Üç soru tek cevap


Kendi adıma Pazar günü tercihimi belirleyen üç soru var. Derin analizlere dalmadan yalın üç cevap isteyen yalın üç soru:

1)     Güney komşumuzun kim olmasını istiyoruz, IŞİD mi Kürtler mi?

2)     Kürtlerin dışlandığı bir parlamentodan barış ve demokrasi çıkar mı?

3)     Haziran-Kasım arasında Demirtaş’lı HDP bizi yanıltı mı?

Karışmış bir yumağı çözmek için ilkin ipin ucunu bulmak gerekli. Sorunlarımızın karmaşık olmadığını iddia edecek kadar aklımı yitirmedim ama şunu da tarihten gelerek biliyorum, karmaşık sorunlar bazen öylesine bir birikim yapar ki çözümü görmeyi kolaylaştırdığı gibi çözümü basitleştirebilir de. Bir savaş korkunç yıkımlara yol açtığı noktada savaşı ilk kimin çıkardığını düşünmek artık akla bile gelmez, çözüm, sorumlusu kim olursa olsun savaşı bitirmektir. Evde yangın çıkmışsa nedenini araştırmadan önce yangını söndürmek doğru olan değil midir? Ya da yangından korkuyorsak yanıcı maddeleri evin dışına çıkarmak gerekmez mi?

Türkiye’de yangın var, bunu yalnız biz değil dünya da görmekte ve merakla izlemekte. Yangın yalnız sınır boylarında değil ülkenin içinde. Tarihimize kanlı Cumartesi olarak geçecek olan katliamın yaraları halen kanamakta, acılar kabuk bile bağlamadı. Bir zamanlar bölgede barış adası olma umutları dillendirilen ülkem bugün kardeş savaşı, sivil savaş, iç savaş tehdidi altında. Eğer sorunlarımızı çözecek bir Mesih beklemiyorsak, çözümü bizler bulacaksak bunun asgari şartı olan düşünce, ifade, yayın özgürlüğü ise pervasızca çiğneniyor. Ekonomi baş aşağı gidiyor ama öte yandan Türkiye hızla silahlanıyor, daha yeni ABD ile silah anlaşması yapıldı. Kimler hangi yetkiyle yaptı, Kürt halkının yaşadığı bölgelerde olağanüstü güvenlik bölgeleri ihdasına, sokağa çıkma yasakları koymaya, buraları abluka altına alıp girilemez bölge ilan etmeye, savaş haline hangi kurum karar veriyor?  Parlamento kızakta, yetkileri sınırlı bir geçici seçim hükümeti var ki o da parlamento denetimi dışında. Anayasanın fiilen kalkmış olduğunu söyleyen bir Cumhurbaşkanı var. Kısacası topal parlamenter demokrasimiz bile bugün işlemiyor, krizde.  

Mevcut durumun en soğukkanlı terimlerle tasviri böyle bir şey.

Aklı başında olan hiç kimse her halde birinci sorunun yanıtı olarak IŞİD demeyecektir. O halde PYD’den hoşnut değilseniz, eleştirileriniz varsa bile yanıt yine de değişmez. Erdoğan-Davutoğlu hükümetinin PYD’yi terörist olarak ilan edip muhatap almaması analiz/yorum gerektirmeyecek açıklıkta İŞİD’e dolaylı da olsa alan açmak anlamına gelir. Böyle bir politika ise zaten mahşer yerine dönen bölgemizdeki ateşe Türkiye’yi göz göre göre sürüklemekten başka bir gelecek vaat edemez.

İkinci sorunun yanıtı da derin analizlere ihtiyaç duyurmaz. Türkiye 1980’lerin ve öncesinin Türkiye’si değildir. Kürt siyasi hareketi, Kürt uyanışı Türkiye’de ve bölgemizde hayli yol almıştır. Parlamentodan Kürtleri dışlamayı istemek, dışlandığında istikrar geleceğini düşünmek safdillik değilse ülkenin bölünmesini göze almak demektir. Demokrasimiz o tarihlere göre kurumlaşma açısından pek fazla yol almış olmasa da toplumumuzun demokrasi bilinci aynı değildir, Kürtlerin parlamenter siyasetten dışlanmasını, dün öyle değildi ama bugün toplumumuzun demokrasi bilinci içine sindiremez.  Böyle bir Türkiye’nin Avrupa’da da yeri olamaz. Öte yandan geçmiş çözüm süreci deneyi şunu doğruladı bence, “daha fazla demokrasi” olmadan Kürt sorununun barışçı çözüm süreci de gelişemez. Sorunun çözümünde silah değil siyaset belirleyici olacaksa ki öyledir, HDP Haziran seçimlerinden sonra, tersini düşünenler, “HDP ne yaptı ki” diye soranlar olsa bile çözüm sürecinin vazgeçilemez aktörü olma işlevini kazanmıştır. Daha ne yapsın?

O halde baskı, şiddet ve hileyle HDP’nin dışlandığı bir parlamento Türkiye’nin barış ve demokrasiye ilişkin hiçbir sorununu çözemez çünkü böyle bir parlamento Türkiye’nin bütününü temsil etme meşruiyetine sahip olamaz. Bunun anlamı pozitiftir aslında. Yani artık güdük demokrasinin sonuna geldik, bunalımlar bu nedenledir ve aynı zamanda bunalımlar şu zamanda veya bu zamanda gerçekleşecek radikal demokratik değişimin ayak sesleridir. Çoğunlukçu değil çoğulcu, özgürlükçü demokrasi kendini dayatıyor. Çin atasözünü bir kez daha hatırlayalım: "Krizler aynı zamanda fırsatlardır."

Parlamenter sistem kuralları içinde çalıştırılabilmelidir. Kasım seçimleri bu yolu açarsa kendine düşen görevi gerçekleştirmiş olacaktır. Parlamenter sistemin tekrar rayına oturabilmesinin ilk adımı oylar belli olduktan, milletvekilleri yemin ettikten sonra, öncekinden ders alarak TBMM’nin, özellikle muhalefetin yeni hükümetin kuruluşu üstünde Saray’ın vesayetine izin vermemesidir.

Üçüncü soruya gelince, Haziran seçimlerinde Türkiye partisi HDP’ye destek çağrısı yapanlardan biri olarak sorumluluk duygusuyla baktım ve sordum; acaba Demirtaş’lı HDP Haziran-Kasım arasındaki tutumuyla oy verenlerini, destekçilerini yanıltı mı?  Yanıtım gönül rahatlığıyla hayır oldu, hayır yanıltmadı, tutumumu yeniden gözden geçirmemi gerektirecek stratejik bir hata yapmadı bana göre.

Üstelik Haziran seçimlerine göre çok daha zor, çok daha baskı altında çok daha eşitsiz koşullarda,  hem devletin hem PKK’nin ateşi arasında kalarak yeni seçimlere girdiği halde. HDP’ye yönelik hiçbir eleştiri, koşulların ve silahların eleştirisinden daha anlamlı ve öncelikli değildir bence. Hükümet ve yandaşı medya PKK-HDP eşitliğine, özdeşliğine durup dinlenmeksizin vurgu yaptı,  böylece kamuoyunda ”HDP eşit şiddet” algısı yaratmak istedi. Bu oyun gözümüzün önünde cereyan ettiği halde bu tuzağa düşmek olmaz. Öte yandan Tayyip Erdoğan-AKP eleştirisi yapıp HDP konusunda suskun kalmayı, tutum almamayı da anlamlı bulmuyorum doğrusu.  

Sonuç olarak üç soru aslında tek cevaba varıyor, tek cevap üç soruyu da karşılıyor. Türkiye partisi HDP barış ve demokrasi için Türkiye’nin şansıdır.

Bu şansı doğru kullanmak hepimize düşen sorumluluktur.