Kör döğüşü


Günlerdir her gün bizzat yanımızda, yöremizde ya da televizyon ekranlarından toprağa verilen genç, yiğit “şehitleri” ve onları son yolculuklarına uğurlayan insanların dramlarını izliyoruz. “Şehit” denilince insanüstü bir nitelik kazanıyorlar, ölümleri kabul edilebilir, hatta istenilir bir hal alıyor. “Şehitler Ölmez” diye bağırıyor güruhlar. Oysa onlar analarının koklamaya kıyamadan büyüttüğü yavrular; eşlerinin, sevgililerinin hasretle yollarını gözlediği kıymetliler, bebelerinin kucaklarına sığınmak istediği babalar. Ölüyorlar.

Görmediğimiz, bize gösterilmeyenler ise “düşman topraklarında” (ya da Türkiye Cumhuriyeti’nin bazı doğu, güneydoğu illerinde) yaşanan insanlık dramları: İnsan yerine bile sayılmayıp etkisiz hale getirildiği söylenen ana kuzularının etrafında yaşanan acılar; yakılan, yıkılan köyler, kasabalar, şehirler; ekmeksiz, susuz, ilaçsız, “ölü yıkayıcısız,” mezarsız bırakılan, cesetleri çırılçıplak soyulup teşhir edilen, yerlerde sürüklenen insanlar… Ve son olarak başkentin göbeğinde patlatılan bombaların katlettiği, tek suçları devletine güvenip, silahsız ve korumasız alana çıkan yüzden fazla barışsever.

Evet, ateş önce düştüğü yeri yakıyor, bazılarının tuzu hala kuru kalıyor ama yaşananlar kanıksanacak gibi değildir. Eğer vaktinde söndürülemezse bu ateşler her yanı sarar, yanarak ölmezseniz bile dumandan boğulursunuz.

Yaşadığımız kıyım süreci hacda şeytan taşlarken birbirini ezen din kardeşleri gibi bilinçsiz, örgütsüz insan sürülerinin birbirine girmesine benzer bir akıldışılık örneği değildir. Birbirini öldüren taraflar siyasi (ve askeri) örgütlerinin güdümünde hareket etmektedirler. Yani bir tarafta TC devleti, diğer tarafta PKK güdümündeki örgütlü güçler çatışmaktadır.

Peki, yönlendirmeleri altındaki insanların kanını dökme iradesini ortaya koyan bu siyasi örgütlerin (TC devleti ve PKK) siyasi hedefleri nedir? Ve bu savaş siyasi hedeflerine varmalarını ya da yaklaşmalarını sağlayabilir mi?

TC devletinin gizli ajandasında ne var bilemeyiz ama devlet adına yapılan açıklamalardan siyasi amacının ülke bütünlüğünü korumak ve ülkenin her yerinde (özellikle Türkiye Kürtlerinin çoğunluk olarak yaşadıkları bölgelerde) kanun hâkimiyetini, devlet otoritesini tesis etmek olduğunu düşünebiliriz. Bu amaç meşru bir amaçtır ve devlet olmanın gereğidir. Ama nasıl?

TC devleti varsaydığımız siyasi amacına ancak ve ancak Kürt vatandaşlarının bu devleti kendi devletleri olarak kabul etmeleriyle ulaşabilir. Aksi takdirde, yabancı devlet ya da başka bir deyişle işgal devleti olurdunuz ve işgal devleti olarak görülen bir devletin o topraklarda kamu düzeni, kanun hâkimiyeti tesis etmesi mümkün değildir. Günümüz dünyasında bir işgali sürdürmenin çok büyük bir maliyeti vardır; ekonomik, sosyal ve politik çürümeye yol açar. Özetle; ülke bütünlüğünü koruma, kanun hâkimiyetini tesis etme amacına Kürt vatandaşların desteği olmadan asla ulaşılamaz ve bu desteği almanın yolu da asla ve asla Kürt evlerine ateş düşürmek, Kürt ocaklarını söndürmek değildir.

Peki, İran’ın, Rusya’nın ve dolaylı olarak Çin’in Batı Blokuna karşı güç gösterisi yaptığı, geleceğimizin şekillendiği Suriye krizinde; yerel unsurlar içindeki en örgütlü, en dinamik güç olan ve hem ABD’nin hem de Rusya’nın kur yaptığı PYD-YPG ile dost bir TC devleti mi daha güçlü ve etkili olurdu, yoksa bizim için İŞİD ne ise PYD de odur diyen ve kendi Kürt nüfusunu devletinden soğutacak siyasi söylem ve askeri uygulamalara hız veren bir TC devleti mi? Üstelik Türkiyeli Kürtler onca zulme ve ötelemeye rağmen halâ kardeşlikten ve aynı devlet yönetimi altında bir arada yaşamaktan söz eden bir politikaya destek veriyorken. Varın bir düşünün.

Şimdi, gelelim insanların ölümüne karar veren örgütlü güçlerden ikincisine.

PKK’nin gizli ajandasında ne var bilemeyiz ama örgüt resmi belgelerinden, yayınlarından ve etkili ağızlarının açıklamalarından anladığımız kadarıyla amacının bağımsız bir ulus devlet (bağımsız Kürdistan devleti) değil ama demokratik cumhuriyet, demokratik özerklik ve demokratik konfederalizm kavramlarıyla ifade edilen bir radikal demokrasi olduğunu anlıyoruz. Başka bir deyişle PKK devlet aygıtını ele geçirmeyi veya yukarıdan aşağıya yeni, yerel devlet aygıtları inşa etmeyi değil, halkın aşağıdan yukarıya eylemi ve doğrudan katılımıyla, devlet aygıtının tekeline alınmış bazı görev ve yetkilerin devlet-altı toplumsal oluşumlara devredilmesini hedefliyor. Daha basitleştirirsek PKK, TC devletini yıkmayı ya da TC devletinin topraklarından bir kısmını koparıp üzerinde ayrı bir devlet kurmayı istemiyor ama TC devletinin topyekûn demokratikleştirilmesini gerektiren stratejik amaçlardan söz ediyor.

Güzel, kulağa hoş geliyor ama bu stratejik amaçlar ve söylem PKK’nin işini çok zorlaştırmıştır. Aslına bakarsanız PKK eğer bağımsızlık savaşı verseydi silahlı mücadele, gerilla savaşı, suikastlar, hepsi anlamlı ve kendi varoluşuyla tutarlı hale gelirdi ama bağımsızlık savaşı vermiyor, veremiyor. Bunu yapmasının önündeki asıl engel ise TC devleti değil, Barzani’dir, çünkü bugün fiilen (Barzani yönetiminde) bir Kürt devleti vardır. PKK’nin ikinci bir Kürt devleti kurmak için mücadele etmesi Kürt halkı arasında da, dünya kamuoyunda da kabul göremez. Ancak, mevcut Kürt devletinin sınırlarının genişletilmesi söz konusu olabilir ki, bunun için de PKK’nin Barzani’ye biat etmesi, Barzani’nin ve Barzani üzerinde vesayet sahibi olan devletlerin onay vermesi gerekir. Bugün için pek olası gözükmüyor.

Yani, PKK’nin ulus devlet kurmayı amaçlamayan stratejisi kendisi açısından reel politik bir zorunluluk ve Türkiye toplumu için büyük bir şans, tarihsel bir piyangodur. Ancak radikal demokrasiyi, Türkiye toplumunun demokratikleştirilmesini hedefleyen böyle bir stratejinin uygulanması silahla olmaz. PKK kendini dönüştürmeli, demokratik siyasete uyarlanmalıdır. Örgüt yöneticileri bunun farkındadır. Bu doğrultuda adımlar atmaya çalışıyorlar ama bu gerçekten zor bir iştir. Bu geçiş sürecinde ipleri ellerinde tutmaları; tasfiyeleri, erimeleri önlemeleri gerekiyor. Dolmabahçe mutabakatı hayata geçseydi Türkiye için ve örgüt için yepyeni bir sayfa açılabilirdi. Statükonun korunmasını isteyen güçler bu yeni sayfanın açılmasını istemediler. Silahlar yeniden ateşlendi ve daha özgürlükçü, daha demokratik bir Türkiye’ye açılacak bir kapının aralanmasından korkanlarla, silahları bırakınca tüyleri yolunmuş tavuğa dönmekten korkanlar rahat bir nefes aldılar.

Sonuç olarak, bugün onlarca yüzlerce can kaybettiğimiz, toplumu korku ve nefrete boğan, ekonomiyi çökerten, kamu kaynaklarını eriten bu yıkım ve kıyım süreci, siyasi iradelerin gaflet, dalalet ve hatta hıyanetinden kaynaklanan arızi bir durumdur. Rasyonel değildir, kurumsal amaçlarla tutarlı değildir. Sürdürülemezdir, er ya da geç aklın gereği yapılacaktır, çünkü çoğu kez yanlış bilindiğinin aksine savaşlar bazı çılgınların keyfi yerine gelsin diye yapılmaz, rasyonel siyasi amaçların elde edilmesi için bir araç olarak kullanılırlar. Amacı olmayan ya da bilinen, açıklanan amaçlarla tutarlı olmayan savaşlar, savaşan taraflara karşı da bir ihanettir ve failleri, azmettiricileri mutlaka bunun bedelini ağır şekilde öderler.