukla gerçeğin anlaşılabileceği savı. Oysa bugün felsefe yeniden tahtına oturuyor. Dünkü yanlışların temelinde ise Marx’ın da yakasını kurtaramadığı pozitivist bakış açısı vardır ki, daha sonra biz de Markizsim’i bütünüyle determinist/pozitivist bir dünya görüşü haline getirerek pozitivizm içine düştük boylu boyuna. Kuramsal metodoloji eleştirici düşünceyi bayramlık gibi kullanmak değil sürekli kılmak demekti. Marksist felsefenin bir Praxis felsefesi olduğunu unuttuk. Kuramsal yaklaşım determine edilince amaçlı sosyal pratikleri inceleme ve bu yolla kuramı sürekli yenileme, düzeltme gözardı edildi. Ve de tersi. Bunun yerine soyut, kaba bir sınıf analizi aldı. Böylece Marksizm’in yaşayan canlı özü denen şey yani “somut durumun somut analizi” yapılamaz oldu. Böylece politika yapmak da kapı dışarı edildi. Bugünkü temel sorun da somut durumun somut analizini yapabilmek başka deyişle politika yapabilme kapasitesini kazanabilmektir.

Tez 4: Komünist ve işçi hareketindeki büyük sapma Stalinizmin kabalaştırıcı, dogmatik Marksizm yorumudur ki Marksizm’in pozitivist/determinist bir dünya görüşü halini almasında birinci derecede rol oynamıştır. Savım odur ki bugün hâlâ Marksizm adına baskın anlayış bu yorumun ağır izlerini taşımaktadır. Buradaki sorumluluk ise Stalin’in değil sonraki Marksist kuşaklarındır, bizimdir. Stalinizm denilince yalnızca baskıcı uygulamalar akla gelmektedir hâlâ, oysa ondan daha kötüsü Marksist kuramda yol açtığı deformasyonlardır. Marksizm’e getirdiği şematik, kaba-basit (vulger) yorumlar onu hap haline getirmiş ve bu nedenle de Marx’ın biz tembel talebelerince kolay yutulmuştur.


Bilindiği gibi SBKP XX. Kongresi Stalinizmi tasfiye kongresiydi. Ne var ki eleştiriler daha çok uygulamayla sınırlı kalmış, Mark’a Lenin’e uzanan radikal bir kuramsal eleştiri yapılamamıştır (yapılabilir miydi o tarihte bu ayrı bir konu ama o yönlü eleştirici tezler vardı). Bu nedenle Marksizm’in Stalinist kabalaştırıcı, dogmatik yorumu M. Gorbaçov’a kadar sürmüştür. Gorbaçov ile başlayan yenilenme kuramsal sonuçlarına varamadan Sovyetler Birliği ve Sosyalist Sistem çözülmüş ve yenilenme heyecanı sönmüş ve hatta gerileme, eski tezlere geri dönme eğilimi başlamıştır. Türkiye’de yenilenme sürecinde bu yükseliş ve inişi çok somut yaşadık.


Tez 5: Tek ülkede sosyalizmin kuruluşunun mümkün olduğu savı komünist ve işçi hareketinde birinci temel kırılma noktası ve Stalinist Marksizm’in temel paradigması, ana muhtevası olmuştur. 


Stalin’in bu kuramı Marksizm’in öznelci/determinist bir dünya görüşü haline getirilmesinde kuşatıcı bir rol oynamıştır. Felsefeden, ekonomi bilimine ve diğer bilimlere, sanattan kültüre dek yapılan deformasyon bu dürtünün, nesnel olmayan bu idealleştirmenin milliyetçi, devletçi eğilimlerin de neredeyse birebir bir sonucudur. Tek parti rejiminin kalıcılaştırılmasında , Leninizm’in korumacı bir devlet ideolojisi haline gelmesinde etkili olmuştur.

Tek ülkede sosyalizmin kuruluşunun mümkün olduğu öznelci savı sonuçta sosyalizmin duvarlarla çevrilmesine neden olmuştur. Tümüyle korumacı, içe kapalı, dünyadaki nesnel dinamiklere sırtını dönen bir ada sosyalizmi doğmuştur. 

Tez 6: Bu öznelci/iradeci dünya algılayışı kapitalist dünyanın analizinde de yanlışlara ve vahim sonuçlara yol açmıştır. Stalin, Marx’ın, Engels’in ve Lenin’in ancak belirli ve istisnai durumlarda geçerli olduğunu söyledikleri ve kapitalizmin temel ekonomik kategorilerinden biri olan “mutlak yoksullaşma” kategorisini, nispi yoksullaşma gibi kapitalizmin mutlak temel yasası ilan etmiştir. Böylece kapitalizm kitleleri mutlak anlamda yoksullaştıran, hiçbir şey vermeyen gelişme potansiyellerini tüketmiş, çürüyen, asalak ve bu nedenle de her an içten çökecek bir ekonomik sistem, bir üretim biçimi olarak algılanmaya başlanmıştır. Bu bakış Marx’da çok açık olan serbest piyasa ve demokrasi arasındaki çift yönlü, çelişkili bağın görülemeyişini getirmiştir. Böylece kapitalizmde üretici güçlerin olduğu gibi demokrasinin gelişme potansiyelleri de gözardı edilmiştir. Burjuva demokrasisi denilip geçilmiştir. O gün bugün anti-kapitalizm adına söylenenler “yoksulluk edebiyatını” aşamamış, demokrasi adına söylenenler de burun kıvırma olarak kalmıştır. Bu bakış sendikaların ve sol partilerin nesnel süreçleri kavrayamamaları ve bunun sonucu olarak politika üretememeleri ve kitlelerden tecrit olmalarında çok önemli bir rol oynamıştır. 

Bir diğer mutlaklaştırma ise kapitalist piyasanın “hacmi” konusunda yapılmıştır. Stalin, Lenin’in “kapitalizmin dünden daha hızla geliştiği” yolundaki tezini, II. Dünya savaşından sonra ve dünya sosyalist pazarı nedeniyle artık geçersiz ilan edip, “kapitalist pazarın coğrafi olarak daralacağı, üretim hacminin azalacağı” tezini ileri sürdü. Oysa hiç de öyle olmamıştır. Unutulan şey, bir yandan kapitalist üretim ilişkilerinin henüz yayılmadığı köy ekonomisi alanlarının varlığı ve yanı sıra kapitalist ilişkilerin henüz gelişmediği geri kalmış koca bir dünyanın varlığıydı. Ayrıca kapitalizmin temel işleyişi ile ilgili de yanlış bir yaklaşımdı bu. Diğer yandan çok daha önemli bir yan olarak bugün, serbest piyasa ekonomisinin kapitalist piyasa içinde de kendine dün olmayan yeni piyasa alanları yaratabildiğini görüyoruz. Bilişim sektörü gibi.

Sosyalist ekonomide de piyasa mekanizmalarının tümüyle gözardı edilmesi vahim sonuçlara yol açmıştır Stalin “piyasa mekanizmalarının” sosyalist ekonomide(!) de dinamik rolünün önemli ve hatta zorunlu olduğu yolundaki daha o tarihlerde bazı sosyalist ideologlarca ileri sürülen tezleri hasıraltı etmiştir. 

Tez 7: İkinci ana kırılma noktası Emperyalist devletler arası savaşın kaçınılmaz olduğu yolundaki savdır. 

Aslında bilindiği gibi bu tez Lenin’e aittir, ama kapitalizmdeki kimi karşı eğilimlerin varlığıyla Lenin bir ölçüde tezini yumuşatmışken Stalin bunu da mutlaklaştırmıştır. Bunun da bir sonucu olarak Soğuk Savaş döneminde içine düşülen savaş ekonomisi ve silahlanma yarışı milli geliri yutan bir kurt kapanı olmuştur. Batıda savaş ekonomisi kapitalizmin II. Dünya savaşıyla girdiği ekonomik krizden çıkışta önemli ivme sağlarken sosyalizmde tersine üretici güçlerin yıkımını getirmiştir. Batı ağır silah sanayileriyle kâr de elde ederken Sovyetler durmaksızın bütçeden yiyen bir silahlanma yarışına yakayı kaptırmıştır. Sovyetler kime satacaktı bu silahları? Önemli olarak öte yandan, serbest rekabet piyasası kâr dürtüsüyle silah sanayinde geliştirilen ileri teknolojileri kapitalist üretime uygularken sosyalizm böyle bir ekonomik ajandan, dürtüden yoksun olduğu için kendi yarattığı teknolojiyi yere indirme ihtiyacını duymamıştır. 

Tez 8: Marx’ın bir tarihsel/toplumsal formasyonunun potansiyellerini tüketmediği durumda yeni bir toplumsal formasyonun onun yerini alamayacağı tezi ve kapitalizmin eşitsiz ve sıçramalı gelişme tezi unutulmuş,  kapitalizm eleştirici bir düşünceyle irdelenmemiştir. Bunun sonucu olarak kapitalist üretim biçiminin kendi içinde değişik evrelerine özenli bir yaklaşım, analiz yapılmamıştır; devletle bağlı tekelci kapitalizmi evresi tarihin sonu gibi görülmüştür. Üretim biçimlerinin yeni bir toplumsal formasyona geçilmezden önce de değişebileceği dikkate alınmamıştır. Bu yanlış ve statik bakışın sonucu kapitalist üretimin çok farklı nedenlerin toplam sonucu olarak emek yoğun üretimden teknoloji yoğun üretime geçtiği ve devrimci bir değişim süreci içine girdiği fark edilememiştir. Sosyalist ekonomi ise hâlâ emek yoğun biçimini sürdürmüştür. 

Kapitalizmde üretici güçlerin gelişmişlik düzeyi ile yada onun sosyal karakteri ile devlet tekelci mülkiyet ilişkilerinin çelişkisi, bilimsel teknolojik devrimle kendini uyumlaştırabilen serbest piyasa mekanizmaları ile çözülmüş, devlet tekel mülkiyet biçimi aşılmış ve bugün küresel kapitalizm adını verdiğimiz yeni bir üretim biçimine geçilmiş ve bağlı olarak Bilişim çağı dediğimiz yeni bir çağa girilmiştir.

Tez 9: Bugün bize göre bu yeni kapitalizmi analizde de Marx’ın dünkü kapitalizm analizleri hâlâ esinlendiricidir. Zira Mark’ın incelediği kapitalist model serbest rekabetçi kapitalizm modelidir. Yani Marx daha kendi döneminde ipuçları ortaya çıkmış olsa da tekelleri, devlet tekel kapitalizmini incelemeyi seçmemiştir, değinmiş ama derinleşmemiştir. Onun derdi kapitalizmin temel eğilimlerini (yasalarını) görebilmek, temel kategorilerini formüle etmekti. Bu açıdan tekelleri ve devlet tekel biçimlerini bu modelin arızı, saptırıcı unsurları olarak gördüğünü anlıyoruz. İşte bugün devleti ve tekelleri artık sırtında bir yük, hatta yayılması önünde engel olarak gören, onu aşan küresel sermaye, serbest rekabetçi küresel kapitalizm Marx’ın incelediği kapitalist modele temel kategoriler açısından devlet tekel kapitalizmine göre çok daha yakın bir modeldir diyorum. Bilindiği gibi kapitalizmin bu ilk dönemine “barışçı dönem” de denilmekteydi. Bugün de sermaye artık yayılabilmek için esas olarak devleti ve devletler eliyle paylaşım savaşlarını zorunlu görmemektedir, başka deyişle savaşa ihtiyacı kalmamıştır. Tersine Irak da olduğu gibi hala askersel militarist sanayi komplekslerine dayanan Bush yönetimi küresel kapitalizmin bu yeni eğilimine karşı durmaktadır. Savımız o ki, Irak savaşı özünde küresel kapitalizmin değil ona direnen eski ekonomik ve siyasi yapıların anti-küresel dirençlerinin ürünüdür. 

Bütün bu söylediklerime karşın, günümüzün yeni olgu ve süreçlerini tek bir bütünsel kuram içinde açıklamayı olanaksız görüyorum. Bu nedenle dünkü gibi bir tek Marksist kuramla bugünün açıklanabileceği savında asla değilim. Kaldı ki şimdiki anlayışıma göre dün için de böyle bakmamak yanlış olmuştur. Çok önce doğru gördüğüm yaklaşımı burada yinelemek isterim. Doğru olanı kuramsal çoğulculuk yada çoğulcu kuramsal yaklaşımdır. Bir başka deyişle bütünlükçü kuramlar aramak artık doğru gelmemektedir bana. Kaldı ki, Marx’ın kimi tezleri yanlışlanmıştır (kapitalizmin devresel krizleri ile ilgili zamanlaması gibi, politik öngörüleri gibi) kimi tezlerinin yetersizliği hala tartışılmaktadır (artı-değer hesaplanışı gibi, emeğin tek değer yaratıcı unsur olarak görülmesi gibi), kimileri de aşılmıştır (proletarya diktatörlüğü gibi). Dahası Marx’tan sonra Marksist kuramsal düşünce yeni bilimsel gelişmelerle zenginleştirilememiştir. Örneğin fizik bilimindeki yeni gelişmeler, parçacıklar fiziği, örneğin Freud ile ortaya çıkan derinlik ruhbilimi v.b. gibi. Özellikle bu sonuncusunun kuramsal bakışa dahil edilemeyişi Marksistleri, insanı tek boyutlu bir kavramaya  hapsetmiştir. Alt yapı üst yapı olarak ifade edilen mekanikleştirilmiş ayrım, ideolojilerin, düşünce süreçlerinin dinamik rolü, devletin zor rolü yanında aynı zamanda ideolojik bir aygıt işlevi görmesi gibi pek çok konu vardı üstünde düşünülmesi gereken. 

Tez 10: Evrensel bir öz taşımakla birlikte batı kültürünün kaçınılmaz damgasını taşıyan Marksist kuramın bizim gibi batı kültüründen farklı bir kültürde yeniden kurulması gerektiği yakıcı gerçeği ise bir ana problem olarak görüş ufkumuzda hemen hiç yer almamıştır. 

Sonuç olarak, Marx’ın “sınavda çakıp çakmadığından” önce Marx’ın “tembellik hakkı” sınavından çakmış biz tembel talebelerin kendi derslerini öğrenmeleri gerekmektedir. Bunu yapabilmek için talebe olmak gerekmiyor, öğrenci olmak yeterlidir.