Umutlu olabilmek için HDP

Sandıkların açılmasına sayılı günler kaldı. Yalnızca seçim sonuçlarına bakarak Türkiye’nin yakın geleceği için umutlu bir durumun çıkacağını söylemek kolay gözükmüyor. Haziran seçimlerinin sonuçlarına az çok benzer sonuçların alınması kuvvetle muhtemel.

Bütün barış çağrılarına rağmen savaş sürüyor, yine her gün ölüm haberleri gelmeye başladı ve “savaş hali” koşulları altında bir seçim yapılacak.

Diğer yandan Rusya’nın Suriye sorununa aktif müdahalesiyle bölgemizdeki siyasi dengeler büsbütün  belirsiz bir hale geldi, NATO dahi telaşta, tedirgin. Dolayısıyla dış konjonktür iç politikadaki belirsizliği daha da artıran güçlü bir etmen oluyor.  

“Seçimler sonrasında ne olacak sorusu” bu koşullar altında herkesin ortak endişesi haline geliyor.

Soru haklıdır ama belirsizlik ortamında ne olacak sorusuna yanıt aramak zar atmak gibidir. O nedenle ne olacak sorusunun yerine “ne olmalı”, “olmasını istediğimiz ve olabilecek şey ne”  sorusunu sormak, gelişmeler karşısında pasif değil aktif tutum almak, politik süreçlere aktif müdahale pozisyonunda olmak anlamına gelecektir. Bu soruyu boş hayallere kapılmadan yanıtlayabilmek için olanı ve olması mümkün olanı soğukkanlı görebilmeliyiz. Bunun için önce elimizdekinin farkında olunmalı.

7 Haziran seçim sonuçlarının ülkemiz barış ve demokrasi güçleri açısından ne anlama geldiği üstüne derin düşünmek için ne yazık ki pek fırsat olmadı. Kamuoyu önce koalisyon tartışmaları içine gömüldü ve ardından yeni seçim gündeme geldi. En abartısız ifadesiyle, Haziran sonuçları HDP ve HDP’yi destekleyen barış ve demokrasi güçleri için azımsanamaz bir başarı oldu, öne konan hedefler fazlasıyla gerçekleşti. Türkiye partisi HDP barajı aştı, Erdoğan’ın başkanlık savı hayal oldu, fazlası ise AKP’nin tek başına iktidar olma şansını yitirmesiydi.

Böylece ne olmuş oldu? Sol ve daha geniş barış ve demokrasi güçleri zorlu bir tepeye tırmanmış, zirveye varmış ve bir mevzi kazanmış oldu. Yani tarihimizde belki de ilk kez “sol ve daha geniş demokrasi güçleri”nin bileşik hareketi, parti olarak katıldığı seçimlerde 80 sandalye kazanarak  parlamentoya girmiş oldu.  Yeni olan ve kazanıldığına işaret ettiğim mevzi budur. Üzerinde etraflı duramadığımız mevzu da budur.

İki önemli noktayı öne çıkarmak, altını çizmek istiyorum. Birincisi parlamentoya girme başarısı gösteren bu güçlerin karakteri. İkincisi ise bu güçlerin bu başarıyla kamuoyunda kazanmış olduğu meşruiyet.

Haziran seçimleri öncesinde HDP’ye destek için iki yazı yazmıştım, ikincisinde Türkiye partisi hedefiyle siyaset sahnesine çıkan HDP’nin böylece hem parti hem hareket niteliği kazandığını söylemiştim. Yani parlamentoya giren yalnızca bir parti değil aynı zamanda bünyesinde dindarları da, laikleri de, çok geniş bir etnik yelpazeyi, farklı cinsel tercihleri olan insanları da içeren, böylece çoğulcu bir temsil yeteneği kazanan sosyo-politik- kültürel kitlesel bir harekettir. Bu hareket bir seçim ittifakı değildi, önemli yanı da buydu. Böylece şimdiye dek hep merkez dışında kalmış daha doğrusu dışlanmış olan sosyo-politik-kültürel  muhalefet şans eseri değil mücadele ederek bileğinin hakkıyla parlamentoya girmiş oldu. Bu muhalefet hareketini sıradan muhalefetten ayırt etmek için ona radikal demokratik muhalefet demiştim.

Bir kez daha soralım, böylece ne olmuş oldu? Tarihimiz boyunca sistemin merkez dışına ittiği, çeperde (periferide) tutulan dışlanmışların en geniş muhalefeti parlamentoya girerek kamusal alanda meşruiyet kazanmış oldu. Yeni olan buydu. Bu kazanım uzak olmayan gelecekte PKK’nin dağa sıkışmışlığına da son vererek yasal siyaset sahnesine çıkmasının yolunu açabilir. Onların da bu geniş perspektifle bakarak HDP’nin siyaset alanını daraltıcı, devletin elini güçlendirici yanlışlar yapmaktan kaçınması, en azından ellerini tetikten çekmeleri gerekir. Böyle bir adım bugünden atılabilirse seçim ortamını daha da sağlıksız hale getirmek isteyen provokasyonlara da engel olur.

Kazanılan bu kamusal meşruiyetin ne kadar önemli ve değerli olduğunu anlayabilmek için solun ve demokrasimizin tarihine derinliğine bakmak ve daha da önemlisi yeni bir gözle bakmak gerekiyor. Böylece bugüne ışık tutacak geçmiş yanılgılarımızın nedenleri daha kapsamlı görülebilir.  (Bu yazıda bu konuya giremeyeceğim ama siyasi ortam biraz sakinleşince başka yazımda veya yazılarımda belki bu konu üstüne bazı notlar düşebilirim.)

Tam bu noktada dehşetli bir kaygıma değinmeden geçemeyeceğim.

Yeni seçimlere gidileceği kesinleştiği günlerde Güneydoğu’da, Kuzey Kürdistan’da savaş patlamıştı. Savaşı ilk kim başlattı, ilk kurşunu kim sıktı noktasına fazlaca takılmadım, zira kim başlatmış olursa olsun ister PKK ister devlet, benim açımdan önemli olan başlamış olan savaşın doğuracağı vahim sonuçlardı. İnsani sonuçlar, canımızı yakan Türk-Kürt gençlerimizin ve hatta bebelerin ölümlerinin de ötesinde savaşın doğuracağı siyasi sonuçlar. Bunlar barışı daha da öteleyecek ve dolayısıyla yeni ölümlere neden olacak sonuçlardı.

Kürt halkının yaşadığı bölgelerin asker ve polis tarafından abluka altına alındığı, can ve mal emniyetinin kalmadığı,  ölüm haberlerinin geldiği, buralarda ne olup bittiğinin kamuoyunca bilinemediği; Savaşın batıda da etkilerini gösterdiği, toplumun gitgide militarize olduğu, “militer milliyetçiğin” yükseldiği, basın özgürlüğünün ağır bir baskı altında olduğu, gazete binalarının ne idiğü belirsiz çetelerce kurşunlandığı, gazetecilerin tehdit edildiği,  dövüldüğü, yazarlara soruşturma üstüne soruşturma açıldığı, HDP’nin parti binalarının saldırıya uğradığı koşullarda “genel ve serbest” seçimler nasıl yapılabilecekti? Dahası seçmen sandıklarının birleştirilmesi gibi niyetin hiç de masumane olmadığı aşikâr olan önlemlerden de söz edilmekteydi.

Kaygım ve korkum haklı tepkiler doğuran bu olumsuz koşullar nedeniyle HDP içinde seçimlere boykot seslerinin çıkması idi. Solun kendim de içinde demokrasiyi koruma konusunda geçmiş hatalarını iyi bildiğim için endişeliydim. HDP yalnız Kürtlerin partisi olmadığı gibi yalnızca solun partisi de değildi ama solun etkili olduğu bir partiydi bu nedenle endişem nedensiz sayılamazdı. Böylesi yanlış bir adım tarihte de örnekleri olduğu gibi yukarıda değindim kazanımı bir anda yok edip, parlamentonun gericiliğe, savaş yanlılarına teslim olması sonucunu doğurabilirdi.  Otoritarizmin istediği, kışkırttığı da buydu.

Neyse ki, tüm tahriklere rağmen HDP basiretli davrandı ve bir boykot kararı çıkmadı. YSK’nın bu konuda aldığı karar da ortamı rahatlattı.

Öyle de olsa yeri gelmişken bu konuda birkaç değinme yapmadan geçmeyeceğim. Zira değinmelerim yalnızca seçimlerin boykotu ile sınırlı değil bu tehlike geride kaldı. Esas olarak parlamentonun etkin kullanımı üstünde durmak istiyorum, zira bu durum geçmişi değil esas olarak bugünümüzü ilgilendiriyor ve ne olmalı sorusuna bir yanıt veriyor.

Parlamenter demokrasi konsepti, parlamenter mücadele yöntemleri, seçimlere, parlamentolara (ulusal meclislere) katılıp katılmama konusu tüm dünya solunun öteden beri üzerinde sonu gelmez tartışmalar yaptığı konulardır. Yakın zamanlara kadar solda baskın eğilim parlamenter mücadele yöntemlerine kötü gözle bakmak, bunları revizyonist, oportünist bir sapma olarak görüp reddetmek olmuştur. Bir başka yanılgı ise parlamentoyu yalnızca bir ajit-prop kürsüsünden ibaret görmekti.

Kısacası, parlamento ile halk, kamuoyu, parlamentoyla sokak arasındaki sayısız köprüleri, karmaşık ilişkileri; oy mekanizmasının ve parlamenter kurumların halk için anlamını göz ardı etmek; bu karmaşık ilişkileri içlerine girerek, katılarak anlamak, analiz etmek yerine steril devrimcilik adına kolaycılığa kaçıp reddetmek yada küçümsemek tüm dünya solunun gelenekleşmiş yanlışıdır.

Bu yanılgıların çarpıcı bir örneği bizde de var; 1965’ de Melis’e girmeyi başaran Mehmet Ali Aybar liderliğindeki TİP’e (Türkiye İşçi Partisi) karşı TİP dışındaki sol, parlamento dışı muhalefet teziyle cephe almış, onu yalnızlaştırmıştı. Oysa TİP’in parlamentoya girmesiyle sosyalistlerin sesi ilk kez etkili biçimde parlamentoda duyulmuş, halk bu sese kulak vermeye başlamıştı; Üstelik TİP, parlamentoda ses getiren demokratik bir muhalefet yaptığı gibi muhalefetini parlamento içine de hapsetmemişti.

1980’lerden itibaren özellikle Avrupa Marksist solunda, parlamentoyu ret yanılgılarının tarihte yol açtığı vahim yenilgilerin dersleri ışığında  uzun ve derin tartışmalardan sonra bu konuda az çok bir konsensüs doğmuş, parlamenter mücadele ile parlamento dışı muhalefetin birlikteliği tezleri güç kazanmıştı.

Özeti şu ki, ulusal meclisler ( parlamentolar)  yalnızca egemen sınıfların/güçlerin kendi çıkarlarını halkın gözünde meşrulaştırma aracından ibaret değildir; parlamentolar ezilenlerin, sömürülenlerin, dışlanmışların çıkarlarını, taleplerini de meşrulaştırabilir, ama bunun olabilmesinin koşulu güçlü ve etkili bir demokratik muhalefetin hem parlamentoların içinde ve hem de dışında varolabilmesidir. 

Bu tartışmalar, bir örneğini yukarıda verdiğim gibi bize hiç de yabancı değildir; 12 Eylül’ün ağır yenilgisine rağmen sonrasında da pek de verimli sayılamayacak biçimde sürüp gitti. Solun, “devrim mi reform mu” türünden polemikler içinde nasıl boğulup kaldığını, marjinallikten bir türlü kurtulamayışının  nedenlerini görebilmek için sevgili kardeşim Hüseyin Çakır’ın yeni yayınlanan, belgesel bir çalışma niteliğinde olan kitabına göz atmak yararlı olacaktır. (Solda “Bir”lik Girişimleri ve Sosyalist Birlik Partisi Deneyimi/Belge yayınları)

Bir dizi yasal ve fiili engellerle kapısı bizlere sıkı sıkaya kapatılmak istenen parlamentoya HDP’nin etkili biçimde girmesiyle ortaya çıkan kamusal meşruiyetin önemine ve değerine dikkat çekişimin nedenlerini umarım bir nebze anlatabilmişimdir. Demokrasimizin geleceği açısından bu kazanım altın değerinde tarihsel bir fırsattır. Haziran seçimleriyle kazanılan bu mevzi muazzam önemdedir. Zira HDP parlamento içi muhalefetle parlamento dışı muhalefetin birleştiricisi ve taşıyıcısı olma imkânını fazlasıyla elde tutuyor.

Ayrıca şu çıplak gerçeği atlamamak gerek; Parlamentodan kaçan HDP değildir, aksine TBMM’yi işletmeyerek, bypass ederek parlamentodan kaçan Tayyip Erdoğan vesayetindeki AKP’dir. HDP’yi parlamento dışına atma çağrıları yapan, seçmenleri korkutup yıldırmaya çalışanlar onlardır.

O halde HDP, barış ve demokrasi güçleri TBMM’ye, dolayısıyla parlamenter demokrasiye inadına sahip çıkmalıdır. Daha fazlasını daha azını koruyarak istemeliyiz.

Erdoğan’ın fiili başkanlığının engellenmesinin, siyaset üzerindeki vesayetinin kırılmasının 1 Kasım seçimleri sonrasında TBMM’nin parlamenter demokrasinin normlarına uygun biçimde çalıştırılmasıyla mümkün olabileceğini, seçim sonrasında da sürmesi muhtemel savaşın bu yolla durdurulabileceğini, çözüm sürecine farklı biçimlerde de olsa yeniden dönülebileceğini halkımıza bugünden etkili biçimde gösterilebilmesi gerek. Bu geniş açılı siyasi bakış ile HDP, Erdoğan vesayetinden kurtulmuş bir AKP ile dahi hükümet olabileceğini söyleyebilmelidir.

Kasım seçimlerinin ortaya çıkaracağı aritmetik ne olursa olsun, kim kiminle koalisyon yaparsa yapsın, isterse sandıktan tek parti iktidarı çıksın, HDP’nin Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde varolduğu her koşulda demokrasimizin geleceği için, barış için umutlu olabiliriz.

Kasım bir son değil, önümüzde uzun zorlu bir yol, kazanılacak yeni mevziler var.

 

.