Bilim ve Dogma

Ömer Tulgan - 20/08/2008 1:21:10 (738 okunma)


Bilim ve Dogma

"Solcu aydınlar" olarak din dışı dünya görüşleri ile ilk tanıştığımız yıllarda, dindar insanlarla diyalog olanakları arar, yaşam ile ölümü, iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı onlarla tartışmak isterdik. Onlar ise "tartışılmaz inanç" alanına girdiğini düşündükleri bu konularda tartışmayı genellikle reddederlerdi... Son dönemde aydınlarımız arasında sanki bunun simetrik bir karşıtı oluştu: Giderek kendine güveni artan dindar aydınlar, felsefi konularda diyalog ve tartışma arıyorlar. Karşılarındakiler ise, "Din, dogmalara dayanır. Dünyaya bilimin penceresindan bakan modern bir insanın dindarlar ile tartışacak, fikir alışverişi yapacak nesi olabilir!" konumuna çekiliyorlar. 

Bilimi "tek bilgi kaynağı" olarak gören, "deney ve gözlem temelinde ispatlanmış bilimsel gerçekler" dışında hiç bir gerçek kabul etmeyen bakış tarzı, elbette dünyada yeni değil. Aslında bu artık pek "modern" bir bakış tarzı da sayılmaz. Kanaatimce bu bakış hatalıdır, ve bu hata, pozitif bilime yanlış bir görüş açısından bakmaktan, bilimin yerini ve işlevini (onun insanlık için vazgeçilmez yaşamsal önemini değil) yanlış konumlandırmaktan kaynaklanıyor. 

Sonuçta varmak istediğim görüşe, önce bir örnekle işaret edeyim:

Tuzla tersanelerinde, filikaların güvenlik testini ucuza maletmek icin, kum torbası yerine işçiler kullanıldığından, üç insan öldü... Şimdi: "insanın insanı öldürmesi kötüdür!" dersek... Bu bir "dogma" mıdır? Yoksa "deney ve gözlemle kanıtlanmış bilimsel bir gerçeklik" midir? Yoksa nedir?

"Bilim" ile "deneysel pozitif bilimleri" kastediyorsak, bu tür bilim insanların sorduğu sorulardan yalnızca birine, "neden" sorusuna yanıt arar. 

Örneğin:

"Yağmur neden yağar?"
"Su buharlaşıp yükselir - yükseklerde soğuk hava tabakasına çarpar - tekrar sıvı haline gelip aşağı düşer... de ondan."
"Devrim neden olur?"
"Üretken güçler zamanla gelişirken üretim ilişkileri değişmeden kalır - bunlar gelişmeye ayak bağı olur çelişki iyice derinleşir - sonunda üretim ilişkileri parçalanır, yerini yeni ilişkilere bırakmak zorunda kalırlar... da ondan."


Pozitif bilim hiç bir zaman "niçin" ("ne için") sorusuna yanıt aramaz - arayamaz - aramamalıdır:

"Yağmur niçin yağar?" 
"Yer yüzündeki canlılara su verip, hayatın serpilip yeşermesini sağlamak için," diyebilir miyiz? Ne kadar bilim dışı bir safsata!
"Devrim niçin olur?" 
"Sonunda adil ve mutlu bir topluma açılacak bir gelişmenin yollarını açmak için..."
 Ne ütopyacı, metafizik yaklaşım!

Ama işte, buharlaşıp yükselen, yağmur olup yağan sudan farklı olarak, insan, kendine "amaçlar", hedefler" koymak gibi tuhaf huylar edinmiş... (Varoluşçu filozoflar buna, "tüm varlıklarda öz, varoluştan önce gelir, yalnız insanda varoluş özden önce gelir insan önce varolup, sonra kendi özünü seçer" diyorlar) Bu nedenle de, ister istemez "niçin" ("ne amacla?", "neye gerek?") sorusu düşünce yapımızda vazgeçilmez şekilde yerini almış. 

Ancak, "niçin" sorusunun yanıtını olgusal olarak, deney ve gözlemle doğrulamak ya da yanlışlamak olanaklı değil. Bu yüzden, Aristoteles'in bilimden beklentisinden ("ne?" - "nasıl?" - "neden?" - "niçin?") farklı olarak, modern bilim bu soruyu kendi ugraş alanının dışında bırakmış. yalnız"neden"lerle uğraşmakla yetinmiş. 

Ve pek de iyi etmiş! Böylece yağmurun neden yağdığını, hastalıkların nereden geldiğini, enflasyonun neden oluştuğunu sağlam şekilde araştırmayı öğrenmişiz. Bu sayede de uçaklar, barajlar, başımızın üstünde sağlam çatılar yapmayı başarmışız...

da... "Niçin" sorusu yine de ortadan kalkmamış: Bilim sayesinde nitro gliserinin kimyasal özelliklerini inceleyip TNT imal edebiliyoruz. Ama TNT ile dinamit yapıp, "kayalar delip yol eylemek" mümkün olduğu gibi, bomba yapıp o başımızın üstüne kurduğumuz çatıları yıkmak da mümkün, insanları kitleler halinde öldürmek de...

Siz şimdi isterseniz "nedensellik" dışındaki her konuyu bilim dışı, safsata, dogma ilan edebilirsiniz. Üstelik, ne diyeyim, böylesi bir mutlak pozitivist görüş açısından haklı da olursunuz. Ama bu yoldan insan yaşamını dogrudan ilgilendiren, en yalın etik soruları bile yanıtlayamazsınız:

"İnsan öldurmek kötüdür."
"Sömürü kötüdür."
"Sevgi ve dayanışma iyidir."
"Tüm insanlar eşittir." 


Niçin?

Din, bu sorulara cevap veriyor... Ama yalnız din degil, başka felsefi yaklaşımlar da bunlara cevap veriyor - kimi zaman da, en azından cevap arıyor... Ve elbette, etik konumları ateist felsefelerle de savunmak mümkün. Bu yüzden de, değişik dünya görüşünden insanlar, etik içerikli sorunlar üzerine, eşit saygınlık temelinde, elbette tartışabiliriz ve kendi dünya görüşümüzü terketmeden, birbirimizi dinleyip anlayabiliriz.

Ne var ki, "deneysel bilimlerin sonuçları dışında hicbir gerçekliği kabul etmeyen" türden vulger bir pozitivizmle, insanlığın en yakıcı sorunları karşısında bile, soru soramaz, dilsiz bir halde kalırız.