Meydan buluşmaları/Meydan demokrasisi


15 Temmuz 2016 Kara Cuma’sında darbeye karşı çıkarken hayatlarını yitiren, yaralanan sivil, asker ve polis bütün vatandaşlarımızı minnetle anarak başlamak istiyorum. Darbeyle ilgili yorumlar ne olursa olsun tankların önüne çıkan, kurşunların üstüne tekrar tekrar giden, geri çekilmeyen, direnen halk için övgüden başka söylenecek hiçbir şey olamaz.

Bizim kuşağın klişe haline getirdiği “ömrümüz darbelerle geçti” sözünü artık tekrar etmeyeceğimizi sanıyordum ama yanılmışım, yetmiş yıllık ömrüme bir darbe girişimi daha  girdi, daha kötüsü bunun son olacağını söylemeye cesaretim de yok. Ne yazık ki şimdiki kuşakların da çocuklarına anlatacakları bir darbe deneyleri oldu. Geçmiş kuşaklar olarak ülkemizin, halkımızın bu kötü talihini değiştirememiş olmaktan dolayı derin bir üzüntü ve sorumluluk duyuyorum. Önleyemediğimiz için hepimiz sorumluyuz. Bugünden tezi yok bu sorumluluk üstüne tekrar ve tekrar düşünmeliyiz. Ancak bir tesellimiz var, bu kez halk sokağa inerek bu darbe girişiminin akamete uğramasında birinci derecede rol oynadı.

Bu yazıyı yazmadaki amacım 15 Temmuz darbe girişimini analiz etmek değil. Değil çünkü sağlıklı analiz için pek çok veriye, bilgiye ihtiyaç var. Henüz tonlarca soru var ortada ve bu sorular kafa karışıklıklarına neden oluyor. Geçmiş darbe deneylerinden çıkarak iyi biliyorum ki bu sıcak ortamda yapılacak aceleci yorumlar insanı ters köşeye yatırabilir. Ne var ki sol ve daha geniş demokrasi güçlerinin geçmişteki hataları tekrarlamalarından korktuğum için bu sorumlulukla bu yazıyı yazmaya soyundum; öyle olmasaydı darbe karşıtlığımı açıklamış olmakla yetinir bu yazı için acele etmez daha da beklerdim.

Tutum almak için her şey belirsiz değildir, görünenler yeterlidir. Bu darbe girişiminin gerisinde hangi planlar, hangi eller olursa olsun bu kalkışma seçimle gelmiş bir sivil iktidara karşı asker içinden çıkan bir cuntanın yalnız planlama aşamasında kalmayan bir darbe teşebbüsüdür. Üstelik bu kez halka da kurşun sıkılmış, TBMM bombalanmıştır. Bu açık tablo karşısında darbeye karşı olmak için bin dereden bin su getirmek, hele bakalım demek, darbe girişimini oyun olarak görmek saçmadır.

Bu darbe girişimi elbette demokrasiye karşı yapılmıştır, bunu “ama fakat” demeden söylemek gerekir. “Öncesi demokrasi miydi” sorusu bu momentte anlamsız bir sorudur, bu başka bir meseledir. Böyle düşünmek darbeler tarihimizde darbeleri istemeden de olsa davet eden zihniyetin tipik göstergesidir. Bu düşünceler darbeler karşısında tutumsuz kalmayı, seyirci olmayı getirmesi açısından da zararlıdır.

Otoriter siyasi rejimlerin alternatifi ve panzehiri askeri darbeler değil sivil demokrasidir. Bir darbenin önlenmiş oluşuyla da demokrasi otomatikman gelmez kuşkusuz, eğer demokrasi güçlerinin aktif müdahalesi olmazsa bundan sonrasının özgürlükçü bir demokrasi olacağının da garantisi yoktur. Unutmayalım ki Güneydoğu’da halen süren bir yangın vardır. Bu yara kanıyorken zaten özgürlükçü bir demokrasinin mümkün olmadığını, doğuda savaş varsa batıda demokrasinin mümkün olamayacağını darbe girişimi öncesinden de bilmekteyiz.   

Kısacası şu anda halen gri alandayız.

Darbe haberini önce telefonla bir dostumdan aldım, TV’yi aç diyordu, açtık. Bir yandan gelişmeleri can sıkıntısı ve bezginlik duygularıyla izlerken öte yandan aklım sol ve daha geniş demokrasi çevrelerinin nasıl bir tutum alacağı sorusundaydı. AKP ve Tayyip Erdoğan karşıtlığının darbeye karşı tutum almada kafa karıştırıcı, engelleyici olması ihtimali nedeniyle kaygılıydım. Eski hataların tekrarlanmasından çekiniyordum. Çok dar bir çevre içinde de olsa telefonla eğilim almak istedim. Korkulan oluyordu, ilkesel olarak darbeye karşı olunsa da bu darbe girişimi karşısında aktif tutum almak konusunda tereddütler vardı.

Üstelik bu kez farklı bir tablo vardı karşımızda darbe girişiminin karşısına halk dikilmişti. Cumhurbaşkanı’nın çağrısı üstüne sokaklara inmişlerdi. Böyle bir durumda darbeye ilkesel karşıtlık açıklamaları da yetersizdi, aktif karşı koyuş için darbeye karşı olan herkesin sokaklara inmesi gerekirdi.

 Burada tek tek bireysel tutumlardan, kahramanlıktan söz etmiyorum, sokağa inmek için örgütlü çevrelerin çağrılarından ve çevreler olarak kitlesel katılımlardan söz ediyorum. İlk anlarda sokağa dökülen kalabalıklar açık ki kendiliğinden değildi. Bu durumun ve TV’de gözlediğimiz IŞİD vari görüntülerin sokağa inmede caydırıcı etkiler yaratmış olduğu düşünülebilir. Fakat daha sonraki zamanlarda bu görüntü değişmeye başladı artık kendiliğinden kalabalıklar meydanları doldurdu. 

Darbe girişimini izleyen Cumartesi günü ise çok iç rahatlatıcı bir gelişme oldu, TBMM’deki diğer partiler de,  CHP, HDP, MHP tek tek darbeye karşı olduklarını açıkladılar. Dahası da geldi bu partiler darbe karşıtı ortak bildiri çıkardılar. İşte kanımca en önemli fırsat bundan sonrası içindi, bu ortak bildiri aynı zamanda insanları ortak biçimde meydanlara çağırmış olsaydı muazzam bir olay gerçekleşmiş olacak, değişik nedenlerle sokaktan uzak duran çevrelerin tutumları da değişecekti. Aşağıda anlatacağım biçimde bu olayın çok daha geniş ve verimli sonuçları olacak ve çok renkli bir meydan demokrasisiyle karşılaşabilecektik. Meydan buluşması için yapılacak ortak çağrı provokasyonları da en aza indirebilirdi.  

Bu fırsat henüz yok olmuş değildir aksine değineceğim nedenlerle çok renkli meydan demokrasisi için çoğulcu meydan buluşmalarını gerçekleştirebilmek, meydanlarda CHP’li, HDP’li, değişik sol çevreler, Yeşiller, liberaller, çevreciler, sade demokratlar gibi sol ve daha geniş demokrasi çevrelerinin kendi kitlelerine yapacakları çağrılarla veya ortak bir çağrıyla meydanlardaki toplulukların renklerini çoğaltmak mümkündür.

Esasen dört partinin ortak açıklamasından sonra meydanlara farklı renkte, sol, sosyal demokrat, Kürt çevrelerden de katılımlar olduğunu öğrendik ama bu daha çok bireysel katılımlar düzeyindeydi.

Tehlike geçmemiştir, hükümetten gelen açıklamalar da bu yöndedir. Bu açıklamaların arkasında başka niyetler aranabilir ama bu açıklamaları ciddiye almak bir şey kaybettirmez bize, meydanlarda kitlesel güç oluşturmak yalnızca demokrasinin korunmasına yarayacaktır.

Dahası meydanlardan bakarak karşımızda hem bir tehlike hem bir fırsat olduğunu görüyorum. Meydanların çoğulcu  buluşmalarla renklenmesi tehlikenin fırsata dönüştürülebilmesi için elzemdir.

Tehlike dediğim şey pek çok insanın aklına gelendir. Meydanlar eğer yalnızca AKP, MHP ve çeşitli dini çevrelerin etkinliğine terk edilirse bundan sonraki siyasi gelişmelerde bu çevrelerin siyasi hegemonyası kurulur veya zaten varolan bu tehlike daha da güçlenmiş olur. Bu kaygıyla meydanlarda olan biteni kendi dar imkânlarımla izlemeye, bilgilenmeye çalışıyorum. Beni siyasi gelişmelerden çok  halk toplulukları içindeki gelişmeler ilgilendiriyor, Arap baharındaki gelişmeleri izlerken de asıl dikkat verdiğim nokta buydu.

Halkın tanklara, kurşunlara, toplara çıplak vücutla karşı çıkarak gösterdiği unutulmaz direnişten sonra klasik söylemle hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Bundan böyle halkın gücünün yalnız sandık olmadığı akıllara hep gelecektir. Darbenin başarısız kalmasında birinci derecede rol oynayan kitlesel direnişin halka da müthiş bir özgüven kazandırdığı görülüyor.

İşte bu nokta hem bugünler hem gelecek için çok önemli. Özgüven kötü değildir, ancak bu kitlesel özgüven farklı kanallara akabilir, akıtılabilir. Demokrasiye, özgürlüklere kanalize olabileceği  gibi hamaset nutuklarıyla bambaşka kanallara da yönlendirilebilir.

Ufak da olsa yer yer aşırı dinci, aşırı milliyetçi grupların laik, seküler çevrelere karşı örneğin içki içenlere, provokatif girişimler yaptıkları haberleri geliyor. Bu tür olayları darbe girişimi öncesinde de plakçı baskınında olduğu gibi görmüştük, şimdi ortaya çıkan kitlesel özgüvenin bu tür aşırı dinci, aşırı milliyetçi çevreleri özendirici olma olasılığı hiç de az değildir. Bu tür aşırı gösterilerin AKP tabanında da rahatsızlık yarattığı, bir çok yerde bu provokatif eylemlere müdahale ettikleri yönünde bilgiler de var.

Bu yönlü tehlikelerin önlenmesinin en etkin yolu sokakların, meydanların renklenmesi, çoğulculaşmasıdır. Halkın direnişiyle ortaya çıkan kitlesel özgüvenin demokrasinin yeniden inşası arkasına toplanması için meydanların acilen çoğulcu renklere bürünmesi gerekir.

AKP-MHP  dışındaki diğer siyasi partilerin, sivil toplum kuruluşlarının darbe girişimine karşı ayrı ayrı kitlesel gösteriler yapması önemsiz değildir ama benim Meydan demokrasisi, meydan buluşması dediğim şeyin karşılığı bu değildir.

Önce tarihsel fırsat dediğim olguyu açmaya çalışayım.

Kutuplaşma kırılabilir:

Türkiye AKP iktidarının ikinci döneminden yani 2011 den darbe öncesine dek kutuplaştırıcı otoriter bir yönetim ortaya koydu.  15 Temmuz darbe girişiminin nedenlerini  bu kutuplaşmanın dışında görmek olanaksız. Bu nedenle bu darbe girişiminin mayalanmasında  kuşkusuz AKP iktidarının çok ciddi sorumluluğu vardır. Tayyip Erdoğan başta olmak üzere hükümetin dik duruşlarına saygı duymakla birlikte bu sorumluluklarını da hatırlatmak gerekiyor.

Darbeler tarihimize baktığımızda darbelerin hep toplumsal/siyasal kutuplaşmanın tepe yaptığı noktalarda gündeme düştüğünü görüyoruz. O nedenle de her darbede darbecilerin demagojik barış ve huzuru sağlama söylemleri baş yeri tutar. Oysa aksine  her darbe, geride yeni kutuplaşmaların tohumunu bırakmıştır. Darbeler tarihimizden bu dersi çıkarıyorsak darbe girişimlerine karşı ilk iş bu kutuplaşmayı kırmak olmalıydı/olmalıdır. 

Ayrıca toplumsal/siyasal kutuplaşmaların otoriter siyasetleri güçlendirdiği demokratik muhalefeti zayıflattığı da yine deneylerle sabittir.

12 Eylül darbesinin hemen başlarında olmasa da ilerleyen yıllarda toplumsal barış ve toplumsal uzlaşı eğilimlerinin ortaya çıktığını görmüştük. Kendimiz de sol olarak bu çabanın içinde olmuştuk. Toplumun farklı kesimleri bir araya gelebiliyorlardı. Bu yönde azımsanmayacak deney birikimi vardır. AKP’nin ilk yıllarında da, parti kapatma girişimlerine, e-muhtıraya karşı sivil demokrasiyi savunma temelinde böylesi uzlaşı ortamları oluşmuştu.

Fakat o yıllarda özellikle sol içinde, örneğin 28 Şubat post modern darbesine karşı tutumda açıkça görüldüğü gibi bir akıl karışıklığı vardı. “Ne Refah Yol ne Hazır Ol” sloganıyla sembolleşen bu tutumları eleştirmiş, bu tutumun darbecilerin işine yarayacağını, seçimle gelmiş bir hükümete, o hükümete karşı bile olsak- ki ben de karşıydım, o tarihler başka bir dizi olumsuzlukların yanı sıra özellikle Güneydoğu’da 17 bin faili meçhul cinayetlerin yaşandığı zamanlardı-eğer siyaset dışı yollarla demokrasi dışı bir müdahale varsa  o noktada “amasız fakatsız” karşı durmak gerektiğini pek çok kez yazmış ve söylemiştim.

Bunları şunun için söylüyorum; demokrasiyi koruyup derinleştirmek için vereceğimiz mücadelenin yolu steril bir yol değildir, karşı olduğumuz, benimsemediğimiz, eleştirdiğimiz tutumlarla da birlikte yürümeyi öğrenmek zorundayız. İşte bir kez daha sol ve daha geniş demokrasi güçleri olarak böyle bir sınavla ve çok çetin bir sınavla karşı karşıyayız. “Karşı olduğum siyasetin yanında görünürsem onu güçlendiririm” tarzında kısır bakışı hiç değilse bu darbe tehlikesi karşısında terk etmek gerek.

İşte bu nedenle dört partinin darbeye karşı ortak tutum almalarını son derece önemli tarihi bir adım olarak gördüm. Eğer çok renkli meydan buluşmaları izleyen günlerde gerçekleşmiş olsaydı yalnız darbecileri caydırıcı olmanın ötesinde, kutuplaşmanın da beli kırılmış olacak ve darbe girişimi sonrası demokrasimizin yeniden inşasında demokratik muhalefet olarak çok etkili bir konum da kazanılmış olacaktı.

Benim tarihi fırsat dediğim budur.  

Toplumun farklı kesimlerinin meydan buluşmasıyla ortaya çıkaracağı kitlesel enerji haklı olarak çok şikâyet ettiğimiz iktidarın dayandığı, otoriterleşmeyi besleyen  “çoğunlukçu iklimi” gevşetebilir, darbe girişimi sonrası demokrasimizin yeniden inşasında daha ilk adımda “çoğulculuğun” da kapısını aralayabilirdi. Böylece içi boş birlik, beraberlik, kardeşlik hamasi söylemlerinin yerini somut bir kitle tabanına ve onların somut taleplerine dayanan özgürlükçü toplumsal uzlaşı söylemleri alabilirdi. Aynı olmasa bile Mısır’da Tahrir meydanında, Tunus’ta  benzer tablolar ortaya çıkmıştı.

Gördük. Meclis bombalanırken farklı partilerden millet vekilleri birlikte dik durdular, Meclis salonunu terk etmediler. Bir bakıma kader ortaklığı yaptılar. Meydan kavramını hem gerçek anlamda hem metafor olarak kullanıyorum, bu anlamda Meclis de meydan olmuştu. O meydanda farklı siyasetlerden milletvekilleri bir bakıma kader ortaklığı yaptılar. Denebilir ki ortak bildirinin çıkmasında bu kader birliği de etkili olmuştur. Parlamenter demokratik sistem hem kendini korudu hem demokrasiye sahip çıktı. Farklılıklara rağmen TBMM’de oluşan bu çoğulcu atmosferi bundan böyle korumaya özen göstermek gerek.

Her partinin eşit katılımıyla 15 Temmuz darbesini araştırma komisyonu kurulması gerçekleştirilirse bu yönde önemli bir adım olur. Darbe üstüne sürüp giden spekülasyonların aydınlatılabilmesi için de ortak araştırma komisyonu çok gereklidir.

Darbeye girişenler kimlerdi, nasıl hazırlandılar, Cumhurbaşkanı’nın, Genelkurmay başkanının burnu dibine kadar nasıl sokulabildiler, Gülen cemaati gerçekten de bu denli güçlü müydü, ana omurgasının bu cemaat olduğu artık belirgin olmasına karşın bu darbe girişimi başka hangi çevrelerle ittifak içinde gerçekleşti, bir dış parmak var mı, özellikle darbe istihbaratı alındıktan sonra İncirlik NATO üssünde neler oldu, istihbarat zaafı nasıl doğdu gibi bir dizi soruyu vatandaşlar olarak bizler aydınlatamayız.

Ayrıca TBMM,hukuk düzenimizin zaten çözüldüğü şimdi de altüst olduğu, yargının boşaldığı durumda genel gidişatı  kontrol altında tutmalı aynı zamanda   darbecileri tasfiye sürecinin ve darbecilerin gözaltı, tutuklama, sorgulanma süreçlerinin de hukuk içinde, insan haklarının korunarak sürmesi için yakın takipçi ve denetleyicisi olabilmeli. Geçmişten bakarak söyleyebiliriz ki bu konuda yapılacak hoyratça işlemler, medyada servis edilen görüntüler, 15 Temmuz’un artçı şoklarını kolaylaştıracağı gibi gelecek için yeni nefret tohumları  da eker.

Darbecilere kuşkusuz ağır cezalar verilecektir, verilmelidir ama idam cezalarını yeniden gündeme getirmek hiç de gerekli değildir, kaldı ki sırf meydanlarda dile gelmiş olması insan haklarını ilgilendiren bu konuya meşruiyet sağlamaz. Diyanet’in ölen darbecilerin cenazeleri için almış olduğu karar da nereden baksanız yakışıksız bir karardır. İslami umdelere uygun olduğu da söylenemez. Allah adına hüküm veriyorsunuz, olacak iş mi bu?

TBMM içinde uç verecek çoğunlukçu değil çoğulcu atmosfer şimdilik uzak gibi görünse de Güneydoğu’da süren yangını söndürmeye dönük toplumsal barış kapılarının tekrar açılmasına hizmet edebileceği ihtimali de göz ardı edilmemeli.

Hâlâ mümkündür;

Çok renkli meydan buluşmaları için hâlâ geç değildir. Ancak daha da gecikilmemelidir, yukarıdan beri değindiğim toplumsal uzlaşı iklimi dağılmadan bu tarihi adım atılmalıdır. Bu görev en önce siyasi partilere ve örgütlü çevrelere, sivil toplum kuruluşlarına, medyaya düşüyor.

Bu ortak buluşmaların önündeki tek engel psikolojiktir, ideolojik önyargıların beslediği bir psikolojik engel. AKP’nin, Tayyip Erdoğan’ın her yaptığı doğrudur diyen gözü kapalı militan AKP yandaşlığı ile öte uçta duran ne yapsalar yanlıştır diyen yine gözü kapalı militan AKP karşıtlığıdır engel.  Bu engel, bu darbe girişimiyle ülke olarak nasıl bir uçurumun kenarından döndüğümüzü önyargısız biçimde görmekle aşılabilir. Suriye veya Irak olmaya bir adım kalmıştı.

 “Bu darbe girişiminin bastırılmış olmasıyla AKP iktidarının ve özellikle Tayyip Erdoğan’ın prestiji ve gücü hayli artmıştır, bu güce dayanarak otoriter bir rejimi kurumlaştırmaya gidebilirler.”  Bu kaygı hayli yaygın şu sıralar. Darbe girişimini temizleme nedeniyle girişilen olağanüstü geniş gözaltı ve tutuklamalar, çok sayıda memurun açığa alınması haklı olarak bu kaygıları daha da güçlendiriyor.

Bu endişeyi yersiz görmek mümkün değil, fakat ortada koç başı gibi bir soru var: Bu darbe girişimine karşı pasif, gözlemci durumunda kalınırsa, bildirilerle yetinilip  meydanlardan uzak durulursa sözü edilen bu tehlike yok mu olacaktır veya bu tehlike daha da artmayacak mıdır?  “Acaba AKP iktidarı, Tayyip Erdoğan darbe sonrası bu fırsatı ne yönde kullanacak” sorusuyla beklemede kalmak da zaten tercih hakkını onlara bırakmak anlamına gelmez mi?

Oysa darbeye karşı ilkesel düzeyde kalmayan amasız aktif karşı duruş, AKP çevreleriyle birlikte tepki koyuş  bu iktidarla ilgili eleştirilerimizi geri çekmek anlamı taşımaz. Otoriterleşme eğimleri karşısında susacağımız anlamına da gelmez. Mesele şu ki, darbe girişiminin yaratmış olduğu herkesin ötekinin ne dediğine kulak verme hassasiyeti  bu tür kaygılarla heba edilmemelidir. Darbeciler Tayyip Erdoğan’ı, AKP’yi hedeflemişlerdir ama geçmiş deneylerden biliyoruz ki başarılı olsalardı hedefte yalnızca AKP çevresi olmayacaktı, dolayısıyla bugünlerdeki kader ortaklığı duygusu önemlidir.

Öte yandan, yine basından izlediğim kadarıyla AKP çevrelerinde de bir muhasebe ihtiyacı henüz zayıf da olsa uç veriyor. Hamaset nutukları bittiğinde bunları göreceğiz sanırım. Onların içinde de bu kutuplaştırma politikasının kendilerini nasıl bir tehlikeye attığını görenler artıyor. Dahası bu cuntanın darbe girişiminde çok ciddi bir istihbarat zafiyeti olduğu artık kendilerince de dile getirilmekte. Cuma saat 16’da bu girişimi MİT’in haber aldığı söyleniyor, ama Boğaziçi köprüsüne darbeciler saat 21’de çıkıyor. Bu istihbarat zafiyeti doğruysa AKP çevreleri şapkayı öne koyup düşünmeliler. İktidarda en güçlü oldukları bir sırada istihbaratsız kalmışlarsa yarın yine aynı duruma düşmeyeceklerinin garantisi yoktur. Güvenlikçi politikalara güvenerek iktidarlarının geleceğini garanti altına alamazlar. Daha çok demokrasiye en önce onların ihtiyacı olacak, bunu görmeye başladıklarını sanıyorum.  

AKP çevreleri  bu darbe girişiminden ders çıkararak çoğulcu sosyal ve siyasal zeminin, muhalefetin, özgür medyanın demokrasi için önemini hiç değilse şimdi kavramalılar.  AKP çevreleri görmeliler ki, eğer darbe girişiminin bastırılmış olmasının getirdiği fırsatı bencilce salt kendi iktidarları için kullanırlar ve tüm muhalefeti sindirme yoluna giderlerse yeni darbeleri tetiklemeleri işten bile olmaz. Hem de uzak olmayan bir gelecekte. Bu kez bugünkü darbecilerle o darbecileri etkisiz hale getiren silahlı güçlerin birleşmemeleri için dua etmekten başka yapabilecekleri bir şey kalmaz.  AKP’nin böyle bir muhasebe yapma olasılığı hiç yok değildir, geleceklerini ilgilendiriyor zira.  Yeter ki, her eleştiriye kulak tıkayan keskin AKP yandaşlığı aşılsın.

Demem o ki, darbe girişimi sonrasında daha bugünden başlayarak her çevre siyasi duruşunu, dilini, jargonunu hiç değiştirmezse, sanki darbe girişimi bizde değil de Patagonya’da olmuşçasına  kaldığımız yerden devam edeceksek işimiz Allah’a kaldı demektir.

İlk günlerdeki görüntüler bizleri sindirmemeli. Evet, Erdoğan güçlendi ama görmek gerekir ki onun manevra alanı sanıldığı gibi çok genişlemiş de değildir. Bunca geniş tutuklamalardan sonra bundan böyle her muhalif kesime Cemaatçi diye yüklenemeyecektir. Zaten bunca subay ve memurun hepsinin Cemaatçi olduğu iddiası daha şimdiden kimseye pek de inandırıcı gelmiyor. Ortalık durulunca AKP iktidarının çok istese de bu fırsatı gönlünce kendi çıkarı için kullanamayacağını göreceğiz. Yeter ki demokrasi güçleri ilk günlerin havasına kapılıp küçük düşünmesinler, kendi dar kabukları içine çekilmesinler. 

Etkili demokratik muhalefet yoksa: 

Cumhuriyet mitinglerini tetikleyen psikoloji 15 Temmuz darbe girişiminin de üstüne oturduğu psikolojidir. “Bu iktidar seçim yoluyla gitmez” düşüncesine dayanan öğrenilmiş çaresizlik psikolojisi darbe kültürümüzün gerisinde yatan, darbelere zemin hazırlayan yaygın psikolojik haldir. Böyle düşünüp böyle duyanların çaresizlik içinde tek umutları “zinde güçler” olageldi, böylece vesayet ideolojisi içselleşti.

 Ama şimdi, bu cuntanın darbe girişiminin yenilgisiyle birlikte deniz bitmiştir. En azından uzun bir zaman dilimi için zinde güçlere umut besleyenleri görmeyeceğiz etrafta. Perçem  öne düşmüştür. Sivil siyaset yoluyla ne yapılabilecekse o yapılacaktır, başka yol yoktur.

Tarihimizden gelen çok yalın bir ders ortadadır: Etkili bir demokratik muhalefet yoksa bizim gibi ülkelerde darbeler kaçınılmaz olur. Yalnız darbelerin engellenmesi  değil mevcut iktidarların otoriterleşmesinin önündeki engel de yine etkili bir demokratik muhalefetin varlığıdır.

Haziran ve Kasım seçimleri öncesi, tarihi köklerine de inerek bizdeki muhalefet sorununa dikkat çeken yazılar yazmıştım. Solun tarihinde” iktidarı en kestirme yoldan nasıl alırız” sorusunun çok sorulduğunu ama “demokratik muhalefeti nasıl inşa ederiz” sorusunun hemen hiç sorulmadığını söylemiştim. Altını çizmek istiyorum ki, o yazılarımda yalnızca, iktidarın yaptığı iyi şeyleri desteklemek, kötü şeylere karşı çıkmaktan ibaret sıradan muhalefetten değil, radikal demokratik bir muhalefeti inşa etmekten söz etmiştim. Böyle bir muhalefeti tarihsel bir bakış ile inşa edebileceğimizi vurgulamıştım.

Bu perspektiften bakarak sol ve daha geniş demokrasi güçleri, darbe girişimi sonrası bugünlerde bu iktidardan nasıl kurtulunur sorusunu en başa almadan, o soruya takılıp kalmadan, önce yapılacak işler var deyip, kolları sıvayıp etkili bir demokratik muhalefeti adım adım nasıl inşa ederiz sorusunu düşünmeye bugünden tezi yok başlamalıdırlar.

Bunun ilk adımı, şikayetçi olduğumuz çoğunlukçu iklimi çoğulculuğa çevirebilmek için, toplumsal bir uzlaşı yaratmak hedefiyle evlerde, mahallelerde, sokaklarda, meydanlarda farklılıklarımızla bir arada AKP tabanı ile, muhafazakar vatandaşlarla, bizden farklı düşünenlerle ortak buluşmalar gerçekleştirmek olabilir.  Darbeye karşı olma ve demokrasi hedefi bunun için yeterli ortak zemindir. Bu durum olağanüstü bir fırsattır, bu kez belki de demokrasiyi tabandan başlayarak inşa etme şansını yakalamış olabiliriz.

Başkaca bir yolumuz da yok, toplumun yüzde ellisi bir tarafta yüzde ellisi öbür tarafta, peki ne olacak? Bir taraf ötekini yok edemez, sabun yapamaz. Zinde güçler hayalleri de bitti. Farklılıkların, özgürlüklerin korunması temelinde toplumsal barış ve toplumsal uzlaşı tek çaremizdir, tek yol budur, tek yol çoğulcu demokrasidir. Ama demokrasi isteyenler bu taleplerini ötekilere sırtlarını dönerek, yalnızca kendi mahallelerinde dillendirerek değil onlarla yüz yüze gelerek, yüzleşerek yapmayı becerebilmeliler artık. Kolay değil ama büyük düşünebilirsek imkânsız da değil.

Özetle;  Koşulların kendiliğinden iyileşmesini beklemek, twitlerle, bildirilerle yetinmek, kendi kabuğumuza çekilmek  yerine koşulları iyileştirmek için büyük düşünerek ama küçük adımlarla hemen kendi çevremizden başlayarak, kutuplaşmayı kırmayı hedefleyen etkili bir demokratik muhalefetin inşası işine soyunmak gerek.

Darbe girişimini önlemekle Türkiye bir uçurumdan döndü ama uçurum hâlâ önümüzde duruyor, ekonomiden siyasete dek büyük belirsizlikler içindeyiz, gri alandayız.

 O nedenle demokratik muhalefeti yeniden inşa çabasını, darbe sonrası demokrasimizin, hukuk devletinin yeniden inşası süreci içinde olarak gerçekleştirmek, aktif rol alarak, ülkemizin yaralarının sarılmasına katılarak gerçekleştirmek meselenin püf noktasıdır.

 Unutmayalım; Tarlada izi olmayanın hasatta yüzü olmaz. 

Not: Bu yazıyı bitirdiğim sırada OHAL ilânı geldi, geçmişte yalnız Güneydoğu için böyle bir uygulama yapılmıştı ve çok kötü anılara sahibiz; O nedenle şimdi bütün ülke çapında ilân edilen OHAL’in hem bizlerde hem batı kamuoyunda kaygı yaratmaması mümkün değil. Bu karar da sol ve daha geniş etkili bir demokratik muhalefetin ne denli zorunlu olduğunu gösteriyor.