YOL/CU/LUK NOTLARI / Sessizlikle nitelik sevgili midir?


YOL/CU/LUK NOTLARI

 

Sessizlikle nitelik sevgili midir?

 

 

Cemal Yardımcı için, alkışlarımla…

Kıymet bilmez kültür/sanat (!?)

 adamlarını /kadınlarını lanetleyerek…

 

Ömer Faruk

İnsanoğlunun uzun yürüyüşünde bazı insanlar “iş”lerini iyi yapmayı seçtiler: Onlara zanaatkâr dendi. Saygı gördüler, alkış topladılar, başka insanlar “el almak” için kapılarını çaldı.

Peki, neden bu insanlar “işlerini iyi yapmayı seçerek” yürüdüler?

*

Son yıllarda “kanlı bir spora dönüşmüş akademik tartışmaları” bir kenara bırakarak “hayata dokunmak” üzerinden söz almayı deneyen Richard Sennett’in etkileyici bir kitabı var: Zanaatkâr. Ontolojik bir kaygıyla, “kendini imal etme” üzerinden, işimizle kurduğumuz ilişkinin aynı zamanda kendimizle kurduğumuz ilişkiyi de içerdiğini söyleyerek insanın yaptığı “iş”le ilişkisinin niteliğine tarihsel bir perspektifle bakıyor. Homo faber’in (araç yapan insan) “niçin?” sorusuna  Animal laborens’in (çalışan hayvan) “nasıl?” sorusuyla karşılık veriyor.

Şu sonuca varıyor: “İnsanlar kendi yaptıkları şeyler sayesinde kendileri hakkında da fikir sahibi olabilirler; yani maddi kültürün bir anlamı vardır. (…) ‘Zanaatkârlık’, sanayi toplumunun gelişmesiyle birlikte silinmekte olan bir hayat tarzını akla getirebilir; ancak bu doğru değildir. Zanaatkârlık sürekli, temel insan dürtüsüne, kendi iyiliği için bir görevi güzel yapma arzusuna işaret eder. (…) … yurttaşlık ve ebeveynlik dahi ustalıklı bir hüner olarak yaşama geçirildiğinde daha etkin olur. (…) Maddi şeyleri imal etme zanaatı, başkalarıyla olan ilişkimizi de şekillendirebilecek tecrübe tekniklerine bir yaklaşım sağlar. İyi iş yaparken karşılaştığımız hem imkânlar hem zorluklar, insanlarla ilişki kurarken de geçerlidir. (…) Bir kimsenin yaptığı işten duyduğu gurur, beceri ve adanmışlığın bir ödülü olarak, zanaatkârlığın kalbinde yer alır. (abç) Sennett s. 19, 20, 378, 384”

Yazarın kaygısı, göz ardı edilebilecek bir entelektüel merak değildir. Aynı zamanda el ile kafa, teknik ile bilim ve sanat ile zanaat birbirinden ayrıldığında ortaya neyin çıktığını araştırmaktadır; vardığı sonuç kafanın sıkıntıya düşmesidir. İşaret eder: Kafa ve el sadece entelektüel bakımdan değil, toplumsal bakımdan da birbirinden ayrılmış durumdadır. Belirtir: “Dil, insan bedeninin fiziksel hareketleri için uygun bir ‘ayna-alet’ değildir. Sennett s. 33, 64, 129”

Altını tekrar çizelim: Zira, bu geçiştirilecek bir uyarı değil! Çünkü, “Tarih: pratik ve teori, teknik ve ifade, zanaatkâr ve sanatçı, imalatçı ve kullanıcı arasında hatalı çizgiler çekmiştir; modern toplum bu tarihsel mirasın sıkıntılarını yaşıyor. (…) Kafa ve el birbirinden ayrıldığında, bunun sonucu zihinsel bir tahribattır. (…) … bütün beceriler hatta en soyut olanları bile, bedensel pratikler olarak başlar. …teknik kavrayışlar tahayyül gücü aracılığı ile gelişir. (abç) Sennett s. 22, 74, 22”

Belirtir: K. Marx Gotha Programı’nda komünizmin zanaatkâr ruhunu yeniden dirilteceğini söyler.

*

Yazar, yukarıda kendi iyiliği için diyor, vurgusunu yurttaş ve ebeveyn olmaya da taşıyor. “İş”ini kötü yapan kişinin kötü yurttaş ve kötü ebeveyn olmaya teşne olacağına dikkat çekiyor. Bu teşnelik kötü “iş”in kendisinden taşarak kötü toplumsallaşmaya, çocukların da kötüleşmesine doğru taştığı noktadır...

Dikkat: Kötücüllüğünü çocuklarına da aktaran bir toplumsallıktan söz etmeye başladık… -Herhalde “vahamet” sözcüğü bu noktada üretildi!

Hatırlayalım: İnsanoğlunun tarıma geçtiği günlerden bu yana bir “iş”imiz olur. “İş”imiz toplumsallığın diğer üyelerine karşı bize ait olan sorumluluğumuzdur. Ait olduğumuz toplumsallığın niteliksel özelliklerini de gözetiyorsak bize ait olan bu sorumluluğu nasıl yerine getirdiğimiz önem kazanır. Fırından aldığımız ekmeğin bayat ya da başka katkı maddeleriyle yapılmış olmasını istemiyorsak bizim ürettiğimiz sütün de bozuk olmaması ya da içinde başka katkı maddelerinin bulunmaması gerekir. Zira, toplumsallığın niteliği yaptığımız işle bizim üzerimizden içerik kazanır. Yaptığı evler çürük olduğu için depremde yıkılan, insanların ölümüne neden olan müteahhitle; hatalı çeviriler yayımlayarak bir yalanı çoğaltan yayıncı aynı kötücüllük safında buluşur. Her ikisi de içinde bulunduğu toplumsallığı çürütür, aşağı çeker!

Hatırlatalım, yazar ne diyordu: Kişi işini yaparken kendisini de yapar!

*

Zanaatkâr için sözlük şöyle diyor: “İnsanların maddeye dayanan gereksinmelerini karşılamak için yapılan, öğrenimle birlikte deneyim ve ustalık gerektiren iş. Türkçe Sözlük, Dil Derneği Yayınları, 2005.” Sennett Karakter Aşınması-Yeni Kapitalizmde İşin Kişilik Üzerindeki Etkileri adlı kitabında yeni ekonomik düzenin insandaki yansımalarını incelerken şu sonuca varıyor: Güvensizlik, kayıtsızlık ve karakter aşınması… Karakter edinmek için insanların birbirleriyle kurduğu ilişkilerde derinleşmesi gerektiği, fakat artan kaygısızlık ( = buna kayıtsızlık da eklenebilir) eğilimleri yüzünden bunun gerçekleşemediği… dolayısıyla uçuculuğa, yüzeyselliğe teşne insanlar topluluğuna dönüşmemizden ve bunun tehlikelerinden söz ediyor.

*

Sennett bu çarpıcı saptamalarını temellendirmek için zanaatkârlığın geçmişine, çömlek, aşçı ve dokumacıların ait oldukları toplulukların en itibarlı üyesi olarak kabul gördükleri döneme bakıyor. Ona göre, ortaçağ atölyesi sevgiden çok itibarla varlığını sürdüren bir yuvaydı. İtibar öylesine geçerli bir değer haline gelmişti ki zanaatkârlar yaşadıkları toplulukların bilirkişileri gibi kabul görüyor, (örneğin) kuyumcuların pazar yerinde kullanılan bir altının katkısız olup olmadığı konusundaki yargısı tek başına yeterli görülüyordu. Üstelik bu çok zor kazanılan bir beceri üzerine inşa edilmiş güvendi; zira henüz kimyasal analiz yapılamıyor, altının kalitesine zanaatkârlar dokunarak karar veriyordu: “Yetişkinler arasındaki yazılı sözleşmelerin pek işe yaramadığı, güçlü ekonomik bağlantılardan ziyade gayri resmi güvenin öne çıktığı bir dönemde, ‘her ortaçağ zanaatkârı üzerinde muhtemelen en etkili yaptırım iyi bir kişisel üne sahip olabilmekti.’ Sennett s. 84”  

Hatta din de kendi geçmişine zanaatkârın itibarını dahil etmişti. Öyle ki İsa bir marangozun oğluydu,  Âdem ve Havva bahçede çalıştıkları için ayrıcalıklıydı: “Tohum ekmekten, bitkilere aşı yapmaktan ve sebze toplamaktan daha mucizevi bir şey var mıdır? Sennett s. 78”

Evet, …hatta!

Platon ise beceri sözcüğünün izini poiein (yapış), poetry (şiir), poets’e (şairler) dek sürerek zanaatkârlıktaki mükemmelliğin belirleyici niteliğine dikkat çekmişti, bu özelliği, “… arete yani herhangi bir eylemde gizli haldeki mükemmelliğin standardı… Sennett s. 38” olarak formüle etmişti.

Dürüstlük zanaatkârı karakterize eden en önemli özelliklerden biriydi. Öyle ki kile hiçbir yapay katkı maddesinin katılmadığı tuğlalara “dürüst tuğla” denildi. Hatta “dürüst tuğla” bir binanın dış çeperlerinin sıva ile kapatılmayıp, tuğla ile örüldüğünün açıkça gösterildiği bir duruma da işaret etmeye başladı; bina bir “fahişenin ruju” gibi sıva ile süslenemezdi. Yaptığı “iş” zanaatkârın göğsünü gere gere gösterdiği, kendini anlattığı bir simgeydi; sıva ile kapatmak düşünülemezdi. Tekrarlayalım: Sıva fahişenin rujuydu…

Zanaatkârı karakterize eden bir diğer özellik de sabırlı olmasıydı. Bezdirici bir işle sürekli yoğunlaşarak gösterilen sabır öğrenilmiş bir beceriydi. Ve yaklaşık on bin saatlik bir çalışmadan sonra edinilirdi. Yetersizliklerinin farkına varmak ve mütevazı olmak da zanaatkârlıkla edinilebilen diğer erdemlerdi.

Günümüz uzmanları tamirci değildir. Zanaatkâr ve atölyesi aynı zamanda tamir edebilen bir beceriye de sahipti.

*

Soru: Satın almak, ürünün kullanışlı, dayanıklı ve kaliteli olmasından neden daha önemli oldu?

*

Zanaatkârın atölyesi ise hem hünerini geliştirdiği hem de ustalık bilgisini çırak ve kalfalarına aktardığı bir yuvaydı. Zanaatkârlar burada uyur, yer, içer ve çocuklarını yetiştirirlerdi. Her atölyede ortalama on, on beş kişi çalışırdı. Çıraklar yaklaşık yedi yıllık çalışmanın sonunda iyi bir taklit iş yaparak kalfa olurlar; beş on yıl sonra da taklidin ötesine geçen bir beceriye sahip olduklarını gösterebilirlerse ustalığa geçerlerdi. Atölyelerde bir işi iyi yapmanın bilgisinin yanında iyi yönetici ve ahlaklı olmak da öğrenilirdi. Babalar, kendi oğullarını zanaatkâra teslim ederken onu “baba vekili” tayin eder, usta da kendi becerilerini ona öğreteceğine dair yemin ederdi. Atölyeler sevgiyle değil, itibarla ayakta kalabilen yerlerdi…

Bu mekânlarda yapılan kimi “iş”ler günümüz müzelerinde sergileniyor, taklit edilemiyor, paha biçilemiyor. Kimi “iş”lerin niteliksel seviyesi ise aşılamamıştır; çok kafa yorulmuş, çok zaman harcanmış, çok para sarf edilmiş olunmasına rağmen o doruğa tırmanılamamıştır. Kurumlaşmış eğitime, bilimsel ve teknolojik gelişmelere ve aradan geçen yüzlerce yıla rağmen o doruğa çıkılamamıştır.

Bu sürecin en çarpıcı örneği Antonio Stradivarius ve yaptığı kemanlardır. 1644 yılında İtalya’da doğan zanaatkâr hayatı boyunca yaklaşık bin adet keman, arp, viyola, çello, viyolonsel yapmış, ölümünden sonra atölyesini çocukları sürdürmüş ama benzer beceriyi yakalayamamışlar. Kemanları insan elinin aracılık ettiği en güzel ve özel “ses”i çıkarmış, zanaat becerisiyle çıktığı o ulaşılmaz doruktan indirilememiş, yüzyıllardır yamacına bile çıkılamamıştır. İyi müzisyenler kemanlarındaki özel “ses”i tanımakta, taklidi ile arasındaki incelikli farkı bilmekte, kahrolmaktan ve alkışlamaktan başka bir şey yapamamaktadır.

Peki, bu nasıl bir beceridir ki aradan yüzyıllar geçmesine rağmen anlaşılamamakta, “sırrı”na erilememekte, taklit edilememektedir?

*

Bir rivayet: Usta doğacak çocuğu için çok özel bir keman yapar. Eşini doğum yaparken kaybeder. Kemanın verniğine eşinin kanını da katar. Çocuğuna, eşine yönelik sevgisini kemanda cisimleştirerek bir kemanı emsalsiz kılar.

İkinci rivayet: Doğacak çocuğuna anlatmak için hazırladığı masala kemandaki o biricik sesin ve niteliğin sırrını sakladığı anlatılır. Lakin, insan suretinde dolaşıp hırsla yaşayan mahlukat masalın değil de kemanın peşine düştüğü için sır da sessizleşmiştir.

Bir başka rivayet: Usta, tarih ötesinden bakarken nükleer enerjisi, uçak gemileri, gen teknolojisi, alışveriş merkezleri, baraj ve gökdelenleri olan ama kendine ait bir “ses”i olmayan, “nitelikten yoksun” halimize üzülerek gülümsemektedir. Modern zamanlardaki nitelik düşüklüğüyle kontrol edilebilirliğin arttığı, işbirliği yapmanın zorlaştığı, farklılıkların törpülendiği, bir örnekliğin hayata karşı tarafsız hale getirdiği halimize bakarak kemanını sessizce çalmaktadır. Bir tek zanaatkârların o “ses”i duyduğu biliniyor…  

Yazarın cevabı veciz: “Sırlarıyla birlikte öldü./Onların gerçek otoritesinin büyük bir kısmı başkalarının göremediklerini görebilmekten, bilemediklerini bilmekten kaynaklanır; otoriteleri kendi sessizliklerinden gelir. Sennett s. 107”

*

Haddimizi zorlayarak Abdûlgaffar El Hayatî’ye selam vermenin vaktidir!

“Kendinin ustası olarak zanaatkâr!..” demek uygun düşer mi Usta?

***

Geçenlerde Himalaya Dağları’nın gölgesinde yaşayan yoksul insanların ülkesine, Nepal’e gittim. Bir dönem beat generation akımının gözdesi olan topraklara… Wietnam Savaşı’na katılmayı reddeden, her tür sınıra ve otoriteye karşı çıkan, dünyanın tüm bitki ve canlılara ait olduğunu düşünen, sevişmeyi ve esrarı seçen uzun saçlı “çiçek çocukları”nın uzak cennetine…

Katmandu’nun sokaklarında çiçek çocuklarının izlerine bakınırken sert bir tokat yedim: Siddharthabank! Arada bir rastladığım tabelayı algılamam, sindirmem uzun sürdü. Biliniyor: Siddharta (çev.:Kamuran Şipal, Can Yayınları, 2002) 1964 yılında Nobeli alan Hermann Hesse’nin doğuyu anlattığı kült kitaplarından birinin adı. Budizmin kurucusu olan Buddha’nın doğum adı olan Siddhartha, amacına ulaşan anlamına geliyor. Kartezyen akla, salt iktisattan ibaret bir kavrayışa tereddütle bakanların el attığı kitaplardan biri. Yazar kitapta her şeyi bırakarak kendini arayan gezgin bir “çilekeşin/dervişin arayış” sürecini ve onun yoksul bir kayıkçı olan Vasudeva’nın yanına, bir ırmağın kıyısına, bir incir ağacının (Bodhi) altına yerleşerek “bulması”nı anlatır. (Vasudeva, Sanskritçe'de "ırmak tanrısı" anlamına geliyor.)

Siddharthabank, kapitalizmin nasıl fütursuz bir küstahlıkla bazı kavramların içeriğini yağmalayarak kendini maskelediğini, kendine dönüştürdüğünü gösteren veciz bir örnek. Ama biliniyor bu mekanizmalar ikili çalışır hep: Talep yoksa arz yoktur! Budist Nepalliler memnunsa bize susmak düşer! (Yaklaşık 15 yüzyıllık bir geçmişe sahip olan Siddhartha’nın ikiyüzyıllık bir tarihi olan kapitalizm tarafından massedil(ebil)mesi de ayrıca kafa yorulması gereken bir mevzu! Ama bizi aşar!)

*

Katmandu’nun komşusu Bhaktapur’da bir çılgın zanaatkâr yaşıyor. Adı: Aparna Prajapati. Kâğıdı kendi üretiyor. Kitabı kendi basıyor. Atölyesinin adı: The Peacock Shop. Kâğıdın hammaddesi olan ağaç Himalayalar’da 4.000 ila 7.000 m yükseklikte yetişiyor. Defnenin bir türü. Ağaç kesimi devlet denetiminde. Sırf bu ağacın kesimi ile yaşayan kabileler/köylüler varmış. Daha çok aile mensuplarının çalıştığı kâğıt üretim atölyesini gezerken yakın dönemde edindiğiniz matbaacılıkla ilgili bildiğiniz her şeyi unutmaya hazır olun. Sanki bir zaman tüneline girip 100-200 yıl öncesine seyahat ediyorsunuz. Neredeyse her şey el ile, el tezgâhında yapılıyor. Ağaç hamur haline getiriliyor, inceltiliyor, dokusu baskı yapılabilecek hale geliyor, güneşte kurutuluyor, renk veriliyor. (Pelür kâğıt üretilmiyor, tabii ki!) Ve üretim sürecinde ağacın doğal dokusunu zedeleyecek hiçbir katkı maddesi kullanılmıyor. Üretilen kâğıt mutlak anlamda organik ve çok sağlam. XI. yüzyıldan beri yazılan tüm kutsal metinler bu ağaçtan yapılmış kâğıtlara yazılıyor, basılıyor ve ne denli sağlam olduğunu görebilmek için müzelerde mevcut. Günümüzde muhtelif katkı maddeleriyle üretilen, beyazlatılan ve inceltilen kâğıtların ise ömrü kısa, bir süre sonra dağılacak. Tarih, kâğıt üzerinden gelecek nesillere aktarılamayacak. Ama Aparna Prajapati’nin kâğıtları en az 15 yüzyıl varlığını sürdürecek.

Çılgın demiştim! Aparna Prajapati ürettiği kâğıtlarla, minik bloknot, defter, zarf, kesekâğıdı, ambalaj kâğıdı, kartvizit… vb. şeyleri yaparken bir de kitap basmış.

Matbaacılıkla yaklaşık 30-40 yıldır ilgilenenler hatırlayacaktır. Satırlar kurşun harflerle dizilir, resimlerin/fotoğrafların klişeleri çekilir, sayfa bağlanırdı. Cağaloğlu’nun izbe bodrumlarında başlardı bir kitabın üretim süreci. Kurşunun zehirleyici etkisinden bir nebze korunmak için süt içerdi ustalar. Karanlıkta içtikleri sigaranın ateşi parlar, epey uzun süren dizgi sırasında kitabı da okur, hakkında iki çift laf ederlerdi. Aralarında imla kurallarını düzelten, bozuk cümleleri onaran ehil zanaatkârlar da vardı. Birkaç kez tanık olmuşluğum var yazar ile zanaatkârın kitap hakkındaki sohbetine. Doygun gönüllü yazarlar, kitabını ilk kez okuyan zanaatkârın düşündüklerini ilgiyle dinler, zevkle gülümserlerdi. En son Burhan Oğuz’un Can Matbaa’nın zanaatkârı Ali Usta ile sohbetini hatırlıyorum.*  Çaylar söylenmiş, sigaralar yakılmış, aynı sözcüklere yolu düşmüş iki kişi birbirini saygıyla dinliyordu. Ali Usta, “Şu cümleyi anlamadım,” dediğinde Burhan Oğuz hiç tereddüt etmeden tezgâhın kenarına ilişir, cümleyi yeniden yazar, Ali Usta’ya sorardı: “Oldu mu?” ( “Oldu mu? sorusu insanlık tarihinin yeniden yazıldığı anlardan biridir. Yazının tahakküm gücünden tereddüte düşen yazarın el emeğiyle, zanaatkârla buluştuğu, konuştuğu andır. Aynı zamanda zanaatkârın pasif okur olmaktan çıkarak yazıya müdahale ettiği andır.)

Nerede okuduğumu hatırlayamadığım Bekir Yıldız’la yapılmış bir röportajı da unutmamak lazım. O da Ali Usta gibi aynı işi yaparmış, bir gün dizdiği kitapları okurken ben daha iyisini yazarım diye başlamış yazarlığa. Ardından Kürt halkının sert gerçeklerini anlatan kitaplar geldi, 1980’li yıllara damgasını vurdu. Yaratıcılık açısından has zanaatkârlıkla yazarlığın yakın akrabalığına dair çarpıcı bir örnek bu durum, hatırlamak yerinde olur.

*

Kitabı oğlu yazmış. Adı: Glimpses from Nepal&Tibet-Your First Step into the World of Hindu and Buddhist Imagery, Written, Compiled & Designed by Suyog Prajapati (Nepal ve Tibet'e Bir Bakış-Hindu ve Budist İmgelerine İlk Adım, Yazan, derleyen ve tasarlayan Suyog Prajapati). 148 sayfalık kitabın hemen her sayfasında klişeler var. İplik dikiş yapılmış ve 920 adet basılmış. Her kitaba numara veriliyor, alıcısı kaydediliyor, adı, adresi alınıyor. Benimkinin numarası 650. İlk basım 2007’de yapılmış. Her yıl 220 civarında satılıyor. Fiyatı 80 $. Şimdi sıkı durun: Kitabın dizini var! Ayrıca şömizi, ipe iliştirilmiş ayracı da var. Bizim çeviriye, düzeltiye, dizine özenmeyen, iyi iş yapmaya gönül indirmeyen, zanaatkârlıktan el almaktan vazgeçen yayıncılarımızın dikkatine! Hele redaksiyon yapmayan ya da düzeltmenin adını yayıma hazırlayan yerine yazan kimi vasıfsız** yayıncılarımızın on bin kere dikkatine!

Aparna Prajapati’den rica ettim, kitabın nasıl basıldığını görmek istedim. İzbe bodrum macerası tekrar başladı. İstiflenmiş kâğıt toplarının arasından geçerek karanlık, kuytu bir köşeye geldik. Karşıma epeydir görmediğim bir siluet dikildi: 1954 model Sallama Heidelberg. Sessiz, vakur. Yedek parçası epeydir üretilmeyen Heidelberg Himalayalar’ın gölgesinde ustasını, basacağı kitabı bekliyor.

Baskı ustası benim bu denli çok ilgilendiğimi görünce kendi maharetini göstermek istedi. Bir kenara yığılmış kitabın kurşunla bağlanmış sayfalarından birini alarak Heidelberg’i ayarladı, baskıya geçti. Organik kâğıdın üzerine tek bir sayfa bastı. Benzer işlemin binlerce kez yapılarak basıldığı, baskının aylarca sürdüğü bir kitaptan, bir zanaatkârlık şaheserinden söz ediyoruz… Karanlık, izbe, nemli, gözlerden uzak bir köşede kendini demleyen bir ustalık hünerinden…

Hani derler ya “yediğin kadarsın!”  Denebilir ki “yaptığın iş kadarsın!”

Himalayalar’ın gölgesi Bhaktapur’daki zanaatkârların saçlarını okşuyor…

Saygı, alkış!..

***

Anlatırlar: Depremin ertesi günü yaşlı bir taş ustası bölgeye koşup yaptığı evlerin yıkılıp yıkılmadığını kontrol etmiş, ördüğü duvarların ayakta olduğunu görünce gülümseyerek ağlamış…

Rastlanmıştır: Bazı türedi şahsiyetler deprem yıkıntılarından henüz cesetler bile çıkarılmadan ocağı sönmüş evleri soymuş, yağmalamıştır. Yakalan(a)mamış, “iş”lerini nasıl yaptıkları saptanamamıştır…

Pes artık: Bu topraklarda adı AMK olan bir spor gazetesi yayımlanmaya başladı. Gazete münferit değil kolektif bir üründür; sahibi, yazı işleri müdürü, editörü, muhabiri, tasarımcısı… vardır. Artık vahametin toplumsallaşmasından söz edebiliriz…

*

Soru 1: Tarihsel tahribat “iş”ini kötü yapan insanı ne kadar sakatlamıştır? Çürük yaptığı evleri depremde yıkılan müteahhidin, ses beğenisi gelişmediği için müziği süründüren keman yapımcısının, bozuk sütlerle çocukları zehirleyen süt üreticisinin ve yanlış/eksik çeviriler yayımlayarak yalanı çoğaltan yayıncının sıfatı/adı nedir, sakatlığı şifa bulur mu?

Soru 2: “İş”ini kötü yaparak çocukların geleceğini çalanlar, umudu kemirenler, yaşadığı toplumsallığı çürütenler… yürüdükleri yolun vardığı yeri biliyorlar mı?

Soru 3: Adorno,  doğru yaşam kaygısı gözeterek kaleme aldığı Minima Moralia’da, “Yanlış hayat doğru yaşanmaz,” der. Aynı cümlenin bir başka çevirisi, “Sahtelik içinde doğru hayat olamaz,” biçimindedir. İçki masasında ise, “Yanlış cetvelle doğru ölçülmez,” , “Bira bardağıyla rakı içilmez,” ya da “At yarrağından gramofon iğnesi olmaz,” vb. çeviri çeşitlemeleri mevcuttur.

Kitabın alt başlığını da hatırlatalım: Sakatlanmış Yaşamdan Yansımalar.

Tekrar soralım: Sakatlanmış hayatın şifası var mıdır?

Soru 4: Sessizlikle nitelik sevgili midir?

***

Bazı insanlar bir “ses”in peşine düşer…

Kimsenin duy(a)madığı, gönlünün bir yerlerinde yankılanan bir “ses”i aramakla geçer hayatları…

Notaya dökülmemiş, kulağa değmemiş, yankısı henüz olmayan bir “ses”…

Geçenlerde Kapadokya’ ya gittim. Ömrünü böylesi bir “ses”i aramakla geçiren bir zanaatkâra rastladım bir arka sokakta. İşliğini Kızılırmak’ın kenarına kurmuş. Irmak kenarından topladığı kızıl çamurdan çömlekler yapıyor: El emeği göz nuru... Elleriyle çamura şekil veriyor, çamur başka bir surete bürünüyor. Biblo, vazo, sürahi, mumluk, güveç, bardak, fincan, kandil, karaf adını alıp salonlara kuruluyor, sofraları şenlendiriyor, statü değiştiriyor. Bu toprakların kadim halklarının, özellikle Hitit, Selçuk, Rum ve Ermeni sembollerini çoğaltıyor. Yemek, içecek kaplarını kurşunsuz sırla 1050 derecede pişiriyor.

 Usta, “Şu sürahi daha ucuz ama daha iyi, öbüründe biraz süs var, pahası oradan,” diyen kanaatkâr bir zanaatkâr. Salonunu süsleme derdine düşmüş meraklı turist gözleri doyurduktan, nevaleyi doğrulttuktan sonra “asıl işine” dönüyor: “Ses”e…

Bir kenara yığılmış çamurdan bir topağı bir tek elinin bildiği ölçüyle suyla karıştırıp bir kıvam ediniyor, tekerleği çeviriyor. Hünerli elle çamur dans etmeye başlıyor. Usta, gönlünde yankılanan “ses”in kulağına fısıldadıklarına bakarak darbuka çeperinin inceliğine, hacmine, kuyruk kelle genişliğine karar veriyor. Bas darbukaların kuyruğu ve kellesinin daha geniş; solo darbukaların tiz ses vermesi için kuyruğu ve kellesinin daha dar olması lazım… Ardından 1-2 hafta sürecek kuruma dönemi başlıyor; hava akımlarından eşit derece etkilenmesi için kapalı alanda bile darbukanın her 3-5 dakikada bir çevrilmesi gerek, her tarafının aynı oranda kuruması şart! Usta sonra 750-950 derece arasında  darbukayı fırınlıyor, ısı derecesine yine aradığı “ses” karar veriyor, “belki şimdi…” diye. Fırın ısısı, odun, tezek, talaş yakılarak elde ediliyor; hiçbir kimyasal madde kullanılmıyor. Fırınında üç raf var, farklı raflardaki solo darbukalar aynı ısıda pişiyor ama farklı ses veriyor… 7-10 saat piştikten sonra sıra tabaklamasına geliyor. Keçi, oğlak, teke, balık, inek karnından alınmış doğmamış buzağı derisi suda bekletiliyor, kılları, yağları ayıklanıyor; kimyasal madde kullanılmadan ot tohumlarıyla kurutulduktan sonra darbukaya geçiriliyor. Keçi, oğlak, balık derileri solo darbukalar, teke, dana ve daha kalın deriler bas darbukalar için kullanılıyor. Bu derilerin bir kısmı Pakistan ve Hindistan’dan geliyor. Bazı hayvanları Usta’nın kendisi yetiştiriyor, kesiyor, derisini yüzüyor. Bütün bu süreç 1 haftadan 2 aya kadar çıkabiliyor. Balık, yayın- balığı, pulsuz, tatlı su balığı… Doğmamış buzağı, evet, derisi daha şeffaf olduğu için…

Bittiği gece tabureye oturup haftalarca uğraştığı darbukayı kucağına alıyor, korkarak okşuyor, vuruyor, bir daha, bir daha...: “ ‘Ses’i hak ettim mi, iyi duyabildim mi? Bu sefer tuttu mu? Gönlümün yangını söner mi?..” diye.

Usta, “Siz çalanın ardına düşersiniz, ben çalgının,” diyor. “Göz nurumu alıp giden kaç darbukanın ardından konserine gittim bir tahmin et bakalım,” diye yüzüme bakıyor. Cevap ver(e)mediğimi görünce, “İlk konserlere gitmem. Müzisyen ile darbukanın bir kıvam tutturmasını, birbirlerine ısınmasını, nereye nasıl vurulunca hangi sesin çıkacağı konusunda anlaşmalarını beklerim. Bazı darbukalar çalanını sevmez, aynı sesi vermez, anlaş(a)mamışlardır çünkü. Başka çareleri yok, anlaşacaklar, beklerim… Salonun akustiği iyi olan bir köşesine ilişirim, darbukanın sırasını gözlerim, bizimki şarkısına başlar. Salonun sıcaklığı, müzisyenin tutuşu, öfkeli ya da sakin vuruşu, diğer çalgıların eşliği şarkısını etkiler. Ben de çeperinin inceliğini, çamurun kıvamını, fırının sıcaklığını ya da derinin tabaklanmasını tekrar tekrar düşünmeye koyulurum. Öyle değil de böyle olsaydı bu darbuka başka türlü şarkı söylerdi... diye dalarım. Salondan çıkar, bir başıma yürür, yeni darbukayı düşünmeye başlarım… Her darbuka başka bir ‘ses’tir, her darbukanın şarkı söyleyişi farklıdır…”

Ayrılmadan önce bana ters ters baktı. Epey aksi bir adam bu arada; bana meslek sırlarını çaktırmadan ağzından almaya çalışan “mürekkep yalamış kurnaz adam” muamelesi yaptı: “ Darbukadan söz edeceksen adımı, işliğimin yerini yazma, yalancı heveslilerle uğraşamam. Sırf çömlekleri anlatacaksan yaz,” dedi.

Ekledi: “Çamur ve deri uyumu çoğunlukla tutmaz. Darbuka asıl sesini vermez; sesini saklayan on binlercesini kırdım. Yaptığım darbuka sayısı binleri buldu, yıllardır uğraşırım, bir kez istediğim gibi uyum tuttu onu da sat(a)madım, “ses”imi onunla arıyorum…” dedi.

*

Dayanamadım, tekrar gittim!

Gecenin gölgeleri süpürdüğü vakitte, kırılmış darbukalar dağının yanından geçerek kulağımı kapısına dayadım. Nasıl bir “ses”in peşinde olduğunu duymak, nasıl bir insanlık haline rastladığımı anlamak istiyordum. İçeriden İspanyolca sözcükler ve muhtelif darbuka sesleri geliyordu. Kapıyı yavaşça aralayıp baktım; Usta, esmer, uzun saçlı bir erkek ve esmer, uzun saçlı bir kadın darbukaları deniyor, aynı sözcükleri kullanmadan konuşuyorlardı. Tuhaf bir durumdu: Esmer, uzun saçlı erkek elindeki darbukayı konuşturuyor, sonra Usta’ya İspanyolca bir şeyler söylüyordu. Usta da söylediklerini anlayıp ona başka bir darbuka uzatıyor, Türkçe cevap veriyordu. Kadın da, aynı sözcükleri kullanmadan anlaşan bu iki erkeği sessizce izliyordu. Tereddütlerimi yenip, azarlanmaya razı oldum, içeri girip bir kuytuya oturdum. Esmer, uzun saçlı İspanyol erkeği tek tek bütün darbukaları denedi. Gözlerini kapayarak her darbukayla kendince konuştu. Sonunda birine karar verdi. Kısa soloların ardından uzun bir soloya girişti. Bittiğinde hem onun hem de kadının yüzünde bir gülümseme belirdi…

 İkinci fasıla geçerken Usta da darbukasına el attı. Flamenkonun kıvrak ritimleri işliği doldurdu, hava şenlendi. Üçüncü fasıla geçmeden önce Usta bir köşeden çıkardığı testiden yine kendi yaptığı maşrapalara şarap doldurdu. Bana da ifadesiz bir yüzle uzattı. Anladım, girdiğimi görmüş, tadını kaçırmadığım sürece kalmama izin verecek. Öküzgözünden yapılmış şaraplarımızı yudumladık. İkinci maşrapalarda esmer, uzun saçlı İspanyol erkeği daha kıvrak bir ritim tutturdu: Kanı ateşleyen cinsten… O vakte kadar varlığını belli etmeyen kadın yavaşça doğruldu ve işliğin orta yerinde bedenini konuşturmaya başladı. Omuzları, beli, gerdanı, kalçaları salındı; ayrı ayrı müziğe katıldı… Titriyor, saçlarını, bacaklarını savuruyordu. Kadın bedeninin müziğe dönüşmesini, müziğin başka bir boyuta geçmesini, kıvrak flamenko ritmine şakaklarından göğüslerinin arasına parlak çizgiler bırakarak inen ter tanelerinin de eşlik ettiğini görüp, izlemeye koyulduk. Küçücük bir yer, taburelere oturuyoruz, burnumuzun az ilerisinde titreyen bir kalça ve baştan aşağı dans kesilmiş bir esmer güzeli flamenkoya can katıyor…

Dördüncü fasıla ara vermeden geçildi. Darbukacılardan biri ara verip şarap içiyor, diğeri ara vermeden devam ediyor, esmer güzelini müziksiz bırakmıyor…

Biz üç erkek darbukaya, flamenkoya, şaraba ve kadına teslim olmanın hazzını yaşadık...

Ne demişti Abdûlgaffar El Hayatî: “Kadınlar erkekleri güzelliklerine hapsetmek isterler.”

O gece tutsaklığa razı olduk, hapishanemizi sevdik, kilidimizin anahtarını attık.

Gece demini alırken odanın kokusu da değişmeye başladı, parfüm gibi etkileyici, ama parfüm gibi sentetik olmayan, tuhaf, baştan çıkarıcı, davetkâr bir kokuydu; nereden geldiğini, ne olduğunu anlamaya çalışırken esmer, uzun saçlı İspanyol erkeği gülümseyerek bir şeyler söyledi, anlamadım.

O gece o “ses”i duyamadım, ama o “ses”in neler yapabileceğini hissettim, küçük bir parçasını gördüm. Gördüklerim Usta’nın aradıkları mıydı, bilmiyorum. Ama darbukasının salt darbuka olmadığını anladım.

O ana kadar duyduğum “ses”lerden kuşkuya düştüm.

Kendimden geçmiş, vecd içinde geceden ayrılırken esmer, uzun saçlı İspanyol erkeği bir kâğıt uzattı, şaşırarak aldım. Akasya çiçeği kokularının içinden geçerek kaldığım pansiyona vardım, kâğıdı açtım, el yazısıyla şu sözcükler yazıyordu: El palo es macho y deja mojaditas a las mujeres***.

***

Ey yolu bu satırlara düşen yolcu! Darbukayı küçümseme, kadın kalçalarını nasıl ayaklandırdığına, hayat verdiğine dikkat et! Başka hangi müzik aleti bu hünere sahiptir?

Konserlerde darbuka “ses”ine ayrıca kulak ver, belki o ana kadar duymadığın bir “ses” üflenir kulağına…

Darbukanın baskın olduğu kimi konser gecelerinde gölgeye saklanmış gözlüklü, yaşlıca ve çok dikkatli bir adam görürsen bil ki o darbuka ustasıdır, zanaatkârın hasıdır. “Ses”ini kendisine vermeyen darbukanın başkalarına nasıl bir “ses” verdiğini dinlemeye gelmiştir… Duymadığı bir “ses” çalınmışsa kulağına, perişandır; ilişme…

Unutma! El emeği darbuka üsluptur, karakterdir, “ses”i biriciktir; seri üretim ise kitleseldir, üslubu da, karakteri de, “ses”i de…

***

Yolcu! Sen hangi yolu adımlıyorsun?

DİPNOT…

* Burhan Oğuz, Türkiye Halkının Kültür Kökenleri-Teknikleri, Müesseseleri, İnanç ve Âdetleri adlı devasa çalışmanın yazarı. 1982 yılında Sedat Simavi Sosyal Bilimler Ödülü’nü almış olmasına rağmen kıymet bilmez kültür hayatımızın ihmal edilmiş incilerinden biri. Bana 08 09 1989 tarihinde imzalamış kurşunlarla dizilmiş kitabının ilk cildini. 928 sayfa + 28 sayfa kuşe klişe baskı, 15.00 TL.

**Vasıfsız: “Niteliği olmayan, niteliksiz. Bir zanaatı yapabilecek becerisi olmayan”, Türkçe Sözlük, Dil Derneği Yayınları, 2005. –Aradaki imkân farkı, yoksulluk boyutu dikkate alındığında belki de “vasıf-altı” demek daha doğru olur. Hele hat, tezhip, ebru ve minyatür gibi incelik isteyen bir geleneğin topraklarında yaşadığımız düşünülürse bu inceliğin (=incelik, vasıftır!) sürdürülmemesinin yarattığı toplumsal tahribat daha iyi anlaşılabilir. -ah, kimselerin vakti yok/durup ince şeyleri anlamaya. Gülten Akın

*** Darbuka erkektir, kadınları ıslatır.

NOT…

MERAKLISI İÇİN…

-- Adorno, W. Theodor, Minima Moralia-Sakatlanmış Yaşamdan Yansımalar, çev.: Orhan Koçak&Ahmet Doğukan, Metis yayınları, 2002

--Ahmet, Mısırlı,  The Serach, Mega Müzik

--Ahmet, Mısırlı,  Mel de Cabra, Mega Müzik

--Light in Babylon, Life Sometimes Dosen’t Give You Space, Sokak Satışı/İstiklâl Caddesi, 2012

--Faroqhi, Suraiya, Osmanlı Zanaatkârları, çev.: Zülal Kılıç, Kitap Yayınları, 2011

--Hayatî, Abdûlgaffar El, Hayata Dair Meseleler, çev.: Osman Fuad, Mesele Neşriyat, 1896, İskenderiye

--Sennett, Richard, Karakter Aşınması-Yeni Kapitalizmde İşin Kişilik Üzerindeki Etkileri çev.: Barış Yıldırım, Ayrıntı Yayınları, 2005

--Sennett, Richard, Zanaatkâr, çev.: Melih Pekdemir, Ayrıntı Yayınları, 2009

--Sennett, Richard, Beraber, çev.: İlkay Özküralpli, Ayrıntı Yayınları, 2012

--Kırmızı Keman/The Red Violin, Oyuncular: Samuel L. Jackson, Greta Scacchi, Jason Flemyng, Christoph Koncz, Sen.: Don McKellard & François Girard, Yön.: François Girard, Universal

Belirtmek lazım: Bu yazı sınırlı bir zihinsel kapasitenin ürünüdür. Ve hata yapmayı göze alarak kaleme alınmıştır.

ofaruk8@hotmail.com

SIKINTI…

1. Zanaatkârın işini iyi yaparken aynı zamanda kendini de imal ettiğini anlatan bir kitapta çeviri sorunuyla karşılaşmak beklenmedik, sıkıntı verici bir durum. Örnek: “Yedi yıllık çalışmasının sonucunda çırağın chef d’œuvre [şaheser] sunumuyla…” diye çevrilmiş. Çırağın sunumuna “şaheser” denilmiş, oysa bir sonraki sayfada “Çırağın sunumu taklide odaklanmıştı, yani kopya ederek öğrenmeydi,” deniyor, kopyanın “şaheser” diye adlandırılmasında bir sakınca görülmemiş. Kalfa ise nedense açıklanmamış: “… kalfa mertebesine gelmiş olan zanaatkâr… ustasının yerini alabilecek değerde olduğunu kanıtlayacak bir chef d’œuvre élève sunumu yapıyordu. s. 81” deniyor. Yine bir sonraki sayfada, “Kalfanın sunumu ise daha kapsamlıydı. Kalfa, ayrıca yönetici yeterliliğini de göstermeli ve geleceğin lideri olarak sözüne güvenilirliğin kanıtlarını sergilemeliydi,” deniyor. Çırağın sunumu “şaheser” diye çevrildiğinde kalfanınkine “en şaheser ya da şaheser ötesi” diye çevirmek gerek.- Elève bu duruma işaret ediyor. O zaman ustanın işleri nasıl adlandırılacak?

2. İkinci sorun şöyle: Yazar maddi kültür hakkında bir üçleme kaleme almak istediğini belirtiyor. İlk kitap Zanaatkâr, ikinci kitap Savaşçılar ve Rahipler, üçüncüsü ise Yabancı adını alacakmış. Üçlemenin ikinci kitabı Beraber adıyla yayımlandı. -Yazar fikrini değiştirdi herhalde. Orijinal adı şöyle: Together: The Rituals, Pleasures and Politics of Cooperation. Türkçe çeviride orijinal ad Together olarak 2. sayfada belirtilmiş. Kitabın orijinal alt başlığı belirtilmeyerek, Türkçe çeviriye alt başlık konulmayarak yazarın ad tercihi eksiltilmiş, yazara müdahale edilmiş; gerekçesi de belirtilmemiş. Zanaatkâr’da tam da böylesi durumların eleştirilerek anlatıldığı satırlar var: Cellini’nin yaptığı çıplak İsa heykeline Kral II. Philip’in müdahalesi gibi…

3. Şu da var: chef d’œuvre’ün sözlük anlamı şaheser. Ama şaheser sözcüğü yazarın yüklediği anlamı taşıyamıyor. Aynı şey together için de geçerli, sözlük anlamlarından birisi beraber. Ama yazar ve çevirmen sürekli işbirliği’nden söz ediyor. Örnek: “Bu kitap, işbirliğinin nasıl şekillendirilebileceğini, zayıflatılabileceğini ve güçlendirilebileceğini anlatan üç bölüme ayrılmıştır.//Bu amaca dayanarak, birinci kısma işbirliğinin siyasette nasıl şekillendiğiyle başladım.// İkinci Kısım, rekabet ve işbirliği ilişkisiyle devam eder.// Üçüncü Kısım, işbirliğinin tarihsel olarak nasıl şekillendirilmiş olduğu…// Kitabın İkinci Bölümü, işbirliğinin nasıl zayıflatılabildiği üzerine…//Beşinci Kısım, yetişkin çalışmasında işbirliğinin aşınmasını açımlar.// Altıncı Kısımda,…işbirliği yapmayan kişi üzerinde düşünülür.// //Üçüncü Bölümde işbirliğini güçlendirebilecek yolları değerlendirdim. (abç) s. 42, 43”

Alt başlığın belirtilmesi ne tip bir beraberlikten söz edildiğini biraz açıklayabilirdi. Kitap, öznesi “iş” olan bir beraberliği anlatıyor; hatta, işbirliği bir “direniş stratejisi” olarak  içeriklendiriliyor. Tek başına beraber dendiği zaman beraber yürüdüler/içki içtiler/tavla oynadılar da anlaşılabilir. Belirtilmeyen alt başlığın çevirisi de şöyle: İşbirliği Ritüelleri, Zevkleri ve Politikası.

4. Yazı ile uğraşanlar bilirler: Borç biriktirir, mutlak yalnızlık ister. Hayat hakkında söz almak çok çalışmayı, düşünmeyi gerektirir. Bu da yakınlarından çalınan zamanla mümkün olur. F. Scott Fiztgerald’ın ünlü sözüdür: Hayatım romanımı mı bitirsem yoksa arkadaşlarımla vakit mi geçirsem ikilemi ile geçti, der… -mealen. Yazar kitabını bitirince çaldığı zamanın borcunu ödeme çabasıyla kitabını yakın(lar)ına ithaf eder, “Bağışla/anla/sev beni” der. İthafı kitabın ilk sayfasına koyarak, “Aslında sen kitaptan daha önemlisin!” demek, inceliğini göstermek ister. “Beni terk etmediğin için teşekkür ederim. Seni seviyorum…” vb. anlamları da vardır. Kimi yazarlar özensiz yayıncıların dikkatini çekmek için sözleşmelerine ‘ithafın unutulmamasına’ dair maddeler de koyarlar, rastlanmıştır…

Ya da yazar kitabını başka bir yazara ithaf ederek entelektüel borcunu unutmadığını göstermek ister…

Kısacası, ithaf yazar için çok ama çok önemlidir… 

Beraber’de Richard Sennett’ın Elisabeth Ruge ve Stuart Proffitt için… ithafı konulmamış.

5. Yazarın zanaata, zanaatkâra ve atölyeye yüklediği anlam ve incelikle örtüşmeyen çeviri kitaplarla karşı karşıyayız. Yayıncı bu anlamı, inceliği savunmuyorsa, edinmemişse sizce bu kitapları neden yayımlamış olabilir? Yayıncılık tarihine, “eleştiri almadan, sorunlu çevirisini piyasadan çeken ilk yayınevi” olarak geçen ve okura çeviri güveni veren bir yayınevi neden bu tip hatalar yapar?