Halkın seviyesine inmek, Syriza ya da biz de "Podemos" (yapabilir miyiz)?


Türkiye’nin komünist, sosyalist, devrimcilerinin (bundan böyle solcu) yaşadığı yüksek rakımlardan bakıldığı zaman AKP Türkiye’si, cehennemden farksız, korkunç, içinde yaşayıp soluk almanın bile güç olduğu bir yer. O kadar açıkça ve pervasızca zorbalık, hırsızlık, yağmacılık yapılıyor ki, bunu görmemek için kör ya da akılsız (muhakeme gücünden yoksun) olmak gerekiyor.  Oysa tam 12 yıldır bu ülkenin halkı (zenginlerini, kodamanlarını geçtik, yoksul halkı) AKP’ye oy verip, bu cehennemde yaşamayı seçiyor. Görmüyorlar mı? Evet, en çok rağbet gören üç açıklamadan birine göre gözlerine dindarlık perdesi inmiş, görmüyorlar. İkinci açıklama halkın koyun sürüsü olduğunu ileri sürüyor. Beyinsiz oldukları için kendilerini uçurumdan atıyorlar. Üçüncü açıklama ise biraz daha acımasız: halk ahlaksız. Toplumda moral değerler çöküntüye uğradığı için hırsızı hoş görüyor, kendini kömüre satıyor, vs.

Öte yandan, komşuda Radikal Sol Koalisyon (Syriza) halktan büyük destek alarak iktidara geliyor, İspanya’da Podemos serpilip gelişiyor. Bizim solcular olan biteni biraz şaşkınlık, biraz hayranlık, biraz da kıskançlıkla izliyorlar.

Yorumlara bakıyoruz: Onlar da emperyalizme karşı ulusal devleti, ulusal ekonomiyi korumaya çalışıyorlar ama onların geçmişi farklı, kültürü farklı, geleneği farklı, oradaki koşullar farklı. Solculuksa solculuk, biz de yapıyoruz ama bizim halkımız öküz, bizi anlamıyor. Yine de Allah’tan umut kesilmez. Gezi direnişinde meydanlara milyonları topladık (sahi, biz mi topladık?). Mesela Hazirancılar, Geziciler, filan gibi afilli isimler altında birkaç örgüt bir araya gelirsek bahtımız açılabilir. Belki, oy da alırız.

Evet, yukarılarda, Olimpos dağının zirvelerinde durumlar böyle gözüküyor ama manzaraya bir de aşağıdan, halkın seviyesinden bakmakta fayda var.

Öncelikle biraz teori yapalım. Alım-satım konusu olmaları doğadışı, akıldışı olan 3 şeyi; insanı, doğayı ve parayı meta haline getiren serbest piyasa ekonomisiyle kapitalizm, kendisinden önceki tüm sistemlerden farklı olarak üretim ilişkilerini sosyal yaşamdan koparır, insan doğasıyla çelişir.

Kendi kurallarına göre işleyen (yani liberal) piyasalar çok uzun olmayan bir süre sonunda doğayı bitirir, toplumsal yaşamı ve üretimi dağıtır, insanları perişan ederdi. İşte bu nedenle kapitalist toplumlarda sürdürülebilirliğin sağlanabilmesi için birbirleriyle çelişen iki sürecin yaşanması zorunludur ve yaşanır. Bir yandan sürekli gelişen, genişleyen piyasa insan doğasına aykırı ilişkileri yaygınlaştırır, kurumsallaştırır. Öte yandan karşıt kurumlar, düzenlemeler ve hareketlerle toplum ve insan doğası kendini korur. Bu ikili mekanizma üzerine sayısız sayfalar dolusu yazı yazılabilir, tartışma yapılabilir ama bu kısa yazıda konumuz açısından önem taşıyan birkaç noktayı vurgulamak gerekiyor: Toplumun/insanın kendini koruma devinimi doğal bir reflekstir ve mutlaka yoksul sınıfların bilinçli eylemini gerektirmez.  Piyasaların saldırısına karşı sığınılacak alanlar; geleneksel yapılar  (aile, aşiret, cemaat, tarikat, vb.), dinsel/etnik dayanışma ya da hayırseverlik kurumları gibi toplumsal dayanışma alanları (kilise, cami, vakıf, cemiyet, vb.) ve devlet müdahaleleri (sosyal yardım harcamaları, sosyal güvenlik kurumları, piyasa düzenleyici yasalar, vb.) olabilir. Serbest piyasanın genişlemesinden ve yoğunlaşmasından en çok zarar görecek toplumsal kesimler mutlaka şu ya da bu biçimde desteklenmelidir. Toplumsal yıkımı önlemenin yolu budur.

12 yılı aşkın bir süredir devam eden AKP hükümetleri yönetimindeki Türkiye (büyük sermaye erbabının zaman zaman üst perdeden mızıldanmaları kimseyi yanıltmasın) bir bütün olarak serbest piyasanın zincirlerinden boşandığı bir dönemden geçiyor. Tüm Batı dünyasıyla eş zamanlı (kimi zaman onlardan daha ivedilikli) olarak neoliberal politikalar tam gaz uygulanıyor. Geçim garantisi ve örgün toplum desteği sağlayan sağlık, eğitim ve sosyal güvenlik sistemleri kararlı ve planlı bir biçimde tasfiye edilerek, piyasaya devrediliyor. Yine emeğin, dolayısıyla insanın ve arazinin, dolayısıyla doğanın bir meta olarak piyasanın kendi içsel işleyişine (arz talep mekanizmasına) bağlı serbest dolaşımına engel oluşturan sendika, dernek, oda, çevre örgütü, vb. gibi piyasaya karşı direniş örgütlerinin etkisizleştirilmesi ve giderek yok edilmesi politikaları büyük bir gayretkeşlikle uygulanıyor. Yani serbest piyasanın toplumu teslim alıp, doğal olanı tahrip etme süreci hızlanarak sürüyor.

Yukarıdaki paragrafta söylenenler, özellikle solcularımız tarafından çok dillendirilen gerçeklerin belki başka sözcüklerle bir tekrarı ama bu sürecin doğal olarak tetikleyeceği/tetiklediği bir de karşıt süreç olduğunu pek fazla dile getiren yok ve AKP’nin asıl başarısı, serbest piyasa toplumundaki karşıt hareketi de yine kendi içine ve kontrolüne almasıdır.

AKP hükümetlerinin yönetimindeki Türkiye’de hak temelli geleneksel sosyal güvenlik sistemi çökertilirken, 14 milyon kadar insan sosyal yardımlarla geçiniyor. Yani, kazanmak için değil geçinmek için yaşıyor, piyasa sisteminden bu şekilde korunuyor. Bu 14 milyon sadece devlet kayıtlarına göre yardım alanlar; cemaatten, tarikattan, konu komşudan, aileden, vs. yardım alanlar da cabası. AKP kontrolünde dağıtılan yardımların büyük kısmı Sosyal Yardım ve Dayanışma Vakıfları, belediyeler ve yerel yönetimler bünyesindeki benzer organizasyonlar kanalıyla yapılıyor. Yeşil kart, sağlık, eğitim, yakacak, yiyecek, barınma yardımları, bedelsiz yararlanılan aile hekimliği uygulaması, çocuk başına yapılan yardımlar, vs. Bunların haricinde yardım derneklerinin organizasyonları, cemaatler tarafından açılan okullar, öğrenci yurtları, verilen burslar, hayırsever zenginlerin bire bir yardımları, sadakalar, vs. Özetle toplumda çok geniş bir sosyal yardım ağı kurulmuştur. Sosyal yardım terimi olumlu bir anlam çağrıştırmakla birlikte, neoliberal piyasa sistemi koşullarındaki bu sosyal yardım ağı, yoksulları toplumun yurttaşları olmaktan uzaklaştırıp, piyasa sisteminden nemalananların yanaşmaları, sığıntıları haline getiriyor. Sığıntılarda kendilerine yardım sağlayanlara karşı minnettarlık, zengine biat kültürü yaygındır. Bu durumun bir de İslam kardeşliği şeklinde sunulması modern yurttaş bilincinin iyice yok olmasına neden oluyor.

AKP’nin bir diğer patronaj ağı TOKİ sistemi ve inşaat sektörünün teşvikidir. İhale yasalarında yapılan değişikliklerle, hükümet ihaleyi istediği firmalara vermekle kalmıyor, bu firmaların hangi taşeronlarla çalışacaklarını, kime iş verip kime vermeyeceklerini de belirleyebiliyor. Bu yolla yurt çapında, kasabalarda, köylerde bile iş fırsatları yaratılabiliyor ve iş fırsatları yaratılırken, devletin ya da ekonomik işleyişin rutin bir süreci olarak değil Adalet ve Kalkınma Partisinin bir alicenaplığı, halkçılığı, hayırseverliği gibi sunuluyor ve öyle algılanıyor. AKP döneminde işsizliğin artmadığına da bu arada dikkat çekelim. Öte yandan TOKİ aracılığıyla, düşük faizli kredilerle uzun vadeli borçlandırılıp ev sahibi yapılan dar ve orta gelirliler de bunun için AKP’ye duacı oluyorlar.

Şimdi gerçek dünyaya ve Türkiye’ye dönüp zemin seviyesinden çevremize bakıp biraz gözlerimizi ovuşturursak, sevgili halkımız için bu ülkede yaşamanın hiç de yukarıdan göründüğü kadar korkunç bir şey olmadığını fark edebiliriz sanıyorum.

Bu değirmenin suyu nereden geliyor? Bu ayrı bir meseledir. Değirmenin suyu kesilir mi? Evet, kesilebileceğine dair emareler mevcuttur ama gelin görün ki, değirmenin çarkları durursa milyonlarca sığıntının yaratacağı bir sosyal patlamadan Türkiye’nin mevcut siyasi koşullarında kimse hayırlı bir sonuç ummamalıdır.

Bu ülkede yoksullar yıllardan beri kendilerine sağcı, muhafazakâr diyen partileri destekliyorlar. Kendilerine solcu diyenleri ise bu ülkede yoksullar (nedense?) bir türlü anlamıyor. “Solcular”ın ilişki kurabildikleri tek halk kesimi Alevilerdir. Türk solcularının Alevilerle araları neden bu kadar iyidir? O da ayrı bir tefrika konusu.

Buna karşın, görünen o ki, piyasaların tarumar ettiği komşu Yunanistan’da Syriza, İspanya’da Podemos (yapabiliriz), Almanya’da Die Linke [Sol(cu)lar] gibi yeni (post komünist) solcular yoksul halkla bütünleşmenin yolunu bulmuşlar.

Syriza’nın taleplerine (şimdiki durumda vaatlerine) bir bakalım isterseniz. Yoksullar için

-Bedava elektrik

-Gıda ve kira desteği

-Sağlık ve emekli maaşları reformu

-Bedava ulaşım

-Ödenmeyecek banka borçlarının silinmesi

-Asgari ücreti arttırmak

-İstihdam yaratmak

Ve tabii ki daha özgürlükçü, daha katılımcı bir demokrasi.

Bire bir olmasa da özü itibarıyla benzer vaatlerin Podemos ve Die Linke için de geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Syriza, Podemos ve Die Linke’de ortak olan bir diğer özellik de içlerinde azgın serbest piyasa kapitalizmine itirazın bin bir rengini barındırmaları ve bu bin bir renkte ortak olan Ortodoks Marksizm’den sapmış olmalarıdır. Ya da başka bir deyişle, Ortodoks Marksist (dogmatik, engizisyoncu) terminolojiye göre oportünistlerin, revizyonistyonistlerin koalisyonunu oluşturmalarıdır.

Bin bir çeşit solcu Türkiye’nin hiç yabancı olmadığı şu temel şiarda birleşmiş: “İş, ekmek, özgürlük.” Çünkü kapitalist serbest piyasanın tahrip ettiği insan doğasına uygun toplum yaşamını o üç sözcük dile getiriyor. Sıralama da önemli; iş, ekmek olmadan özgürlük olmaz.

Seçkin solcularımız sırça köşklerinden çıkıp halk denilen avam tabakasını yakından görebilseler, Türkiye’nin “koyun sürüsü” halkının da Yunan, İspanyol ya da Alman akranlarından pek de farklı olmadıklarını belki anlayabilecekler. Bu sıradan insanların milliyetleri ne olursa olsun öncelikli dertleri geçim. Onlara iyi bir geçim sağlayacağınıza inanmıyorlarsa sizi neden desteklesinler ki?

Halka bu güveni vermek zorundasınız. Devrim yapıp, iktidara geldikten sonra değil, bugün; elinizde devlet olanakları, cemaat, tarikat desteği olmadan. Nasıl yapacağınız sizin yeteneğinize kalmış ama Yunanlı, İspanyol, Alman kardeşleriniz yapabiliyorsa sizde yapabilirsiniz. Yoksa yıllarca marjinal olarak kalıp, dayak yemekten, biber gazı yemekten kurtulamayacaksınız.

Güven verecek, umut aşılayacak yeni bir sol, öncelikle

-         geleneksel Türk solunun aydınlanmacı, pozitivist, determinist mirasını reddetmelidir,

-         çokbilmiş aydınların cahil halkı ortaçağ karanlığından kurtarmak için verdiği kutsal milli mücadele anlayışının etkilerinden sıyrılmalı, yüzyılı aşkın süredir bu ülkede solcular ve dindarlar arasındaki anlamsız ve zararlı husumeti giderecek adımlar atmalıdır,

-         silahı, şiddeti, her türlü zoru ve zorlamayı reddeden, en büyük zor aygıtı olan devleti şiddetten arındırmayı, devletin silahlı unsurlarını dağıtmayı, silahlanmaya giden devasa kaynakları temel ve doğal gereksinmelerin karşılanmasına ayırmayı öngören politikalar geliştirmelidir,

-         savaşları, soykırımları; etnik ve, dinsel çatışmaları lanetlemeli, eyleminde ve söyleminde insan doğasının temel içgüdülerini referans almalı; yani insanları farklı ırk, cinsiyet, milliyet, inanç, tercih, vs. gruplarının mensupları olarak değil, temel içgüdüleri aynı olan aynı evrensel insan toplumunun bireyleri olarak görmeli, bu anlamda azami hedef olarak ulusal ya da başka türlü tüm sınırların kaldırılmasını hedeflemelidir,

-         Topyekün çözümler değil, hep birlikte çözüm arayışları vaat etmelidir,

-          

Varın listenin gerisini de siz doldurun gayrı.