Toplum mühendisliği yeniden faaliyette

 

Ankara sürekli Kürt hareketini Suriye’nin nüfüs yapısını değiştirmeye çalışmakla, Kuzey’deki Sünni Arap ve Türkmenleri göçe zorlamakla suçluyordu. Rojava ve Afrin’deki kantonlarda faklı kimliklerin temsil olunmasına karşın.

Afrin harekatı asıl Ankara’nın böyle bir plana sahip olduğunu kanıtladı. Alında şekillendirilmeye çalışılan, parçalanması kaçınılmaz olan Suriye’de belli bölgelerin tek renklileştirilerek sözde istikrar kazanması.

Ankara, “ben burnumun dibindeki Kürt ağırlıklı Afrin’e tahammül edemem” derken, benzer refleksi Şam da vermekte, “ben de Şam’ın burnu dibindeki Guta’ya tahammül edemem” demektedir.

Son tahlilde, Sünni toplumu bütünüyle göçe zorlanamayacağına göre, İdlib çevresinde yoğunlaşan Sünni/İslam bölgesinin kalıcılaşması için pazarlık yapılmaktadır. Fırat kalkanı ve Afrin operasyonu ile İdlib ile Türkiye’nin doğrudan sınırdaş olması sağlanmıştır.

Rusya, Afrin hava sahasını TC hava kuvvetlerine açarak, Afrin’i bir soykırım tehditi altına sokmuştur. Oradaki Sünni Arap olmayan toplumlara, “göç yada katliam” dışında alternatif bırakılmamıştır.


3 bin yıllık geç hitit dönemi ayn dara tapınağı, afrin bombardımanında tahrip oldu

Bu bölgedeki Süryani ve Ermeni toplumunun ve Arap Ortodoksların tarihi çok eskidir. 1915 yılında görece sağ kalmayı başaran bu kadim toplumlar, 100 yıl sonra yeniden tehcir yollarına düşmüştür. Bunun ilk örneği de zaten TC’nin desteği ile Cihatist çetelerce düşürülen, 1915 felaketini az zararla atlatan Kessab Ermeni kasabası olmuştu.

Ha bre Osmanlılıktan dem vuran yeni Ankara, aslında Osmanlının Suriye’deki toplumların çok renkli bir arada var olma mirasını yok etmiştir.

TC’nin ele geçirdiği Bab ile birlikte, Afrin’in de düşürülmesi ile, İdlib kısmi tecrit olmuşluk konumundan çıkmıştır. TC, İdlib’de zaten Rusya ile geçen yıl yapılan anlaşma sonucu askeri bir varlığa sahiptir. Sözde DAEŞ’in oradan temizlenmesi gerekçesi ile...

Afrin kent merkezine yönelik son operasyonda, TC İdlib’in Afrin’e bakan kuzey bölgesine ekstra birlikler indirmiş kente yönelik tam bir abluka çemberi oluşturmuştur. Afrin’in sivil halkı ile Guta’daki sivillerin kaderi karşılıklı pazarlık konusu olmuştur. Ne yazık ki Batının ilgisi Afrin üzerinde Guta kadar yoğunlaşmamıştır.

Suriye direnişinin kaderini aslında Halep belirledi. Ankara’nın planı Halep’in kısa sürede düşürüleceği hesabına dayandırılmıştı. Kafalardaki hesap gerçekliğe uymadı. Onlara göre Baas sadece azınlıkta olan Arap Alevilere dayanıyordu. Oysa Arap Milliyetçiliğinin laik partisi Baas’ın Sünni elit kesimleri arasında da ciddi bir tabanı vardı. Hristiyan toplumlar açısından ise Esad’ın otoriter rejimi, “İslamın kılıcına” oranla daha sineye çekilebilirdi. Siyasete bulaşmadıkları sürece bu toplumlar kendi cemaat hayatlarını (biraz da Osmanlı mirası olarak) yaşamaktaydılar. Üstelik “Sünni” olmalarına karşın Kürt toplumu da hortlatılmak istenen cihatizme sıcak bakmadı. Halep’in sünni Arap mahalleleri çetelerin /Ankara ve Washington’a göre “özgürlük savaşçılarının” kontrolüne geçse bile, Halep de Kürt mahallerinin karşı durması ve Ermeni mahallelerini koruma altına alması sayesinde düşmedi.

Halep’in Şam ile ulaşımı hiçbir zaman tam olarak kesilemedi. Çok meşakkatli olmasına, 2 saat yerine 18 saat yollarda sürünülmesine karşın, Halep gerektiğinde Beyrut ve Latakya’ya ulaşabildi. Önümüzdeki pazarlığın konusu ise, Hama ve Humus’un kaderinin ne olacağı... Burada zaten Şam kontrolünü hiçbir zaman kaybetmedi. Ama çevrede hala cihatist konumlanmalar var. Küçülmesi kaçınılmaz olan yeni Suriye’nin buraları da Guta gibi “arındırması” gerçekleşecek.

Oysa Hama daha baba Esad zamanında Müslüman Kardeşlerin isyan bayrağını açmış ve korkunç bir biçimde ezilmişti. Mısır’da, Tunus’ta, Gazze’de Müslüman Kardeşlerin başarısı, bu akımdan etkilenen 1968 MTBB kuşağını Suriye macerasına sürükledi. Ve şimdi Gazze dışında bütün kaleler düşmüş vaziyette. Kendileri de yeni İttihatçılığa teslim oldular. Bırakın Şam’da namaz kılmayı, Halep’de bile bunu yapmak kısmet olmadı.

Peki, yeni Suriye’de Kürtlerin kaderi ne olacak? Reis, Kamışlı’ya kadar bütün sınır boyunu Kürtlerden arındırma hedefini saklamaya gerek bile duymuyor. Belki oradan da bir parça götürme çılgınlığında. Oranın kaderi, 1921 Kürdistan Krallığı (1921-23) ya da 1946-47 Mahabad Cumhuriyeti gibi mi olacak, ya da Irak Kürt Federe Devleti gibi bir Arap Cumhuriyetinin biçimsel parçası mı olacaklar? Bunu büyük güçlerin bölgesel pazarlıkları yanında, Kürt halkının direnişi belirleyecek.

Gerileyen dünya gücü ABD Irak’ı İran’ın hegamonyasına terk ettiği gibi, Kürtleri de terk edecek mi? Zaten 1975 de Irak Kürdistan’ını Saddam/Şah pazarlığına kurban etmişlerdi. Ruslar, Mahabad gibi Rojava’ya da “ne haliniz varsa görün” mü diyecek? Bölgenin tüm kadim halkları, yine trajik bir belirsizlik döneminden geçiyorlar.

AB ile ABD Ukrayna’yı da kapacağız derken, Rus ayısının kış uykusundan uyanmasına neden oldular. Moskova Kırım’ı kaptığı gibi, beni Akdeniz’den kovamazsınız mesajını da Suriye üzerinden yolladı. Malumunuz, Rusya’nın Sovyetlerden miras kalan Akdeniz kıyısındaki son askeri üssü 'Hmeymim', Latakya yakınlarında.

İdlib bölgesi’nin Suriye’nin parçalanması durumunda, bir süre sonra bu bölgenin Türkiye’ye ilhak olunması da aslında kafalardaki hesaplardan biri. Toplum mühendisliği bir yandan işlemeye başlarken, TC’nin idari, kurumsal yapılanmaları da zaten bölgede tesis olunmaya başlanmıştır.

Afrin’de farklı toplumları temsil ettiği iddia edile bir kent meclisi kurulurken, bir yandan da Afrin’e vali atanacağı ilan edilmektedir. Daha önce de Cerablus’da vali ataması yapıldığı gibi, TC kurumlarının şubeleri de açılmaya başlanmıştı.

Benzeri bir süreci, 1938-39 yılında İskenderun Sancağının Türkiye’ye ilhakında da yaşamıştık. Suriye cumhuriyeti hiçbir zaman bu ilhakı tanımadı. Kökü Hititlere dayandırılarak ve Hitit’rin de aslında Eti Türkleri olduğu savunularak, bölgeye Hatay adı verilmiş ve hak iddia edilmişti.

Kars’ın ilhakında da yapılan tartışmalı halk oylaması ile (Antep ve yöresinden önemli miktarda nüfus tam oylama öncesi Antakya ve İskenderun’a aktarılmıştı) , ilkin İskenderun Sancağının Hatay Cumhuriyeti olarak sözde bağımsızlığı ilan olunmuş ve bir Meclis de kurulmuştu.


Hatay Cumhuriyeti Meclisi şimdi künefeci olmuş!

“Seçimler silahların gölgesinde yapıldı. Ankara Sancak doğumluları Türkiye’nin dört bir yanından Sancak’a taşıdı. Araplara, Nusayrilere gereken gözdağları verildi.” (Ayşe Hür, Radikal, 14,10,2012).

Meclisi oluşturan 40 mebusun 22 tanesi Türk, 9'u Alevi Arap, 2'si Sünni Arap, 5'i Ermeni, 2 tanesi de Rum Ortodoks cemaatine mensuptu. Meclis 2 Eylül 1938 günü açıldı. Ömrü 10 ay sürdü.

2. Dünya Savaşı öncesi, TC’yi İngiliz/Fransız bloğuna çekmek için verilen bir rüşvet olmuştu sancağın teslimi. Fransa çökünce bu anlaşma da bir işe yaramamış, rüşvet vermekle kalmışlardı.

Şimdi de devlet-i muazzama arasındaki yeni bir paylaşım kavgasının, üstelik tam da bölgenin paylaşımının kavgasının verildiği şu günlerde bakalım daha ne rüşvetlere ve alıp satmalara tanık olacağız.