Soluk alışları bile dinlenenler: Oktay Etiman’ın anısına

 

1972 Aralığında “Şadi Alkılıç” ya da “Aydınlar” davasının genç kuşak sanıkları arasında, Dev-Genç davasında yargılanmayan FKF’li bir grup olarak mahkum olduk. Dev-Genç davasından ayrıca yargılanan diğer arkadaşlar ise, dosyaların birleşmesi sonucu, 1974 yılında çıkan af yasası neticesinde mahkum olmadılar. 1972 martı Dev Genç operasyonunda alınmış ama sonuç olarak Davutpaşa Kışlasında bir süre kaldıktan sonra bu davadan yırtmıştım. Ne bileyim bunun daha fazla hapiste kalmama neden olacağını.

Sonuç olarak, sadece ANT ve Partizan dergisinin yazar ve editörleri mahkum olmuş oldu Alkılıç davasında. ANT dergisi yazı kurulundan ben ve Faruk Pekin; Partizan Dergisi Editörü Mehmet Arif Sarısözen. Orada da yazdığım için, daha ağır ceza aldım, “örgüt” yöneticisi olarak. Ve “Çekirdek” isminin babası Alpay Biber, Gülay ve Nurseli Varlı, Şeref Yıldız, Agah Uyanık, TİP Eminönü İlçe Başkanı arkadaşımız Vahit … ANT’ın diğer Üç Sorumlu Editörü Osman Arolat, Yaşar Gören ve Alpay Kabacalı basın davalarından yatacaktı. Herhalde Yaşar Gören, 40 kuşağından sonra hapse giren ilk Ermeni gazeteci idi. ANT Kurucusu Doğan ve İnci Özgüden ise, yurt dışında 12 Mart cuntasına karşı direniş organize ederken, aynı zamanda 12 Mart yönetiminin insanlığa karşı işledikleri suçları belgelendireceklerdi.

Şadi Alkılıç, 1963 yılında, Türkiye’nin kurtuluşunun sosyalizmde olduğunu savunan bir makalesinden dolayı Cumhuriyet Gazetesinin Yazı İşleri Müdürü Kayhan Sağlamer ile birlikte yargılanmış ve mahkum olmuştu. (Bk: Mahmut Baksi, Şadi Alkılıç Davası, May Yayınları 1969).

Bu dosya 1961 yılında kurulan Uluslararası Af Örgütünün Türkiye’ye ilişkin yürüttüğü ilk etkili kampanya oldu ve karar bozuldu sonuçta beraatle bitti. Şadi Alkılıç, 1938 Nâzım Hikmet/Genç Harbiyeliler davasından sonra bu davadan da yırtmıştı ama T.C. alimallah 33 yıl sonra yakışır adamın yakasına.

Harbiyeliler davasının bir başka sanığı, Homeros’u Azra Erhat ile (Al sana bir başka Aydınlar davası sanığı!) birlikte dilimiz kazandıran A. Kadir’in ’80 darbesinden sonraki torba tevkifatlarda, Fatih’teki evinden alınıp 45 gün 1. Şubede bir sandalyede oturup beklemek zorunda bırakıldığını hatırlarım. A. Kadir de Şadi Alkılıç ile birlikte, Darbenin Lideri Kenan Evren ile aynı sınıftandı.

On yıl sonra, 15 Temmuz gibi darbe içinde darbe yaşandı. Radikal 9 Mart darbe girişimi hiyerarşik 12 Mart darbesine dönüştü. Bunun için sansasyonel bir davaya ihtiyaç vardı. Zaten derin devlet yıllardır dinlemedeydi. Böylece aydınları ezmeye yönelik torba bir dava oluşturulmasına devlet aklı karar verdi. Eğer Deniz ve Mahirlerin eylemleri olmasa bu temel dava olacak ve bütün Türkiye solu TKP torbasına sokulacaktı.

Şadi Alkılıç davasında 5 farklı çevreden insan vardı. Bunlardan biri de Yeni Ufuklar dergisinde yazar hümanist aydınlardı. Peki onları nereden kattılar diye soracak olursanız. ’60’ların ilk yarınının ünlü davalarından biri de, Babeuf davasıydı. Fransız devriminin ünlü isimlerinden biri olan Babaeuf’ün Devrim Yazıları niye yargılanır ki?

Derin devlet uyumaz! Eğer 22 Şubat ve 21 Mayıs darbe girişimini lideri olan Talat Aydemir hücresinde Babeuf’ün Devrim Yazılarını okursa, T.C. yüz küsur yıl sonra Babeuf’ü bile sanık yapar! Çevirmeni Vedat Günyol ve Sabahattin Eyüboğlu davadan yırtsa bile, 7 yıl sonra Sıkı Yönetim Mahkemesine çıkartır.

Bu arada Aydemir darbe girişiminden sonra gözaltına alınanlar arasında, darbe karşıtlığı ile bilinen İdris Küçükömer’in de olduğunu hatırlatalım.

İdris Küçükömer, bir de 1971 Balyoz operasyonu sırasında birçok aydın ve akademisyen ile birlikte “şüpheli” olarak gözaltına alınacaktı. Bu “şüpheliler” arasında Yaşar Kemal de vardı. İstanbul, sanki işgal ordusu altındaydı. Ev ev aranacaktı. Yaşar Kemal oradan sıyırsa bile, eşi Tilda yakayı kaptıracaktı, Şadi Alkılıç davasına, Sabahattin Eyüboğlu’nun piyanist eşi Magdelana Rufer ile birlikte.

Bu arada başta askeri hükümet olduğunu sanmayın! Bütün bunlar, “reformist” ve de “sivil” ve de parlamenter bir hükümetin hükmü altında yaşanıyordu. Sadece 11 ilde sıkıyönetim vardı.

Bizim davanın temel belgesi, “dinleme” kayıtları idi. Demirel’in İçişleri Bakanı Dr. Sükan, ABD’den üstün teknoloji dinleme aletlerine sahip olmakla övünüyordu. Hatta, “solcuların soluk alışlarını bile dinliyoruz” diye övünecekti. (Bk: Enis Coşkun, Gizli Dinleme, May yayınları 1974). Aynı Dr. Sükan’ın, 9 yıl sonra Ecevit hükümetinde bakan olacağı hiç aklımıza gelir miydi?

Magdela Rufer ile Tilda’nın yaptığı Fransızca telefon muhabbeti, 1965 seçimleri değerlendirmeleri, ’71 de “delil” olacaktı “çatal ve bıçakla devrim girişimi!”

Biz anti MDD olan FKF’liler 1969 yılı yazında seminerler yapmıştık kendi aramızda. Bu haber bile olmuştu bir gazetede, solcular ev toplantıları yapıyorlar diye. Biz de dalga geçmiştik, bu bizim haber yahu diye. Hatta tiye almıştık, sorarlarsa ne diyelim diye. “Çekirdek yiyorduk” diyelim diye karara varmıştık.

Ne bilelim devletin şakadan anlamama özürlü olduğunu! 2 yıl sonra, bana 1. Şubede bant dinletirken, Masis’in, İlkay’ın, Faruk’un ve kendimin seslerini duyunca komik gelmiş, kendimi tutamayıp gülünce, 51 tevkifatından kalma komiser, “Ne gülüyorsun” diye sinirlenip, “yıkın” komutunu verecekti.

Meğer aynı yaz MDD’ci FKF’liler de Ankara’da seminer yapıyorlarmış. Ve de dinleme altındalarmış bizim gibi. Selimiye zindanında Oktay Etiman ile buluştuğumuzda anlatacaktı.

O yaz bize dokunmadılar ama zehir hafiye Sükan’ın Ankara dinlemeleri sonucu, Yusuf Küpeli ile birlikte Oktay Etiman gözaltına alınacaklardı. Ama hukuki olarak bir sonuç çıkmayacaktı.

O sıralarda, bir ekip de özel sorgulama teknikleri için Amerika’ya gitmişti. (2. Dünya Savaşı sırasında Gestapo’dan teknik öğrenip tabutlukları kurmaları gibi). Bunun ilk uygulamalarından biri Oktay Etiman üzerinde yapacaklardı. Oktay Etiman bu sınavdan onuruyla çıkmayı başaracaktı. Saflarda yılgınlık yaratmamak için bunu Dev Genç içinde anlatmamayı tercih edecekti.

Ama daha beterini 1972 şubatında MİT’in Ziverbey’deki özel işkence merkezinde ve daha sonra ünlü Harbiye hücrelerinde yaşayacaktı. Bileklerini kesecek, hastaneye zor yetiştirilecekti Harbiye’de. Onu o halde hücreden çıkarırken gören başka bir hücredeki kadın arkadaşımız ise aklını yitirecekti.

1972 aralığında mahkemede tutuklanıp, kendimi Selimiye Kışlasının Kore Savaşı “kahramanı” NATO Generali, daha sonra AP Milletvekili Ürün’ün, toplama kampı tarzı özel olarak düzenlettiği, gün ışığı görmeyen, Ziverbey köşkünden gelenlerin konulduğu yer altı koğuşlarında buldum. Herhalde Ziverbey köşkünden geçmemiş, görece “normal” koşullardan gelmiş tek kişiydim ilk başlarda. Bu “hizmete” yeni açılmış ve yukarıdaki bölümden farklı olarak, “özel” olarak seçilmiş subayların yönetimindeydi.

Ayrıca Yusuf Küpeli gibi daha “önemli” arkadaşların tek başına tutulduğu kafesi andırır özel hücreler vardı, bu “özel” bölümün girişinde. Hücresinin önünden görüşe giderken, hâlâ gördüğü her türlü işkencenin yansımasını görebiliyorduk kafesinde.

1969 yılının “dinlenenleri” olarak, 2. Koğuşta tanıştık Oktay Etiman ile, dost olduk, İngilizce çalıştık birlikte. THKP/C’nin İşçi Kesimi sanıkları ile birlikteydik. Emin Karaca, Muzaffer Oruçoğlu da bizimleydi. Bir muhbirin üflemesi sonucu Emin Karaca, erlere vahşice dövdürülecekti, “özel” subaylar tarafından. Sonra 4. koğuşa alınacaktık. Sevgili Yalçın (Oşin Çilingir) da bizimleydi. 27 Mayıs’ı yapan MBK’nin daha sonra TİP’li üyesi olan Muzaffer Karan’ın kızıyla evliydi o zamanlar. Aralarındaki yazışma, “Mektupla örgüt kurmaktan” tutuklanmasına neden olmuştu. Torba davaları, Gülenciler ve Karşı-Gülenciler icat etmedi. Tarihi çok eskidir. Yassıada tutuklamaları da torba davadır. Menderes’i eleştirenler, parti içi muhalifleri de kendini Yassıada’da bulmuştu

Ertuğrul Kürkçü’nün de kaldığı 5. koğuş “idamlıklar” koğuşuydu, burada önemli sayıda arkadaşın psikolojik sorunları vardı. Ve bu bir salgın gibi diğer koğuşlara da sıçrayacaktı. Ama emekçilerin çoğunlukta olduğu bizim koğuş, bir zayiat ile atlatacaktı bu salgını.

Çoğumuz 1974 “Anayasa Mahkemesi Affı” ile çıktık hapisten. Ama Oktay Etiman, Ertuğrul Kürkçü, Muzaffer Oruçoğlu, Necmi ve İlkay Demir ve diğerlerinin çıkışı daha uzun süre alacaktı.

Onun beni en duygulandıran resmi, 24 Nisan’da Ayaş’ta Sait Çetinoğlu, David Barsamian, Mahmut Konuk, Ara Sarafian ve diğer dostlarla birlikte çektirdiği resim olmuştu. Orada ’68’in vicdanını temsil etmişti Oktay.