Şilan Deniz Teyhani anlatmaya devam ediyor: Kamp, kadın ve kızkardeşlik (II)

 

Orta Doğu coğrafyası tarihinin en büyük çöküşlerinden birini yaşarken, bu depremin sarsmadığı yıkıma uğratmadığı parçası yok. Bunun bir parçası da yeni türden bir “kavimler göçü”. Şilan Deniz Teyhani, insanlık onuruna sahip çıkan direngen bir aileden. Parlak bir arkeoloji öğrencisiydi Mersin Üniversitesi'nde. Yükselişe geçen tiranlığın, ezmeye çalıştığı yeni kuşaktan. İyi bir arkeolog olacakken mahkemelerle, mahkumiyetlerle yüz yüze kaldı. Umarım kısa zaman içinde ilticası kabul olur. Kendi alanını olan arkeoloji ve büyük yeteğe sahip olduğu yazarlıkta devam eder. Köşemi yine onunla paylaşacağım, yeni kavimler göçünden tanıklıkları ile.

II.

"Günler çocuklar ve kadınlarla sohbet edip, hikâyelerini dinlemekle geçti. Kocasından kaçmış bir kadın vardı; eşi kadını pazarlamak isteyince öz savunma yapıp çocuğuyla birlikte yollara düşmüş. Yarı çevirmen, yarı İngilizce çat pat anlaştık kadınla. Sonra kadın dönüp oğluna baktı ve o an aklıma “Uçurtmayı Vurmasınlar” geldi. Kamptaki her kadın birer İnci, her çocuk da birer Barış’tı aslında. Ve bizler uçurtmanın gelmesini beklerken volta atan kadınlardık. Bana dönüp “Senin sorunun ne? Sen niye buradasın?” diye sordu. “Politik” dedim, gülümsedi. Her yerde aynı değil mi sorunlar aslında; erkekler yönetiyor biz ise… Sistem aynıydı. Günlerim böyle geçiyor; her gün yeni Barışlar ve İnciler ekleniyordu.

O kamptan başka bir kampa nakledildim. Yeni kamptaki odaya girerken ilk duyumsadığım şey yağ kokusu oldu; aslında kokulara bu kadar duyarlı olduğumu bilmiyordum. Odada üç kadındık. İki Eritreli ve bir de ben. Yerleşirken kadınlardan biri odadaydıve gülümseyerek ranzamı gösterdi. Eşyalarımı yerleştirdim. “Aç mısın?” diye sordu, “Evet” diye yanıtlayınca önüme bir tabak makarna koydu. Teşekkür ettim; bunun üzerine “Rica ederim kızkardeşim” dedi. O an kafama dank etti. Evet, biz onunla kızkardeştik. Kitaplarda okuyup da hayatımda uygulamaya çalıştığım şey buydu. O benim kızkardeşim. Bulunduğumuz yerde eğer ağlıyorsan kız kardeşlerin hep yanındadır. Sen kendi dilinde anlatırsın, onlar elini tutar, saçını okşar. Ya da gülüyorsan kız kardeşlerinde güler. Hasta mı oldun, kendi memleketlerinde öğrendikleri yöntemlerle seninle ilgilenir, sabaha kadar başında nöbet tutarlar. Ailen olurlar. Ülkeninfotoğraflarını gösterirsin veya annenin, sevdiğin adamın. Anlattığın zaman gözlerindeki samimiyet durumu unutturur.

Kamplarda ruhu yaralanmış kadınlarla sohbet etmek insanı tuhaf bir duyguya sürüklüyor. Mesela 16-17 yaşında Türkçe bilen Rojavalı bir kadın vardı. Ailesi onu okula göndermemişti. Suriye iç savaşının başında kendi yaşadıkları alanlarda hiç bir sorun olmadığını; daha sonra IŞİD’in gelmesiyle kadınlara yönelik kaçırma ve tecavüz gibi saldırıların arttığını anlatmıştı. Kaç arkadaşının savaşta öldürüldüğünü bilmiyor. En son Türkiye’ye kaçmadan önce çocukluk arkadaşının başından vurulup bedeninin paramparça olmasına tanıklık etmişti. Babasının cenazesini taşımıştı. O zaman kaç yasında olduğunu sorduğumda“13-14” dedi. Bu kadar korkunç olayları çocuk yaşta yaşamasına rağmen ağlamıyordu. Soğukkanlılıkla Türkiye’ye kaçtıktan sonra başına gelenleri, Avrupa’ya geçerken insan kaçakçılarının tecavüz ettiği kadınları anlattı. Kadınların çığlıklarının hala kulağındaydı. Ege Denizi’nde bindikleri bot batmıştı ve başından geçen o kadar felaketten sonraölümünkokusunu ilk o gün hissetmişti.

Peki ya iki gözümün çiçeği çocuklar? Barışlarım. Tüm olgunluklarıyla nasılda gülüyorlar. Yalın ayaklarına çiçekler koyduğum, burnu akan, çamurla oynayan, ağlamayı bilmeyen çocuklar. Somalili, Kürt, Azeri, Çeçen, Arap, Pakistanlı vs. Tüm bu çocuklar ortak bir dilleri olmaksızın sırayla bisiklete biniyorlar, top oynarken biri düştüğünde diğeri onun bacağını öpüyor, yağmur yağdığında su birikintisine atlayıp kahkahalar atan çocuklar. Onlardan öğreneceğimiz ne çok şey var.

Birde madalyonun diğer tarafına bakmak gerek: Erkekler. Her yerde olduğu gibi kampta da (görevliler hariç) o erkeklik halini ve egemenlik savaşını görüyorsun. Taciz, kendini üstün görme halleri, emretmek, buyurmak burada da mevcut. Bazı geceler yastığının altında bıçakla uyuyorsun. Eline tutuşturulan telefon numaralarını görmezden geliyorsun. Neden şikâyet etmiyor ya da tepki koymuyorsun diye sorulursa aslında yapıyorsun: Gözlerinin içine bakarak o kâğıdı yırtıyorsun. Görevlilerin tepkisi ise hep biz ne yapabiliriz şeklinde oluyor. İşte tam bu noktada devreye kız kardeşlerin giriyor. Yeni gelen her kadına önce kamptaki erkekleri gösteriyorsun uzak durmasını öğütleyerek. Bir yere giderken toplu gidiyorsun çünkü alkolün etkisiyle karşı taraf saldırganlaşabiliyor.  Eski olanlar sana nasihat verir: “Güçlü bir kadın ol, gözyaşlarını görmesinler, birlikte yapabiliriz,  kadınlar direnmeliyiz” diye konuşur. Yaşamak direnmektir ve biz de bu direnişi kampta sürdürüyoruz.

Kampın en kötü anı ise vedalaşmaktır. Kamplardan olumlu ya da olumsuz iki kararla çıkıyorsun. Eğer sonuç olumluysa ülkede kalabiliyorsun, olumsuz ise geri gönderiyorlar. İşte o olumsuz sonuç aynı zamanda senin gerçekliğindir. Mülteci bir kadın olarak gün boyunca kaçtığın “Acaba ne olacak?” sorusu bir şekilde tokat gibi çarpar yüzüne.  Artık durumun somutlaşmıştır. Karar olumluysacezaevlerinde yapılan tahliye yanlışına benzer yemek yapılır. Kız kardeşlerinle bir arada birbirinize iyi dileklerde bulunursunuz.

Bir kadın olarak tek başına dil bilmeden direnmek aslında çok da zor değilmiş. İlk başta çok zor geliyordu ama şimdi kız kardeşlerim yanımda. Birlikte birçok şeyi başarabileceğimizi artık biliyorum."