'Devrimciler' ve 'Aydınlar'

12 Eylül darbesi patlak verdiğinde Cunta’nın en endişeli olduğu 2 toplumsal hareket vardı. Birincisi DİSK çevresindeki sendikal hareket, ikincisi ise Devrimci Yol.

“Nitekim” Cunta reisi Kenan Evren, ünlü Konya konuşmasında “biz gelmesek, Dev-Yol gelecekti” diye bir söz sarf edecekti.

Sistemin Kürtlere yönelik ciddi bir endişesi yoktu henüz. Zaten 1984’de “ilk kurşun’” un Şemdinli ve Eruh’ta sıkılmasından sonra da bu çok önemsenmedi. Ankara’ya göre solun beli kırılmıştı. Meclis’te asılmak için sıra bekleyen Tariş direnişçisi 2 Dev-Yolcunun asılması ile verildi yanıt.

İşçilerin mahkeme kapılarını zorlayacağı beklentisi ile, DİSK davası başladığı sırada, 1. Ordu İstanbul’da tanklarla çok ciddi bir tertibat alacaktı.

Ama korkulan olmadı. İşçi sınıfı sınıfsal örgütüne sahip çıkmak için sokaklara dökülmedi 15-16 Haziran’da olduğu gibi.

Zaten DİSK de kendi içinde parçalanmış, yaklaşan darbeden çok iç çekişmelere yoğunlaşmıştı.

TKP eğilimliler yönetimden düşmüş, yönetimi CHP’nin sol kanadı almıştı. Bu arada karizmatik lider Kemal Türkler darbeden kısa zaman önce vurulacaktı.

Kenan Evren’in sosyal demokrat olduğuna ilişkin rivayetler vardı. Eşi Dersim yetimlerindendi, kendisi Mim Kemal gibi Alban, yani Balkan kökenli idi.

CHP tabanının büyük korkusu MHP lideri Alpaslan Türkeş’in tutuklanma kararı, aranması, CHP’nin dayandığı, ana kitleyi darbe karşısında pasifize edecekti. “Devrimciler” de daha çok CHP’ye oy verenlerin çocukları idi.

Herkes zaten iç savaş yorgunu idi. Sokak infazları bitsin, aileler çocuklarının hayatından emin olsun yeterli idi.

Bir anlamda da yükselen solun ana yaşam alanı olan mahalleler, semtler devrimcilere sırtını döndü. Kapılar kapanıverdi. Daha önce faşist çetelere karşı mahalleleri savunan kahramanlar iken, şimdi başlarını asker ile derde sokacak bir unsur oluvermişlerdi.

Askeriyenin en büyük endişesi olan sendikacılar, Selimiye Kışlası önünde tutuklanmak için kuyruklar oluşturmuşlardı.

Ordunun tutuklama kapasitesini aşınca, iş “bugün git yarın gel tutuklan”a dönüşmüştü.

TKP, henüz darbenin faşist olup olmadığına karar vermemişti. CHP kitlesi darbe karşısında hayırhah bir tarafsızlık tutumu içindeydi.

Cunta ilk günlerde gelişigüzel yığınsal tutuklamalara girişmemişti. Bu da herkesi “bekle gör”, “kitlemizi gereksiz kırdırmayalım” havası içine sokmuştu.

Buna rağmen, mahallelerde kelle koltukta protestolar yapılıyordu. Ama bunlar haberleşemediği ve sosyal medya da olmadığı için, genel izlenim, “direniş yok” şeklinde oluştu.

Darbenin geleceği belli idi, hatta bir gün önce kesinleşmişti. 12 Eylül sabahı dağılamayan Demokrat gazetesinin manşeti, “Ankara’da Birşeyler Bekleniyor” olacaktı. Altında ise Salvador’da halk direnişte manşetine yer verilmişti. Gazetenin Bassan şirketi adına sahibi yazar Dursun Akçam cumartesi günü Almanya’ya çıktı.

11-12 Eylül gecesi gazetede sabahlandı, yayın yönetmeni İbrahim Sevimli, genç gazeteciler gazetecilik tutkusu ile sabahı bekliyorlardı. Gazetelerine sahip çıkmış, bu habere karşın gazeteyi terk etmemişlerdi. 36 cesur aydının kurduğu şirket sonuna kadar meşruiyetine sahip çıkacak, gazetenin meşruluğunu Sıkı Yönetim mahkemelerinde de savunacak, o makamlar nezdinde bile saygınlık kazanacaklardı.

Aslında devlet en tehlikeli gördüğü Dev-Yol inisiyatif hareketinin direnme potansiyelini Fatsa operasyonu ile ölçmüştü. Deneme sonucu: ikini bir Tariş yaşanmadı. Risk göze alınabilir!

Fatsa halkı çok ağır biçimde cezalandırıldı. İnsanları fındık işleme fabrikasında kırık fındık kabukları üstünde yürüttüler. Bölgede yer yer, fabrikalar, okullar, spor tesisleri, hatta Perşembe’deki atom sığınağı toplama kampı tesislerine dönüştürüldü.

12 Eylül sonrasında, anılarından Dev Yol dergisi baş editörünün Birikim dergisi kurucusu Murat Belge’ye, darbeden sonra “ Ne Yapmalı?” sorusu yönelttiğini öğreniyoruz.

Değerli bir aydın, cesaretini Yılmaz Güney gibi Mahir’leri, devrimcileri evinde saklayarak göstermiş biri.

O da, herhalde, “yahu, bu sizin işiniz” diye kendi üslubunca takılmıştır bu soruyu sorana.

Öyle ya o “aydın”, karşındaki “devrimci”.

Bu kitlesel inisiyatif hareketi artık günlük gazete çıkaracak düzeye gelmişti.

Üstelik hareket içinde bile illegal olan direniş birimleri bile oluşturulmuştu.

Darbe öncesi yabancı gazeteciler ile birlikte sendikaları ziyaret ediyorduk.

Soru: “Bir darbe bekleniyor. Ne yapacaksınız? “Cevap: “Genel Greve gideceğiz”.

Anadolu’da solun kitlesel olduğu yörelere gidiyoruz. Aynı soruyu yöneltiyor Avrupa sol basınından muhabirler: Ne yapacaksınız?” Madenlere iniyoruz.

Direniş materyallerini bile gösteriyorlardı. Bu insanlardan kimileri 1984’e kadar kırsalda dayanmayı becerdiler.

Sonra Mamak dramı. Ünlü kafese konulanların sıradan erlerin gelirken geçerken sorduğu sorulara, “emret komutanım” diye cevap vermeler. Uygun adım marş marş yürüyüşler .

12 Eylül sonrası cuntanın en büyük korkusu bir Direniş Cephesinin oluşmasıydı. Bu bir anlamda 12 Mart sonrası kurulan AYÖD’deki birlikteliğin ete kemiğe bürünmesi idi.

İlk kurşun sıkıldı. Cephenin en büyük unsuru, “sıkıldım, oynamıyorum” demez mi? Patır kütür hazırlıksız aşağı inilmez mi?

Belki, 15 Ağustos 1984’den sonra “asılacaklar” olarak Tariş direnişçilerinin seçilmesi aslında bir tesadüf değil, bir göz dağı idi. Pek başarısız olduğu da söylenemez.