GAMLI BAYKUŞUN DALINDAN TÜRKİYE MANZARASI


GAMLI BAYKUŞUN DALINDAN TÜRKİYE MANZARASI

Faiz lobisi, uluslararası komplo, çete, paralel devlet, vs. vs. Kim nasıl tanımlıyorsa tanımlasın ortalık yerde T.C. devletinin yürütme organını elinde bulunduranlarla (en azından normatif ve biçimsel olarak öyle oldukları düşünülenlerle) her türlü vuruşun serbest olduğu bir kavgaya girişmiş “birileri” olduğu açık bir gerçektir ama burada önemli olan “birilerinin” hükümetle çatışmaya girmesi değil, bu “birilerinin” devletin içinde olmasıdır.

Türkiye’de devletin içinden birilerinin devletin anayasal organ ve kurumlarıyla çatıştığı süreçler daha önce de yaşandı ama bu süreçlerde çatışan “birileri” tipik olarak askerlerdi ve o süreçler hep askeri darbelerle sonuçlandı. Bu kez çok alışık olmadığımız ve savaş taktiklerini, yerlerini yurtlarını çok iyi bilmediğimiz “birileri” ile karşı karşıyayız.

Bu “birilerinin” çatışmaya girdiği yürütmenin başını ise iyi tanıyoruz. Karşısında sadece “CeHaPe Zihniyeti” varken işi kolaydı, kendine güveni tamdı. Büyük Birader’in icazetini de aldığını zannederek esiyor, gürlüyordu. Oysa Büyük Birader ona hiçbir zaman icazet vermemişti. Sadece, artık baş belası kesilen “eski  çocukların” tasfiyesi için onun karizmasına ihtiyaç vardı. Bu süreç tamamlandığında bizim yürütmenin başı da gereksizleşti. Zaten kendi başına buyruk, patavatsız, münasebetsiz tutum ve davranışlarıyla çizmeyi çoktan aşmıştı. Ona artık bavullarını toplaması istendiği hissettirildi, önce kibarca, sonra kafasına vurarak söylendi ama bizimkinin bunun karşısındaki tepkisi, tipik bir Ortadoğu diktatörünün tepkisinden farklı olmadı. Yasalara değil, kendisine bağlı bir devlet aygıtı, kendi borazanı bir medya, kararlarını ondan bağımsız alamayan bir ekonomi kurmaya girişti, dinci ve milliyetçi duyarlılıkları kaşıyan popülist söylemlerle halkın bilinç düzeyi en düşük kesimlerinden bir kitle tabanını elinde tutmaya çalıştı, çalışıyor. Ekonominin çok kırılgan yapısı yaygın bir patronaj uygulamasını (yani kabaca ulufe dağıtmasını) engelliyor ama benden sonra tufan diyerek bunu da yapması beklenebilir.

Yolsuzluklar zinciri; genelden özele TC devletinin, en büyüğünden en küçüğüne devlet görevlilerinin, bu devlet görevlilerin etrafındaki özel kişilerin yolsuzlukları ise aklın ve mantığın yürürlükte olduğu ülkelerde tek başına 9 büyüklüğünde deprem etkisi yaratırdı. Siyaseten ve yönetsel olarak ilgili olan ya da ilgili olma ihtimali bulunan hiç kimse ayakta kalamazdı ama yüce Türk ulusuna deprem, yolsuzluk filan öyle kolay işlemiyor. Dolayısıyla ne desek boş.  Zaten bu konuda söylenecekler bu kısa analizin de kapsamı dışında kalıyor.

Tüm bu olumsuz tabloda, tek olumlu icraat Büyük Birader’in pek hazzetmediği Kürt demokratik hareketiyle girişilen barış süreciydi ve hükümeti seçimlere kadar, eğer geçebilirse, sırat köprüsünden geçirecek olan da budur ama gerek hükümet gerek PKK bu süreçte iyice köşeye sıkışmış durumdadırlar. Bu sürecin bir şekilde dinamitlenmesi, bu ülkede yaşayan tüm günahsız insanlar için bir felaket olur ama dinamitlenmesi an meselesidir.

Bu kör döğüşü ve alt üst oluşun toz dumanı arasında çok önemli ve belirleyici bir konu sanki gözden kaçıyor gibi ve bu konu ekonomidir.

11 yıllık AKP iktidarı boyunca, kim ne derse desin, ekonomi (kapitalist dünyanın “gelişmekte olan” bir ülkesinde olabildiği kadar) tıkırındaydı. Kör topal giderken fırlatılan bir anayasa kitabının ardından dipsiz bir kuyuya düşen Türkiye ekonomisi, Kemal Derviş’in uyguladığı (“Viagra benzeri) popüler reçetelerle ayağa kalkıp, kuyudan çıktı ve AKP ile birlikte 5’in üzerinde büyüme oranları yakaladı ve buna bağlı olarak enflasyon ve faizler düştü, kredi olanakları genişledi, toplam tüketim ve yatırımlar arttı.

Cari açık, cari açık denilen şey yapısal bir sorundu ve AKP iktidarı döneminde daha da arttı ama cari açığın büyüklüğü tek başına bir ekonominin fotoğrafının ne kadar kötü ya da ne kadar iyi olduğunu göstermez (örneğin dünyanın en fazla cari açık veren ekonomisi ABD’dir). Cari açık kabaca bir ülkeye giren döviz miktarıyla çıkan döviz miktarı arasındaki farktır. Diğer bir deyişle, ayağınızı yorganın ne kadar dışına uzattığınız, ne kadar borç çevirdiğiniz ya da çeviremediğinizdir.

Türkiye ekonomisi için, cari açık büyümenin bir ürünü ve aynı zamanda bir nedenidir. Büyüyen ekonominin artan dışa bağımlı enerji ve ara malı ihtiyacı ve öte yandan serbest ticaret rejiminde körüklenen ithal malı tüketimi cari açığı yaratan ve arttıran temel unsurlardır.

Cari açığın büyüklüğü değil finansmanı, ekonomi deyimiyle fonlanıp fonlanamadığı önemlidir.  Ülkemiz son 11 yılda GSYİH’sının %6-7’si civarında bir cari açığı bir şekilde kapatarak yılda ortalama %5’in üzerinde büyüdü.  Cari açık Sermaye ve Finans ulusal muhasebe hesabının vereceği artı bakiyeyle kapatılır. Türkiye’de bu hesap, hep cari açığı fazlasıyla kapatacak şekilde fazla verdi. Ancak, Türkiye’ye giren sermayenin çok küçük bir kısmı borç yaratmayıp, tam tersine istihdam ve üretkenlik artışı sağlayacak doğrudan sermaye yatırımları şeklindedir. Geriye kalan çok büyük kısım ise kısa vadeli borç yaratan bir sermaye girişidir ve borsaya, gayrimenkullere, vs. yapılan kısa vadeli (bazen günübirlik), paradan para kazanmaya yönelik sıcak para şeklindeki yatırımlardır. İşletme mantığıyla düşünürsek bir işletme sürekli dış kaynak (örneğin krediler) kullanarak büyüyor ama bunu hep zamanında ödeyebiliyorsa bir sorun yok gibi gözükebilir. Ama borç çevirmek her zaman büyük bir risktir ve bir şeyler ters gider ve borç ödenemezse maliyet giderek katlanacak ve faturası ağır olacaktır.

İşte Türkiye için artık fatura ödeme süreci başlamıştır.

FED’in (uluslararası parayı basmaya yetkili ABD merkez bankası), faiz kazanmak için gelişmekte olan ülke piyasalarına akan bir kapkaççı sermaye büyümesi yaratan varlık alımlarını 2013’te kademeli olarak azaltıp 2014’te tamamen durdurabileceğini açıklaması, bu parayla iş çevirmeye çalışan ekonomileri ve en çok da Türkiye’yi vurdu. Düşük kur, yüksek faiz politikasıyla ülkeye çektiği uluslararası sıcak para ile cari açığını finanse eden ülkemizde, bu yeni uluslararası konjonktür ekonomi üzerinde bozucu bir etki yaptı. Diğer her şey aynı kalsaydı bile tek başına FED kararı, Türkiye’de faizleri, döviz kurlarını arttırır ve buna bağlı pek çok olumsuz gelişme olurdu. Oysa diğer her şey de aynı kalmadı. Herhalde başlarına gelecekleri sezmiş olan Başbakan ve suç ortaklarının korku ve panik içindeki zararlı söylem ve uygulamalarıyla ülkede siyaset ve giderek devlet krizleri yaşandı ve yaşanıyor. Bunlar uluslararası piyasalarda Türkiye’ye yönelik risk algılamasının katlanmasına yol açtı. Yani bırakınız doğrudan yatırım veya sıcak para girişini, özel şirketlerin bile yeni krediler bulması aşırı zor ve son derecede külfetli hale geldi.

Ekonomi bahsinde bir parantez açıp, ayakkabı kutuları içindeki paralara da açıklık getirecek önemli bir konuya değinmekte yarar var.  Herkesin bildiği gibi Türkiye yıllardır İran’dan ham petrol ve doğal gaz “satın alıyor.” Bu yıllar içinde İran’a Türkiye’nin de içinde bulunduğu Batı sistemi ambargo koydu ve bu ambargoyu giderek sıkılaştırdı. Mart 2012’den itibaren uluslararası döviz transfer sistemi üzerinden İran’a para göndermek olanaksız hale geldi. İran ile ticaret yapmasına doğrudan ses çıkarılmayan Türkiye bu ticareti sürdürebilmek için İran’a ödeme yapmak zorundaydı. Bunun yolu Halkbank’ta İran’a döviz ve TL hesabı açılarak bulundu. İran burada biriken parasını altına çevirip, ülkesine altın olarak taşıyordu ve bu bizim dış ticaret kayıtlarımızda altın ihracatı olarak gözüküyordu ama 2013 Temmuz başından beri ABD İran’a altın ihracatını da yasakladı. Bunun üzerine BAE, Kuveyt, Katar gibi körfez ülkeleri, hatta İsviçre, Hindistan, İngiltere gibi ülkeler aracılığıyla bu altın oyunu sürdürülmeye çalışıldı ama gerçekten çok karmaşık bir oyundu. Türlü türlü dalavereler, kayıt kuyut hileleri, son operasyonlarda adı geçen Reza Zarrap gibi aracılar, kuryeler vasıtasıyla taşınan paralar, vs. gerekiyordu. Ancak sonuç olarak uluslararası finans sistemi ve dolar baypas ediliyor, Türkiye nispeten ucuz enerji sağlıyor, hesapların Halkbank gibi bir Türkiye bankasında açılmış olması fazladan bir avantaj getiriyor, İran’dan alınan petrol ve doğalgazın bedelinin Türkiye’den altın ihracatı yapılıyormuş gibi ödenmesi cari açığı da kapatan önemli bir girdi oluşturuyordu. Üstelik Türkiye’nin kullandığı bu yöntem başka ülkeleri de heveslendiriyordu. Örneğin Hindistan Halkbank’ta bu iş için kullanacağı bir hesap açmak istemişti.

Ayakkabı kutularında yakalanan işte bu paralardı. Toplamı milyarlarca dolar olan bu hesabı kitabı iyice karışmış paraların Türkiye ve İran arasındaki karmakarışık aktarılma sürecinde bal tutan pek çoklarının parmaklarını yalamış olması çok akla yatkındır. Bu çıkar dünyasındaki “rasyonel” bir insandan beklenen de budur ama AKP’nin akıllara durgunluk veren yolsuzluğu olarak patlatılan bu bombayı patlatanların, Türkiye halkının refahı ve mutluluğu için, yarının özgür ve daha bağımsız bir Türkiye’sini kurmak için patlatmadıklarının acaba kaç kişi farkındadır?

Sonuç olarak zaten ayakta kalması giderek zorlaşan Türkiye ekonomisine yıkıcı bir darbe vurulmuştur.

Tüm bu verilerin ve gelişmelerin ışığında, içinde yaşadığımız ülkenin kısa ve orta vadeli perspektifinde, ne yazık ki, çok iç açıcı manzaralar gözükmemektedir. Kamu harcamaları kısılacak, yatırımlar duracak, işsizlik artacak, üretim ve tüketim azalacak, enerji darboğazı yaşanacak (vatandaşın gündelik yaşamında somut olarak elektrik zamları, petrol ve doğalgaz zamları ve kotaları ve belki yokluğu şeklinde kendini gösterecek) ve tüm bunlar kapitalist ekonomilerin o iyi bilinen acı ilacının alınmasını, istikrar tedbirleri uygulanmasını gerektirecektir.

İstikrar tedbirlerini güçlü iktidarlar uygulayabilir. Güçlü iktidarlar parlamento desteği tam (ya da askeri cuntalar gibi böyle bir desteğe gerek duymayan) ve halkın genelinde tercihen en azından başlangıçta umut veya ikna olmuşluk duygusu ya da olmuyorsa korku ve boyun eğme çaresizliği uyandıran iktidarlardır. Kapitalist sistem içinde güçlü bir iktidarda aranan olmazsa olmaz bir koşul da sisteme ve onun buyurucu merkezlerine sadakatle bağlı olmaktır. Böylece krizdeki ülkenin uluslararası finans sistemine ödemelerini aksatmaması ya da eninde sonunda faiziyle ödeyeceği bir reçeteyi uygulaması sağlanacaktır.

Ülkemizdeki demokratik sistemin işleyişinden seçimler ya da parlamentoya dayalı başka yollarla böyle güçlü bir iktidar çıkabilecek midir? Şimdilik bilemiyoruz. İçinde yaşadığımız topyekûn alt üst oluş süreci bugünden yarına son bulacak bir süreç değildir. Uzunca bir süre devam edecek olan bu süreç, her gün yeni sürprizlere gebedir. Örneğin, barış sürecinin kesilip iç savaşın yeniden başlaması, genel olarak demokrasi içinde kalan tüm seçenekleri belki de gündemden kaldıracaktır. Halkın iyice bunaldığı bir noktada kurtarıcı gibi gelecek bir askeri diktatörlük klasik seçeneklerden biridir ama bunun için toplumsal ve örgütsel koşulların oluşması biraz zaman alacaktır.  Uluslararası kapitalist sistemin “innovatörleri” henüz bilmediğimiz yepyeni seçenekler geliştirebilirler. Ülkemizin insanı da çok yaratıcıdır. Eninde sonunda “güçlü” bir iktidara ihtiyacımız var ama bunun nasıl bir şey olacağını hep birlikte bekleyip göreceğiz.

Türkiye’deki toplumsal muhalefetin kapitalizm dışı seçenekler ortaya koyabilecek ne olgunluğu ne de örgütlülüğü vardır. Toplumsal muhalefet unsurları açısından kanımca bu süreçte doğru olan ve ülke açısından da hayırlı olan emekçi sınıf ve katmanların kazanılmış haklarını korumaya yönelik örgütlenmelerin güçlendirilmesi veya yaratılması, en yakın örnekler olarak Avrupa’daki toplumsal hareketlerden dersler çıkarılması, Türkiye’nin AB ekseninden çıkmasına karşı çıkarak, AB ülkelerindeki standartlardan geriye düşmemeye çalışmasıdır.