Yabancı gözüyle 1915/16 üzerine

Selcuk Uzun - 20/11/2011 20:34:51 (891 okunma)


Yabancı gözüyle 1915/16 üzerine

“Ben 20 yıldır bu ülkedeyim. Şimdi 3. kez Ermeni takibatına katılıyorum. Rahatlıkla söyleyebilirim ki, bu seferki en köklüsüdür. Çünkü bende öyle bir kanaat hâsıl oldu ki, Erzurum, Sivas ve civarındaki bölgelerdeki tüm nüfus öldürüldü ya da öldürülecek…”
(1915 Yaz’ında bir Alman tanığın Ermenilerin imhası ve sürgünü üzerine, İstanbul’daki Almanya Büyükelçiliğine gönderdiği „Çok Gizli“ raporundan )

"Küçük bir kısmından maada, bütün sağlam Ermeni erkekler askere alındı. Hâlbuki hakiki bir ihtilalden korkmaya hususi bir sebep yoktu. Tüm bu olup bitenlerden sonra şu kesinlikle kabul edilebilir: Ermenilerin sürülmesi ve imhası, İstanbul’daki Jön Türk Komitesi tarafından kararlaştırılmıştı. Kanıma göre (muhtemelen) organize edilmiş, ordu mensuplarının ve gönüllü çetelerin yardımıyla uygulanmıştır. Burada her yerde bulunan Komite üyeleri de şunlardır: Hilmi Bey, Şakır Bey, Erzurum milletvekili Seyfullah Bey. Ayrıca burada görev yapan: Vali Tahsin Bey, Polis Müdürü Hulusi Bey ve nihayet önlemlerin uygulamasında polis müdürünün yanı sıra, en kaba vahşiliği kanıtlanmış olan Mahmut Kamil Paşa."

(Doğu Bölgesinde Teşkilatı Mahsusa birliklerinin bir kolundan sorumlu olan Alman Miralay Stange`nin Erzurum’dan İstanbul’daki Alman Askeri Misyonu’na yolladığı gizli ve "Ermeni sürgünleri hakkında rapor“ başlıklı raporundan)

“Hazırlıklı bir Ermeni ayaklanmasından söz edilemez, asker alımları nedeniyle bazı taşkınlıklar söz konusu olabilir…”
(26 Mart 1915 tarihli Alman Büyükelçi Çangenheim`in Adana ve Halep konsoloslarının gönderdikleri rapora dayanarak gönderdiği rapordan)

“Talat bana, meseleyi son derece etraflıca tartıştıklarını ve sonuçta bağlı kalacakları bir karara ulaştıklarını söyledi. Dünya tarafından suçlanacaklarını söylediğimde, kendilerini nasıl savunacaklarını bildiklerini söyledi. Başka bir deyişle umurunda bile değildi…”
(9 Temmuz 1915 tarihinde Amerikan Büyükelçisi Morgenthau`nün Talat ile yaptığı görüşmeden)

“Hemen hemen hepsi askere alınan erkeklerin gıyabında, kadın ve çocuklar nasıl bir tehdit arz edebilir? Buradaki artan işaretlere göre, sürgünün uygulanması konusunda hükümet kasıtlı veya kasıtsız kontrolü elden kaçırmış durumda. Ermeni katliamı Çerkez ve Kürtlere bırakıldı…” (27 Temmuz 1915 tarihinde Aleppo’daki Alman Konsolosu Çalter Rössler`in, Berlin’e Başbakan Bethmann Hollçeg’e gönderdiği rapordan )

“Bağdat Demiryolu’nun İsviçreli müdürü, bana şunları söyledi: Hayatta çok şey gördüm. Ve sert bir insan oldum. Ama böylesine bir kafileyi göreceğini hiç beklemiyordum. Bu kafile bana Hindistan’daki açlık sefaletini hatırlatmıştı şeklinde konuştu…” 
(27 Eylül 1915 Aleppo Konsolosu Rössler’in çektiği telgraftan)

“Erzurum vilayetinde örneğin ne silah ne de tehlikeli yazılı materyal bulundu. Burada bir isyan planlanmış olsaydı, bunun için Erzurum’dan 35 kilometre uzaktaki Rusların ve Erzurum Garnizonunda sadece birkaç yüz jandarmanın ve Amele Taburlarında 3-4000 Ermeni’nin bulunduğu Ocak ayı en uygun zamandı. Burada yaşandığı gibi, on binlerce Ermeni’nin hiç karşı koymadan küçük bir Kürt ve çete tarafından boğazlanmasını mümkün kılan bu katliam, ayni zamanda da Ermeni haklinin ne kadar az savaşma isteğinin ve ne kadar az devrimci olduğunun da bir kanıtıdır. Her yerde sürgün hiçbir direniş olmadan vuku buldu. Sonra da kaderlerine razı olmuş bir şekilde boğazlandılar...” (5 Ağustos 1915 tarihinde Almanya’nın Erzurum Konsolosu Scheubner-Richter’in Raporu’ndan)

“Geçen ay bana “Ermeni serserileri“neden söz eden Mühendis Linsmeyer, şunları söyledi: “Ben kolay duygulanan bir insan değilim. Ama bu sefil insanları görünce, gözyaşlarımı tutamadım. Bu yüzyılda böyle bir şeyin olabileceğine ihtimal vermiyordum. Bir Türk komiseri bana şöyle demişti: Artık, kaç kadın veya kızın, zorla veya hükümetin onayıyla Araplar ve Kürtler tarafından alındığını bilemiyoruz. Bu defa Ermenilere karşı uzun zamandır istediğimiz şeyi yerine getirdik. 10 kişiden 9’unu hayatta bırakmadık. Tell Abiad’da da Cephane müdürü Seemann’in yanındaki iki Çerkez de ayni nedenden gönüllü yazılmışlardı. Göksun yakınlarındaki Çadaklı’daki Çerkez köyünün en yaşlısı da bana şunları söylemişti: Ev yıkmak için giderler…”.(Aleppo Konsolosu Rössler’in Reichskanzler Bethmann Hollçeg’e çektiği 27 Temmuz 1915 tarihli telgraf ve Bağdat Demiryolu memurlarından Ç. Spieker’in notlarından )

“18 Haziran akşamı arkadaşımız Eczacı Gehlsen ile evin önünde dolaşıyorduk. Bir jandarma ile karşılaştık ve bize kadın ve çocuklardan oluşan Bayburt’tan bir kafilenin hastanenin on dakika yukarısında gecelediklerini söyledi. Kendisi de sürgüne katılmıştı ve üzgün bir şekilde kafilenin bütün yol boyunca durumunu anlattı: „Kese kese sürüyorlar“ diyerek, Ergün 10-12 erkek öldürdüğünü ve uçuruma atiğini anlattı. Çocuklar bağırdığında ve gelmek istemediklerinde kafataslarının parçalandığını anlattı. Kadınların her şeyi ellerinden alınmış ve geçtikleri her köyde tecavüze uğramışlardı. „Ben kendim 3 çıplak kadın cesedini gömdüm. Allah beni affetsin!“ diyerek sözlerini bitirdi. „Onları öldürmek istediğinize göre, niçin köylerinde öldürmüyorsunuz“ diye sorduk jandarmaya. Aldığımız cevap şuydu: „Cesetleri ne yapalım peki! Koksunlar mı? ( Kasım 1915`de Alman Başbakan`a gönderilen rapordan. Ek 1. Bildiren Çalentin, gönderen von Bethmann Hollçeg)

“24 Haziran’da buradaki Ermeni Komitesi liderleri tutuklandı ve Samsun üzerinden iç bölgelere gönderildi. Ayni gün bütün Ermenilerin sürülmesinin düşünüldüğünü ve bu olayı bahane ederek tüm Ermenilere karşı harekete geçmek için kullanılacağını öğrendim. 26 Haziran’da Ermenilere sürgün için 5 gün süre verildi. Sürgüne uğrayan Ermeni şayisi 30.000 civarında. İlk 300 km. de özellikle kadın ve çocukların büyük bir kayıp vermeleri kaçınılmaz. Benim düşünceme herhangi bir kanıt getirememe rağmen, izlenimimi aktarmaktan kendimi alıkoyamayacağım: Jön Türk Komitesi, Ermeni sorununu kesin bir şekilde sonuçlandırmada harekete geçirici güçtür. Merkez Komite’nin bu biçimde Ermeni sorununa kesin olarak bir son vermek istediği kanısındayım. Jön Türklerin yerel komitesi, Ermenilerin sürülmesi ile onların mallarının kişisel çıkar için gasledilebileceğini umut etmektedir. Çoğu devlet memurlarının Komiteye olan bağlılığından dolayı bu hesaplarında yanılmayacaklardır…”
(9 Temmuz 1915 tarihinde Almanya’nın Trabzon Konsolosu Bergfeld`in, Başbakan Hollçeg’e gönderdiği rapordan)

“Ermenilerle ilgili hükümetçe yapılan açıklama küstahça bir ikiyüzlülüktür. Çünkü buraya gönderilen Müfettiş Ali Münih Bey’in çabaları sonucu hükümetin bu kararları kaldırdı. Buradaki memurlar, kendilerinin söylediğine göre emirler arasındaki farka aldırmadan sadece ilk emre göre hareket ediyorlar. Büyük bir ihtimalle, emirler gereği öldürülen Ermenilerin şayisi şimdiden 1909’da Jön Türklerin yaptığı katliamı aştı. (10 Eylül 1915 Almanya’nın Adana Konsolosu Büge´nin Büyükelçiliğe gönderdiği telgraftan)

“Bu ayin 10. ve 12.’de Ras Ul Ain üzerinden yürüyerek ve tümüyle bitkin yaklaşık 2000 kadın ve çocuk kafilesi geldi. Kafilenin durumunu ancak korkunçluğun resmini yapan Vereşcagin’in fırçaları tasvir edebilir. Jandarmalar, yüzlerinde ölümün kaderini taşıyan sefil durumdaki iskelet haline gelmiş varlıkları, kırbaçlar eşliğinde Aleppo sokaklarından tren istasyonuna doğru sürüklüyorlardı. Bağdat Demiryolu’nun İsviçreli müdürü, bana şunları söyledi: Hayatta çok şey gördüm. Ve sert bir insan oldum. Ama böylesine bir kafileyi göreceğimi hiç beklemiyordum. Bu kafile bana Hindistan’daki açlık sefaletini hatırlatmıştı şeklinde konuştu. Bunları görünce, Cemal Paşa’nın sürülenlerin fotoğraflarının çekilmesini çok sert bir emirle niçin yasakladığı anlaşılıyor. Gönderdiğim rapora eklediğim ve bana çok gizli olmak kaydıyla verilen emre göre, Bağdat Demiryolunda çalışan bütün mühendislerin ellerindeki filmleri, diskleri ve film makinelerini bir cezayı önlemek için vermelerini istenmişti. Ermeniler ile ilgili çekimler, bir savaşta izinsiz fotoğraf çekme olarak değerlendirilecekti…” (27 Eylül 1915 tarihinde Aleppo Konsolosu Rössler’in Büyükelçiliğe çektiği telgraftan)

“Ordu’ya belli mühendis ve memurların Ermeni sevki sırasında fotoğraf çektiklerinin bildirilmesinden sonra, Komutan Cemal Paşa bir emir verdi. 24 saat içersinde bu mühendis ve memurlar, çektikleri fotoğrafları filmleri ile birlikte Askeri Komiserliğe vereceklerdir. Fotoğrafları vermeyenler, savaş bölgesinde izinsiz fotoğraf çekmek suçundan yargılanıp cezalandırılacaklardır…” (Aleppo Konsolosu Rössler’in Büyükelçiliğe çektiği telgrafta yer alan Fransizca’dan çevirdiği „gizli“ bir rapor)

“Ermeniler hakkında alınan tüm tedbirler, görebildiğim ve gözleyebildiğim şeyler bana Muhacir Müdürü Şükrü Bey’in dediklerine götürüyor. Şükrü Bey şöyle demişti: Bu işin sonucu Ermeni ırkinin imhasıdır. Bu kesinlikle sonuna kadar mücadele edilecek Müslümanlar ve Ermeniler arasındaki süre giden savaşın sonucudur. Zayıf olan yok olmalıdır…” (18 Aralık 1915 tarihli Almanya’nın Aleppo Konsolosu Rössler raporundan)

“Dahiliye Nezareti tarafından gönderilen müfettişin açıkladığı gibi „Ermenisiz bir Ermenistan istiyoruz“ sözü, hükümetin uyguladığı ve daha da uygulayacağı ana ilkedir. Belki tüm Ermeni halkının kadinlar ve çocuklar da dahil 5’te 4’nün Küçük Asya’dan –genellikle yürüyerek- Mezopotamya ve Suriye’ye sevk edilmesi bu ilkedir. Sevk edilenlerin büyük çoğunluğu, hükümet organlarının ve onlarin kişkirttiği veya cesaretlendirdiği halk tarafından imhaları bir yana, açlık, yorgunluk ve hastalıktan öldü ve her gün de ölüyorlar. Doğu’da sayısız kafilenin % 75’i ölmüştür. Türkiye’de yaşayan Ermeniler 2.5 milyon olarak tahmin ediliyor. Bundan 1.2 milyonu Erzurum, Van, Bitlis, Diyarbakir, Harput ve Sivas’tadır. Tüm Küçük Asya’da yarım milyon oldukları tahmin ediliyor ve sürgüne uğramadılar. (Örneğin Maraş vilayetinde 50 bin kişiden geriye 9 bin kişi bile kalmadı). Suriye ve Mezopotamya’ya yarım milyon kişi geldi. Van vilayeti savaş bölgesi olduğu için özel bir durumdur ve yaklaşık 150.000-200.000 kişi buna dahil değildir. Suriye ve Mezopotamya’ya gelenlerde ölüm oranı çok yüksektir ve sonu bitmeyen sürgünlerin doğrudan sonucu olarak ta yüksek kalacaktır. Bu koşullar altında, diğerlerinden daha çok bilgiye sahip olan ciddi kaynaklara göre, ölenlerin sayısı 800.000 kadardır. Büyük bir ihtimalle de bu sayının daha yüksek olmasi muhtemeldir. En azından Doğu vilayetlerinden erkeklerin büyük çoğunluğunun vahşice öldürülmesi ile buna karşılık kadın ve çocukların ölümünün daha yavaş metotlar yüzünden gerçekleşmesi nedeniyle bir farklılık vardır. Türkler bunu şöyle ifade ediyorlar: Onlar kendiliğinden ölecekler. Başka kaynaklara göre Türkiye’deki Ermenilerin sayisi 1.5 milyon olarak tahmin ediliyor. Buna uygun olarak ta sayı daha az olmali. Ama ölenlerin oranı ayni kalacaktır…” (20 Aralik 1915`deAlmanya’nin Aleppo Konsolosu Rössler`in raporundan)

-Eylül ve Ekim aylarında Aleppo yakınlarındaki Hama’ya 20.000 sürgün geldi. 3.000 kişi açlıktan, 2.000 kişi 2 ayda bulaşıcı hastalıktan öldü. 500’den fazla çocuk çöplük artıklarından yedikleri için sokaklarda öldü. Rakamlar kesindir çünkü istatistikleri tutuldu. Hama yakınlarındaki bir köyde bir haftada Protestan cemaatinden 100 kişi açlıktan öldü. Konya’dan Musul-Halep-Maan’a (Ölü Deniz) kadar olan yollar, köyler ve bozkırlar, mezarlar ve gömülmemiş cesetlerle dolu. Çakal ve akbabalar temizlikten yorgun düştüler…” (29 Aralik 1915 tarihinde Almanya’nın Aleppo Konsolosu Rössler, gönderdiği rapora, bir Papaz’ın raporunu da ekler. „Çok gizli ve kesinlikle yayınlanmamalıdır“ notunu taşıyan rapordan)

-Bundan bir yıl önce bu vilayette bulunan 100.000 Ermeni’den 4.000’den fazla olmayan bir miktarı kaldı. Bildirildiğine göre yerel nüfusun yüzde beşi üzerindeki Ermeniler gönderiliyor. Şu anda o kadarının bile kaldığı şüpheli. (30 Aralık 1915 tarihinde Amerikan Harput Konsolosu Leslie Davis`in, gönderdiği rapordan) 

“Orta, Kuzey ve Bati Anadolu’dan gelen kafileler Mamureh’e ( Adana’daki Bağdat Demiryolu istasyonu) ve Katma’ya (Aleppo’dan 48 km. kuzeybatıda) yığılıyorlardı. Orada Ekim sonu itibariyle hükümet açıklamasına göre 40.000 sürgün vardı. Sürgünler arasında Aleppo’da Ekim ayında ölü sayısı günde 120’den 200’e çıktı. Ekim ayinin ortasına kadar Aleppo vilayetinin üst düzey bir memuruna göre, yaklaşık 300.000 kişi „yerleşim“ için güney ve güneydoğuya gönderilmişti. Ermenilerin sürgününün, imhadan başka bir farkı yoktu. Kendi ileri gelenlerinin tahminine göre gelen kafilelerden Ekim sonuna kadar 600.000 kişi öldürülmüştü. Aleppo’nun eski sevk komiseri Eyüp Bey’in sözü meşhurdur: Siz hala bizim ne istediğimizi anlamadiniz galiba: Ermeni isimlerini silmek istiyoruz. (3 Ocak 1916 tarihli Halep’in Alman Konsolosu Çalter Rössler’in raporundan) 

“Doğu vilayetlerinde Ermeni takibatı artik son aşamasına geldi. Türk hükümeti programını uyguluyor: Ermeni sorununun çözümü, Ermeni ırkının imhasıdır. Burada söz konusu olan Kuzey Suriye (Maraş, Aleppo, Ras Ül Ain) gibi küçük yerler ile Küçük Asya’da (Ankara, Konya) gibi büyük yerlerde geri kalanlar daha doğrusu sürgün ile oraya gelenler veya oraya daha önce göç edenlerdir. Bunların dışında oranın yerlileri ile hükümetin tekrar tekrar sürülmeyeceğine söz verdiği Katolik ve Protestan Ermeniler de buradan boşaltılıyor. Bu geri kalanların bir bölümü Mezopotamya’ya gönderiliyor bir kısmı da İslamlaştırılıyor. Nisan’ın sonunda Ras Ül Ain’deki toplama kampında 2.000 kişi vardı Şimdi tümüyle boşaltıldı. İlk sevkiyat Der Zor’a giderken baskına uğradı Maraş ve Aleppo’da sürgün tüm hızıyla sürüyor. İçişleri Bakanlığından özel izin alanlar bile sürüldü. Ankara’da son Ermenileri bulma işini, Diyarbakır’da yaptıkları bilinen Vali Reşit Bey yürütüyor. Ayni şeyler Eskişehir ve İzmit civarında da Protestan ve Katolik Ermenilere de uygulanacak. Tüm resmi yalanlamalara rağmen Ermeni takibatının son aşamasında İslamlaştırma büyük bir rol oynuyor. Nisan sonunda Sivas’tan Papaz Christoffel, Ereğli’de son Hırıstıyan Ermeni’ye rastladığını bildirmişti. Oradan Sivas’a kadar olan yerler kökünden boşaltıldı: Ya sürgün, ya dönme ya da ölüm. Hiçbir yerde bir Ermeni sesi duymayacağız…” (10 Temmuz 1916 tarihinde Metternich`in Almanya Başbakani’na gönderdiği rapordan))

“Der Zor Mutasarrıflığı’ndaki Ermeniler, 17 Temmuz itibariyle bölgeyi terk etme emri aldılar. Merkezi Hükümet yerli nüfusun % 10’u kadar Ermeni’nin kalmasına karar vermiştir. Bu durumda son geriye kalanlarin imha edilmeleri gerekecek. Bu amaca uygun olarak Der Zor Mutasarrıfı Suad Bey görevden alinmiş yerine „zalim bir kişi göreve atanmıştır…” (29 Temmuz 1916 tarihinde Halep Alman Konsolosu Rössler`in , Alman Başbakani Bethmann Hollçeg’e gönderdiği rapordan)

“3 Şubat 1916 tarihi itibariyle Halep ile Şam civarları ile Fırat nehri boyunca Der Zor’a kadar olan bölgede toplam 486.000 kişi hayattadır…”. (3 Şubat 1916 Amerikan Halep Konsolosu Jesse B. Jackson’nun Büyükelçi Henry Morgenthau’ya gönderdiği rapordan)

“20 Nisan tarihinde Der Zor’da görev yapan bir Türk subayından öğrendiğime göre,Der Zor mutasarrıfı yerli halkın % 10’u kadar Ermeni’yi orada (Der Zor’da) bırakıp gerisini Musul’a sürmek üzere emir almış. Der Zor nüfusu 20.000 dolaylarında olabilir. Oraya gönderilmiş Ermenilerin en az 15.000 olduğu söyleniyor, demek ki en az 13.000 sürülmek zorunda. (27 Nisan 1916 tarihinde Almanya’nin Aleppo Konsolosu Rössler`in, Der Zor Mutasarrifliği için raporu)

“Gerçek, Der Zor’daki halkın düşüncesine ve bunu kanıtlayan gerçek bilgilere göre yeni Çerkez mutasarrıfın hükümdarlığı altında, Der Zor’dan gönderilenlere Fırat-Habur üçgeninde kısa süren bir muamele yapıldığıdır. Ölenlerin çocukları için kurulan yetimhaneler henüz dağıtılmadı. Buradaki sürgün komiserinin yardımcısı yönetici hemşire resmi olarak, bu yetimlerin Konya’daki büyük ulusal yetimhaneye gönderileceklerini, Türk ismi alacaklarını ve Türk gibi (yani Müslüman) yetiştirileceklerini açıkladı…” (5 Eylül 1916 günü Aleppo’dan Alman diplomat Hoffmann`in, İstanbul’daki Büyükelçiliğe gönderdiği rapordan) 

“Zeki Bey’in gelmesi ile yeni sürgünler başladı. Temmuz ve Ağustos aylarında Sabka, Der Zor, Meyadin, Ana ve diğer yerlerdeki 150.000’den fazla sürgünü Marrat köyüne götürme oradan da 2-4 bin kişilik karavanlarla tekrar sürgüne gönderme emri verdi. Hosep’in kafilesi 1.700 kişiden oluşuyordu. Habur nehri kıyısındaki Şedadiye’de Çerkezler tarafından baskına uğrarlar. Tüm kafile elbiselerine kadar soyulur. Elbiseler Araplara dağıtılır. 3 saat sonra Karadağ mevkiinde Çerkezler tarafından ikinci kez baskına uğrarlar. Ve kafile katliama uğrar. Hossep bir arabaya binmiş mutasarrıf Zeki Beyi görür. Katliam yapan Çerkezleri „bravo“ haykırışları ile cesaretlendirmektedir. Çerkezlerin birçok kere baskınına ve katliamına maruz kalan kafileden 31 kişi sağ kalır…” (23 Ekim 1916 günü Aleppo’daki Almanya Konsolosu Rössler, 1 yildir Der Zor’da bulunan Antepli Hosep Sarkisyan’in anlattiklarını rapor eder)

“Der Zor ve çevresine 80.000 civarında insan geldi. Büyük kamplarda kalıyorlar ve kafile kafile Fırat üzerinden gönderiliyorlar. Yeni bir ümitsiz bir yürüyüş. Büyük yollardan uzakta, Avrupalıların gözlerinden uzakta, bu son yaşayanları kanlı bir sona hazırlamak için hükümetin emriyle çeteler beklemekte. Yaralanan kaçaklar bize çok değerli bilgiler getiriyorlar. Yaklaşık 2.000 yetim çocuk bu kez arabalarla götürüldüler, bazıları dinamitle öldürüldüler, geri kalanlarda mağaralara kapatılıp yakıldılar…” (Beatrice Rohner`in Der Zor`dan raporu)

“20 Nisan’da Meskene’ye vardığımda 3500 sürgün Ermeni ve 100 yetim çocuk buldum. Meskene geçici bir durak olmasına rağmen bazıları arabacı, fırıncı gibi işlerinde çalışıyor. Geriye kalanlar dileniyorlar. Hastalar çadırsız ve örtünecek bir şey olmadan yakıcı sicakta duruyorlar. Hükümet ne ekmek ne de çadır veriyor. Meskene’de iken Bab’tan bir kafile geldi. Anlatılamaz bir durumdaydılar. Benim seyahatimden 10 gün sonra 100 çocuk güneye gönderilmiş. Der Zor’da bu çocuklardan ikisi ile karşılaştım. Geri kalanlar ölmüştü. Meskene’de ayrıca 600’den fazla sürgün gördüm. Daha önce Muarra’da kalmışlar ve 9 ay acınacak bir durumda yaşamışlar. İkinci kez şose yola sürüldüler. 1 Mayıs’ta Dibsi’ye geldiğimde onları gördüm. Onları tekrar başka yere sürüyorlardı. Dibsi’de 3.000, Abuhara’da 6.000 sürgün vardı. Hamam’da 7.000 sürgün buldum. 3.000’i açtı ve üstlerinde giyecek namına birşey yoktu. Rakka’da yaklaşık 15.000 sürgün sıkışık çadırlarda yaşıyorlardı Sepka’da 1.500 sürgün para karşılığı kalma izni aldılar. Geri kalan 6.000 kişi ise Fırat’ın kıyısındaydılar. Tibne’de 5.000 sürgün buldum. Nihayet Der Zor’a geldiğimde yaklaşık 15.000 sürgün vardı. Der Zor’da hükümet 200 yetim çocuğu bir evde toplamıştı. 6 hafta sonra seyahat etmeden önce sayıları 800’e çıkmıştı. Ayni günlerde 12.000’den fazla sürgün den Zor’a geldi. Her gün büyük kafileler halinde Musul istikametine gönderildiler. Der Zor’dan ayrılmadan önce Der Zor’da ve yakınındaki kamplarda 30.000’den fazla Ermeni vardı…” (29 Temmuz 1916 tarihinde Halep Alman Konsolosu Rössler`in, Alman Başbakanı Bethmann Hollçeg’e gönderdiği rapordan)

“Bana 18 Temmuz’da Sabka-Hammam-Meskene yolunun parçalanmış elbise parçaları ile dolu olduğunu anlattı. Sanki oradan bir ordu geçmiş gibiydi. 6 aydir Meskene’de bulunan bir Türk eczacı sadece Meskene’de 55.000 Ermeni’nin gömülü olduğunu söyledi. Ayni rakam ondan bağımsız olarak bir Türk subay yardımcısı tarafından da söylenmişti. Der Zor’dan 16 Temmuz’da Ermenilerin tekrar sürgüne devam edeceği haberi geldi. Ayin 17.’sinde tüm dini liderler ile önde gelen erkekler tutuklandı 22 Temmuz’a kadar tüm Ermeniler tekrar sürgüne gönderildiler. Daha önce merkez hükümetin, Ermenilerin oradaki yerlilerin % 10’unu geçmemeleri yönündeki emir, geride kalanların temizlenmesi ile uygulanacaktı. Ayrıca başka bir değişiklik te, büyük bir ihtimalle insancıl mutasarrıf Suat Bey’in Bağdat’a atanması ve yerine acımasız halefinin gelmesi…” (29 Temmuz 1916 tarihinde Halep Alman Konsolosu Rössler`in, Alman Başbakani Bethmann Hollçeg’e gönderdiği raporda yüksek rütbeli Alman bir memurun tanikliklari)

“19 Eylül’de Maraş’ta yeni bir sürgün emri çıktı. 25.000 Ermeni’den geri kalan yaklaşık 5.000 kişiden 120 aile gönderildi. Her zaman yapıldığı gibi kadın ve çocuklar erkeklerden ayrıldı. Suriye ve Konsolosluk bölgesinde olan Ermenilerin sayısı şöyledir: Maraş: yaklaşık 4.500 yardıma muhtaç Maraşlı. Antep: 3.800 Antepli, 1.200 mülteci, 3.000 mülteci ( civardaki 150 köyde) Urfa: 700 mülteci (Urfalı yok) Birecik ve Jerablus: 2.000. Musul: 4.000. Aleppo: 17.220 ( yetimler dahil) Meskene ve Der Zor arasında Fırat’ta: 15.000. Şam: 10.000 (Birçoğu Müslüman oldu) Hama ve Selimiye: 15.000 ( Hepsi Müslüman oldu) Toplam 106.420. Buna ek olarak yardıma muhtaç olmayan Maraş, Aleppo ve Antep’te birkaç bin kişi ve belki burada sayısı bilinmeyen birkaç bin kişi de eklenebilir. Ayrica Adana vilayetinde sayıları bilinmeyen ama sayıları az olabilecekleri de eklersek, Ermeni ve Anadolu vilayetlerinde geride kalan ve dağılmış nüfus ve Rus sınırından geçenler, İzmir ve İstanbul’daki Ermeni nüfusunu da katarsak, Türkiye’de ne kadar Ermeni kaldığı konusunda bir tablo çıkartabiliriz. Yukarıda saydığım 106.000 kişiden çoğunun da kiş koşullarında öleceğini hesap edebiliriz. (5 Kasim 1916 tarihinde Almanya’nin Aleppo Konsolosu Rössler`in, Başbakan Bettmann Hollçeg’e gönderdiği rapordan)

“Harbiye Naziri Enver Paşa’nın amcası general Halil Kut’un „kendi Ermeni müfrezelerinin katli“ni emrettiğini öğrendim. Bu beyan 1. Seferi Kuvvet’e ait bir Türk zabiti tarafından da „Kuvvetimizdeki Ermeni zabitan ve neferlerin hepsi Halil Paşa’nın emriyle katledildi.“ şeklinde doğrulanmıştır. Bu katliam ayrıca Osmanlı ’nın yayınladığı Beyaz Bülten’de „Halil Paşa’ nin emriyle Kuvveti Seferdeki 800 Ermeni neferin, zabitin ve tabibin, o kuvvetin Türk neferleri tarafından öldürüldüğü“ şeklinde itiraf ediliyordu. Rus-Ermeni bir avukat verdiği ifadede, inşaati askeri yetkilerce yürütülen bir karayolunun tamamlanmasını takiben 8.000 Ermeni askerinin kitlesel olarak öldürüldüğünü anlatmaktadır…” (4 Aralık 1916 Almanya’ nin Erzurum Muavin Konsolosu Scheubner Richter`in , Berlin’e gönderdiği rapordan)

“Türk Komitesi temsilcileri ile Ermeniler arasındaki görüş ayrılıklarını gidermek için, benimle Azerbeycan ve Doğu Kafkasya’ya giden ve çok iyi tanıdığım İttihat ve Terakki’nin Genel Komiseri Ömer Naci’nin diğer Komite üyelerinin acımasız önlemlerini onaylamadığından dolayı destek bulacağım. Çünkü o hakli olarak bu uygulamaların Kafkasya’daki Fidai Partisinin liderlerinde iyi bir izlenim bırakmayacağından korkuyordu. Ortak seyahatimiz sırasında Ermenilere karşı önlemlerin anlamsızlığını konusunda onu hala ikna edebilirim. Ayrıca benim olduğum yerde bizimle seyahat eden aralarında Trabzon vilayetinde Ermeni katliamının kışkırtıcısı Dr. Fuat ve diğer birkaç Komite üyesini, tıpkı Halil birliklerinin Kuzey İran’da Hıristiyan katliamı yapmaları gibi Ömer Naci’nin birliklerinin de böyle bir şeye girişmesini en azından dizginleyebilirim. Ömer Naci, benim şahsımda bir Alman subayında, Komitenin diğer üyelerine karşı onun ölçülü tavrını destekleyen bir dayanak bulmuştu. Bitlis’e kadar geçtiğimiz yerlerde, yerle bir edilmiş köylerde öldürülmüş Ermenilerin yarattığı vahşi görünüş, diğer beylerde etkisini göstermemiş değildi. Ben ve benim Alman refakatçilerimin onların ülkü kardeşlerinin yaptıklarının tanığı olmaları, onlar için açıkca rahatsız edici bir durumdu. Ve tekrar tekrar yaptıkları açıklamalarla suçu Kürtlere atıyor ve bizim tarafımızdan edinilen kötü izlenimi zayıflamaya çabalıyorlardı.

Son olarak aşağıdakileri eklemek istiyorum: Benim Erzurum’dan gönderdiğim rapordaki korkularım yani Ermenilerin göç ettirilmesinin onların imhası olacağı veya imhayı amaçladığı yönündeki korkularım maalesef gerçek çıktı. Göç ettirilen bu halktan hala Mezopotamya’da yaşayanlar da umutsuz bir durumdalar. Türkiye Ermenilerinin İstanbul’da ve diğer büyük şehirlerde yaşayan birkaç yüz binin dışındakilerinin aşaği yukarı hepsinin imha edildiğini söylemek, abartı değildir. Bu tarihin ilk perdesi maalesef kapandı. Birçok önde gelen Türk kişilerle bir dizi görüşme yaptım. Bende şu izlenimi bıraktılar: Jön Türk Komitesi’nin büyük bir bölümü, Türk imparatorluğunun sadece Müslüman, pantürk temelde kurulabileceği görüşünde idi. Müslüman olmayan, Türk olmayan vatandaşlar, zorla Müslüman ve Türk olmalıydılar, olmadığı zaman da imha edilmeliydiler. Bu planın uygulanabilmesi için bu insanlar en uygun olanlarıydılar. Bu programın ilk aşaması Ermenilerin halledilmesiydi. Bunun için Türkiye ile ittifak halinde olan güçler ile Taşnak Partisi’nin sözüm ona devrim yapma hazırlıkları engellendi. Yerel huzursuzluklar ve Ermenilerin öz savunma çabaları ayrıca abartıldı ve tehdit edilen sinir bölgelerinden Ermenilerin göç ettirilmesini motive etmek için bir bahane olarak kullanıldı. Ermeniler yolda Komite’nin kışkırtmalarıyla, Kürt ve Türk çeteler, yer yer de jandarmalar tarafından da öldürüldüler. Ayni zamanda Musul valisi Haydar Bey tarafından Doğu Kürdistan’daki Nestoriyanerler, yiğitçe savunmaya rağmen sürüldüler. Bir kismi da yok edildiler. Tarlaları ve evleri yerle bir edildi. Yaşayabilenler Ruslara kaçtılar ve Türklere karşı savaştılar. Halil Bey’in Kuzey İran’a seferi, Ermeni ve Suriye taburlarının katledilmesini getirdi, Ermenilerin, Suriyelilerin ve İran halkının, Kuzey İran’dan sürülmesi sonucunu doğurdu ve arkasında Türklere karşı büyük bir nefret bıraktı Araplarla bir hesaplaşma da düşünüldü. Ancak askeri durumun uygun olmaması bunun gerçekleştirilmesini erteledi gibi görünüyor. Bu arada Arapların büyük ölçüde askere alınması ve Arap birliklerinin olağanüstü eksik donanımla uygun olmayan iklim bölgelerine gönderilmesi ( 1914 Erzurum kış seferi, 1915 Kuzey İran) olayları, buna yedek bir çözüm olarak gösterilebilir. Pantürkist fikirlerin gücünün ve uzak etkisinin komik bir şekilde abartılmasıyla, Kafkasya’daki Ermenilerin etkisinin küçümsenmesiyle, Kafkasya Müslümanlarının Türkiye’ye ilhak edeceği ve Rusya’ya karşı bir isyanın kazanılabileceğine inanıldı. Ancak durum sadece yavaş yavaş durulmaya başladı. Ermenilere karşı yapılanlar, Türk-Kürt çetelerinin Kafkas sinir boylarındaki tutumları, bu planın olabilirliği umudunu azalttı. Kafkaslar arasında Alman propaganda çalışması, sempati ile karşılanmadı ve çoğu kere engellendi. 1916 Ağustos sonuna kadar edindiğim izlenimler ışığında, Türklerin orada yaşayan diğer uluslarla olan ilişkileri konusunda gelecek için şunları söyleyebilirim: 6. Ordu Bölgesinde, Türklerin tarafında çarpışan Kürtlerin fanatikliği tekrar kışkırtılarak ve onlara hareket serbestliği tanınarak, oradaki Hiristiyan halka karşı saldırma denemesinin yapılacağı, olasılık dişı değildir…” (4 Aralik 1916 tarihinde Almanya’nın Erzurum Konsolosu Scheubner-Richter’in Başbakan’a gönderdiği kendi düşüncelerini anlatan rapordan)

-Halil’in (Kut) Irak’a düzenlediği sefer, Ermeni ve Suriye katarlarının katledilmesine sebep oldu. İki gece içinde 15.000 Ermeni Musul’da öldürüldü. Yaşına cinsiyetine bakılmaksızın gruplar halinde nehrin kıyısına götürüldü ve kör aletlerle doğrandı. Böylece barut ve kurşun tasarrufu da sağlandı.(Konsolos Muavini olarak çalışan Scheubner Richter’in 4 Aralik 1915 tarihli raporundan)

“Hapishaneden salıverilen ve üniforma giydirilen mahkumlar … sürgün konvoylarının geçmesi için saptanan yerlere bir plan dahilinde yerleştirildiler…” (Almanya’nin Halep Konsolosu Rössler`in, Başbakan’a gönderdiği 27 Temmuz 1915 tarihli raporunda, Teşkilati Mahsusa katliamları:)

“Evler, araziler, çiftlikler oradaki devlet memurlarının elinde kalıyor, onlar da aralarında pay ediyorlardı. Zenginliğin beşte biri İstanbul’daki İttihat ve Te­rakki Partisi’ne gidiyordu. Ermeni mallarını paylaşma rezaleti, savaş başlayana kadar dürüst olan İttihatçılara, gasp hevesini ver­di. Sel gibi akan altınlar, onları o kadar bozdu ki, daha güç elde edilir şeyleri istemeye başladılar. Savaşin ilk yilinin sonunda, Harbiye Nezareti Levazım Başkanı İsmail Hakki Paşa’nin örgüt­lediği düzenli toptan hirsizlikla, Ermeni mallari pay edildi…” (Osmanli Ordusu’nda 1915-1918 Yillarinda Görev Yapmiş Venezuelali Subay Rafael De Nogales’in „Hilal Altinda Dört Sene“ adli anilarindan)

“Geceyi açıkta geçiriyorlardı. Tel örgüyle çevrili sağlıksız kamplarda, hayvan sürüsü gibi bir arada yatıyorlardı. Doğal olarak bu toplama kampları, hızla tifüs ve çiçek gibi bulaşıcı hastalıkların merkezi oldular. Bulaşıcı hastalıklar çoğaldıkça, kamplar ve yollar cesetle doldu ve çölden sırtlanlar geldi. Çakallar o kadar çoğaldı ki, güpegündüz cesetleri yiyorlardı…” .(Osmanlı Ordusu’nda 1915-1918 Yıllarında Görev Yapmış Venezuelalı Subay Rafael De Nogales’in „Hilal Altında Dört Sene“ adli anilarindan)

“11 Haziran`da Kürtlerin kafilelere saldırılarını durdurmak için birlikler gönderildi. Birlikler, büyük çoğunluğu kadınlar ve çocuklardan oluşan kafileyi savunacaklarına, katlettiler. „Kadınları ve çocukları da mi öldürüyorsunuz?“ şeklindeki soruya askerlerden biri „Ne yapsaydık, emir böyleydi“ cevabini verdi…” (Rahibe Thora von Vedel Jarlberg ve Rahibe Eva Elvers`in, Erzincan`daki anılarından bir bölüm)

“Adim adim hareket edildi. İlk önce halkın liderleri, onun beyni gasp edildi, hapse atıldı, sürüldü, asildi veya çoğunlukla yargısız infaz edildi, yani öldürüldü. Erkekler ve gençler askere alindi ve amele taburları adi verilen yol ve benzeri işlerde kullanıldı. Kural olarak işleri bitince yığınsal olarak katledildiler. Çoğu kere de kendi mezarlarını kendilerinin kazmaları gerekiyordu. Sonra son emir geldi. Bütün Ermeniler göç ettirilip, Suriye ve Kuzey Mezopotamya`ya yerleştirileceklerdi…” (Malatya`da Alman Misyoneri Ernst J. Christoffel -Doğu`da Hiristiyan Körler Misyonerliği Derneği- yöneticisinin 1916 Nisan ile 1919 Şubat arasında Malatya ve civarındaki tanıklığı sonucu Ermeni sürgününü „Dünya tarihinin en büyük suçu“ olarak değerlendirdiği mektuplarından)

“Kızların maruz kalmış oldukları ve naklettikleri inanılmazdı. Oturdum ve dinledim... Hikayesi inanılmaz tuhaflıkta bir kız geldi, vücudu bir mısra vezni gibiydi. Ama gözlerini açtığında ona bakmaktan acı hissetim. Gözün ince adalesinde mikroskopik yara izleri vardı. Mükemmel tahsil görmüş vasıflı bir Türk cerrahi tahsilini ameliyat masasında bu kız için kullanmıştı…” (ABD’li hekim Mabel Evelyn Elliot`un, Üsküdar Ermeni Kizlar Barinma Evi’ndeki bir tanikliği)
“Bütün Ermeni hemşireler, eczacılar ve hademeler de alındı. Bütün Ermeniler bölgeden tahliye edilmişlerdi. Ve Bitlis'te üç yüz genç kız kalmıştı. Hepsi Ermeni Kilisesi´nde ordunun kullanımı için tutuluyordu. Cepheye giderken kasabadan geçen her müfreze izlerini bırakıyordu. Bu talihsiz kızlar hasta oldular. Kumandan (Nabil Bey) emretti. Bazıları zehirlendi, öbürleri idam edildi…” (Bitlis Askeri Hastanesi'ndeki 2 ABD'li hemşirenin tanıklığı)

-Diyarbakır`da tüm şehrin hangi nedenlerden 3 saat boyunca abluka altına alındığı konusunda bilgi alamadım. Diyarbakır vilayetinden tüyle ürpertici söylentiler geliyor. Bu bize İspanya engizisyonunu hatırlatıyor. Birçok yerde işkence yapılıyor ve ardından da kurşuna diziliyorlar. Özellikle en çok uygulanan işkence yöntemi, tırnakların sökülmesi…” (Jakob Künzler`in 20 Temmuz 1915`de gönderdiği rapordan)

“Burada inanılmaz bir trajedi yaşıyoruz. Kuzey`den gelen sadece kadin ve çocuklar buradan geçiyorlar. Yeni tür bir ölüm yürüyüşü. Tümüyle imhaları kesin…” (26 Temmuz`da Urfa`daki Alman Doğu Misyonu`ndan Aleppo konsolosluğuna gelen rapor)

“Bu ayin başından beri, Diyarbakır valisi, bölgesinde bulunan Hiristiyan halkın, irk ve dinine bakmaksızın sistematik imhasına başladı…” (31 Temmuz 1915`de Alman Başbakani`na çekilen telgraftan)

“Erzincan`a giden kafileler Nenehatun, Sansar, Fırat Köprüsü ve Perez`de Türk ve Kürt gönüllüler tarafından baskına uğradılar, soyuldular ve öldürüldüler. Öldürülenlerin sayısı 10-20 bin arasında olabilir. Hükümete göre ise 3-4 bin arası Çevrede sayılan ve sevilen büyük bir toprak sahibi bana şunu sordu: Niçin Alman hükümeti, Türk hükümetinin Ermenilere karşı bu hareketini teşvik etti. Eskiden de Ermeni kirimi oldu. Ama çoğunlukla erkekler arasındaki bir savaş olarak sinirliydi. Şimdi Kuran`in hükümlerine aykırı olarak binlerce suçsuz kadın ve çocuk öldürülüyor. Bu olanlar halkın galeyana gelmesi ile değil, tersine sistematik bir şekilde hükümetin-Komitenin emirleri ile olmuyor mu? Genel bir amaç olarak ve hazırlanmış bir Ermeni ayaklanması iddiasi, bana göre her türlü kanıttan yoksundur…” (Konsolos Scheubner Richter`in, 5 Ağustos 1915`de bildirdiklerinden )

“Antep`te 20 Ağustos`ta Jön Türk Komitesi`nin bir kısmı yalan bir haber yaydılar: Silahlı bir Ermeni birliği şehre doğru geliyor. Amaç: Panik ve katliama zemin hazırlamak. Erzurum, Sivas, Diyarbakır ve Harput`tan sürülüp Aleppo`ya gönderilen 35-40 bin Ermeni`den sadece 13 bini buraya geldi. Geri kalanlar öldürüldü ve soyuldu. Buraya gelen 13 bin kişi arasinda, 11 yaşin üzerinde erkek yok…” (3 Eylül 1915`de Aleppo Konsolosu Rössler bilidiriyor)

“Ermenistan bizim kurduğumuz zafer sunağında kurban edildi... Zavallı Ermeniler bir kez daha eski efendilerinin ökçesi altında kaldılar... Türklerin kötü yönetim sicilinde bile eşi bulunmayan bu vahşet eylemiyle Ermeni nüfusu sayıca bir milyon azaltıldı. Bu tecavüzlerin gerçekleşmesindeki payımızı göz önünde tutuyor, elimize geçecek ilk firsatta yaptığımız hatayı düzeltmek için ahlaki bir sorumluluk taşıyorduk..”. (Britanya Başbakan Lloyd George`nun savaş anilarından) 

“İslâhiye`de 20`nin üzerinde kamp vardı Hemen girişte bir yığın gömülmemiş cesetler vardı Sonraki çadırda ağır dizanteri hastaları yatıyordu. Çadırlardaki ve çevresindeki pislik inanilmaz. Komisyon bir günde 580 ölü gömdü…” (Beatrice Rohner ve Paula Schefer`in Aralik 1915 yilinda İslahiye`den raporu)

Küreselleşme, her ne kadar politik gündeme neoliberalizmin yükselişi ile seksenli yıllardan bu yana girdiyse de, 16. yüzyıldan beri yaşanan bir olgu. Çok kabaca yeryüzündeki tüm kıtalararası iletişim ve ürün akışının yoğunlaşması olarak tanımlanabilecek küreselleşme, daha eskiye de götürülebilir. Ancak bu dönemlerde “yeni dünya” (Kuzey ve Güney Amerika ile Avustralya ve Okyanusya) henüz “keşfedilmediği” için küreselleşmeden söz edemiyoruz. 16. yüzyılda bu kıtalara ulaşan Batılılar, özellikle altın, gümüş gibi değerli madenleri buralardan Avrupa’ya taşıyarak küreselleşmeyi başlattılar. Böylece kapitalizmin toplumsal bir sistem olarak ortaya çıkışını sağlayan sermaye birikimi büyük bir hız kazanmış oluyordu. 18. ve 19. yuzyıllar ise bir yandan dünyanın her tarafında sömürgeciliğin yaygınlaşmasına tanık olurken, öbür yanda ABD’nin ve Latin Amerika ülkelerinin bağımsızlıklarını kazanmaları ile dünyadaki siyasal dengelerin değişmesinin işaretlerini veriyordu.

Küreselleşmenin temel karakteristiği, baştan beri kapitalizmin sermaye birikimini ve sömürüyü artırmaya yönelik bir sömürgeleştirme politikası olmuştur. Bununla birlikte bu sürecin daha etkili bir biçimde gerçekleştirilmesi için teknolojik yenilikler her zaman önem taşımıştır. 1883’te bugünkü Endonezya’da patlayan Krakatoa volkanının dört saat içinde Boston’da basılan gazetelerde haber edilmesi o gün için büyük bir aşamaydı ve bu okyanusları aşan telgraf telleri sayesinde oluyordu.

Peki 1980’lerde neoliberalizm küreselleşmeyi neden gündeme getiriyordu? Bu sorunun yanıtını bulmak için 1960’ların sonlarında bunalıma girmeye başlayan ve 1970’lerde petrol fiyatlarındaki artışla birlikte bunalımın doruğuna ulaştığı sırada kapitalizmin bu dönemi nasıl aşmaya çalıştığına bakmak gerekiyor. İkinci Dünya savaşını izleyen yıllar hızlı bir sanayileşme ve toplumsal refahın neredeyse tüm dünyada arttığı yıllar oldu. Bunu izleyen bunalım başladığında, 1970’lerde ilk tepki sanayinin, işgücünün daha ucuz ve örgütsüz olduğu Üçüncü Dünya ülkelerine taşınması olmuştu. Ancak bunalım buna karşın devam edince, sermaye teknoloji yoğun sektörlere yönelmeye ve daha önce girmemiş olduğu alanlara yönelerek hizmet sektöründe gelişmeye başladı. Bu süreç, otomasyonda görülmemiş bir artışa ve bilgi ağırlıklı bir sermaye birikimine yol açtı. Bir yanda bilgisayar ve iletişim teknolojileri yaşamın her alanına girerken, bir yandan da bağımsız küçük işletmelerin yerine merkezi olarak örgütlenen ve bayiler aracılığı ile yayılan hizmet sektörüne yönelik işletmeler yaygınlaşmaya başladı [1].

Bilgisel sermayenin bu yaygınlaşması ister istemez kapitalist ideologları da yeni sloganlar üretmeye ve bu yeni gelişmeleri kapitalizmin bir zaferi ve insanlığa katkısı olarak sunmaya yöneltti. Neoliberal politikaların yarattığı işsizlik, yoksullaşma, gelir dengesizliğinin derinleşmesi, yaratılan tüketim toplumunun allanıp pullanmasıyla gizlenmeliydi. Sermayenin yapısındaki bu değişikliklerin en göze çarpan sonucu, sanayinin Üçüncü Dünya ülkelerine kayması ve yeni gelişen teknolojiler ile kıtalararası iletişimin yayılması idi. Bu göstergeler küreselleşme adı altında sloganlaştırıldı. Gerçekten de artık yoksul ülkelerde dahi çoğu evde televizyon vardı ve insanlar dünyada olup biteni izler olmuşlardı. Ancak bunlardan daha önemlisi kapitalizm artık yeni pazarlara ve daha önce ulaşamadığı doğal kaynaklara gereksinim duyuyordu. Bu genişleme de daha önce soyutlayarak yok etmeye çalıştığı “sosyalist” ülkeleri pazar ilişkileri içine çekerek ve Üçüncü Dünya ülkelerinde daha önce ulaşamadığı bölgelere girerek gerçekleşecekti. Böylece yumuşama ve silahsızlanma politikaları ile artık kendini tehdit altında hissetmeyen “sosyalist” blok ülke liderlerine kapitalizme yumuşak geçiş olanağı açılmış oluyordu. Daha geniş pazarlara gereksinim duyan kapitalizm artık eski sömürge ilişkileri olmaksızın küresel bir sistem olmaya hazırdı. Pazar ilişkileri, para ve teknoloji ile tüm dünyayı denetleyebileceğine güveniyordu artık.

Böyle bir ortamda Gorbaçev liderliğindeki Sovyetler Birliği açıklık ve yeniden yapılanma politikaları ile kapitalizme yolu açtı. Tüm dünyada neoliberal ekonomik politikalar etkin oldu. Ulusal paralar piyasadaki fiyat dalgalanmalarına açık olmaya başladı. Şirket birleşmeleri ya da uluslararası yatırımlar yoluyla tüm büyük şirketler ulusötesi şirketlere dönüştü. Bu ortamın gerektirdiği internet üzerinden yaygın iletişim gibi teknolojiler de hızla yayılmaya başladı.

DİRENİŞ VE YENİ TEKNOLOJİLER
Ancak bu gelişen teknolojiler yalnızca ulusötesi şirketlere ve egemen güçlere hizmet etmiyordu. Bunlar aynı zamanda daha önce duyulmayan görülmeyen haksızlıkları duyulur ve görülür kılıyordu. Sözgelimi, 1992’de Los Angeles’ta polisin kimsenin görmediğini varsaydığı bir saatte, haksız olarak cadde ortasında acımasızca dövdüğü Rodney King, olayı amatör video kaydedicisi aracılığı ile filme alan bir kişinin yerel basını haberdar etmesi ile büyük bir ayaklanmaya yol açtı. King’in bu şekilde dövülmesi LA polisinin uyguladığı acımasız ırkçı baskının ilk örneği değildi, ancak benzer olaylara daha önce tanık olanların bunu kaydetme olanağı olmamıştı. Oysa 1992’de artık amatör video kayıt aygıtlarını satın almak ve taşımak sıradan insanlar için olanaklıydı. Bu aygıtlar izleyen yıllarda maden ve petrol şirketleri tarafından topraklarından sürülmeye çalışılan yerli topluluklarına karşı yapılan baskıları da bütün dünyaya duyurmak için etkili bir şekilde kullanıldı.

Yerel radyolar, alternatif haber kaynağı olarak ve gerektiğinde hızlı bir şekilde eylemlerin örgütlenmesi için kullanılan bir başka teknoloji. Yüz yüze ilişkilerin ve telefonun sağlayamadığı bir hız ile tepki verilmesi gereken olaylar ayrıntılarıyla duyuruluyor ve gösterilere katılım sağlanabiliyor. 1990’ların ortalarından itibaren ise internetin işyerlerinde, üniversitelerde, okullarda ve evlerde yaygınlaşması ile karşılıklı iletişim olanakları hızla gelişti. Telefonun çok pahalı olduğu ya da güvenilir olmadığı uzak mesafelerle iletişim kolaylaşıyor, yalnız haber metinleri değil fotoğraf ya da video filmleri bile kısa sürede tüm dünyaya yayılabiliyor.

Burada küreselleşmeye karşı en etkili ve uzun süreli direnişi gerşekleştiren Zapatistaları anmak yerinde olacak, çünkü 1994 yılbaşında orada olanlar kısa süre içinde tüm dünyaya duyurulmasaydı ve geniş bir dayanışma hareketi örgütlenmeseydi, bu direniş kısa sürede acımasızca bastırılan bir ayaklanma olarak kalabilirdi. Özellikle internetin böyle bir dayanışmayı örgütlemekte etkin olarak kullanılması Zapatistaların davalarını bütün dünyaya duyurmalarını ve geniş kesimlerin desteğini almalarını kolaylaştırdı. Onları destekleyenler de böylece ABD gibi gelişmiş ülkelerde internet aracılığıyla geniş eylemler örgütleyebileceklerini gördüler ve bu süreç onları 1999’da Seattle’a kadar götürdü.

KÜRESELLEŞME VE DUVARLAR

Dünya Ticaret Örgütü, 1999 Kasımında Seattle’da serbest ticaretin önündeki engelleri kaldırmak için uluslararası bir anlaşma yapmayı amaçlayarak toplanmıştı. Gelişmiş ülkeler ve ulusötesi şirketler Üçüncü Dünya ülkelerinin kendi kaynaklarını korumayı amaçlayan önlemler almalarından rahatsız oluyorlar ve bu kaynakların serbest piyasa ortamında güçlü olanlar tarafından sınırsızca kullanılmasını istiyorlardı. Çevreciler ve ekolojistler buna, doğal kaynakların talanına ve yokedilmesine yol açacağı için karşı duruyorlardı. Giderek artan yoksullaşmayı daha da hızlandıracağı için toplumsal adalet konusunda duyarlı olanlar eylemlerde yerlerini alıyordu. Sendikalar ise serbest ticaretin, sanayi ve hatta hizmet sektöründeki işlerin Üçüncü Dünya ülkelerine daha fazla taşınmasına yol açacağı için DTÖ’ye tepki duyuyorlardı [2]. Bunlara ulusötesi şirketler eliyle endüstrileşen tarımdan etkilenen küçük çiftçi örgütlerinden her türlü ayrımcılığa karşı çıkanlara kadar çok geniş bir katılım da eklendi. Bu tarihe değin bu denli farklı duyarlılıkları olan bu hareketler hiç bu ölçekte bir araya gelmemişlerdi. Eylemin yığınsallığından öte bu denli farklı hareketlerin ortak bir hedefte birleşmeleri önemliydi. Bunun ötesinde Seattle eylemleri yalnızca ABD boyutunda değil uluslararası bir katılımla gerçekleşmişti.

Seattle’ı Melbourne, Prag, Quebec, Göteburg ve Cenova izledi. Dünyanın her tarafında küreselleşmeyi temsil eden DTÖ, DEF(Dünya Ekonomik Forumu) gibi kuruluşların toplantılarına karşı yığınsal eylemler ve bu eylemlerle dayanışma gösterileri örgütleniyordu. Berlin duvarının yıkılışının üzerinden daha henüz 10 yıl geçmişken, duvarları yıkmakla övünen küreselleşmeci kapitalizm, kendi toplantılarını halka karşı korumak için tüm bu kentlerde beton duvarlar örmek ve binlerce polisi bu duvarları korumak için seferber etmek zorunda kalıyordu.

Küreselleşmeciler kendi söylemlerini yalnız bu şekilde yalanlamıyorlardı. Üçüncü Dünya ülkelerinde yoksulluğun giderek artması ve küreselleşmenin yarattığı politik istikrarsızlıklar bu ülkelerden gelişmiş kapitalist ülkelere kaçak yollardan göçü sürekli artırıyordu. Oysa otomasyonun yaygınlaşması işgücü talebini her yerde azaltıyordu ve gelişmiş kapitalist ülkeler için bu göç, yalnızca toplumsal ve ekonomik açıdan dengeleri bozabilecek bir tehditti. Kaçak göçmenler ucuz işgücü sağlasa da, bu durum, mevcut işsizliği istenmeyen boyutlara ulaştırıyordu. Ayrıca belirli ülkelerden büyük oranda göç gelmesi karşısında dinsel ve ırksal farklılıklardan ötürü yerel halk kendi kültürünü tehdit altında görmeye başlıyordu. Bu bir çok ülkede halkın politik eğilimlerini ve tercihlerini etkilemeye ve dolayısıyla hükümetleri önlem almaya yöneltti. Artık küreselleşmeci hükümetler ulusal sınırlarını kaçak göçmenlere karşı korumak için Berlin duvarından daha güçlü duvarlar örmeye, daha sıkı önlemler almaya, gözaltı merkezleri inşa etmeye başladılar. Bu duvarlar belki beton değildi, ama sınır korumak ve kaçak gelenleri gözaltında tutmak için ayrılan kaynaklar hiç bir dönemde görülmemiş boyutlara ulaştı. Duvarlar yalnızca sermayenin ve sömürünün akışı için yıkılmalıydı, insanların özgürce dolaşmaları için değil.

PORTO ALEGRE
Gelişmiş Batı ülkelerinde bu eylemlilikler yaşanırken, Üçüncü Dünya (ya da Güney) ülkeleri de daha az hareketli değildi. Zapatistaların Meksika’nın güneyinde, Chiapas eyaletindeki ayaklanmasına yukarıda değinmiştik. Bu ayaklanma, NAFTA’nın yürürlüğe girdiği gün başlamış olması ve yerli halkların örgütlenmesi sonucu gerçekleşmiş olması açısından çok önemliydi. Bununla birlikte bu tarihten önce ve sonra bir çok ülkede emperyalist küreselleşmeye karşı gösteriler yapıldığını vurgulamak doğru olur. Bolivya’da suyun özelleştirilmesine karşı yığınsal gösteriler olurken, Venezuela’daki muhalefet neoliberalizm karşıtı Hugo Chavez’i ezici bir seçim zaferiyle iktidara getiriyordu. Brezilya’da ise İşçi Partisi önce 1988’de güney eyaletlerinde Porto Alegre gibi kimi önemli kentlerde belediye başkanlığını, ardından da eyalet hükümetini ele geçiriyordu. Böylece gerek Venezuela’da, gerek Brezilya’da katılımcı demokrasiden sıkça söz edilir oldu.

Porto Alegre örneğinde, kimi zaman “doğrudan demokrasi” olarak da nitelendirilen, bu katılımcı demokrasiye biraz yakından bakmakta yarar var. Öncelikle bu kavramın ortaya atılmasında, İşçi Partisi’nin belediye başkan adayı seçimi kazandığı halde --belediye meclisi seçimlerinde aynı başarı elde edilemediği için-- belediye meclisinde çoğunluğu elde etmekten çok uzak olmasının etkisi olduğunu saptamak durumundayız. Vaad ettikleri politikaları belediye meclisinden geçirmek için halkın doğrudan desteğine gereksinimleri vardı. Bu desteği örgütlemek için kenti oluşturan 16 ilçede tüm vatandaşlara açık toplantılar organize edildi. Bu toplantılarda bütçe öncelikleri saptanıyor ve 2’şer delege Katılımcı Bütçe Danışmanı seçiliyor. İlçe toplantılarında saptanan önceliklere göre kent düzeyinde temizlik, yol bakım, eğitim v.b. gibi konulardaki öncelikler saptanıyor. 

Ancak bu önceliklerin nasıl uygulanacağı konusunda oluşturulan Tematik Komisyonlar da söz sahibi. Sendikalar, işveren kuruluşları ve hükümet dışı kuruluşların temsilcilerinden oluşan bu komisyonlar nihai kararlar üzerinde etkili oluyorlar. İlk yıllarda ilçe bazında yapılan toplantılara geniş bir halk katılımı olmuşken, sonraki yıllarda bu katılımın belediye bürokrasinin vereceği kararlar için yalnızca bir danışma forumu olduğu ortaya çıkınca katılım oldukça düştü [3]. Tabanı olmayan, ancak uzman kişiler aracılığı ile kararları manipüle etmeye çalışan sivil toplum kuruluşlarının katıldığı Tematik Komisyonlar daha öne çıktı. Kimi kararların yerel yatırımlarda ekonomik çıkarı olan işverenlerce manipüle edilerek belirlendiği de iddia edilmektedir[4]. Varolan merkezi belediye örgütlenmesine ve bu yapının finans kuruluşlarına bağımlılığına çözüm bulmayı amaçlamayan bu katılımcılık, sonuçta sorunlar karşısında çaresizliğe halkı ortak etmekten başka bir işe yaramamıştır. Halk sözde ilçeler düzeyinde örgütleniyordu, ama karar verme mekanizması doğrudan katılıma olanak vermeyecek boyutta olan kent düzeyinde gerçekleşiyordu. Yatırımlar ilçe düzeyinde değil tüm kent düzeyinde belediye bürokrasisi tarafından organize ediliyordu. Bu durum projelerin çok büyümesine ve büyük finans kuruluşlarına bağımlılık yaratarak, bütçenin büyük bölümünün faiz ödemelerine gitmesiyle sonuçlanıyordu. Tabii bürokrasinin bizzat kendisinin yarattığı maliyeti de unutmamak gerek.

DÜNYA SOSYAL FORUMU


Yukarıda söz ettiğimiz 2000 yılındaki küreselleşme karşıtı gösteriler olurken Brezilya’da İşçi Partisi kendisini iktidara daha yakın görüyor ve uluslararası örgütlenmelerle kendisine destek bulmaya çalışıyordu. Aynı dönemde Avrupa’da, uluslararası finans işlemlerinden alınacak binde bir gibi bir vergi ile küresel adaletsizliğe çözüm aramayı savunan ATTAC(Finanssal İşlemlerin Vatandaşlara Yardım İçin Vergilendirilmesi Birliği), küreselleşme karşıtı hareket içinde reformcuların ağırlığını artırmaya çalışıyordu. Sonuçta bunlar kimi diğer küresel örgütleri de yanlarına alarak 2001 yılında Porto Alegre’de Dünya Sosyal Forumunu(DSF) organize ettiler[5]. Bu forum Dünya Ekonomik Forumu(DEF) ile aynı tarihte yapılarak, orada ele alınmayan toplumsal sorunları tartışmayı ve çözümler geliştirmeyi amaçlıyordu. DEF’na seçenek olarak ortaya çıkmakla birlikte daha baştan Brezilya İşçi Partisinin iktidar mücadelesine gölge düşürebilecek katılımcıların dışlanması ile organize edilmişti. Siyasal partilere değil sivil toplum kuruluşlarına dayandığını iddia eden DSF, Zapatistaları silaha başvurdukları iddiası ile dışlıyordu. Anarşist ve özgürlükçü örgütler ise doğrudan dışlanmasalar dahi organizasyon ve karar verme sürecine katılmaları engelleniyordu.

Birinci DSF “Başka bir Dünya Mümkün” sloganını yaygınlaştırarak büyük etkiler yaratırken gerçekte geniş sayılamayacak bir katılımla gerçekleşmişti (yaklaşık 15 bin). Ancak hiyerarşik bir örgütlenme tarzı yerine tüm hareketlere açık bir forum olma iddiası ile ortaya çıkması önemli bir çekim noktası olmasına yol açtı. İkinci DSF böylece 2002 yılı Şubatında 75 bin kişilik bir katılımla yapıldı. Bu katılımcıların büyük çoğunluğu yalnızca yapılan gösterilere katılmış dahi olsa bu büyük bir desteği ifade ediyordu. Anarşistler ve diğer özgürlükçülerin bir bölümü ise önceki DSF’de tüm kararların İşçi Partisi ve ATTAC tarafından belirlenmiş olmasını gözönüne alarak, ayrı bir mekanda paralel bir konferans örgütlemeyi yeğlediler. Çoğunluğu Latin Amerika ülkeleri olmak üzere 17 ülkeden 150 katılımcı bu toplantılarda bir çok konuyu ele aldılar[6]. DSF toplantılarında ise yalnız Zapatistalar değil Arjantin’in doğrudan demokrasi deneyimlerine dahi, son anda yapılan konuşmacı değişiklikleri ile yer verilmemeye çalışıldı.

Özellikle İkinci forumdan sonra dünyanın her yanında kent sosyal forumları ve bunların bir araya geldiği kıta forumları örgütlenmeye başlandı. Bu forumlar kimi yerde daha açık ve demokratik olabiliyorlarsa da kıta forumlarının yapısı DSF yapısından pek farklı olamadı. Sözgelimi ATTAC benzeri reformcu kuruluşlar ve İtalyan Komünist Partisinin devamı olan reformcu sol tarafından denetlendiği öne sürülen Avrupa Sosyal Forumu’na kimi radikal örgütler hiç katılmamayı savundular[7].

Ocak 2003’te Üçüncüsü yine Porto Alegre’de yapılan DSF’na bu kez 100 bin kişi katıldı ve 1000 forum toplantısı yapıldı (günde 200 adet). Açılışta devlet başkanlığı seçimini farklı bir şekilde kazanarak daha henüz İşçi Partisini iktidara taşımış olan Lula Da Silva davetli olarak, Venezüela devlet başkanı Hugo Chavez ise davetsiz olarak konuşmalar yaptılar. Yeni katılımcıların arasında ICFTU (“Özgür” Sendikalar Uluslararası Konfederasyonu) başkanı da vardı. Bürokratik sendikaların ve resmi devlet yetkililerinin bu artan katılımıyla birlikte açılış konuşmalarını yorumlayan Naomi Klein, daha önceki forumlarda “yeni” olmaya vurgu yapılırken bu kez “büyük” olmaya vurgu yapıldığını belirtiyor ve bu sol devlet başkanlarınca Forumun rehin alındığını söylüyordu. Bu rehin alınma ve kaçırılma ile forum “olgunlaşıyor”, “ciddileşiyor” ve eski solun başarısız projelerinin mezarları arasında, seçim kazanarak toplumu değiştirme projeleri küreselleşme karşıtı harekete, katılımı artırıcı çözümleri gölgede bırakacak şekilde sunuluyordu[8].People’s Global Action’dan (PGA, Halkın Küresel Eylemi) Andrej Grubacic ise Naomi Klein ile bu konuda hemfikir olmadığını söylüyor, “çünkü o zaten hiç bir zaman bizim forumumuz olmamıştı” diyor. “Başka bir Dünya Mümkün” sloganının Zapatista’lardan geldiğini anımsatarak, Forumdaki bu konuşmaları otoriterlik karşıtı olanların istismar edilmesi olarak niteliyor[9].

Açılış konuşmalarının ötesinde kimi forumların yerlerinin bir kaç kez değiştirilmesi, toplantı mekanlarının birbirinden uzak olması ve bu yerlerin bulunmasındaki zorluklar Üçüncü DSF’nun dile getirilen olumsuzluklarıydı. Eğer bu olumsuzluklar her eğilimdeki kesimleri eşit şekilde etkilemiş olsaydı belki bu denli dile getirilmezdi. Sendikalar veya ATTAC gibi büyük hükümet dışı kuruluşların desteklediği toplantılar çok iyi duyurulup organize edilirken, kapitalizme seçenek getirmeye çalışan forumların yerleri değiştiriliyor, ulaşılması en güç yerlere atılıyordu. Katılımcı Ekonomi önerisiyle tanınan Michael Albert’in, Z magazinin katkısı ile organize ettiği Kapitalizmden Sonra Yaşam forumu bunlardan biriydi ve sonuçta aksaklıklardan ötürü kimse bu foruma katılamadı [10].

DSF İÇİNDEKİ ANA EĞİLİMLER


DSF’na katılan kuruluşlardan yukarıda kısaca söz ettiysek de bunların benimsediği politik eğilimleri de kategorik olarak kısaca analiz etmekte yarar var. Brezilya İşçi Partisi ile İtalya’daki Demokratik Sol ve Komünist Yeniden Oluşum gibi Avrupa’daki Komünist Partilerin devamı olan partileri bu anlamda birinci ve en etkin kategori olarak görebiliriz. Bu partiler, denetledikleri sendikalar ve köylü örgütleri gibi yığınsal örgütler aracılığı ile belirleyici olmaya çalışıyorlar. Bu partilerin kimi söylemleri anti-kapitalist dahi olsa, esas olarak varolan uluslararası ekonomik yapıyı reformlar yoluyla daha adaletli bir hale getirmeyi ve ulusal kalkınma yoluyla toplumsal sorunlara devletçi çözümler bulmaya çalışıyorlar[11].
Anti-kapitalist olmakla birlikte devletçi çözümleri savunan diğer sol partileri ayrı bir kategori olarak görmek daha doğru olur. Bunlar daha çok enternasyonalist özelliklerini de koruyan Trotskist partilerdir. DSF ve kıta forumlarından çok yerel kent forumlarında daha etkin olabilmektedirler. Bu forumları kendi politik doğrultularında örgütlenmenin bir aracı olarak ele almaktadırlar.

Bir diğer önemli kategori hükümet dışı kuruluşlardır. Bunların ATTAC gibi kimileri uluslararası spekülatif finans hareketlerinin kendisini dahi sorgulamadan bunların vergilendirilmesi yoluyla çözümler üretilebileceğini savunacak denli sınırlı bir bakış açısına sahiptir. Radikal çevre örgütleri gibi göreli olarak daha bağımsız olanları ise hükümetlere yapılacak baskıyla uluslararası ilişkilerin reforme edilebileceğini, ulusötesi şirketlerin etkinliklerinin sınırlanabileceğini ve böylece ekolojik sorunların ve toplumsal adaletsizliğin azaltılabileceğini savunmaktadırlar. Devlet fonlarına ya da şirketlerden beslenen vakıflara dayanan kuruluşlar ise genelde tek bir sorunla ilgilenmekte ve küresel sorunların tümünün birbirine bağımlı olduğunu dahi gözden kaçırmayı yeğlemektedirler. Sivil toplum kuruluşları olarak da adlandırılan tüm bu örgütlerden anti-kapitalist bir çıkışı yönlendirmelerini beklemek olanaksızdır. Ancak sahip oldukları mali kaynaklarla orantılı olarak anti-kapitalist eylemciler de dahil olmak üzere geniş bir kesim için çekim odağı olmaktadırlar.

Son olarak anti-kapitalist ve anti-otoriter örgütleri bir kategori olarak ele alabiliriz. Kendi içinde çok çeşitli yaklaşımları barındırmakla birlikte, bu kapsamda olup yukarıda değindiğimiz gibi forumlarda yer alabilecekken katılmamayı tercih eden örgütler de var. Bunlara bir diğer örnek ise 10 milyon Hintli köylünün desteklediği KRRS(Karnataka Eyaleti Çiftçiler Birliği). PGA’nin oluşmasına da öncülük eden bu köylü örgütü, ATTAC başkanının tutarsız açıklamalarına ilişkin sorularına tatmin edici yanıtlar alamayınca DSF’na katılmamıştır. Zapatistalar Foruma kabul edilmezken insan hakları ihlalleriyle suçlanan Chiapas valisinin ve göçmenlere karşı acımasız politikaları ile bilinen Fransız bakanın foruma katılması sordukları sorulardan bazılarıdır. KRRS, Asya Sosyal Forumuna da halk tarafından bilinmeyen örgütlerce girişimin başlatıldığı ve yığınsal örgütlerin uzantı gibi ele alındığı gerekçesiyle katılmadı[12].

BİR İDEOLOJİK YENİLENME OLARAK KÜRESELLEŞME

Burada geriye dönüp küreselleşme kavramının nasıl bir ideolojik boşluğu doldurmak için yaratıldığına ve bunun seçeneğine bakmakta yarar var. Avrupa’lı sömürgeciliğin İspanya ve Portekiz eliyle başladığı ilk dönemlere bakacak olursak, Hrıstiyanlığın çok güçlü bir ideolojik araç olarak kullanıldığını görürüz. Bugün dahi dünyada Hrıstiyanlığın en güçlü olduğu kıta Latin Amerika’dır. İlk doğduğu dönemde evrenselci bir anlayış geliştirmiş olan bu din, o dönemde artık dogmacılığın en ileri düzeyine ulaşmış ve yerli halkların kültürlerini aşağı görmenin ve yok etmenin bir aracı haline gelmişti. Sömürgeleştirme askeri gücün yanısıra Hrıstiyan misyonerlerce yürütülüyor ve yerli kültürler ortadan kaldırılmaya çalışılıyordu.

Ancak bu dogmatik dinsel yaklaşım, gelişen kapitalizmin gereklerine yanıt vermediği gibi mutlakiyetçi krallıklar gibi ayak bağı oldu. Sanayileşme aşamasına gelen kapitalizm, aydınlanma çağında geliştirilen hümanist, evrenselci düşünceleri kendi ideolojisine yerleştirmeyi yeğledi. Fransız devrimi böylece laik bir eşitlik, adalet ve kardeşlik sloganı ile gerçekleşti. Bununla birlikte bu laik eşitlikçiliğin evrenselciliği ancak Avrupalılar için geçerliydi. Sanayileşme sömürgeleştirmeyi gerektirdiğinde bu halklar için eşitlikten söz edilmiyordu. Böylece Antik Yunan’dan bu yana insanlığın hedeflediği evrenselcilik bir kez daha sözde kaldı. Burjuva ideolojisinin bu konuda başarısızlığı ve ikiyüzlülüğü yirminci yüzyılda özellikle “komünizm” tehditi ile haklılaştırılmaya çalışıldı. Halkların bu tehdite karşı her yol denenerek “korunması” gerekiyordu.

1980’lerde ise artık bu tehdit ortadan kalkmıştı ve sanayileşmiş tüketim toplumunun homojen kültürünü yaymak için yeni sloganlara gerek vardı. Bu kültür kendisini sorgulayacak her türlü kültürel zenginliği yerelci ve gerici olarak niteleyip ortadan kaldırmak durumundaydı. Yerel zenginliklere değer veren evrenselci bir anlayış yerine onları dışlayıcı bir küreselci anlayış kampanyası böylece başlatıldı. Hatta bu, küreselciliğe seçenek yaratmaya çalışanları dahi etkiledi. Seçenek olarak, tüm yerel zenginliklerin bir sentezi olması gereken evrenselcilik değil, daha adil bir küreselleşme ortaya kondu. Oysa bu, yine belirli bir kültürde yaratılmış olan bir seçenek olarak yerel zenginlikleri dışlamak durumunda olacak. Sözcüğün başta belirlediğimiz anlamına bakacak olursak bunu daha net olarak görürüz. Evrenselci bir anlayışı benimsemiş bir dünya, belki bugünkünden daha fazla iletişime gerek duyacak, ama bu boyutta bir mal ve hizmet akışına gerek duyacağı çok kuşkulu. Çünkü bu mal ve hizmet akışı esas olarak sömürüye dayalı ilişkilere yarıyor. Bunun seçeneği ise üretim bilgisinin evrenselci bir anlayışla karşılıklı olarak paylaşılmasıdır. Yoksa alışverişin daha adil koşullarda yapılması değil.

SOSYAL FORUMLARA YAKLAŞIM NE OLMALI ?

Sosyal forum örgütlenmeleri küreselleşme karşıtı hareketin içinden çıkmıştır. Ancak aynı zamanda bir hareketler hareketi olan bu hareketin reformcu kesimleri tarafından ve yukarıdan aşağıya bir örgütlenme ile yaratılmıştır. Bu durum gerçekte küreselleşme karşıtı hareketin yeterince olgunlaşmadığının ve küreselleşmeyi aşacak hedeflere yönelmekte yetersiz kaldığının bir göstergesidir. Ulusal kalkınmacı politikalarla ve DTÖ gibi yapıların reforme edilerek uluslararası sistemin değiştirilmesiyle günümüzün sorunlarının çözüleceğini öngören yaklaşımlarla küreselleşmenin aşılması olası değildir. Bu yaklaşımlarla ezilen halkın sorunları belki biraz hafifletilebilir, ama evrenselci değerlere dayanan bir toplum yaratılamaz. Anti-otoriter, özgürlükçü bir açıdan soruna bakıldığında bu forumların küreselleşmenin evrenselci bir şekilde aşılmasına hizmet edip edemeyeceği sorgulanmalıdır. Tarihi ters yöne çevirip ulusal devletlere dayalı çözümler üretmek eski hataların bir yinelenmesi olacaktır. Reforme edilmiş bir küresel pazar sistemi, “başka bir dünya” değil, ancak kapitalizmin daha uygar bir versiyonu olabilir. Hedeflenmesi gereken ulusal sınırların ve dargörüşlülüğün yok edildiği, insanlığın doğrudan demokrasi yoluyla geliştirilen evrensel etik değerlere dayalı olarak örgütlenmesidir.

Ne yazık ki şu anki yapısı ile sosyal forumların bu doğrultuya yönelmesi olanaksız görünmektedir. Ancak bu anlayışı benimseyen örgütler bir yandan kendi aralarındaki ağları geliştirirken bir yandan da özellikle yerel forumlar aracılığı ile diğer eylemcilere ulaşabilirler. Bu bir yandan anti-kapitalist olup hükümet dışı kuruluşların maddi olanaklarının cazibesine kapılan bir çok eylemciyi etkilemek açısından işlevli olabilir, öbür yandan da devletçi solun defalarca iflas etmesine karşın halen etki alanında tuttuğu geniş bir kesime ulaşmak açısından önemlidir. Bununla birlikte katılınan sosyal forumlarda edilgen bir izleyici değil, özerk alanlar yaratarak alternatif politikaları ortaya koymak önemli. Böylece gerek katılmamayı yeğleyenlerce dışarıdan, gerek katılmayı yeğleyenlerce içeriden gelen baskıyla sosyal forumlar kendi amacı içinde tutarlı olmaya zorlanacaktır. Bu zorlama DSF’nu devrimci bir yöne çekemeyecek dahi olsa onu aşacak, anti-otoriter ve anti-kapitalist bir ağın ortaya çıkmasına hizmet edecektir.

Bu noktada DSF’na eleştirel yaklaşımlarla birlikte katılmayı savunan Ezequiel Adamovsky’nin, Dünya Toplumsal Hareketleri Ağı oluşturulma çabasını zaten oluşmakta olan bir ağın DSF denetimine alınma çabası olduğunu belirten sesine kulak verelim: “Artık Örgütlenme Komitesinin, daha saydam işleyiş mekanizmalarını benimsemesi ve karar verme sürecini toplumsal hareketlere devretmesi zamanı geldi. Ancak bunun aksine, DSF’nu büyük ölçüde denetleyen kimi örgütler –ATTAC Fransa, CUT and MST (Brezilya), Küresel Güney’e Odaklanma (Tayland) ve Kadınların Dünya Yürüyüşü (Quebec, Kanada)—Toplumsal Hareketlerin Dünya Ağı’nı (THDA) yaratmaya giriştiler.

“Toplumsal hareketlerin ‘daha kalıcı düzeyde’ eşgüdümü düşüncesi tartışmasız önemlidir. Eğer bu ağ tam olarak tüm dünyadaki toplumsal hareketleri temsil edecekse, bu birkaç örgütün eline bırakılamayacak kadar çok önemlidir. Fakat THDA’nın ilkelerini kim yazdı? Kim onun nasıl örgütleneceğine karar verdi? Daha önemlisi kim Sekretaryayı seçti, hatta bir Sekretaryaya gerek olduğuna karar verdi? Elbette benim ait olduğum hareket değil, ya da Arjantin’deki hiç bir hareket değil, ya da bildiğim kadarıyla diğer ülkelerdeki hareketlerin çoğu tarafından değil. Piqueteros, Bolivyalı cocalero köylüleri, Avrupalı Sınırlara Hayır eylemcileri, Güney Afrikalı boşaltma karşıtı kampanyayı yürütenler ve diğerleri bu konuyu tartıştı mı? Eğer neden sözettiğimden haberleri varsa şaşarım. Toplumsal hareketlerin yerel halk örgütü eylemcileri o toplantılarda değildiler. Ve en azından hareketlerin, önerilenleri ülkelerinde tartışması ve görüşlerini iletmeleri için ilk önerinin önceden onlara ulaştırılması için hiç de doyurucu çaba harcanmadı.”[13]

Umalım ki insanlığı doğrudan demokrasiye götürebilecek forumlar ve toplumsal hareketler ağı çok gecikmeden bu anlayışların aşılması ile yaşama geçirilebilsin.

[1] Bkz. Chaia Heller, “McDonalds, Mtv ve Monsanto: Bilgisel Sermaye Çağında Biyoteknoloji Yükselişi”, Toplumsal Ekoloji, Sayı 2 (Güz 2002), sy. 108-119, çev: Halide Demir ve Reha Alpay, “Teknoloji: Nasıl Geliştirildi? Nasıl geliştirilmeli?” Toplumsal Ekoloji, Sayı 2 (Güz 2002), sy. 97-107
[2] Burada sendikaların yaklaşımının dargörüşlü ve ulusalcı olduğunu belirtmekte yarar var. İşlerini yitirenlerin sahip olması gereken toplumsal güvenceler çok önemli olmakla birlikte, gelişmiş bir ülkede ulusal düzeyde işsizlik artacak gerekçesiyle gümrüklerin artırılmasını, kota uygulamalarını desteklemek sorunu bir başka ülkenin halkı aleyhine çözmeyi beklemektir.
[3] “KENT SAKİNLERİ KENTLERİNİ GERÇEKTEN YÖNETMEYE BAŞLAYINCA”, Derleme, Çeviren Bülent Tanatar
[4] Bu konuda Brezilya’daki en büyük işçi sendikası konfederasyonu TUC’un kimi yöneticilerince İkinci Dünya Sosyal Forumuna gönderilen metine bakılabilir: “CRITIQUE OF PORTO ALEGRE, Open Letter to the Trade Unionists and Activists Participating in the World Social Forum 2002 in Porto Alegre, Brazil”.İngilizce çeviri New York sosyal forumunun web sitesinde yayınlanmıştı (http://www.nycsocialforum.org). Özet bir Türkçe çeviri İstanbul Sosyal Forumu’nun yahoogroups’taki tartışma listesi arşivinde bulunabilir.
[5] DSF ve yerel forumlar için, bkz. Abdullah Anar , “Dünya Sosyal Forumu”, Toplumsal Ekoloji, Sayı 2 (Güz 2002), sy. 76
[6] Jason Adams, “Jornadas Anarquistas: Anarchist Convergence in Porto Alegre, Brazil”ASK, Anarcho-Syndicalist Review, Sayı: 34 (Bahar 2002), Sayfa 24
[7] “Who Controls the European Social Forum?”, http://web.inter.nl.net/users/Paul.Treanor/esf.html
[8] Naomi Klein, `What happened to the new Left,” http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/naomiklein.htm
[9] Andrej Grubacic, “Life After Social Forums”, http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/life-after-sf.htm
[10] Michael Albert, “What happened in Porto Alegre”, http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/albertroy.htm
[11] Devletçi çözümlerin açmazları için bkz. Şadi İdem, “Alternatif Küreselleşme Karşıtı Hareket ve Devlet Yönetimi”, Toplumsal Ekoloji, bu sayıda
[12] Prof. M.D. Nanjundaswamy, “KRRS Reservations on ASF”, http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/asia2003/krrs.htm
[13] Ezequiel Adamovsky, “Another Forum is Possible, Whose Bridges are We Building? Do We Need a New International?”,http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/anotherforum.htm[/b]