ÖZGÜRLÜK MÜ? OTORİTE Mİ?

Reha Alpay - 04/12/2005 1:42:43 (805 okunma)


ÖZGÜRLÜK MÜ? OTORİTE Mİ?

Günlük yaşamımızda bir çok sorunla karşı karşıya kalıyoruz. Bu sorunların önemli bir bölümü içinde yaşadığımız toplumun genel sorunlarının bir parçası ya da bize yansıması. Sözgelimi işsizlik sorunuyla karşılaşıyorsak, bu bizim kişisel olarak yaptığımız hatalardan çok hükümetin izlediği politikaların ya da küresel olarak gelişen ekonomik süreçlerin bir sonuçu. Çalıştığımız işyerinde bir sorun yaşıyorsak bu sorun genellikle işyerlerinde yerleşmiş kültürün bizim insani ihtiyaçlarımıza karşılık vermemesinden kaynaklanmaktadır. İnsanlar daha ilk uygarlıklar oluştuğu günden bu yana toplumsal sorunların daha kolay çözüleceği bir toplumun nasıl olması, nasıl örgütlenmesi gerektiği üzerine kafa yordular. Antik Yunanistan'da düşünürlerin kafa yordüğü en karmaşık sorunu belki de bu oluşturuyordu. 

Başlangıçtan bu yana "nasıl bir toplum" sorununa kafa yoran düşünürlerin kafasında iki düşünüş tarzı her zaman çatışma içinde oldu. Bunlardan biri insanın giderek özgürleşmesi düşüncesi diğeri ise tersine insanın sürekli denetim altına alınması düşüncesiydi. Kimi düşünürler bunlardan birini kendilerine temel alırken kimileri de bu iki düşünce arasında bir uzlaşma noktası bulmaya çalıştılar. Özgürleşmeyi esas alanlardan kimileri insanın doğuştan iyi olduğunu varsayarken, kimileri ise insanın doğuştan olumlu potansiyeller taşıdığını ve bunların açığa çıkmasının koşulları üzerine kafa yordular. Bunun karşısında yer alanlar ise insanın doğuştan ya da yaratılıştan kötü olduğunu, ancak bu kötü eğilimler kontrol altına alınırsa iyi yönlerin ortaya çıkabileceğini savundular. Bunlar baskıcı politik sistemlerden ve güçlü devletten yana oldular. Çünkü insanları denetleyen güçlü mekanizmalar, yasalar, onları uygulayan kolluk güçleri olmazsa "içindeki şeytana" kapılacak insanların toplumu kaosa sürükleyeceğini düşündüler. 
Genel olarak otoriter bakış açısı olarak niteleyebileceğimiz, insanın baştan kötü eğilimlerle doğduğunu varsayan yaklaşımın tarih boyunca toplumlara hakim olduğunu ve günümüzde de egemen kültürleri belirlediğini saptamak durumundayız. Sözgelimi çocuğun "terbiye edilmesi" hep vurgulanır, olumlu potansiyellerinin açığa çıkarılması ise ikinci planda kalan bir iş gibidir. Hatta çoğu zaman ihmal edilir, çünkü bu potansiyeller para kazanmaya her zaman uygun değildir. Yalnızca para kazanmaya yönelik beceriler geliştirilmeye çalışılır.

Bu konuda sağlıklı bir bakış açısı geliştirmek için doğaya bakabiliriz. Bir çam ağacının kozalağı ya da genel olarak bir bitkini tohumu her zaman kendisini yeniden en iyi özellikleri ile üretecek potansiyele sahiptir. Ancak bu potansiyelin gerçekleşmesi için gerekli koşullar vardır. En başta uygun bir toprak, ardından su ve tohum yeşerdikten sonra yeterli güneş v.s. Bu koşulların sağlanamadığı koşullarda tohum ya çürüyecek ya da sağlıksız veya cılız bir sekilde gelişecektir. Burada tohumun taşıdığı kötü "potansiyel"den söz edebiliriz. Tohum yok olma, sağlıksız büyüme ve hatta bulaşıcı bir hastalığa yakalanma "potansiyel"ine de sahiptir. Ancak esas olan ve normal koşullarda gerçekleşen o bitkinin tüm olumlu özellikleri ile kendini yenilemesidir. Tersini düşünmek doğadaki evrimsel gelişmeyi inkar etmek anlamına gelir. Olumsuzlukların bir başka güç tarafından bastırılması gerekmiş olsaydı, giderek daha karmaşık canlıların oluşumuna olanak sağlayan doğal evrim insanı ortaya çıkaramazdı.
İnsan için ise bitkinin yetiştiği toprak toplumdur. Daha küçük yaştan itibaren temel gereksinimleri karşılanmayan bir insan sağlıklı bir şekilde gelişemeyecek ve gerçek potansiyelleri ortaya çıkmayacaktır. Sağlıklı beslenmeyen veya çevresinden sevgi ve saygı görmeyen ya da yeteneklerini geliştirmek yönünde teşvik edildiği değil, sürekli davranışlarının kontrol altına alındığı bir ortamda büyüyen çocuk baştan sağlıksız yetişiyor demektir. Çocukluğunda sağlıklı yetişse dahi kendi potansiyellerini gerçekleştirme olanağı bulamayan bir insan çürümeye başlayacaktır ve kötü "potansiyel" açığa çıkacaktır.

Sonuç olarak; insanlığı daha ileriye götürecek bir toplumu amaçlıyorsak, insanı baştan kötü varsayarak kontrol altına almak yerine onun olumlu potansiyellerini açığa çıkaracak özgürlüğe vurgu yapmak ve özgürlükçü bir toplumu hedeflemek durumundayız. Böyle bir toplumda insanlar yaratıcılıklarını çok farklı alanlarda ortaya koyabilecek ve yaratılan zenginlikler birbirini kontrol altına alma kaygısı olmadan paylaşılabilecektir. 

Not: Her ne kadar bu yazıda çok geçen iyi ve kötüyü nasıl ayırt edeceğimiz açık değilse de bu ileride başka bir yazının konusu olacak.

Küreselleşme, her ne kadar politik gündeme neoliberalizmin yükselişi ile seksenli yıllardan bu yana girdiyse de, 16. yüzyıldan beri yaşanan bir olgu. Çok kabaca yeryüzündeki tüm kıtalararası iletişim ve ürün akışının yoğunlaşması olarak tanımlanabilecek küreselleşme, daha eskiye de götürülebilir. Ancak bu dönemlerde “yeni dünya” (Kuzey ve Güney Amerika ile Avustralya ve Okyanusya) henüz “keşfedilmediği” için küreselleşmeden söz edemiyoruz. 16. yüzyılda bu kıtalara ulaşan Batılılar, özellikle altın, gümüş gibi değerli madenleri buralardan Avrupa’ya taşıyarak küreselleşmeyi başlattılar. Böylece kapitalizmin toplumsal bir sistem olarak ortaya çıkışını sağlayan sermaye birikimi büyük bir hız kazanmış oluyordu. 18. ve 19. yuzyıllar ise bir yandan dünyanın her tarafında sömürgeciliğin yaygınlaşmasına tanık olurken, öbür yanda ABD’nin ve Latin Amerika ülkelerinin bağımsızlıklarını kazanmaları ile dünyadaki siyasal dengelerin değişmesinin işaretlerini veriyordu.

Küreselleşmenin temel karakteristiği, baştan beri kapitalizmin sermaye birikimini ve sömürüyü artırmaya yönelik bir sömürgeleştirme politikası olmuştur. Bununla birlikte bu sürecin daha etkili bir biçimde gerçekleştirilmesi için teknolojik yenilikler her zaman önem taşımıştır. 1883’te bugünkü Endonezya’da patlayan Krakatoa volkanının dört saat içinde Boston’da basılan gazetelerde haber edilmesi o gün için büyük bir aşamaydı ve bu okyanusları aşan telgraf telleri sayesinde oluyordu.

Peki 1980’lerde neoliberalizm küreselleşmeyi neden gündeme getiriyordu? Bu sorunun yanıtını bulmak için 1960’ların sonlarında bunalıma girmeye başlayan ve 1970’lerde petrol fiyatlarındaki artışla birlikte bunalımın doruğuna ulaştığı sırada kapitalizmin bu dönemi nasıl aşmaya çalıştığına bakmak gerekiyor. İkinci Dünya savaşını izleyen yıllar hızlı bir sanayileşme ve toplumsal refahın neredeyse tüm dünyada arttığı yıllar oldu. Bunu izleyen bunalım başladığında, 1970’lerde ilk tepki sanayinin, işgücünün daha ucuz ve örgütsüz olduğu Üçüncü Dünya ülkelerine taşınması olmuştu. Ancak bunalım buna karşın devam edince, sermaye teknoloji yoğun sektörlere yönelmeye ve daha önce girmemiş olduğu alanlara yönelerek hizmet sektöründe gelişmeye başladı. Bu süreç, otomasyonda görülmemiş bir artışa ve bilgi ağırlıklı bir sermaye birikimine yol açtı. Bir yanda bilgisayar ve iletişim teknolojileri yaşamın her alanına girerken, bir yandan da bağımsız küçük işletmelerin yerine merkezi olarak örgütlenen ve bayiler aracılığı ile yayılan hizmet sektörüne yönelik işletmeler yaygınlaşmaya başladı [1].

Bilgisel sermayenin bu yaygınlaşması ister istemez kapitalist ideologları da yeni sloganlar üretmeye ve bu yeni gelişmeleri kapitalizmin bir zaferi ve insanlığa katkısı olarak sunmaya yöneltti. Neoliberal politikaların yarattığı işsizlik, yoksullaşma, gelir dengesizliğinin derinleşmesi, yaratılan tüketim toplumunun allanıp pullanmasıyla gizlenmeliydi. Sermayenin yapısındaki bu değişikliklerin en göze çarpan sonucu, sanayinin Üçüncü Dünya ülkelerine kayması ve yeni gelişen teknolojiler ile kıtalararası iletişimin yayılması idi. Bu göstergeler küreselleşme adı altında sloganlaştırıldı. Gerçekten de artık yoksul ülkelerde dahi çoğu evde televizyon vardı ve insanlar dünyada olup biteni izler olmuşlardı. Ancak bunlardan daha önemlisi kapitalizm artık yeni pazarlara ve daha önce ulaşamadığı doğal kaynaklara gereksinim duyuyordu. Bu genişleme de daha önce soyutlayarak yok etmeye çalıştığı “sosyalist” ülkeleri pazar ilişkileri içine çekerek ve Üçüncü Dünya ülkelerinde daha önce ulaşamadığı bölgelere girerek gerçekleşecekti. Böylece yumuşama ve silahsızlanma politikaları ile artık kendini tehdit altında hissetmeyen “sosyalist” blok ülke liderlerine kapitalizme yumuşak geçiş olanağı açılmış oluyordu. Daha geniş pazarlara gereksinim duyan kapitalizm artık eski sömürge ilişkileri olmaksızın küresel bir sistem olmaya hazırdı. Pazar ilişkileri, para ve teknoloji ile tüm dünyayı denetleyebileceğine güveniyordu artık.

Böyle bir ortamda Gorbaçev liderliğindeki Sovyetler Birliği açıklık ve yeniden yapılanma politikaları ile kapitalizme yolu açtı. Tüm dünyada neoliberal ekonomik politikalar etkin oldu. Ulusal paralar piyasadaki fiyat dalgalanmalarına açık olmaya başladı. Şirket birleşmeleri ya da uluslararası yatırımlar yoluyla tüm büyük şirketler ulusötesi şirketlere dönüştü. Bu ortamın gerektirdiği internet üzerinden yaygın iletişim gibi teknolojiler de hızla yayılmaya başladı.

DİRENİŞ VE YENİ TEKNOLOJİLER
Ancak bu gelişen teknolojiler yalnızca ulusötesi şirketlere ve egemen güçlere hizmet etmiyordu. Bunlar aynı zamanda daha önce duyulmayan görülmeyen haksızlıkları duyulur ve görülür kılıyordu. Sözgelimi, 1992’de Los Angeles’ta polisin kimsenin görmediğini varsaydığı bir saatte, haksız olarak cadde ortasında acımasızca dövdüğü Rodney King, olayı amatör video kaydedicisi aracılığı ile filme alan bir kişinin yerel basını haberdar etmesi ile büyük bir ayaklanmaya yol açtı. King’in bu şekilde dövülmesi LA polisinin uyguladığı acımasız ırkçı baskının ilk örneği değildi, ancak benzer olaylara daha önce tanık olanların bunu kaydetme olanağı olmamıştı. Oysa 1992’de artık amatör video kayıt aygıtlarını satın almak ve taşımak sıradan insanlar için olanaklıydı. Bu aygıtlar izleyen yıllarda maden ve petrol şirketleri tarafından topraklarından sürülmeye çalışılan yerli topluluklarına karşı yapılan baskıları da bütün dünyaya duyurmak için etkili bir şekilde kullanıldı.

Yerel radyolar, alternatif haber kaynağı olarak ve gerektiğinde hızlı bir şekilde eylemlerin örgütlenmesi için kullanılan bir başka teknoloji. Yüz yüze ilişkilerin ve telefonun sağlayamadığı bir hız ile tepki verilmesi gereken olaylar ayrıntılarıyla duyuruluyor ve gösterilere katılım sağlanabiliyor. 1990’ların ortalarından itibaren ise internetin işyerlerinde, üniversitelerde, okullarda ve evlerde yaygınlaşması ile karşılıklı iletişim olanakları hızla gelişti. Telefonun çok pahalı olduğu ya da güvenilir olmadığı uzak mesafelerle iletişim kolaylaşıyor, yalnız haber metinleri değil fotoğraf ya da video filmleri bile kısa sürede tüm dünyaya yayılabiliyor.

Burada küreselleşmeye karşı en etkili ve uzun süreli direnişi gerşekleştiren Zapatistaları anmak yerinde olacak, çünkü 1994 yılbaşında orada olanlar kısa süre içinde tüm dünyaya duyurulmasaydı ve geniş bir dayanışma hareketi örgütlenmeseydi, bu direniş kısa sürede acımasızca bastırılan bir ayaklanma olarak kalabilirdi. Özellikle internetin böyle bir dayanışmayı örgütlemekte etkin olarak kullanılması Zapatistaların davalarını bütün dünyaya duyurmalarını ve geniş kesimlerin desteğini almalarını kolaylaştırdı. Onları destekleyenler de böylece ABD gibi gelişmiş ülkelerde internet aracılığıyla geniş eylemler örgütleyebileceklerini gördüler ve bu süreç onları 1999’da Seattle’a kadar götürdü.

KÜRESELLEŞME VE DUVARLAR

Dünya Ticaret Örgütü, 1999 Kasımında Seattle’da serbest ticaretin önündeki engelleri kaldırmak için uluslararası bir anlaşma yapmayı amaçlayarak toplanmıştı. Gelişmiş ülkeler ve ulusötesi şirketler Üçüncü Dünya ülkelerinin kendi kaynaklarını korumayı amaçlayan önlemler almalarından rahatsız oluyorlar ve bu kaynakların serbest piyasa ortamında güçlü olanlar tarafından sınırsızca kullanılmasını istiyorlardı. Çevreciler ve ekolojistler buna, doğal kaynakların talanına ve yokedilmesine yol açacağı için karşı duruyorlardı. Giderek artan yoksullaşmayı daha da hızlandıracağı için toplumsal adalet konusunda duyarlı olanlar eylemlerde yerlerini alıyordu. Sendikalar ise serbest ticaretin, sanayi ve hatta hizmet sektöründeki işlerin Üçüncü Dünya ülkelerine daha fazla taşınmasına yol açacağı için DTÖ’ye tepki duyuyorlardı [2]. Bunlara ulusötesi şirketler eliyle endüstrileşen tarımdan etkilenen küçük çiftçi örgütlerinden her türlü ayrımcılığa karşı çıkanlara kadar çok geniş bir katılım da eklendi. Bu tarihe değin bu denli farklı duyarlılıkları olan bu hareketler hiç bu ölçekte bir araya gelmemişlerdi. Eylemin yığınsallığından öte bu denli farklı hareketlerin ortak bir hedefte birleşmeleri önemliydi. Bunun ötesinde Seattle eylemleri yalnızca ABD boyutunda değil uluslararası bir katılımla gerçekleşmişti.

Seattle’ı Melbourne, Prag, Quebec, Göteburg ve Cenova izledi. Dünyanın her tarafında küreselleşmeyi temsil eden DTÖ, DEF(Dünya Ekonomik Forumu) gibi kuruluşların toplantılarına karşı yığınsal eylemler ve bu eylemlerle dayanışma gösterileri örgütleniyordu. Berlin duvarının yıkılışının üzerinden daha henüz 10 yıl geçmişken, duvarları yıkmakla övünen küreselleşmeci kapitalizm, kendi toplantılarını halka karşı korumak için tüm bu kentlerde beton duvarlar örmek ve binlerce polisi bu duvarları korumak için seferber etmek zorunda kalıyordu.

Küreselleşmeciler kendi söylemlerini yalnız bu şekilde yalanlamıyorlardı. Üçüncü Dünya ülkelerinde yoksulluğun giderek artması ve küreselleşmenin yarattığı politik istikrarsızlıklar bu ülkelerden gelişmiş kapitalist ülkelere kaçak yollardan göçü sürekli artırıyordu. Oysa otomasyonun yaygınlaşması işgücü talebini her yerde azaltıyordu ve gelişmiş kapitalist ülkeler için bu göç, yalnızca toplumsal ve ekonomik açıdan dengeleri bozabilecek bir tehditti. Kaçak göçmenler ucuz işgücü sağlasa da, bu durum, mevcut işsizliği istenmeyen boyutlara ulaştırıyordu. Ayrıca belirli ülkelerden büyük oranda göç gelmesi karşısında dinsel ve ırksal farklılıklardan ötürü yerel halk kendi kültürünü tehdit altında görmeye başlıyordu. Bu bir çok ülkede halkın politik eğilimlerini ve tercihlerini etkilemeye ve dolayısıyla hükümetleri önlem almaya yöneltti. Artık küreselleşmeci hükümetler ulusal sınırlarını kaçak göçmenlere karşı korumak için Berlin duvarından daha güçlü duvarlar örmeye, daha sıkı önlemler almaya, gözaltı merkezleri inşa etmeye başladılar. Bu duvarlar belki beton değildi, ama sınır korumak ve kaçak gelenleri gözaltında tutmak için ayrılan kaynaklar hiç bir dönemde görülmemiş boyutlara ulaştı. Duvarlar yalnızca sermayenin ve sömürünün akışı için yıkılmalıydı, insanların özgürce dolaşmaları için değil.

PORTO ALEGRE
Gelişmiş Batı ülkelerinde bu eylemlilikler yaşanırken, Üçüncü Dünya (ya da Güney) ülkeleri de daha az hareketli değildi. Zapatistaların Meksika’nın güneyinde, Chiapas eyaletindeki ayaklanmasına yukarıda değinmiştik. Bu ayaklanma, NAFTA’nın yürürlüğe girdiği gün başlamış olması ve yerli halkların örgütlenmesi sonucu gerçekleşmiş olması açısından çok önemliydi. Bununla birlikte bu tarihten önce ve sonra bir çok ülkede emperyalist küreselleşmeye karşı gösteriler yapıldığını vurgulamak doğru olur. Bolivya’da suyun özelleştirilmesine karşı yığınsal gösteriler olurken, Venezuela’daki muhalefet neoliberalizm karşıtı Hugo Chavez’i ezici bir seçim zaferiyle iktidara getiriyordu. Brezilya’da ise İşçi Partisi önce 1988’de güney eyaletlerinde Porto Alegre gibi kimi önemli kentlerde belediye başkanlığını, ardından da eyalet hükümetini ele geçiriyordu. Böylece gerek Venezuela’da, gerek Brezilya’da katılımcı demokrasiden sıkça söz edilir oldu.

Porto Alegre örneğinde, kimi zaman “doğrudan demokrasi” olarak da nitelendirilen, bu katılımcı demokrasiye biraz yakından bakmakta yarar var. Öncelikle bu kavramın ortaya atılmasında, İşçi Partisi’nin belediye başkan adayı seçimi kazandığı halde --belediye meclisi seçimlerinde aynı başarı elde edilemediği için-- belediye meclisinde çoğunluğu elde etmekten çok uzak olmasının etkisi olduğunu saptamak durumundayız. Vaad ettikleri politikaları belediye meclisinden geçirmek için halkın doğrudan desteğine gereksinimleri vardı. Bu desteği örgütlemek için kenti oluşturan 16 ilçede tüm vatandaşlara açık toplantılar organize edildi. Bu toplantılarda bütçe öncelikleri saptanıyor ve 2’şer delege Katılımcı Bütçe Danışmanı seçiliyor. İlçe toplantılarında saptanan önceliklere göre kent düzeyinde temizlik, yol bakım, eğitim v.b. gibi konulardaki öncelikler saptanıyor. 

Ancak bu önceliklerin nasıl uygulanacağı konusunda oluşturulan Tematik Komisyonlar da söz sahibi. Sendikalar, işveren kuruluşları ve hükümet dışı kuruluşların temsilcilerinden oluşan bu komisyonlar nihai kararlar üzerinde etkili oluyorlar. İlk yıllarda ilçe bazında yapılan toplantılara geniş bir halk katılımı olmuşken, sonraki yıllarda bu katılımın belediye bürokrasinin vereceği kararlar için yalnızca bir danışma forumu olduğu ortaya çıkınca katılım oldukça düştü [3]. Tabanı olmayan, ancak uzman kişiler aracılığı ile kararları manipüle etmeye çalışan sivil toplum kuruluşlarının katıldığı Tematik Komisyonlar daha öne çıktı. Kimi kararların yerel yatırımlarda ekonomik çıkarı olan işverenlerce manipüle edilerek belirlendiği de iddia edilmektedir[4]. Varolan merkezi belediye örgütlenmesine ve bu yapının finans kuruluşlarına bağımlılığına çözüm bulmayı amaçlamayan bu katılımcılık, sonuçta sorunlar karşısında çaresizliğe halkı ortak etmekten başka bir işe yaramamıştır. Halk sözde ilçeler düzeyinde örgütleniyordu, ama karar verme mekanizması doğrudan katılıma olanak vermeyecek boyutta olan kent düzeyinde gerçekleşiyordu. Yatırımlar ilçe düzeyinde değil tüm kent düzeyinde belediye bürokrasisi tarafından organize ediliyordu. Bu durum projelerin çok büyümesine ve büyük finans kuruluşlarına bağımlılık yaratarak, bütçenin büyük bölümünün faiz ödemelerine gitmesiyle sonuçlanıyordu. Tabii bürokrasinin bizzat kendisinin yarattığı maliyeti de unutmamak gerek.

DÜNYA SOSYAL FORUMU


Yukarıda söz ettiğimiz 2000 yılındaki küreselleşme karşıtı gösteriler olurken Brezilya’da İşçi Partisi kendisini iktidara daha yakın görüyor ve uluslararası örgütlenmelerle kendisine destek bulmaya çalışıyordu. Aynı dönemde Avrupa’da, uluslararası finans işlemlerinden alınacak binde bir gibi bir vergi ile küresel adaletsizliğe çözüm aramayı savunan ATTAC(Finanssal İşlemlerin Vatandaşlara Yardım İçin Vergilendirilmesi Birliği), küreselleşme karşıtı hareket içinde reformcuların ağırlığını artırmaya çalışıyordu. Sonuçta bunlar kimi diğer küresel örgütleri de yanlarına alarak 2001 yılında Porto Alegre’de Dünya Sosyal Forumunu(DSF) organize ettiler[5]. Bu forum Dünya Ekonomik Forumu(DEF) ile aynı tarihte yapılarak, orada ele alınmayan toplumsal sorunları tartışmayı ve çözümler geliştirmeyi amaçlıyordu. DEF’na seçenek olarak ortaya çıkmakla birlikte daha baştan Brezilya İşçi Partisinin iktidar mücadelesine gölge düşürebilecek katılımcıların dışlanması ile organize edilmişti. Siyasal partilere değil sivil toplum kuruluşlarına dayandığını iddia eden DSF, Zapatistaları silaha başvurdukları iddiası ile dışlıyordu. Anarşist ve özgürlükçü örgütler ise doğrudan dışlanmasalar dahi organizasyon ve karar verme sürecine katılmaları engelleniyordu.

Birinci DSF “Başka bir Dünya Mümkün” sloganını yaygınlaştırarak büyük etkiler yaratırken gerçekte geniş sayılamayacak bir katılımla gerçekleşmişti (yaklaşık 15 bin). Ancak hiyerarşik bir örgütlenme tarzı yerine tüm hareketlere açık bir forum olma iddiası ile ortaya çıkması önemli bir çekim noktası olmasına yol açtı. İkinci DSF böylece 2002 yılı Şubatında 75 bin kişilik bir katılımla yapıldı. Bu katılımcıların büyük çoğunluğu yalnızca yapılan gösterilere katılmış dahi olsa bu büyük bir desteği ifade ediyordu. Anarşistler ve diğer özgürlükçülerin bir bölümü ise önceki DSF’de tüm kararların İşçi Partisi ve ATTAC tarafından belirlenmiş olmasını gözönüne alarak, ayrı bir mekanda paralel bir konferans örgütlemeyi yeğlediler. Çoğunluğu Latin Amerika ülkeleri olmak üzere 17 ülkeden 150 katılımcı bu toplantılarda bir çok konuyu ele aldılar[6]. DSF toplantılarında ise yalnız Zapatistalar değil Arjantin’in doğrudan demokrasi deneyimlerine dahi, son anda yapılan konuşmacı değişiklikleri ile yer verilmemeye çalışıldı.

Özellikle İkinci forumdan sonra dünyanın her yanında kent sosyal forumları ve bunların bir araya geldiği kıta forumları örgütlenmeye başlandı. Bu forumlar kimi yerde daha açık ve demokratik olabiliyorlarsa da kıta forumlarının yapısı DSF yapısından pek farklı olamadı. Sözgelimi ATTAC benzeri reformcu kuruluşlar ve İtalyan Komünist Partisinin devamı olan reformcu sol tarafından denetlendiği öne sürülen Avrupa Sosyal Forumu’na kimi radikal örgütler hiç katılmamayı savundular[7].

Ocak 2003’te Üçüncüsü yine Porto Alegre’de yapılan DSF’na bu kez 100 bin kişi katıldı ve 1000 forum toplantısı yapıldı (günde 200 adet). Açılışta devlet başkanlığı seçimini farklı bir şekilde kazanarak daha henüz İşçi Partisini iktidara taşımış olan Lula Da Silva davetli olarak, Venezüela devlet başkanı Hugo Chavez ise davetsiz olarak konuşmalar yaptılar. Yeni katılımcıların arasında ICFTU (“Özgür” Sendikalar Uluslararası Konfederasyonu) başkanı da vardı. Bürokratik sendikaların ve resmi devlet yetkililerinin bu artan katılımıyla birlikte açılış konuşmalarını yorumlayan Naomi Klein, daha önceki forumlarda “yeni” olmaya vurgu yapılırken bu kez “büyük” olmaya vurgu yapıldığını belirtiyor ve bu sol devlet başkanlarınca Forumun rehin alındığını söylüyordu. Bu rehin alınma ve kaçırılma ile forum “olgunlaşıyor”, “ciddileşiyor” ve eski solun başarısız projelerinin mezarları arasında, seçim kazanarak toplumu değiştirme projeleri küreselleşme karşıtı harekete, katılımı artırıcı çözümleri gölgede bırakacak şekilde sunuluyordu[8].People’s Global Action’dan (PGA, Halkın Küresel Eylemi) Andrej Grubacic ise Naomi Klein ile bu konuda hemfikir olmadığını söylüyor, “çünkü o zaten hiç bir zaman bizim forumumuz olmamıştı” diyor. “Başka bir Dünya Mümkün” sloganının Zapatista’lardan geldiğini anımsatarak, Forumdaki bu konuşmaları otoriterlik karşıtı olanların istismar edilmesi olarak niteliyor[9].

Açılış konuşmalarının ötesinde kimi forumların yerlerinin bir kaç kez değiştirilmesi, toplantı mekanlarının birbirinden uzak olması ve bu yerlerin bulunmasındaki zorluklar Üçüncü DSF’nun dile getirilen olumsuzluklarıydı. Eğer bu olumsuzluklar her eğilimdeki kesimleri eşit şekilde etkilemiş olsaydı belki bu denli dile getirilmezdi. Sendikalar veya ATTAC gibi büyük hükümet dışı kuruluşların desteklediği toplantılar çok iyi duyurulup organize edilirken, kapitalizme seçenek getirmeye çalışan forumların yerleri değiştiriliyor, ulaşılması en güç yerlere atılıyordu. Katılımcı Ekonomi önerisiyle tanınan Michael Albert’in, Z magazinin katkısı ile organize ettiği Kapitalizmden Sonra Yaşam forumu bunlardan biriydi ve sonuçta aksaklıklardan ötürü kimse bu foruma katılamadı [10].

DSF İÇİNDEKİ ANA EĞİLİMLER


DSF’na katılan kuruluşlardan yukarıda kısaca söz ettiysek de bunların benimsediği politik eğilimleri de kategorik olarak kısaca analiz etmekte yarar var. Brezilya İşçi Partisi ile İtalya’daki Demokratik Sol ve Komünist Yeniden Oluşum gibi Avrupa’daki Komünist Partilerin devamı olan partileri bu anlamda birinci ve en etkin kategori olarak görebiliriz. Bu partiler, denetledikleri sendikalar ve köylü örgütleri gibi yığınsal örgütler aracılığı ile belirleyici olmaya çalışıyorlar. Bu partilerin kimi söylemleri anti-kapitalist dahi olsa, esas olarak varolan uluslararası ekonomik yapıyı reformlar yoluyla daha adaletli bir hale getirmeyi ve ulusal kalkınma yoluyla toplumsal sorunlara devletçi çözümler bulmaya çalışıyorlar[11].
Anti-kapitalist olmakla birlikte devletçi çözümleri savunan diğer sol partileri ayrı bir kategori olarak görmek daha doğru olur. Bunlar daha çok enternasyonalist özelliklerini de koruyan Trotskist partilerdir. DSF ve kıta forumlarından çok yerel kent forumlarında daha etkin olabilmektedirler. Bu forumları kendi politik doğrultularında örgütlenmenin bir aracı olarak ele almaktadırlar.

Bir diğer önemli kategori hükümet dışı kuruluşlardır. Bunların ATTAC gibi kimileri uluslararası spekülatif finans hareketlerinin kendisini dahi sorgulamadan bunların vergilendirilmesi yoluyla çözümler üretilebileceğini savunacak denli sınırlı bir bakış açısına sahiptir. Radikal çevre örgütleri gibi göreli olarak daha bağımsız olanları ise hükümetlere yapılacak baskıyla uluslararası ilişkilerin reforme edilebileceğini, ulusötesi şirketlerin etkinliklerinin sınırlanabileceğini ve böylece ekolojik sorunların ve toplumsal adaletsizliğin azaltılabileceğini savunmaktadırlar. Devlet fonlarına ya da şirketlerden beslenen vakıflara dayanan kuruluşlar ise genelde tek bir sorunla ilgilenmekte ve küresel sorunların tümünün birbirine bağımlı olduğunu dahi gözden kaçırmayı yeğlemektedirler. Sivil toplum kuruluşları olarak da adlandırılan tüm bu örgütlerden anti-kapitalist bir çıkışı yönlendirmelerini beklemek olanaksızdır. Ancak sahip oldukları mali kaynaklarla orantılı olarak anti-kapitalist eylemciler de dahil olmak üzere geniş bir kesim için çekim odağı olmaktadırlar.

Son olarak anti-kapitalist ve anti-otoriter örgütleri bir kategori olarak ele alabiliriz. Kendi içinde çok çeşitli yaklaşımları barındırmakla birlikte, bu kapsamda olup yukarıda değindiğimiz gibi forumlarda yer alabilecekken katılmamayı tercih eden örgütler de var. Bunlara bir diğer örnek ise 10 milyon Hintli köylünün desteklediği KRRS(Karnataka Eyaleti Çiftçiler Birliği). PGA’nin oluşmasına da öncülük eden bu köylü örgütü, ATTAC başkanının tutarsız açıklamalarına ilişkin sorularına tatmin edici yanıtlar alamayınca DSF’na katılmamıştır. Zapatistalar Foruma kabul edilmezken insan hakları ihlalleriyle suçlanan Chiapas valisinin ve göçmenlere karşı acımasız politikaları ile bilinen Fransız bakanın foruma katılması sordukları sorulardan bazılarıdır. KRRS, Asya Sosyal Forumuna da halk tarafından bilinmeyen örgütlerce girişimin başlatıldığı ve yığınsal örgütlerin uzantı gibi ele alındığı gerekçesiyle katılmadı[12].

BİR İDEOLOJİK YENİLENME OLARAK KÜRESELLEŞME

Burada geriye dönüp küreselleşme kavramının nasıl bir ideolojik boşluğu doldurmak için yaratıldığına ve bunun seçeneğine bakmakta yarar var. Avrupa’lı sömürgeciliğin İspanya ve Portekiz eliyle başladığı ilk dönemlere bakacak olursak, Hrıstiyanlığın çok güçlü bir ideolojik araç olarak kullanıldığını görürüz. Bugün dahi dünyada Hrıstiyanlığın en güçlü olduğu kıta Latin Amerika’dır. İlk doğduğu dönemde evrenselci bir anlayış geliştirmiş olan bu din, o dönemde artık dogmacılığın en ileri düzeyine ulaşmış ve yerli halkların kültürlerini aşağı görmenin ve yok etmenin bir aracı haline gelmişti. Sömürgeleştirme askeri gücün yanısıra Hrıstiyan misyonerlerce yürütülüyor ve yerli kültürler ortadan kaldırılmaya çalışılıyordu.

Ancak bu dogmatik dinsel yaklaşım, gelişen kapitalizmin gereklerine yanıt vermediği gibi mutlakiyetçi krallıklar gibi ayak bağı oldu. Sanayileşme aşamasına gelen kapitalizm, aydınlanma çağında geliştirilen hümanist, evrenselci düşünceleri kendi ideolojisine yerleştirmeyi yeğledi. Fransız devrimi böylece laik bir eşitlik, adalet ve kardeşlik sloganı ile gerçekleşti. Bununla birlikte bu laik eşitlikçiliğin evrenselciliği ancak Avrupalılar için geçerliydi. Sanayileşme sömürgeleştirmeyi gerektirdiğinde bu halklar için eşitlikten söz edilmiyordu. Böylece Antik Yunan’dan bu yana insanlığın hedeflediği evrenselcilik bir kez daha sözde kaldı. Burjuva ideolojisinin bu konuda başarısızlığı ve ikiyüzlülüğü yirminci yüzyılda özellikle “komünizm” tehditi ile haklılaştırılmaya çalışıldı. Halkların bu tehdite karşı her yol denenerek “korunması” gerekiyordu.

1980’lerde ise artık bu tehdit ortadan kalkmıştı ve sanayileşmiş tüketim toplumunun homojen kültürünü yaymak için yeni sloganlara gerek vardı. Bu kültür kendisini sorgulayacak her türlü kültürel zenginliği yerelci ve gerici olarak niteleyip ortadan kaldırmak durumundaydı. Yerel zenginliklere değer veren evrenselci bir anlayış yerine onları dışlayıcı bir küreselci anlayış kampanyası böylece başlatıldı. Hatta bu, küreselciliğe seçenek yaratmaya çalışanları dahi etkiledi. Seçenek olarak, tüm yerel zenginliklerin bir sentezi olması gereken evrenselcilik değil, daha adil bir küreselleşme ortaya kondu. Oysa bu, yine belirli bir kültürde yaratılmış olan bir seçenek olarak yerel zenginlikleri dışlamak durumunda olacak. Sözcüğün başta belirlediğimiz anlamına bakacak olursak bunu daha net olarak görürüz. Evrenselci bir anlayışı benimsemiş bir dünya, belki bugünkünden daha fazla iletişime gerek duyacak, ama bu boyutta bir mal ve hizmet akışına gerek duyacağı çok kuşkulu. Çünkü bu mal ve hizmet akışı esas olarak sömürüye dayalı ilişkilere yarıyor. Bunun seçeneği ise üretim bilgisinin evrenselci bir anlayışla karşılıklı olarak paylaşılmasıdır. Yoksa alışverişin daha adil koşullarda yapılması değil.

SOSYAL FORUMLARA YAKLAŞIM NE OLMALI ?

Sosyal forum örgütlenmeleri küreselleşme karşıtı hareketin içinden çıkmıştır. Ancak aynı zamanda bir hareketler hareketi olan bu hareketin reformcu kesimleri tarafından ve yukarıdan aşağıya bir örgütlenme ile yaratılmıştır. Bu durum gerçekte küreselleşme karşıtı hareketin yeterince olgunlaşmadığının ve küreselleşmeyi aşacak hedeflere yönelmekte yetersiz kaldığının bir göstergesidir. Ulusal kalkınmacı politikalarla ve DTÖ gibi yapıların reforme edilerek uluslararası sistemin değiştirilmesiyle günümüzün sorunlarının çözüleceğini öngören yaklaşımlarla küreselleşmenin aşılması olası değildir. Bu yaklaşımlarla ezilen halkın sorunları belki biraz hafifletilebilir, ama evrenselci değerlere dayanan bir toplum yaratılamaz. Anti-otoriter, özgürlükçü bir açıdan soruna bakıldığında bu forumların küreselleşmenin evrenselci bir şekilde aşılmasına hizmet edip edemeyeceği sorgulanmalıdır. Tarihi ters yöne çevirip ulusal devletlere dayalı çözümler üretmek eski hataların bir yinelenmesi olacaktır. Reforme edilmiş bir küresel pazar sistemi, “başka bir dünya” değil, ancak kapitalizmin daha uygar bir versiyonu olabilir. Hedeflenmesi gereken ulusal sınırların ve dargörüşlülüğün yok edildiği, insanlığın doğrudan demokrasi yoluyla geliştirilen evrensel etik değerlere dayalı olarak örgütlenmesidir.

Ne yazık ki şu anki yapısı ile sosyal forumların bu doğrultuya yönelmesi olanaksız görünmektedir. Ancak bu anlayışı benimseyen örgütler bir yandan kendi aralarındaki ağları geliştirirken bir yandan da özellikle yerel forumlar aracılığı ile diğer eylemcilere ulaşabilirler. Bu bir yandan anti-kapitalist olup hükümet dışı kuruluşların maddi olanaklarının cazibesine kapılan bir çok eylemciyi etkilemek açısından işlevli olabilir, öbür yandan da devletçi solun defalarca iflas etmesine karşın halen etki alanında tuttuğu geniş bir kesime ulaşmak açısından önemlidir. Bununla birlikte katılınan sosyal forumlarda edilgen bir izleyici değil, özerk alanlar yaratarak alternatif politikaları ortaya koymak önemli. Böylece gerek katılmamayı yeğleyenlerce dışarıdan, gerek katılmayı yeğleyenlerce içeriden gelen baskıyla sosyal forumlar kendi amacı içinde tutarlı olmaya zorlanacaktır. Bu zorlama DSF’nu devrimci bir yöne çekemeyecek dahi olsa onu aşacak, anti-otoriter ve anti-kapitalist bir ağın ortaya çıkmasına hizmet edecektir.

Bu noktada DSF’na eleştirel yaklaşımlarla birlikte katılmayı savunan Ezequiel Adamovsky’nin, Dünya Toplumsal Hareketleri Ağı oluşturulma çabasını zaten oluşmakta olan bir ağın DSF denetimine alınma çabası olduğunu belirten sesine kulak verelim: “Artık Örgütlenme Komitesinin, daha saydam işleyiş mekanizmalarını benimsemesi ve karar verme sürecini toplumsal hareketlere devretmesi zamanı geldi. Ancak bunun aksine, DSF’nu büyük ölçüde denetleyen kimi örgütler –ATTAC Fransa, CUT and MST (Brezilya), Küresel Güney’e Odaklanma (Tayland) ve Kadınların Dünya Yürüyüşü (Quebec, Kanada)—Toplumsal Hareketlerin Dünya Ağı’nı (THDA) yaratmaya giriştiler.

“Toplumsal hareketlerin ‘daha kalıcı düzeyde’ eşgüdümü düşüncesi tartışmasız önemlidir. Eğer bu ağ tam olarak tüm dünyadaki toplumsal hareketleri temsil edecekse, bu birkaç örgütün eline bırakılamayacak kadar çok önemlidir. Fakat THDA’nın ilkelerini kim yazdı? Kim onun nasıl örgütleneceğine karar verdi? Daha önemlisi kim Sekretaryayı seçti, hatta bir Sekretaryaya gerek olduğuna karar verdi? Elbette benim ait olduğum hareket değil, ya da Arjantin’deki hiç bir hareket değil, ya da bildiğim kadarıyla diğer ülkelerdeki hareketlerin çoğu tarafından değil. Piqueteros, Bolivyalı cocalero köylüleri, Avrupalı Sınırlara Hayır eylemcileri, Güney Afrikalı boşaltma karşıtı kampanyayı yürütenler ve diğerleri bu konuyu tartıştı mı? Eğer neden sözettiğimden haberleri varsa şaşarım. Toplumsal hareketlerin yerel halk örgütü eylemcileri o toplantılarda değildiler. Ve en azından hareketlerin, önerilenleri ülkelerinde tartışması ve görüşlerini iletmeleri için ilk önerinin önceden onlara ulaştırılması için hiç de doyurucu çaba harcanmadı.”[13]

Umalım ki insanlığı doğrudan demokrasiye götürebilecek forumlar ve toplumsal hareketler ağı çok gecikmeden bu anlayışların aşılması ile yaşama geçirilebilsin.

[1] Bkz. Chaia Heller, “McDonalds, Mtv ve Monsanto: Bilgisel Sermaye Çağında Biyoteknoloji Yükselişi”, Toplumsal Ekoloji, Sayı 2 (Güz 2002), sy. 108-119, çev: Halide Demir ve Reha Alpay, “Teknoloji: Nasıl Geliştirildi? Nasıl geliştirilmeli?” Toplumsal Ekoloji, Sayı 2 (Güz 2002), sy. 97-107
[2] Burada sendikaların yaklaşımının dargörüşlü ve ulusalcı olduğunu belirtmekte yarar var. İşlerini yitirenlerin sahip olması gereken toplumsal güvenceler çok önemli olmakla birlikte, gelişmiş bir ülkede ulusal düzeyde işsizlik artacak gerekçesiyle gümrüklerin artırılmasını, kota uygulamalarını desteklemek sorunu bir başka ülkenin halkı aleyhine çözmeyi beklemektir.
[3] “KENT SAKİNLERİ KENTLERİNİ GERÇEKTEN YÖNETMEYE BAŞLAYINCA”, Derleme, Çeviren Bülent Tanatar
[4] Bu konuda Brezilya’daki en büyük işçi sendikası konfederasyonu TUC’un kimi yöneticilerince İkinci Dünya Sosyal Forumuna gönderilen metine bakılabilir: “CRITIQUE OF PORTO ALEGRE, Open Letter to the Trade Unionists and Activists Participating in the World Social Forum 2002 in Porto Alegre, Brazil”.İngilizce çeviri New York sosyal forumunun web sitesinde yayınlanmıştı (http://www.nycsocialforum.org). Özet bir Türkçe çeviri İstanbul Sosyal Forumu’nun yahoogroups’taki tartışma listesi arşivinde bulunabilir.
[5] DSF ve yerel forumlar için, bkz. Abdullah Anar , “Dünya Sosyal Forumu”, Toplumsal Ekoloji, Sayı 2 (Güz 2002), sy. 76
[6] Jason Adams, “Jornadas Anarquistas: Anarchist Convergence in Porto Alegre, Brazil”ASK, Anarcho-Syndicalist Review, Sayı: 34 (Bahar 2002), Sayfa 24
[7] “Who Controls the European Social Forum?”, http://web.inter.nl.net/users/Paul.Treanor/esf.html
[8] Naomi Klein, `What happened to the new Left,” http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/naomiklein.htm
[9] Andrej Grubacic, “Life After Social Forums”, http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/life-after-sf.htm
[10] Michael Albert, “What happened in Porto Alegre”, http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/albertroy.htm
[11] Devletçi çözümlerin açmazları için bkz. Şadi İdem, “Alternatif Küreselleşme Karşıtı Hareket ve Devlet Yönetimi”, Toplumsal Ekoloji, bu sayıda
[12] Prof. M.D. Nanjundaswamy, “KRRS Reservations on ASF”, http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/asia2003/krrs.htm
[13] Ezequiel Adamovsky, “Another Forum is Possible, Whose Bridges are We Building? Do We Need a New International?”,http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/anotherforum.htm[/b]

Globalizm Çağında Ulusçuluğun Çıkmazı isimli kitabımdan NB

[1] - Tarık Demirkan, Macar Turancıları, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul: 2000

[2] - Prof. Şerif Mardin’e göre, Cahun, Namık Kemal ile ilişki içerisindeydi. Age. S.73

[3] - Mustafa Celâleddin Paşa, 1849’da Osmanlı ülkesine göçmüş, özgürlükçü bir Polonez aristokratıdır. 1860’larda yukarıda adını andığımız kitabı yazan “Paşa”, Nazım Hikmet’in de büyük dedesidir. Elbette onunla birlikte Ali Fuat Cebesoy ve Oktay Rifat’ın da! Karadağ Savaşı’nda Mirliva rütbesi ile şehit düşmüştür. Şaire sövmek isteyenler, dedesinin Polonyalı olduğunu hemen hatırlarlar da nedense, Türkler’den çok önce bir Türk Tarihi yazdığı akıllarına gelmez. Bkz. İ. Ortaylı age s. 247

[4] - Büsra Ersanlı, İktidar ve Tarih. S. 74, İletişim Yayınları, İst: 2003

[5] - Zikr. Niyazi Kızılyürek, Milliyetçilik Kıskacında Kıbrıs, s. 155. İletişim Yayınları, İstanbul: 2003.

[6] - Meraklısına Şerif Mardin ve Niyazi Berkes’in burada andığımız kitaplarını salık veriyorum! Osmanlı “aydınları” imparatorluğu kurtarmanın peşimdedirler. Bu bakımdan ulusçuluk devleti dağıtacak bir bozgunculuk olarak görülür taa 1913’te Selânik de elden gidene dek!

[7] - Zikr. N. Kızılyürek, age s. 153

[8] . F. Georgeon age. S. 103. Yusuf Akçura/ Türk Yurdu Dergisi Aralık 1924 sayısı. Samet Ağaoğlu, Babamın Arkadaşları, s. 101

[9] - H. Kakınç, Milli Sosyalizm ve Sultan Galiev s. 113-115

[10] - François Georgeon. Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri Yusuf Akçura s. 15



İKİ FARKLI ULUSÇULUK ANLAYIŞI:

“Ulusçuluk” doğup büyüdüğü batı Avrupa’da iki disiplin gösterir: 

Fransızlar, bunun ne olduğunu bilir, sınıfsal ve ekonomik zemininden koparmadan, bir politik kavram olan bu terimin içini boşaltmaz, devletle ulusu özdeşleştirirler. Bu anlayışa göre, “ortak bir siyasi irade gösteren, bir devlete vatandaşlık bağı ile bağlı olan” insanlar, bir ulusu oluştururlar. Yani ortak pazarda yaşayıp, ortak çıkarları olan insanlar, ulustur...

Kendisi Sorbonne’da siyaset bilimi okuyan ve Sorel’in doğrudan öğrencisi olan Akçura da ulusu böyle görür...

Almanlar’a göre ise ulus, bir etnik köken meselesidir... Avrupa’da en geç uluslaşan millet olan Almanlar’ın, ulusal pazarı birleştirmek üzere böyle bir tez ileri sürmekten başka seçenekleri yoktu çünkü, onlarda burjuvazi bir pazar ihtiyacı oluşturacak aşamaya geldiğinde, Fransa’daki gibi bir krallık yönetiminde değil, her biri bir başka devlet olan, bölük pörçük bölgesel prenslikler yönetimine yaşamaktaydılar. Bütün o devletçikleri birleştirmek için, etnik köken birliğinden başka sarılabilecekleri başka bir silah, bulunmamaktaydı... Bundan dolayı, Fransız tipi ulusçuluk, modern ulusçuluğa daha yakın; politik bir bağ olarak görür ulusu... Alman tipi ulusçuluk ise romantik bir kan, soy-sop ilişkisi olarak yorumlar...

Tabii bir de Balkan Tipi Ulusçuluk vardır ki, üretim biçiminin hiçbir bileşeninin gelişmesine bağlı olarak, hiçbir ihtiyaca cevap vermek üzere değil, Avrupa’da okuyan veya Avrupalılar’ın yazdıklarını okuyan aydınların zihninde doğup yayılmıştır. Hiçbir ihtiyaca cevap vermeye yönelik olmadığı için de akıl içinde değil, duygularla ilgili bir sosyal varlıktır. Tarihi, etnik temizlikler tarihi diye de okunabilir.

Kendi tarihinin de en geç ulusçuluğu olan Türk Ulusçuluğu’na gelince, Enver Paşa aslında imparatorluğu kurtarmak derdinde olduğu ve kendine o dönem yardım edecek Almanya’dan başka batı Avrupalı güç bulamadığı için; Alman tipi ulusçu olup çıktı! Ziya Gökalp’i de kendine teori yazmakla mükellef kıldı, zımnen... Sonradan Bolşevik de “olduğu” gibi, ulusçu, “oluverdi”... 1913’te, artık Selânik de elden gittikten, Araplar, Arnavutlar ve Kürtler de isyan ettikten, hem İslâmcılık, ve hem de Osmanlıcılık iflas ettikten sonra! Savunulacak başka hiçbir şey, kalmayınca! Asıl derdi imparatorluğu kurtarmak olan bu adam, o amaca hizmet edeceğini sandığı her kılığa, bürünmüştür... “Bolşeviklik” dahil!

1919’a gelindiğinde, İttihatçılar arasında iki tür Türk milliyetçilği vardır:

Enver Paşa ekibinin başını çektiği, romantik Alman tipi ulusçuluk ki ideoloğu kendisi bir Kürt olan Ziya Gökalp olup, ulusu soy – sop, kültür (hars) birliği olarak niteler... Sınıfsal ve ekonomik kökenini sarfı nazar eder, politik bir birlik demek olduğunun farkında değildir, politik irade birliği olduğundan da hiç söz etmemeyi yeğler... İmparatorluk peşindedir...

Ve “Sarı Paşa”nın başını çektiği, modern Fransız tipi ulusçuluk... Ki ulusun politik bir antite olduğunun bilincindedir, ulus devlet kurmaya çalışmaktadır. Sınıfsal ve ekonomik zemininin bilincindedir, burjuvazi yaratmaya çalışmaktadır. Politik bir irade birliği olduğunu bilincindedir, “hakimiyet milletindir” diye, bas bas bağırmaktadır. Bir soy-sop ilişkisi olmadığını bilmektedir, “ne mutlu Türküm diyene” demektedir... Onun da ideoloğu, sanıldığı gibi Kemal Atatürk değil (o liderdir) Yusuf Akçura’dır... Niyazi Berkes, onun için şöyle diyor:

 Ziya Gökalp’in düşün yolu yalın kattır. Boyuna suyun yüzünde yüzen bir yüzücünün, görünen düzeyinde gider. Akçura’nın düşün denizindeki yeri ise dışarıdan kolay görünen türden değildir. Kimi kez su yüzüne çıkan, çoğu zaman suyun altına dalarak yol aldıktan sonra gene gözüken bir yüzücüye benzer. Tek düzeye alışanlar onun su altında gittiği çizgiyi göremezler. Onun için zaman zaman hangi ideolojilerin temsilcisi olduğu belirsiz kalmıştır. Bu yüzden onun oportünist bir düşünür olduğunu sananlar bile olmuştur... Onun dogmalaşmamış, ayetleşmemiş fikirleri, kör değneğini beller gibi gidenlerin hiçbir işine yaramaz, bu yüzden de anılmaz.”[1]

Tarih, “Sarı Paşa”nın[2] haklı olduğunun delilidir…Ve dolayısıyla da Akçura’nın... Bugün böyle bir ulus ve ulusçuluk varsa eğer halâ, onlar sayesindedir... Öteki romantiklere kalsaydı, Türkiye bugün sömürgelikten yeni kurtulmuş bir üçüncü dünya ülkesi olurdu hem de başka sınırlar içinde...

Peki, onlar sustular mı?

Hayır ne münasebet?!

Kâh “1919’dayım” diye bağırıp çağırarak; kâh “Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri kurarak”, kâh Oğuz Hanın bile söylemediği “Kanla aldım” türünden akıl dışı iddialar ortaya atarak, kâh Turan talep ederek, yaşamaya devam ediyorlar...

El alemin altı yüz yıl önce tartışıp konuştuğu şeyleri, bize günümüzde bile tartıştırmak pahasına.

[1] - Niyazi Berkes, Felsefe ve Toplumbilim Yazıları s. 211. Adam Yayınları, İstanbul: 1985

[2] - Mustafa Kemal’in ordu ve İttihat Terakki içindeki lâkabı, “Sarı Paşa”dır. 




Ulusçu Paradigmamızdaki İki Hastalık

Taner Akçam, “Türk ulusal kimliği yok olmak, ortadan kalkmak, korkusu ile birlikte gelişmiştir”der.[1] “ Osmanlılar, son yüzyılını, ha bugün ha yarın yok olacakları korkusu içinde geçirmişlerdir... . İmparatorluğun geleceğinin kendisinin değil, bazı dış güçlerin ellerinde yattığı hem yöneticilerin hem de muhalefetin bildiği bir durumdu... Yönetici tabaka, hatta aydınlar derin bir moral çöküş içindedirler... İbn-i Haldun’u Osmanlıca’ya çevirenCevdet Paşa, bu ruh halini çok açık bir biçimde dile getirir. ‘Herkeste bir gelişme yaşı, öğrenip bilme yaşı, ve gerileme yaşı olduğu gibi, her devlette de bunun gibi üç aşama bulunup, ... Devlet Hey’eti de insan benzeri olduğundan, her durum ve aşamada, duruma uygun davranmak gerekir.’...

Özellikle Jöntürk kadrolarına bu dağılma ve yok olma korkusunun yarattığı bir panik havasının egemen olduğunu görüyoruz. Bu hava onların eylemlerini belirleyen en önemli faktörlerden birisidir...

Bu durum, Osmanlı Türk aydınında sürekli bir var olma-yok olma psikozu doğurmuştur... Yok olma korkusu, Türk ulusal kimliğinin ebesidir ve ulusal kimliğimiz, kendi göreli zayıflığı ve çaresizliğinin bilinciyle şekillenmiştir... Bu nedenle de kendi bünyesindeki diğer ulus ve etnik grupların demokratik taleplerini, kendi varlığına yönelik tehditler olarak algılamıştır.”[2] Osmanlı’nın cumhuriyete evrildiği dönemde yaşanan iki büyük travmadan söz etmek gerekir. Bunlardan ilki, “Kayıp vatan” Travmasıdır!

 Türk ulusal kimliği, yenilgiler, Müslüman katliamları ve toprak kayıplarının ürettiği bir intikam duygusu ile birlikte gelişmiştir... 19.yy ortalarından itibaren bu katliamlardan kurtulmak üzere, Anadolu’ya doğru kitlesel göçler yaşanır. Bu müslüman – Türk katliamları ve göçleri, Türk kimliği üzerinde derin izler bırakır... ”[3]

Balkan Savaşı’na bunun için girilmiş ve bütün Rumeli gibi ülkenin ikinci büyük şehri olan Selânik de elden gitmiştir! “Yine yenilgi, yine katliamlar, yine göçler ve yine kaybedilen topraklar! Akçam, bunu bir şok dalgası olarak niteler... Meclis-i Mebusan’da 1914 yılı açılış konuşmasını yapan Halil Beyşunları söylemekteydi: “ Başka milletler, harben kaybettikleri vatan parçalarını unutmaz-lar... Gelecek nesillerin önünde onları daima canlı tutarlar. Onlarla birlikte felâket sahipleri de daima yaşar. Bu suretle, ayni sebeplerin felâketli neticelerinden, geleceği korurlar. Bu yüce kürsüden milletime tavsiye ederim: Unutmamasını! Hürriyet ve meşrutiyet meşalesi nurunun beşiği olan sevgili Selânik’i, yeşil Manastır’ı, Kosova’yı, İşkodra’yı, Yanya’yı; bütün güzel Rumeli’yi unutmamasını tavsiye ederim.” Meclis bu konuşmaya “unutmayacağız” çığlıkları ile karşılık vermiş![4]

Tanıl Bora ise ayni Balkanlar ve “Kayıp vatan” traumasını, “devletin bekaası kaygısının, bir türlü ulusun bireyselleşmesine izin verememesi ve reşit olmayan bir ulus varsayımının, ” temeli olarak görür![5] Bora’ya göre, Türk ulusçuluğu kimliğinin ikili yanından gelen bir gerilimin burgacındadır!

Prof. Vamık Volkan, toplumların da bireyler gibi psikolojik traumalar yaşayabileceğini ve bunu nesilden nesile de aktarabildiğini anlatmaktadır. “Birey ya da aileler gibi büyük gruplar da yas tutarlar”[6]

 Nesiller arası geçiş, yetişkin bir insanın bilinç dışı olarak, traumatize olmuş benliğini gelişmekte olan bir çocuğun kişiliği üzerine dışsallaştırmasıyla oluşur. Çocuk bir önceki neslin istenmeyen sorunlu parçaları için bir rezervuar (depo) haline gelir. Yetişkinler çocuk üzerinde etkiye sahip olduklarından, çocuk onların istekleri ve beklentilerini içine alır (yutar) ve onlara göre davranmak için zorlanır. Atalarını trauması için yas tutmak ve bu traumaya bağlı aşağılanma ve çaresizlik duygularını tersine döndürmek, çocuğun görevi haline gelir.”[7]

Kayıp vatan” traumasının, Osmanlı zihnindeki müsebbiplerinin, “ihanet eden, aşağı sınıftan teb’alar ve onlara yardım eden Avrupalılar”biçiminde belirlendiğini de vurgulayalım!

1855’ten başlayarak Kırım Savaşı nedeniyle Anadoluya göçenlerin sayısı, 1 milyon kişidir. Sırp ve Girit isyanları, yüz binlerce müslümanın Anadolu’ya göçüne neden olur. 1877-78 Savaşı’nda, Anadolu’ya üç milyon insanın göçtüğü söylenmektedir. 1912’de Balkan Savaşı sonucunda da Anadolu’ya göçtüğü söylenen nüfus, 3 milyon dolayındadır. Cumhuriyetin onuncu yılında Türkiye nüfusunun 15 milyon olduğu düşünülürse, yüzlerce yıllık evini barkını bir gecede bırakıp, yalınayak, başıkabak bir halde canını Anadolu’ya atmış olan insanların, nerede ise toplumun çoğunluğunu oluşturdukları, görülür. 1878-1904 yılları arasında, sadece Ermeniler’in yoğun oldukları bölgelere yerleştirenlerin sayısı, 850 bin’dir.[8] Bir kez “vatan kaybetmiş” insanların, bir daha kaybetme olasılığına karşı tahammülsüzlük göstermeleri, anlaşılabilir bir kaygıdır elbette ki!

Anadolu halkının nerde ise %50’sinin zihninde, o “kayıp vatan” acısı hala yaşamaktadır. Zira onlar “muhacır” çocuklarıdırlar... Bu acı henüz çok taze iken, Enver Paşa Prof. Volkan’ın deyimi ile “yası ertelemek” için, Birinci Dünya Savaşı’na girer. Biraz tarih kitabı karıştıranlar görürler ki amaç, Rumeli ve Kafkasya’yı kurtarmaktı! Balkan savaşında rezil bir yenilgi yaşadığı için, bu defa Rumeli’yi Almanlar’a emanet edip gitti Sarıkamış’ta Kafkas fatihliğine soyundu ve bir kez daha rezilce yenildi; Ruslar Muş’a girdiler... Bu defa da bütün Arap vilâyetleri elden gittiği gibi, artık Anadolu’nun da elde tutulamaması gündeme geldi! 3 Temmuz 1919 günü Damat Ferit Paşa’nın, Refet Bele’ye gönderdiği ve Mustafa Kemal’in geri dönmesinin sağlanmasını istediği telgrafta, bu psikoz açıkça görülüyor (onda da!):

“ ... İngiliz ihracına ve ilerlemesine karşı katiyyen mukabelede bulunmayınız... Mustafa Kemal Paşa meselesine gelince, bu mesele da had, müzmin ve muzir bir şekil aldı... Binaenalyh hatt-ı hareketinde devamı, merkez ile havalii şarkiyenin birbirinden ayrılması manasını tazammum edecektir... Madem ki avdeti lüzümü bir mesele-i ecnebie halini aldı, vekâleti diğerine bırakıp dönmeliydi. Bahusus ki İngilizler avdetinde kendisine birşey yapmayacaklarını resmen vaad ettiler... Kendisi neden korkuyor? İnkisamdan (parçalanma) değil mi? Halbuki şu hareketi ile inkisamı maazallah kendisi yapmış olacak... Halbuki henüz inkisam muhakkak değil, fayda ümid ediyoruz…”[9]

Böylece o “kayıp vatan” kurtarılacak diye girilen savaş, o korkunç ruhsal travmayı tedavi etmek yerine, bu defa da Anadolu’nun elden gitmesi demek olan Sevr ile sonuçlandı! Bu daha da büyük bir travma idi!

Ardından gelen Sevr, travmayı iflah olmaz bir gangrene dönüştürür. Kanımca bu bölümün başında Taner Akçam’dan aktardığım “yok olma korkusu”nun altında yatan gerçek, budur...

Türk düşünce dünyası, bu iki travma ile alildir! Aslında, Türk Milliyetçiliği, bunlarla alildir de denilebilir.

Bugünkü Türk Ulusçuluğu paradigması, bu ikisi üzerine kuruludur...

Bizi bölecekler! Vatan parçalanacak!

Vatan elden gidecek!

Damat Ferit Paşa’nın, Mustafa Kemal’e karşı çıkarkenki gerekçesi de buydu, aradan şu kadar yıl geçtikten sonra, bugünkü paradigmanın her yeniliğin, her türlü demokratik gelişmenin önüne geçerken ileri sürdüğü gerekçe de, budur!

“ ... Sevr çuvalını kafamızdan çıkarmak için – hiçbir bildikleri olmadığı kanıtlanmış büyüklerimize rağmen bir şeyler yapabiliriz.” Bu satırlar, 1920’lerin bir İstanbul gazetesinden alınmış değiller. 18.7.2003 tarihli Sabah gazetesinden alınmışlar![10]

 Üç gündür, güneş doğar doğmaz ilk işim Dolmabahçe'ye koşturup denize bakmak! İşgal güçlerinin savaş gemileri... Dolmabahçe açıklarında mı diye!

Yine üç gündür sabahın köründe, İzmir Temsilcisi sevgili kardeşim Cemalettin Özdoğan'ı yatağından kaldırıyorum! İşgal kuvvetleri... İzmir'e çıktılar mı diye..” Bu satırlar da 1919’da yazılmış değillerdir. 8.7.2003 tarihli Star Gazetesindeki bir makaleden alınmışlardır.[11] Ayni yazar, ayni makalenin devamında da 
“ ... 'aydın' taifesi, akşamdan kalmanın mahmurluğu ile bilgiç bilgiç gülerek: 

'Herif üşütmüş… Sevr paranoyası, herifin kafasını bozmuş' Gerçekten, halime bakan olursa, kafayı kırdığımı düşünebilir… “ derken, bir başka hastalığını ortaya koyuyor: Fikri sefaletinin yarattığı kompleksten kaynaklanan, aydın düşmanlığı!

Bu sağlıklı bir durum değildir ama böyledir...

(
Globalizm Çağı’nda Ulusçuluğun Çıkmazı isimli henüz yayınlanmamış kitabımdanN.B.)


[b][size=medium]
PAYLAŞMAK İÇİN:
http://www.addtoany.com/share_save?linkname=&linkurl=http://www.kuyerel.com/modules/AMS/article.php?storyid=4107




[1] - Taner Akçam, Türk Ulusal Kimliği ve Ermeni Sorunu s. 55, İletişim Yayınları, İstanbul: 1994

[2]- age s. 57

[3] - age s. 76

[4] - age s. 78/79

[5] - Tanıl Bora, Milliyetçiliğin Kara Baharı s. 245, Birikim Yayınları, İstanbul: 1995

[6] - Vamık Volkan, Kanbağı/Etnik Gururdan,Etnik Teröre s. 51, Bağlam Yayınları, İstanbul: 1999

[7] - age s. 57

[8] - age s. 77

[9] - Refik. H. Karay, Minel Bab, İlel Mihrab, s. 185-186

[10] - Ömer Lütfü Mete- 18. 07. 2003 tarihli Sabah Gezetesi

[11] - Cevher Kantarcı- 8. 7. 2003 tarihli Star Gazetesi[/size][/b]