Tarihsel ittifaka doğru /mu?

                                                     Tarihsel ittifaka doğru /mu? 

Askeri -vesayet rejimi problemini çözen veya en azından gerileten Türkiye şimdi bir başka kadim sorununu çözmeye hazırlanıyor. Umarım öyle olur. Adı da zaten "Çözüm süreci."  Özellikle ülkemizde toplum olarak kendi sosyal/siyasal  problemlerimizi kendimizin çözmesini çok önemsiyorum, demokrasi de bunun için değil mi? Ne var ki,  yakın tarihimize kadar toplum olarak bize problem çözme deneyi kazandıracak örnekler pek olmadı, hatta hiç olmadı.

Şimdi birinci problemi çözme pratiğimizden dersler çıkararak ikincisine bakmamız gerekiyor. Dersler babında çok şey söylenebilir ama kanımca olumlu anlamda en önemli ders resmi tarihin yalanlarını ortaya döken karşı-tarihi askeri-vesayetin  çözülme süreciyle eş zamanlı olarak tartışmaya açabilmiş olmamızdır. Böylece çözmeye uğraştığımız soruna, gündelik kısır polemiklerin dışına çıkararak daha soğukkanlı ve perspektifli bakmanın koşulları doğmuş oldu.

Askeri-vesayet rejimiyle mücadeleden çıkarılacak olumsuz ders ise bu süreçte fazlaca heyecanlı ve sabırsız olmaktı. Bir çırpıda derin devletin derinine inilebileceğini sandık. Bu yüzden itirazları, eleştirileri, kaygıları olanlara karşı, olması gereken hoşgörü ve sabır gösterilemedi, gereksiz yere "Ergenekoncu" olarak suçlananlar ve hatta tutuklananlar oldu. Ahmet Şık, Nedim Şener gibi.  Kürt sorununa ilişkin çözüm sürecinde de bu yanlışı yapanları görüyorum.  Kaygıları ya da eleştirileri olanları kolayca barış düşmanı ilan edenler var. Kamplaşma yaratarak süreci sabote etmek isteyenler ortadayken kamplaşmaya çanak tutmak doğru değil. Barış bekçiliği bu sürece zarar verecek en önemli yanlıştır. Ne sanılıyor, PKK dağdan çekilince Kürt sorunu bitecek mi? Mesele bu denli basit mi? Üstelik Güneydoğuda Kürtlerin üstünde operasyonların devam ettiği noktalar varken.

Kimileri kantarın topuzunu o denli kaçırdı ki saygın bir bilim insanını, İsmail Beşikçi'yi dahi öteki kampa, savaş yanlıların yanına atıverdi. Eleştirilecek görüşleri olabilir ama unutulmasın ki bugün Türkler, Türk entelektüelleri  Kürt sorununun hakikatini konuşabiliyorlarsa bunda Beşikçi'nin entelektüel ahlakının ve cesaretinin çok ciddi bir payı var. Bugünün reel gerçekliğiyle tarihi hakikatin doğrultusu arasında doğru bağıntılar kuramazsak çözüm sandığımız şey kördüğüm haline de gelebilir.

Kaldı ki çözüm için adım atıyoruz diyen iki taraf da, yani hükümet de PKK'de kaygılarını başından beri gizlemiyorlardı. Zaten bana göre bu adımın özelliği kaygılara rağmen birlikte adım atılmasıydı. Bu nedenle iki tarafı da buna cesaret ettikleri için kutlamak gerekir. Cesaret kaygılara rağmen yürümektir, sonucu önceden belli bir mücadele için cesarete ne hacet? Bu süreci kaygılarına rağmen destekleyenleri de en az onlar kadar cesur görmek gerek;  içinde olmadıkları, neyin konuşulup neyin konuşulmadığını bilmedikleri bir adımı sırf "Ne yapın yapın silahları susturun. Bir daha asla analar ağlamasın" diyerek destekledikleri için. Bu doğru bir duruştur.

Akîl insanların yaptıkları toplantıların izlenimlerini okuyoruz. Katılan vatandaşların büyük bir çoğunluğu hem kaygılarını dile getiriyor hem de çözüm adımını destekliyorlar.  Silah bırakma ve çekilmenin yasal güvencelere kavuşturulması isteği, yolu tehlikelerden temizlemek için bilinen anti demokratik yasalarda değişiklik istekleri neden sürece zarar versin? Aksine güvence sağlamaz mı? Böylesine önemli ve kırılgan süreç kişisel güvene dayalı olarak nereye kadar gidebilir?

Yukarıda değinmiş olduğum olumlu dersi çözüm süreci için de uygulamak gerek. Kürt sorununun tarihsel arka plânı aydınlatılabildiği, şiddetin ve mağduriyetin tarihsel objektif nedenleri sergilenebildiği ve bu gerçekler halka taşınabildiği ölçüde çözüm süreci kısır polemik ve kısır yorumların kurbanı olmaktan kurtulabilir.

Artık çözümde yol haritası netleşiyor, ilk adım silahların bırakılması ama daha önce de yaşadığımız ateş kes halene aşan bir yani durum olarak  çatışmasızlık halinin geri dönüşsüz biçimde sağlanması. Bu aşamanın stratejik hedefi ise silahların değil siyasetin konuşması. Bu siyaset daha en baştan demokratik bir siyaset olacaksa bunun anlamı "silahların eleştirisinin yerini eleştiri silahın" almasıdır. Ne yani, yüzyıllık sorun çözüm süreciyle tereyağından kıl çeker gibi mi çözülecek? Açık veya örtük eleştiri yasaklarıyla çözüm süreci geri dönüşsüzlük güvencesini sağlayamaz ve dolayısıyla barışı da garantileyemez.

Kürt sorunun çözümüne, yani kalıcı bir barışın sağlanmasına doğru ilerleyeceğini umduğumuz bu ilk adımlar eğer kesintiye uğramazsa Türkiye Cumhuriyeti’nin çoğulcu-katılımcı bir demokrasiye geçişi sağlayacak köklü bir yapısal değişimi zorunlu kılacaktır. PKK’nin silahlı güçlerini Türkiye sınırları dışına çekmesi aşaması başarıyla tamamlandığında gündeme kaçınılmaz olarak düşünce ve örgütlenme özgürlüklerinin önündeki bütün engellerin kaldırılması, rejimin köklü bir şekilde idari ve siyasi ademi-merkezci temelde çoğulcu-katılımcı bir demokratik rejime dönüştürülmesi meselesi gelecektir. Bu aynı zamanda Kürt sorunun şiddete başvurmaya gerek bırakmadan demokratik yollarla çözülmesini sağlayacak koşulların yaratılmasıdır. Kürt sorunun nasıl çözüleceği, eyalet sistemi de dahil yerel yönetimlere daha geniş haklar tanınmakla mı yetinileceği yoksa özerklik, federasyon, vb. biçiminde Kürtlere özel bir statü mü verileceği o koşullarda verilecek siyasi mücadele, müzakere ve mutabakatlarla belirlenecektir. Acele edip sürecin sonunu önceden belirlemeye çalışmamak ve daha kötüsü sonuçları, çözüm sürecinin önkoşulu haline getirmek yanlış olur. Yepyeni bir dünyadayız, ulus-devletlerin yükselişi değil çözülmesi ve belirsizlikler zamanını yaşıyoruz, ulus-devlet ötesi bakış, Kürt sorununun çözümünde olduğu gibi Ortadoğu için de çözümleyici bir bakış olabilir. Öcalan'ın da böyle baktığı anlaşılıyor.

Sürecin sonucunu şimdiden ön görmeye çalışmak yerine Kürt sorununun ontolojisini yani tarihsel varlık nedenini aydınlatmak çözüm sürecinin de kaderi açısından önemli olacaktır. Sürecin tarihsel anlamı, kökleri çok eskilere uzanan Türk-Kürt ittifakının günümüz dünyasının koşullarında bir bakıma yeniden tesisidir. Bu çerçeve içinde İslam'ın birleştirici özelliğinin önemi göz ardı edilmemeli  kuşkusuz ama bu “yeniden tesis” basitçe, Alevilere olduğu kadar bizzat Kürtlere de ağır bedeller ödetmiş olan o eski “İslam kardeşliği”nin dar sınırları içine de hapsedilmemeli. Eski ittifakın Tanzimat Fermanı’yla birlikte nasıl bozulduğunu bilmek, bu tarihsel arka planın ne olduğunu aydınlatmak bu nedenle son derece önemlidir.

Geçmişte Türkiye Komünist Partisi'nin ( tarihsel TKP) Kürt sorununda milliyetçi bir yaklaşım içinde kalmış olmasının birçok nedeni sayılabilir ama en temel neden kurulmakta olan yeni devlete yani cumhuriyete tarih dışı, salt konjonktüre hapsolarak bakmasıdır. Balkanlarda kurulan devletlerle, örneğin Yunanistan'da kurulan ulus-devletle bizimkinin, Cumhuriyet Türkiye'sinin farkını görememesidir. O tarihsel dönemde yani ulus-devletlerin yükselişi zamanlarında görülmesi belki de zor olan bu gerçeği bugün bizim kuşaklar çok daha iyi görebilirler. Çok etnisiteli, çok dinli, çok dilli, çok kültürlü, çok renkli bir sosyal yapıdan (Osmanlı) monolitik ve tek renkli (kırmızı)  bir siyasal yapıya  (Cumhuriyet) geçmenin, ademi-merkezci bir idareden katı merkezci bir idareye geçmenin kaçınılmaz tarihsel sorunlar yaratacağını ve bugün karşı karşıya kaldığımız sorunların pek çoğunun bu temelden neşet ettiğini görebiliyoruz.

Kürtlerin statü talebi

Kürt sorunun çözümü konusunda Türklerle Kürtler arasında bir mutabakatın ve ittifakın oluşmasının önündeki en büyük engellerden biri de, Türklerin, bu sorunun ne zaman nereden kaynaklandığı konusundaki bilgisizlikleri olacaktır. Türk milliyetçisi çevrelerin, “çözüm arayışının” daha ilk adımlarının henüz atılmakta olduğu bugünden,  bu bilgisizlik üzerine inşa edilmiş “bölünme tehlikesi”nden söz ederek Kürtlerin statü taleplerine karşı bir direniş cephesi örmeye çalıştıkları görülüyor. Oysa bu çevrelerin yerli yersiz tekrarlanmasından çok hoşlandıkları “Türk-Kürt kardeşliği” ya da “İslam kardeşliği” 16. yüzyılda Kürtlere tanınmış olan özerkliğin 165 yıl önce Kürdistan’ın Osmanlı tarafından işgal edilip beylik düzenine son verilmesiyle bozulmuştur. Bu aynı zamanda, bugün “Kürt sorunu” dediğimiz meselenin doğum tarihidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlıdan miras aldığı bu sorunu kurduğu tekçi devlet-ulusçuluğuyla bugünkü boyutlarına vardırdı. Türklerle eşit haklara sahip olabilmenin bir şartı haline gelebilecek olan ve demokratik bir ortamda yürütülecek müzakerelerin ve mutabakatların sonucuna bağlı olarak çok çeşitli biçimler alabilecek statü talebinin peşinen “bölücülük” olarak damgalanması Kürt sorunun çözümünün ve Türk-Kürt ittifakının önündeki en büyük engellerden biri olduğunu görebilmek için Kürt sorunun kökleri 19. yüzyıla dayanan tarihinin öğrenilip anlaşılması önem taşıyor.

                                                        

Cizre-Bohtan Beyi Bedirhan

Tam da bu dediklerim açısından aydınlatıcı ve tam zamanında bulduğum için yeni çıkan bir kitaptan kısaca da olsa söz etmek isterim.

Beşinci kuşak torunu olduğunu babaannesinden kalmış eski bir defter sayesinde sonradan öğrendiği Bedirhan Bey hakkındaki Osmanlı Arşivi’ndeki belgeler üstünde çalışan sevgili dostum Ahmet Kardam’ın ikinci kitabı da yayımlandı. Kardam’ın "Direniş ve İsyan Yılları" başlığını taşıyan birinci kitabı* Osmanlı'nın Tanzimat Fermanı’yla birlikte ademi-merkezci bir idareden katı merkezci bir rejime geçişi bağlamında, Osmanlının Kürt beyliklerine tanınmış olan özerkliğe son verme girişimine karşı Bedirhan Bey’in 1839’daki Nizip Savaşı sonrası başlattığı direnişin ve isyanının yenilgisiyle (1847) Kürdistan’ın Osmanlı tarafından nasıl fethedildiğini gösteriyor. “Sürgün Yılları” başlıklı ikinci kitapta ise,** Kürdistan’daki direniş ve isyanları bastırmak için Cumhuriyet döneminde de başvurulan sürgün politikasının, havuç-sopa uygulamasının nasıl başladığını, aldatma amaçlı söz vermelerin ve direnişçi ve isyancılara karşı uygulanan mülksüzleştirme politikalarını okuyoruz.

Bir o kadar ilginç olanı, Kardam’in her iki kitabında da, özerk/bağımsız bir Kürdistan için verilen mücadelenin efsanevi kahramanlarından Bedirhan Bey’i itibarsızlaştırma amaçlı anti-Kürdolojinin ilk ve daha sonraki örneklerini vererek, bunların Bedirhan Bey üzerine çalışma yapmış akademisyen ve araştırmacıların yapıtlarına nasıl damga vurduğunu sergiliyor olmasıdır.

Değerli bilim insanı İsmail Beşikçi’nin Kardam’ın ikinci kitabının arka kapağına yazdığı tanıtım yazısında da belirttiği gibi, Ahmet Kardam’ın bu iki ciltlik çalışması, 19. yüzyılda Kürt-Osmanlı ilişkilerinin ve bunun günümüzdeki Kürt sorununun köklerinin anlaşılması bakımından önemli bir kaynak oluşturuyor.

Tarih, tarih, tarih… 

---------------

* Ahmet Kardam, Cizre-Bohtan Beyi Bedirhan: Direniş ve İsyan Yılları, Dipnot Yayınları, Ankara 2011.

** Ahmet Kardam, Cizre-Bohtan Beyi Bedirhan: Sürgün Yılları, Dipnot Yayınları, Ankara 2013.