Muhalefet sorunumuz ve HDP

             I

Türkiye Kasım seçimlerinde parlamentoda etkili bir muhalefete sahip olma şansını kıl payı farkla yakaladı. Kim ne derse desin umutlu olabilmek için şimdi bir şansımız var: Zira HDP barajı aşıp parlamentoya girdi. Tayyip Erdoğanlı AKP’nin bütün hesabı HDP’yi baraj altında bırakmaktı, ama başaramadı.

Açıkça görüldü, Haziran seçimlerinde olduğu gibi bu seçimde de keskin mücadele AKP ile HDP arasında gitti. Bu durum HDP’nin fili ana muhalefet olduğu saptamalarımızı doğruluyor, zira olağan koşullarda asıl mücadelenin iktidar partisiyle resmi ana muhalefet arasında gitmesi beklenirdi ama öyle olmadı. CHP koşullar onun için fevkalade olumlu iken yine başarılı olamadı.

Açık olan bir gerçek daha var, Tayyip Erdoğan’ın gerilim yaratma, kamplaşma, kutuplaştırma taktiği kendisi açısından başarılı oldu, terör- şiddet korkusu, ekonomik ve siyasal kaos endişesi sermaye çevreleri de içinde seçmenleri “istikrar” arayışına itti ve “otoriteye/güce” yöneltti. Bu taktik AKP açısından başarı sayılsa da Türkiye için acılara, felaketlere yol açtığı kuşkusuzdur.  

Seçmenlerin tavrına gelirsek,  körlemesine oy kullandıkları söylenemez, beş ay gibi kısa bir aralıkta öncekine göre farklı oy kullanmaları bunu gösteriyor, bu farkı yaratan terör konusunda hükümetin şantajı ve yoğun manipülasyonlar sonucu doğan algı kirliliği, algı çarpılmasıdır; Kılıçdaroğlu bile terörün asıl kaynağını göstermek yerine bu taktiğin tuzağına düşüp Başbakan’a “açık çek veriyoruz bitir bu terörü” dememiş miydi?  Herkes seçim öncesi kendi çevresindeki algı kirliliğini gözlemleyebilir, birçok kişinin “HDP ve şiddet” konusunda nasıl bir kafa karışıklığına düştüğünü gördük. Dolayısıyla üstünde düşünmek gerek ama halka çıkarılacak bir fatura yoktur. En azından Haziran koşulları altında bir seçim yaşasaydık sonucun bugünkü kadar AKP lehine olmayacağını söylemek hiç de zorlama bir yorum sayılamaz.

Uzatmalı seçim bitti nihayet, şimdi soğukkanlılıkla derine inen muhasebeler yapma zamanıdır. Çıkaracağımız pek çok ders olmalı.

                                                                               II

Soğukkanlı bir muhasebe hepimize yeni şeyler öğretebilir, göremediğimiz noktalar varsa görmemizi sağlayabilir, bunun için seçim öncesi bir ölçüde doğal sayılabilecek gerilimli, polemik ağırlıklı söylemlerin ötesine geçerek analitik düşünmek herkese iyi gelecektir. En önemlisi farklı da düşünsek birbirimizi anlayabilmektir.

Haydi bunu bir deneyelim!

Bu yazımda seçim sonuçlarına Halkların Demokratik Partisi (HDP) açısından bakacağım, zira bu seçim de öncekiler gibi bana göre siyasi tarihimizde temel bir sorun olan “etkili siyasi muhalefet boşluğunu” çıplak biçimde ortaya çıkarmıştır. HDP beğenelim beğenmeyelim bu sorunun çözümünün merkezinde duruyor. Bu yazım niye öyle olduğu üstüne olacak. Ama önce asıl konuma geçmeden HDP açısından seçim sonuçlarının ilk planda düşündürdükleri üstüne birkaç değinme yapacağım.

HDP’nin aldığı sonucu analiz edebilmek için fazlaca veriye ihtiyaç var. Bunların bir kısmı dışarıdan bakılarak toplanabilse de bölge bölge, il il kapsamlı bir veri toplama çalışması ve bunlar üstünden muhasebeye girişmek daha sağlıklı olacağı için, HDP’nin yapacağı değerlendirmeyi beklemeyi tercih ediyorum. Ayrıca HDP’nin, kendine de eleştirici bakışla yapacağı böyle bir muhasebedeki samimiyeti ve objektifliği kendi farkının görülmesi için de eşsiz bir fırsat olacaktır.

Şimdiden söyleyeceklerim kendi çevremde yapılan seçim çalışmalarını yakından izlemem sonucu vardığım gözlem ve duyumlara dayalıdır, yani masa başı değerlendirme değildir.  

HDP bir zafer kazanmadı şüphesiz ama Haziran ile kıyas kabul etmez zor koşullar altında barajı geçmesi kesinlikle başarıdır. Ne var ki, HDP yönetiminin muhtemel seçim sonuçları üstüne tahmin çıtasını fazlaca yukarıya çekmiş olması bir hata oldu ve bu hata seçim sonrasında alınan sonucun çok önemli bir başarı olduğu gerçeğini gölgeledi. Oysa çıplak gerçek tartışmasız başarıdır.  

Terör olaylarının peş peşe geldiği ve son derece eşitsiz koşullarda,  koşulları daha da zorlaştıran PKK’nin şiddet eylemlerinin patladığı ve dahası PKK yönetimi içinden oylamaya beş kala yapılan HDP’ye yönelik olumsuz açıklamaların da yer aldığı bir ortamda kendi adıma barajın aşılmasının dahi zor olacağını düşünüyordum. Bu kaygıyla “Umutlu olabilmek için HDP” başlıklı yazımda “Kasım seçimlerinin ortaya çıkaracağı aritmetik ne olursa olsun, kim kiminle koalisyon yaparsa yapsın, isterse sandıktan tek parti iktidarı çıksın, HDP’nin Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde varolduğu her koşulda demokrasimizin geleceği için, barış için umutlu olabiliriz” demiştim. Kaygım bir yana ayrıca gerçek de öyle idi, üç beş milletvekilinin fazla olması çok önemli değildi. O nedenle çıkan sonuç benim açımdan tatmin edici oldu.  

Çıtayı yükseğe çıkarmanın olumsuz sonuçlarından biri de - yine duyumlarıma dayanak söylüyorum, özellikle daha önce HDP’ye oy vermiş olan CHP çevrelerinde  “HDP nasıl olsa barajı geçecek, CHP’yi güçlendirelim” eğiliminin ortaya çıkması idi. Nihayet doğan rehavetin Haziran’a göre seçime asılmada bir enerji düşüklüğüne yol açtığı saptamasını eklemek yanlış olmaz.

Çevremizdeki Kürt seçmenlere dayanılarak yapılan bir gözlem de şu:  AKP’den gelip de bu seçimde geri dönen özellikle mütedeyyin Kürtler arasında,  başlarda HDP sözcülerinin “AKP ile koalisyon yapmayız” tarzındaki kategorik redde dayalı keskin ifadelerin, sonradan yumuşatılmış olsa da rahatsızlık yaratmış olduğu söylenmekte; Bu ve benzeri rahatsızlıkların sonuçlar üstünde ne ölçüde etkili olduğunu bilemem ama üzerinde dikkatle durulması gerekir.

                                                                             II                                                                                                                   

 Bunlara değindikten sonra asıl konuma gelebilirim.

İki muhalefet tipini ayırt ederek konuya gireceğim: 1) Siyasi perspektifi İktidardaki bir partiye karşı olmakla sınırlı kalan muhalefet tipi, buna aktüel, konjonktürel muhalefet diyorum. İktidardaki partiyi değiştirmek ve aynı zamanda bu iktidarın attığı doğru adımları desteklemek, yanlışları ise eleştirmekten ibaret olan bu politika klasik muhalefet politikasıdır ve şüphesiz doğaldır. Önümüzdeki yeni dönem parlamento çalışmalarında CHP ve HDP ayrı ayrı ve sanırım zaman zaman da birlikte bu tip bir muhalefet yapacaklardır. 

2) Beni asıl ilgilendiren ikincisidir ki ona stratejik muhalefet diyorum. Bundan, muhalefet perspektifi iktidardaki mevcut partiye muhalefetle sınırlı olmayan, esas olarak mevcut hükümetin de gerisindeki iktidar güçlerini görebilen, ülkenin temel sorunlarının çözümünü güncel iyileştirmelerle sınırlamayan, kurulu düzeni restore etmeyi değil değiştirmeyi hedef alan, merkez güçlerine değil çevre güçlerine yaslanan, sosyal tabanı güçlü, radikal demokratik bir muhalefeti anlıyorum. Bu tanımım solcu muhalefet anlayışıyla sınırlı anlaşılmamalıdır. Ayrıca aktüel ve stratejik, iki farklı muhalefet tarzı arasında aşılmaz duvarlar da yoktur. İkincisi güçlendikçe birinci tarzdaki muhalefetin etkinliğini de artıracaktır. Birincisinin yetmezliği görüldükçe ikincisi daha da güçlenecektir.

Siyasi muhalefet geleneği ya da geleneksizliği:

Arayışım, tarihimizin derinliklerinden bugüne uzanan istikrarlı bir siyasi muhalefet çizgisinin var olup olmadığı, eğer yoksa ya da zayıfsa neden öyle olduğu üstünedir. Zira Türkiye’nin tarihsel değişim dinamikleri somut görülmeden değişimci programlar üzerine konuşmalar da havanda su dövmek oluyor ve politik süreçlere aktif müdahale olanakları yaratılamıyor, doğru şeyler söylenmiş olsa da sonuçta seyirci kalınıyor. Kendimi hâlâ  “ Dünyayı  tasvir etmek yerine değiştirmeyi” doğru gören o tarihsel gelenek içinde görüyorum, değişeni de görmek şartıyla kuşkusuz.  

Kanımca bizim siyasi tarihimiz içinde etkili bir sivil bir muhalefet geleneğinden söz etmek hayli zordur. Sözüm ona “merkez sağ” ve “merkez sol” partiler arasında tahterevalli misali inip çıkmalara bakarak bir geleneğin varlığından söz etmek elbette gülünç olur.

Siyasi muhalefetler neden bir gelenek oluşturamamışlardır?

Acaba bunun nedeni demokrasinin, sivil toplumun yokluğu ya da zayıflığı mıdır? Kanımca hayır, bunlar neden değil sonuçlardır. Siyasi kültürümüz mü bir nedendir? Çok yakın ilişkisi olmakla birlikte bu da sonuçtur.

O halde ne?

Neden uzun ve sürekli baskı koşulları ilk planda akla gelebilir. Örneğin askeri darbeler. Bu nokta sorduğum soru açısından ilginçtir. İlginç oluşu muhalefet boşluğu problemini daha açık görebilmek açısındandır. Bir gelenekten rahatça söz edeceksek şüphesiz bu gelenek bizim ülkemizde “askeri darbeler/müdahaleler geleneğidir.”  Bu darbeler demokrasi sürecini kesintiye uğratmış ve sivil siyasete hep yeniden başlanmıştır. Kuşaklar arası kopukluklar yaratmıştır. Bunlar yukarıdaki sorum açısından kuşkusuz önemsiz sayılamaz.

Fakat…

Sık sık darbe yaşanmasının gelenekselleştiği  bir ülkede normal olanı, beklenmesi gereken  darbelere karşı bir sivil muhalefet geleneğinin ortaya çıkmış olması  değil midir?   Oysa tepkiler olsa da böyle bir gelenek oluşmamıştır maalesef. İşte ilginç olan nokta burasıdır. Aksine kötü örnekler vardır.  Örneğin 28 Şubat post modern askeri darbeye karşı gösterilen tepkilerin acıklı hali gibi.

12 Eylül askeri darbesinden en çok zarar gören solun önemli bir kesimi bile 28 Şubat karşısında tepkisiz, tarafsız, kalmıştır.  “Ne Refah-Yol Ne Hazırol” sloganı bu durumun veciz ifadesiydi. Oysa sivil demokratik muhalefet geleneği ortaya çıkmış olsaydı, Refah-Yol hükümetine karşı olsaydınız bile seçilmişlere yönelen askeri müdahale durumunda ikircimli kalmaz, siyasi analizler bir tarafa sırf sivil demokratik bir refleks göstererek bu müdahaleye karşı çıkar, sivil hükümetten yana tutum alırdınız. Bu örnekte aktüel muhalefetle stratejik muhalefet arasındaki fark çok açık görülebilir.

Daha sonraki yıllarda AK Parti hükümetine karşı yapılan Cumhuriyet mitinglerinde  “Bu hükümet gitsin de ne gelirse gelsin”  tepkilerini bolca görmüştük, bu günlerde de bu sözleri çokça duymak hiç  şaşırtıcı olmaz. Bu ülkenin ana muhalefet partisi dahi Cumhurbaşkanlığı seçimlerine parlamentoya değil askerin “e-muhtırasına” destek vermişti. En ironik olanı ise kendine karşı bu militarist tepkilerin gösterildiği AKP daha sonra Ergenekon çevreleriyle ittifak içine girmekte bir sakınca görmemiştir.

O halde sivil muhalefet boşluğunun ya da muhalefetin bir gelenek oluşturamayışının nedenlerini nerede aramak gerek?

Bu sorunun doyurucu nedenlere dayalı doğru yanıtını bulabilmek için bence ilk yapılması gereken şey tarihimize, toplumumuza, sorunlarımıza Batılı gözlüklerle bakmayı bırakmaktır. Sorunun yanıtını batılı gözlüklerle arama  bizi hemen batılı konseptle içeriklendirilen sınıflar meselesine, doğrudan ekonomik temele yönelmeye götürür ki bence yanıltıcı olur. Nitekim hep öyle olmuştur. Oysa soruna kendi sosyolojimiz ışığında bakmak gerekirdi.

Asimilasyoncu-haraççı* devlet geleneği

Devlet Batıda da var bizde de, ama aynı değil. Farklılıkları doğuran şey Batının tarihsel gelişme süreçleriyle Batılı olmayan toplumların tarihsel gelişme süreçlerinin farklı oluşundan başka bir şeye dayanmaz. Konu çok geniş ama yazımın amacı nedeniyle daraltıp birkaç noktaya özetle işaret etmekle yetineceğim. Yazımı daha çok uzatmamak için konuyla çok yakın ilgisi ve önemi olmakla birlikte bizdeki bürokrasi ile Batının bürokrasisi arasındaki farkları da atlayacağım.

Bizde devlet, Batıyla kıyaslanamaz ölçüde çok etnik yapılı, çok kültürlü, çok dilli, çok dinli ve sayısız medeniyetin kaynaştığı bir toprakta Anadolu’da biçimlendi. Bu çoğulcu özellik dinden, siyasete, düşünce tarzına, sanata, mimariye, felsefeye kadar bir dizi bize özgü oluşumlar yarattı. Örneğin “bağdaşımcı” (synkristik) düşünce Anadolu’ya özgü bir düşünce tarzıdır. Bu düşünce tarzı bir yandan çoğulcu yaşam tarzının hem ürünüdür hem de bu yaşam tarzının genişletilmiş yeniden üretimine olanak sağlar. Fakat öte yandan olumsuz bir role de sahipti, bu olumsuzluğa aşağıda değineceğim.

Küçük küçük devletçiklerin/beyliklerin bağımsız, yarı bağımsız otonom varlığa sahip olduğu bu topraklarda kendisi de bunlardan biri olan Osmanlı devleti doğdu ve gelişti. Başlangıçta Osmanlı devleti bu çoğulcu yapının, entegre ilişkilerin doğurduğu ve doğal olarak zorunlu kıldığı “entegrasyoncu” siyaseti bağdaşımcı düşünce ikliminin de yardımıyla hakim siyasi yönetim tarzı  olarak benimsedi, başarıyla kullandı ve sonuç da aldı.

Ne var ki İmparatorluk büyüyüp yayıldıkça geniş toprakları yönetmek, sarayı ve savaşları finanse edebilmek zorlaştıkça adım adım, giderek artan biçimde ekonomik, mali ve idari merkezileşmeye yönelindi. Bu durum yönetim tarzını da değiştirdi, “üretmeyen, haraççı, tüccar devlet” bu karakteristik niteliğinden dolayı entegrasyon siyasetiyle daha uzun süre artık ayakta kalamazdı. Adem-i merkeziyetçi, yerinden yönetimci tarzın yerini yavaş yavaş merkezden yönetim tarzı aldı. Özerklikleri, farklılıkları yok eden “asimilasyoncu” siyaset böylece devletin hakim siyaseti haline geldi. Osmanlı çöküşe doğru gittikçe bu siyaset tarzı daha da koyulaşıp batıdan esen modernizm, ulus devlet rüzgârlarının da etkisiyle devleti kurtarmanın neredeyse tek enstrümanı oldu. Kemalist Cumhuriyet bu siyasi geleneği Osmanlı’dan devralıp daha da sistemleştirerek sürdürdü.  

Asimilasyon siyaseti başlangıçta yalnızca siyasi- idari bir yöntemdi. Tek bir nedene indirgenemezlik demek olan “çoklu nedensellik” sonucu yani ekonomik, sosyal, kültürel, dinsel, ideolojik pek çok nedene dayalı olarak zaman içinde evrilerek bir bakıma mutasyon geçiren devletin bu siyaset tarzı yalnızca bir yöntemi değil artık onun varlık nedeni, ontolojik temeli oldu.   

İşte bizde sivil muhalefet geleneğinin zayıf kalışının temeldeki nedeni bana göre devletin tarihsel süreç içinde oluşup gelişen, Batı devletleriyle kıyaslanamaz ölçüde etkin olan bu asimile etme yeteneği ve gücüdür.

Bu güç bütün muhalif fikirleri, muhalefet hareketlerini bir kara delik gibi içine çekip, emip massedip yok etmekte, devletleştirmektedir. İncelediğimizde emilenler de zaten asimile edici bu devlet geleneği içinde yetişip geldikleri için devlete karşı asimile edilmeye müsait yumuşak karınları olduğunu görürüz. İşte bu noktada bağdaşımcı düşünce tarzı çok olumlu özellikleri yanı sıra, boyun eğmeye yatkın eğilimlere yol açması nedeniyle asimilasyonu kolaylaştırıcı olumsuz bir rol de oynamıştır. Alevi muhalefeti üzerine düşünürken bağdaşımcı düşüncenin olumlu ve olumsuz bu iki yönünü akılda tutmak gerekiyor. 

Böylece devleti değiştirme, yapısal dönüşüme uğratma vadiyle gelen muhalefet hareketleri bu kara delik tarafından sürekli yutulmuş ve sonunda kendileri de devletleşmiş, devlet olmuşlardır. 1950 sonrasında Demokrat Parti böyle bir gelişme süreci göstermiştir.  Turgut Özal da bu kara delik tarafından yutulmuştur, zaten devletçi olan CHP içinde ayrıksı duran Bülent Ecevit de öyle ve nihayet son örneğini AK Parti vermiş, sonunda o da devlet olmuştur. Sol içinden de “ulusalcı solculuğu” örnekleyebiliriz.    

O halde kendi adıma aradığım şey, devletin yalnızca baskılarına değil -buna direnmek o denli zor değildir- esas olarak onun asimile etme gücüne karşı direnme potansiyeline sahip dinamik bir stratejik muhalefet gücünün nasıl doğabileceği sorusuna yanıt bulabilmekti. Ki böylece bu güçle dinamik bir değişim süreci ortaya çıkabilsin, bu değişim dinamiğiyle devlet demokratik temellerde yapısal bir değişime uğratılabilsin, bir başka deyişle asimilasyoncu-haraççı kadim ceberut devlet karşısında makûs talihimiz yenilebilsin.  

                                                                   III

Böyle bir muhalefet potansiyelinin varlığını görebilmek için yine tarihin izini sürmek gerek. Zayıf da olsa bir muhalefet geleneğinden söz etmemize ve dolayısıyla incelememize imkân veren iki tarihsel muhalefet odağı var: İslâmî muhalefet ve Kürt muhalefeti. Soldan ve demokrat aydın muhalifliğinden de söz etmek gerekir ama bunu sonraya bırakıyorum.

Tarih içinde İslâmî muhalefeti anlayabilmek ve inceleyebilmek benim açımdan çok zordu, yıllarımı aldı ve çabalamalarım halen sürmekte; açık ki bunun için Osmanlı ve İslâm tarihini iyi bilmek gerekiyor. Böyle bir iddiada bulunamam, yine de üzerinde birkaç söz edebilecek kadar bazı ipuçlarını yakalayabildiğimi düşünüyorum. Konumuzla sınırlı kısa ve yalnızca satırbaşları olarak bazı değinmeler yapacağım.  

Osmanlı tipik bir din devleti değildi, başlangıçta Sultana karşı Şeyhülislam görece özerk bir konumdaydı, Şer’i hukuk yanı sıra Örfi hukuk da vardı. Saraya, saray bürokrasisine karşı başkaldırılar din adınaydı. Dinin bu özerkliği Kanuni’den itibaren ortadan kaldırıldı yani İslâm devletleştirildi. Buna rağmen İslami direnişler, tasavvufi cereyanlar (Alevi-Bektaşi ve diğer) devlet merkezileştikçe merkezi devlete karşı ciddi bir muhalefet geleneği doğurdu. Sonrasında Kemalist Cumhuriyet dönemi de içinde bu kez modernizm akımlarına, ulus devlet sürecine (laisizme) tepki olarak bu muhalefet varlığını sürdürdü.

Yakın zamanlara kadar Kürt halkının başkaldırıları, isyanları kısaca Kürt muhalefet hareketleri milliyetçi muhtevadan çok İslâmî bir muhteva ya da söylem içinde kendilerini ifade ediyorlardı. Kemalist etkilenmelerle birlikte bu durum Cumhuriyet dönemi aydınlarının ve solun Kürt sorunun varlığını ve önemini görmelerini engelleyen nedenlerden biri oldu. Örneğin 1920’lerin TKP’si, Seyh Said isyanın ve sonrasında Dersim faciasını feodal, dinsel bir irtica hareketi olarak görmek gibi vahim bir hatanın içine yuvarlandı. PKK bile “dar solculuğun” etkileri altında Kürt halkı içindeki dini duyarlılığın, mütedeyyin toplulukların rolünü ve önemini ancak son zamanlarda görür olmuştu. HDP içinde de bu sorunun çözülebilmiş olduğunu düşünmüyorum, kolay da değil.

İslâmî muhalefete yakından baktığımızda devlete karşı duruşta çok önemli bir zafiyet taşıdığını görebiliriz. Özellikle Abdülhamit’ten sonra hızlanan dinin devletleştirilmesi Sünni İslâm yoluyla olmuş, bu damar giderek devletin resmi dini haline gelmişti. Zaten İslâm’da Emevi devletiyle birlikte devletçi bir gelenek doğup gelişmişti. İslami muhalefet geleneği içinde bu zafiyeti gören muhalif akımlar vardı, örneğin Said Nursi devletten/iktidarlardan uzak durmayı, İslâmın, imanın özerkliğini korumayı çok açık biçimde öğretisine temel yapmıştı. Zira devletin asimile edici gücünü ve iktidar olmanın yozlaştırıcı etkilerini biliyordu. Yakın zamanlara kadar, İslâmî muhalefet siyasi değil daha çok kültürel bir muhalefet olarak kaldı. Ancak Necmettin Erbakan ile birlikte siyasi bir hareket halini aldı. Devamında tarihsel İslâmî muhalefet geleneği içinden gelen AK Parti iktidar oldu ama gerileyip, devletleşip, yolsuzluklarla yozlaştı, böylece İslâmî muhalefet geleneğinin de önemli ölçüde içini boşalttı. Ama buna rağmen bu muhalif gelenek, mütedeyyin çevrelerin devlete karşı muhalif duruşu yok olmuş değildir.

Devletin asimilasyon konusunda en başarısız olduğu alan ise Kürtler oldu. Bunu anlamak zor değildir, devletin çok ciddi asimile etme çabalarına rağmen, direniş geleneği bir yana dil, kültür, tarih ve etnik köken farklılıklarının ister “din kardeşiyiz” edebiyatı içinde, ister Türk-İslâm sentezi ya da tek tip Türk etnik kimliği potası içinde eritilmesi başarılabilir bir iş değildi, eşyanın tabiatına aykırı idi, baskıyla sindirilmelerinin de mümkün olamayacağı deneyle sabitti. O nedenle asimile edilemeyince günümüze kadar Kürtler “yok” sayıldı.

                                                                  IV

Sonuca geliyorum: Eğer yukarıda özetle tanımlamaya çalıştığım köklü bir demokratik muhalefete Türkiye’nin ihtiyacı olduğu fikrini paylaşıyorsak, içinde Kürt muhalefetinin yer almadığı bir demokratik muhalefet hareketinin bizim koşullarımızda kadim devlet tarafından yutulmaya veya marjinal kalmaya mahkûm olduğunu görebiliriz. Bu muhalefetin başarısı, bir yandan Kürt hareketinin Türkiye’nin barış ve demokrasi sorunlarına duyarlılığına bağlı olduğu kadar, Türkiye barış ve demokrasi güçlerinin de Türkiye de içinde bölgede Kürt halkının statü elde etme mücadelesine göstereceği duyarlılığa bağlıdır.

HDP’ye gelince, bütün sorunlarına rağmen yukarıda işaret ettiğim iki ayrı tarzdaki muhalefeti birleştirici potansiyele sahip olduğu açıktır, şimdi barajı geçmesi sayesinde daha önceki bir yazımda söylediğim parlamento içi ve parlamento dışı muhalefeti de birleştirme imkânına sahip olmuştur.

 Yukarıdan beri anlattıklarımın ışığında bakarsak, içinde Kürt halkının muhalefet dinamizmiyle birlikte, henüz yeterince hal hamur olmasa bile solun, İslâmî duyarlıklı çevrelerin, demokratik aydınların, farklı etnik kökenden gelenlerin, kadınların, gençlerin, farklı cinsel tercihte olanların muhalefetini temsil eden Türkiye partisi HDP’yi neden bir umut, bir şans olarak görmüş olduğumu anlamak zor olmasa gerek.

Bu görüşüm anlaşılmış olsa da paylaşılmayabilir, o da ayrı mesele.

HDP üstüne söylenecekler bu kadar değildir, daha çok konuşacağız. Türkiye partisi HDP yeni bir deneyimdir, yolun başındadır, henüz çok genç bir “parti ve harekettir”, ciddi sorunları handikapları vardır. Bunları unutmaksızın kanımca aynı nedenle asıl şimdi yanında olmak, destek olmak gerekir, kuşkusuz eleştirilerimizle birlikte.   

Gidilecek yol dümdüz değildir, bu yolda biz de yeni şeyler öğreniyoruz, öğreneceğiz. Bu bakımdan ders vermek yerine ne biliyorsak o kadarıyla yardımcı olmaya, bu yeni olgunun kendi mecrası içinde gelişmesine, düşe kalka büyümesine, hatalar yapıp hatalarından öğrenmesine imkân vermeliyiz; En azından daha çok demokrasi isteniyorsa isteyenlerce ona bu şans tanınmalıdır.

 *Haraççı devlet/ekonomi kavramı Dr.Hikmet Kıvılcımlı’nındır.