CUMHURBAŞKANI SEÇİMİMİZİN UYDU FOTOĞRAFI



Kuzeyde Ukrayna can pazarı: Almanya komutanlığında Batı sistemi ile Rusya komutanlığında küreselleşmeye karşı direnen Şanghay beşlisi eksenindeki blok çatışıyor.

Batıda genel olarak aşırı sağın yükselişte olduğu, ekonomileri daralan, işsizlik oranları artan, kaynaklara; özellikle de enerji kaynaklarına ulaşımı giderek zorlaşan ve bu gidişle yeni haçlı seferi söylemlerinin dillendirilmesi beklenebilecek bir Avrupa (Birliği?) var.

Doğuda devletin ve hükümetin dost mu, düşman mı, ortak mı, rakip mi olduğu konusunda net ve tutarlı bir politika ortaya koyamadığı ama Ortadoğu’daki Şii halklar ve örgütler ve genel olarak petrol üretim alanları üzerindeki etkinliği, zengin doğal kaynakları, nükleer kapasitesi ile bir yandan, örneğin doğal gaz ve petrolde olduğu gibi önemli bir ticari kazanç fırsatı yaratabileceği kadar, büyük bir potansiyel tehdit de oluşturan İran yer alıyor.

Güneyde Suriye ve Irak can pazarı: Görünüşte yerel güçler ama özünde yine Batı sistemi ile bölgedeki karargahı İran olan Şanghay beşlisi eksenindeki blok çatışıyor ancak Batı sistemi bu bölgede bir türlü bir karargah oluşturamadı.  Batı sisteminin bölgedeki dayanaklarının ya kendi içlerinde ya da birbirleri arasında ciddi sorunlar var.

İsrail ile eşgüdümlü olarak Ortadoğu projesinde liderlik misyonu verilen Türkiye, Sn. başbakanımızın “Daha da gelmem Davos’a” çıkışından sonra Ortadoğu’da farklı ve öngörülmemiş arayışlara girdi. Sn. başbakanımız ve ekibi tarafından izlenen politika, küresel sistemimizin bekası için açık kalması gereken enerji koridorunu tıkayacak sonuçlar doğuran tehlikeli bir deneydi. Türkiye’de, İsrail ile stratejik işbirliğini zaafa uğratmaya ve yok etmeye yönelik bir husumet yaklaşımını ve üstüne üstlük Müslüman Kardeşler’le birlikte İsrail karşıtı, Şiileri dışlayan bir Sünnicilik anlayışını devlette egemen kılmaya çalışan bir hükümet politikası petrolün sağlığından ve esenliğinden, küresel piyasaların huzur ve mutluluğundan yana olan “iyi” insanların kabul edebileceği bir şey değildi ve nitekim kabul edilmedi. T.C. hükümetine bu politikadan vaz geçmesi için yukarıdan, aşağıdan ya da paralel her türlü yolla baskı yapıldı. Suriye’de Esad rejiminin T.C. hükümetinin umduğundan çok daha güçlü ve dirençli çıkması, Mısır’da Müslüman Kardeşler’in başarılı bir darbeyle saf dışı bırakılması, T.C. hükümetinin Ortadoğu’da denemeye kalktığı irrasyonel politikanın temellerini yerle bir etti.

Sn. başbakanımız ezik Ortadoğu halklarının umut bağlayabileceği bir lider değil artık. Müslüman Kardeşler Mısır’da iktidarda kalsalardı, Suriye’de Esad devrilseydi, Irak’ta Türkiye’nin ağabeyliğinde bir uzlaşı sağlansaydı bu balon şişmeye devam ederdi ama hiçbiri olmadığı gibi, nankör IŞİD’in yaptıkları son saygınık kırıntısını da yok etti. Dikkatle izleyenler çok Sn. başbakanımızın artık Ortadoğu’da olan bitenler karşısında (ne Esad’a, ne IŞİD’e, ne de İsrail’e karşı) esip gürleyemediğini fark etmişlerdir.

İşte bu büyük fotoğraf çerçevesi içinde Türkiye cumhurbaşkanı seçimine gidiyor.

Bu seçim yarışındaki mevzilenmelere bakıldığında Türkiye’nin önünde üç olası (olasılıkları farklı olmakla birlikte) politika alternatifi gözükmektedir.

Birinci alternatif, küresel bir kriz ve dönüşüm sorunlarıyla uğraşmak zorunda olan ve kendi içine kapanan Batı sisteminin ve onun lider ülkesi ABD’nin bölgedeki sevk ve idare mekanizmalarının iyice zayıfladığı bir dönemde rol çalarak, bağımsız inisiyatifler geliştirerek ve içinde bulunulan sistemin (Batı sistemi) yerleşik kurallarının ve usullerinin dışına çıkarak bölge kaynaklarına doğrudan erişebilmek ve bu kaynaklar üzerinde çıkar iddiasında bulunabilmek için bölgede etki, hegemonya ve mümkünse yayılma alanları oluşturma hevesinin istikamet verdiği bir yoldur ve Marksist terminolojide alt emperyalizm şeklinde tanımlanan bir olgu ile benzerlik göstermektedir.  Böylesi bir politika “güçlü lider,” “büyük ülke” motiflerine; otoriter, olabildiğince totaliter ve popülist bir yönetim tarzına ihtiyaç duyar. Sn. başbakanımız bu politikanın cumhurbaşkanı adayıdır.

Fırsatçılık, kapitalist dünyanın azgelişmişlik kısır döngüsü içinde bir sıçrama yapabilmenin başlıca araçlarından biridir ama her fırsat aynı zamanda bir risk demektir. Bizim örneğimizde, mezhepsel ve etnik çatışmaların kan gölüne çevirdiği bir Ortadoğu’da, İsrail düşmanlığının ve Sünni İslam’ın hamisi olma iddiasının motive ettiği bir siyasi akımın fırsatçılığı, beraberinde çok büyük bir risk taşımaktadır. Bu risk, komşu ülkelerde yaşanan kanlı boğazlaşmaların Türkiye’de de yaşanması olasılığını içermektedir ki, bu korkunç olduğu kadar yüksek bir olasılıktır.

İkinci alternatif ise, 2002 öncesi konumlara geri çekilmeyi ve sınırların gerisinde kırmızı çizgilerle korunmayı, Batı sisteminin kurum ve kurallarına sıkıca bağlı kalarak, Büyük Ortadoğu’daki herhangi bir sürece ancak ve ancak Batı sisteminin ittifakla aldığı bir karar uyarınca, Sistem güçlerinin yedeği olarak müdahale etmeyi öngören, ilke olarak ülkedeki ve bölgedeki statükoları olabildiğince korumayı amaçlayan muhafazakâr bir politika anlayışıdır. Bu politika anlayışı “Ata(türk) milliyetçiliği,” “milli birlik ve beraberlik” gibi motifleri kullanır. Klasik ikili (İrtica ve Bölücülük) tehdit algısına sahiptir. Böylesi bir yönetim anlayışı ülkede ve bölgede yaşanan ve yaşanacak çok hızlı değişim süreçleri karşısında ancak zorbalıkla iktidarda kalabilir. Sn. Ekmeleddin İhsanoğlu bu politikanın cumhurbaşkanı adayıdır.

Nesnel dinamiklerle zaten bozulmuş veya bozulmakta olan statükoları ihya etmeyi ya da korumayı amaçlayan bir milliyetçilik anlayışı Türkiye’yi belalardan uzak tutabilir mi? Bu soruya evet demek mantık kuralları içinde mümkün değildir. Özellikle Kürtlerin talepleri ile iktidar dışında kalmaları halinde radikalleşecek İslamcı duyarlılıklar karşısındaki tutum uluslararası boyutları olan kanlı süreçler başlatabilir. Öte yandan Batıya zincirli bu politika anlayışı, Batı pazarlarının daralması ve Batıdan kaynak akışının kesilmesi sonucunda yaşanabilecek bir ekonomik kıyamet tehlikesinden bir ölçüde korunma olanağı sağlayabilecek “Doğu” (Arap, Fars, Rus) kaynaklarına erişim olanaklarını da sınırlayabilir.

Üçüncü ve son politika alternatifi ise daha çok bir ütopyayı andırmaktadır; ülkede yaşayan tüm halklara ve inanç sahiplerine eşit mesafede, kimseye ötekileştirmeyen, gerçek anlamda laik, özgürlükçü,  30 yıldır aralarında silahlı çatışma süren Kürt ve Türk halklarının kardeşçe bir arada yaşayabilmesini sağlayacak, katılımcı, çoğulcu bir yönetişim anlayışı. “Radikal demokrasi,” “barış”  ve “yerinden yönetim” bu politikanın temel motifleridir ve böylesi bir politika ancak ve ancak geniş halk kitlelerinin etkin katılımıyla ve bu etkin katılımı sağlayacak, yerel düzeylerde güçlü ve etkili yönetişim kurumları ve organlarıyla iktidar olabilir ve iktidarda kalabilir. Türkiye gibi bir ülkede bu ütopyanın gerçekleşmesi dünya için de bir devrimin başlangıcı olur. Ortadoğu’daki kördüğümleri çözer. Halkların kendi kaynaklarını sahiplenmesiyle enerji savaşlarının da tüm tarafların yararına olacak şekilde son bulmasını, enerji koridorunun güvenli bir biçimde açık kalmasını sağlayabilir. Sn. Selahattin Demirtaş bu politikanın cumhurbaşkanı adayıdır

Özetle, bu ve sonraki seçim(ler)de oy kullanacak sıradan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları tarihsel bir dönemeçte refah ve huzurlarını, can ve mal güvenliklerini etkileyecek bir tercih yapacaklar.

Kan gölüne dönmüş bir coğrafyanın ortalık yerinde bugüne dek her şeye rağmen nispeten huzur ve güven içinde yaşadığımız için şanslıyız (Bazı fanatik beyinlilerin, Tayyip’in ülkesinde hangi huzur ve güvenden söz ediyorsun, dediklerini duyar gibiyim. Onlara İŞİD işgalindeki topraklara, Gazze’ye, Suriye’ye ya da Irak’a gitmelerini öneririm).  Bu huzur ve güvenin yok olmaması ve artarak sürmesi için:

1. Köylü kurnazı fırsatçıların ihtirasları dizginlenmelidir.

2. Demokrasimizin çıtası giderek daha yükseklere kaldırılmalıdır.

3. Barış süreci asla kesilmemeli, geriye döndürülmemelidir.

4. Milliyetçilik batağına, statükoculuk kapanına düşülmemelidir.

Sn. Selahattin Demirtaş’a verilecek oylar, yukarıda saydığım koşulların sağlanması için verilecektir. Sn. Demirtaş’ın cumhurbaşkanı seçilmesinin bir ütopyanın gerçekleşmesi gibi olacağını söylemiştim ama cumhurbaşkanı seçilmese, hatta ikinci tura kalmasa bile SN. Demirtaş’ın alacağı oy oranı Türkiye’nin geleceğinde etkili olacaktır. Diğer iki adayın oylarının gerilemesi onların temsil ettiği politikaların taşıdığı risklerin gerçekleşme olasılığını azaltacaktır. O kesimlerde tartışmalara, sağduyulu çıkışlara ve belki Türkiye için çıkış yolu açabilecek alternatif oluşumlara olanak sağlayacaktır.

O nedenle, haydi Türkiye canın için, can güvenliğin için Demirtaş’a destek ol, diyorum.