Akrabalık sınırı aşıyor

Akrabalık sınırı aşıyor

ODTÜ'de doktora öğrencisi Hatice Pınar Şenoğuz, Suriye'deki savaştan sonra Kilis'e göç eden mültecilerin halkla daha kolay kaynaşmasının sebebini, bu bölgede yıllardır yapılan kaçakçılıkla açıklıyor. Şenoğuz'a göre sınırın iki yakasında sürdürülen akrabalıklar, bir dönem 'öteki tarafta' kalan tarlaların ekilip biçilmesi ya da kaçak yollarla yapılan ticaret sayesinde ilişkiler güçlenmiş.

EMETİ SARUHAN | 02 ŞUBAT 2013, 17:08 Yeni Şafak

Sınır boyunda yaşamak sınırda yaşamak demek. Kırılgan, insanı yersiz yurtsuzlaştıran bir deneyim' diyor Hatice Pınar Şenoğuz. Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji bölümündeki lisans ve yüksek lisans çalışmasından sonra, ODTÜ Sosyoloji Bölümü'ndeki doktora çalışması için bir buçuk yıl Suriye'ye sınır olan Kilis'te yaşamış. Yöre halkıyla birebir görüşmeler yapmış, ortamı gözlemlemiş, tarihini araştırmış. Suriyeli mültecilerin yeni yeni Kilis'e sığındığı dönemde bölgeden ayrılmış. Hatice Pınar Şenoğuz'la gözlemlerini, görüşmelerinin sonunda edindiği izlenimlerini konuştuk ve sınırdaki yaşamı, sınır boyunda yaşayanların sınır algısını anlamaya çalıştık.

Şenoğuz, Kilis Türkiye-Suriye sınırını diğer sınırlardan ayıran en önemli özelliğin, istikrarlı olması yani sınırın iki tarafına uzanan sosyal ve ekonomik ilişkilerin, tüm çalkantılara rağmen değişimlere adapte olup kalıcılığını sürdürebilmesi olduğunu söylüyor. Kilis'e yerleşen Suriyeli mültecilerin, başta istenmemeleriyle beraber, en az sorun yaşadığı yerlerden birisinin bu sınır bölgesi olmasını da buna örnek gösteriyor Şenoğuz. Hatay, Maraş, Adıyaman ve Malatya gibi bölgelerde mültecilerin ev bulmakta zorlandığını, istenmediklerini fakat Kilis'te barınabildiklerini, bunun da Kilis'te sınırın şimdiden dönüşmüş olduğunu düşündürdüğünü söylüyor.

SINIR ALGISI GEÇ OLUŞTU

Osmanlı döneminde Kilis'in, Halep vilayetinin kazası olduğunu anlatan Pınar Şenoğuz, bu dönemde Kilis'in Halep'le çok yoğun bir ilişkisi olduğunu söylüyor. Sınır köylerinin Halep'e bağlı köylerle akrabalık ilişkileri varmış, Kilis'teki kent eşrafının da Halep'le ticari ve kültürel bağlarının çok güçlüymüş. Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte sınır çizilmiş fakat halkta bugünkü sınır algısı hemen oluşmamış. 1955'e kadar sınırı belli eden bir mayın sahası da olmadığını anlatan Şenoğuz, o dönemde devletin önlemeye çalışmasına karşın Kilis'in tüm tarımsal ve hayvani ürünü kuzey Suriye'ye taşıdığını, aynı şekilde Kilis eşrafının da yılda bir kaç kere Halep'e gidip oradaki terzisinden, ayakkabıcısından giyindiğini ifade ediyor. Eşraf Kilis'i Halep'in uzantısı gibi görüyormuş, onların da Halep'te akrabaları mevcutmuş.

AKRABALIK TİCARETE DÖKÜLDÜ

Mayın sonrası ise ilişkiler başkalaşmış. Sınır köylerinin akrabalarıyla ilişkilerini sürdürmesinin kaçakçılık üzerinden mümkün olduğunu ifade eden Şenoğuz, 'Akraba sınır köylerin birlikte kaçakçılık yaptığı bilinir ama akrabaların Suriye'den Türkiye'ye sınırdan eşya taşınması için birbirine aracı olduğunda akrabasından komisyon aldığı çok bilinmez. Yani burada basbayağı bir ticaret ilişkisi söz konusudur' diyor. Bunun dışında insanların akrabalarıyla görüşmeleri sınırın iki ülke arasındaki dostluk ve ticaret anlaşmalarıyla rahatladığı 2000'lere kadar çok mümkün olmamış. Suriye tarafında toprağı kalan eşraf sınır çizildikten sonraki yıllarda geçişlerine izin veren 'Pasavan rejimi' sayesinde toprağındaki mahsulü toplattırmaya gidebilmiş ve sınırın öbür tarafıyla ilişkisini sürdürmüş. (Pasavan rejimi, pasaporta benzer bir tür cüzdanla sınırı geçerek belirli süre orada kalmanıza izin veren bir sınır kontrolüydü.) Fakat mayınla beraber sınır boyundaki Pasavan kapıları da kapanmış.

Pınar Şenoğuz, sınır köylerinde, sınırın mayınlanmasından itibaren yaşanan askeri baskıyı alttan alta vurgulayan çok hikaye dinlemiş. Şenoğuz, 'Sınır bazen köylerin veya tarlaların dibinde olduğu için köylüler bu kontrole çok maruz kalmışlar. Örneğin, hava karardıktan sonra köylerine dönemez, evin sınıra bakan odalarında ışık yakamaz, bölük komutanlığından her ay izin kağıdını yeniletmeden sınırdaki tarlasında çütünü süremez, zeytinini toplayamaz ya da üzümünü seremez olmuşlar. Kürt köylerinde kadınlar 1980 sonrasında yıkanıp çatıya asılan yorgan yüzlerinin renklerinden ötürü karşı tarafa mesaj verme suçlamalarına maruz kalmışlar. Bu gibi hikayeler askerin sınır köylülerine potansiyel şüpheli olarak yaklaştığını gösteriyor' diyor.

TEK GEÇİM KAPISI 'KAPI'

Kilis sınırında tek geçim kapısının 'Kapı' olarak görüldüğünü anlatan Şenoğuz, kapı ifadesinin sadece gümrük kapısını değil mayınlı sahadan yapılan kaçakçılığı da kast ettiğini söylüyor. Bölgede kaçakçılığın tek geçim kaynağı olduğu için değil, tarihsel olarak kaçakçılık tek geçim kaynağı haline geldiği için sürdürüldüğünü anlatan Şenoğuz, şunları da ekliyor; 'Kaçakçılık dediğimiz anda ona ahlaki değerler açısından yaklaştığımızı teslim etmemiz gerekiyor. Bu konudaki siyasaları değiştikçe devlet bugün kaçakçılık dediğine, yarın kaçakçılık demez oluyor. Bunun en iyi örneği Türkiye'de hükümetlerin belli bir dönem boyunca 2000'lerin başına kadar sınır ticareti adı altında belli bir kotaya kadar vergisiz mazot ithalatına izin vermesidir. Bugünse devlet, özellikle Uludere Katliamından sonra mazot kaçakçılığıyla mücadele söylemine hız veriyor ve eskiden izin verilen kotalara çıkmanız halinde kaçakçılık yapmış oluyorsunuz. Dolayısıyla sınırdaki ekonomilere devletin gözünden bakmamak gerekiyor' diyor.

Bu 'meslekte' kadına iyi gözle bakılmıyor

Hatice Pınar Şenoğuz sınıra yaya olarak gidip yanlarında getirebildikleri kadar eşyayı taşıyan en yoksul kesime çerçi dendiğini ve bu kesime iyi gözle bakılmadığını ifade ediyor. 'Kaçakçılık tembellikten kaynaklı olarak görüldüğü ölçüde toplumun en alt sınıfındakiler en çok eziliyorlar' diyen Şenoğuz kadınlar açısından çifte bir ezilme söz konusu olduğunu anlatıyor. Şenoğuz, 'Suriye'den geçimini sağlamak için ister erkek ister kadın eşya getirsin, kaçakçılık erkek işi olarak görülüyor. Kaçakçılık norm dışına, devletin belirlediği çizgilerin dışına çıkmak demek ve sanki (doğası gereği temiz ve namuslu olması gereken) kadın cinsiyetine bu yakıştırılmıyor. Kaçakçılık sanki kadının iffetini tartışmaya açıyor. Yani bir çifte standart söz konusu. Onlara dair şöyle bir imge var. Mesela kadın olmaları Türkiye'ye dönerken Suriye gümrüğünde çapkın Arap memurlar sayesinde sıranın önlerine daha kolay geçmelerini sağlıyor. Özellikle vücuduna sigara saranlara kötü gözle bakılıyor. Oysa gümrük mevzuatının net olarak belirlediği, sınırdan gelen yolcunun beraberinde getirebileceği eşya kotasını herkes ya arabasının zula yerlerinde ya vücuduna sararak ya da rüşvetle, yıldırmayla ve dil dökerek aşmaya çalışıyor' diyor.

Sınır ticareti değil kaçakçılık

Kaçakçılık kavramını dikkatli kullanmak istediğini ifade eden Şenoğuz, Kilis'te yakın zamana kadar, güney sınırlarındaki diğer yerlerde olduğu gibi, karşı ülkede daha ucuz olan malların sınırdan gümrüksüz olarak geçirilmesine dayalı bir ekonomi olduğunu, fakat Kilislilerin yaygın olduğu üzere sınır ticareti yapıyoruz demediklerini söylüyor. Şenoğuz, 'Kilisliler mayınlı sahadan ve gümrük kapısından yapılan küçük, büyük tüm ekonomik ve ticari faaliyeti kaçakçılık olarak tanımlıyor. Kanunsuz olduğunu kabul eden ama bunu tek geçim kaynağı olarak meşru gören bir bakış bu. Dahası, sınır bölgesinin marjinalliği, sınır kontrolünün onlara yansıyan eziyetleri gibi unsurlara katlanmak zorunda kaldıkları için bundan geçim sağlamayı hak olarak görüyorlar. Bunu o insanların yaşadıkları, para kazandıkları, çocuk okuttukları coğrafyada var olma haklarını savunmaları gibi düşünebilirsiniz. Yerel bürokratlar ise ya bunu tıpkı yoksulluk konusunda olduğu gibi insanların tembelliğine, çalışmadan kolay para kazanma eğilime bağlıyor ya da devletin sınır bölgesinde insanlara sunduğu tek seçeneğin bu olduğunu düşünüyor' diyor.

Savaş kapıları kapattı

Türkiye'nin Suriye'deki çatışmalardan ötürü güvenlik nedeniyle Suriye'ye geçiş sağlayan önemli kapıların kapattığını söyleyen Pınar Şenoğuz bu nedenle bavul ticareti gibi ekonomik faaliyetlerin durduğunu söylüyor. Şenoğuz, bölgedeki kaçakçılıkla ilgili şu bilgileri veriyor:'Çatışmalar başlamadan önce kaçak eşya sınırın öbür yakasındaki köylerden Suriyelilerce sınıra kadar taşınıyordu. Bugün de bunun geçerli olması mümkün. Kaldı ki bildiğiniz gibi Suriyelilerin gidiş gelişleri devam ediyor. Dolayısıyla Suriye'de mal dolaşımı hâlâ mümkün oluyorsa, eskiden Kilislilerin getirdiği kaçak çayı, sigarayı şimdi Suriyeliler getiriyor demektir ve muhtemelen Kilisliler onlarla birlikte iş yapıyordur. Yine de bunların benim tahminlerim.'

Mayına kurban giden ayaklar

Pınar Şenoğuz, sınırın çizilmesinden itibaren bölge ekonomisinin devlet tarafından kaçakçılık damgasını yediğini ifade ediyor. Bugün anladığımız anlamda kaçakçılık aslında sınıra 1950'li yılların ortalarında Amerikan yanlısı ve Anti-Sovyetik politikaların etkisiyle mayın döşenmesinden sonra başlamış. Mayınlı bölgeden yapılan kaçakçılık sonucu özellikle sınır köylerinde, bugün 70 yaşlarına ulaşan erkekler arasında mayın nedeniyle ayağı kopan, sakat kalanların olduğunu anlatıyor. Devletin kaçakçılığa yönelik tutumununsa 1980 sonrası neliberal politikalar doğrultusunda değiştiğini ifade ederek, 'ekonomik suça ekonomik ceza' yaklaşımıyla birlikte kaçakçılıkla mücadeleyi sınır güvenliği politikalarından ayırmaya çalıştığını ama başarılı olamadığını söylüyor Şenoğuz. Bu yaklaşımın sonucu olarak buradaki en büyük hayali ihracat vurgunları 1980 sonrasında gerçekleşmiş ve açılan davalar caydırıcı sonuçlar vermemiş. Şenoğuz, '34 sınır köylüsünün kaçakçılık yaparken öldürüldüğü Uludere katliamının devletin kaçakçılıkla mücadeleye bakışının aslında politik olduğunu gösteriyor. AKP hükümetinin katliamda ölenlerin yakınlarından bir özür bile dileyememesi bunu destekliyor' şeklinde düşünüyor.