“Paranoyakça" sorulara, rasyonel yanıt arayışları


Paranoyakça" sorulara, rasyonel yanıt arayışları

Beyin fonksiyonları yeterince gelişmiş, çevresinde olan biteni iyi gözlemleyen, sorgulayan, meraklı ve kuşkucu bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının son günlerde kafası biraz karışmış olmalıdır. Cevaplanmayı bekleyen sorular, hesaba katılması gereken olasılıklar ve yapılabilecek projeksiyonlar o kadar fazla ki.

Batı medyası, basını ve yayınıyla Gezi parkı sürecine neden bu kadar büyük bir ilgi gösterdi (gösteriyor) ve destek verdi (veriyor)?

Üç gün önce, kapı dışına koyduğu Kılıçdaroğlu’nu, Erdoğan ile farklılıklarını nazik bir dille ifade etmeye çağıran AP Sosyalist Grup başkanı Swoboda, neden üç gün sonra Erdoğan’a karşı başkaldıranları Esad’a karşı ayaklananlarla aynı kefeye koydu?

 AB Parlamentosu benzer olaylarda Yunanistan’a, İspanya’ya, Portekiz’e, vb. göstermediği tepkiyi neden Türkiye’ye karşı gösterdi?

Almanya şansölyesi neden aynı günlerde Türkiye’yi AB’de istemediğini yüksek sesle dillendirmek ve yeni bir müzakere başlığı açılmasını engellemek ihtiyacı duydu?

Der Spiegel
ve sonrasında New York Times neden (hiçbir ülkeye göstermedikleri bir ayrıcalıkla) Türkçe yazılar yayınladılar?
 
İlluminati
[1] tarikatının Avrupa kolu neden eylemlerin bu kadar içinde ve önünde? Bazı kendini kanıtlamış olanlarının dışında, Hollywood ünlülerinin sanatçı duyarlılığı neden birden bire Türkiye’yi bile kapsayacak kadar tavan yaptı? Eylemlerin zamanlamasının, Erdoğan’ın küresel sermayenin Ortadoğu vizyonuyla pek bağdaşmayan niyetlerini dillendirdiği; Hocaefendi’ye tam biatin sağlanamadığı şatafatlı ABD ziyaretinin hemen sonrasına denk gelmesinin bir anlamı var mı?

Kürtlerle barışık bir Türkiye’nin Ortadoğu’nun yüksek değerli bölgelerinde bir nüfuz alanı oluşturması istenilir bir durum mudur?
Bunların en azından bir kısmı aşırı paranoyakça sorular olabilir, yine de sormak, hiç sormamaktan daha iyidir.

AKP hükümeti, Türkiye’nin dünya arenasındaki stratejik konumunda değişiklik yaratabilecek, iddialı ekonomik ve politik hedeflere ulaşmaya yönelik bir kararlılık içinde olduğu izlenimini verdi. Bazılarının ağır çevresel, beşeri ve kültürel (ve politik) maliyetlerini göze alarak ya da hiçe sayarak bu doğrultuda adımlar atmaya girişti.

Büyüyecek bir ekonominin artacak ihtiyacını karşılayacak enerji kaynaklarının bir an önce ve ne pahasına olursa olsun yaratılması için HES kampanyası ve nükleer santral projeleri, demiryollarına ve karayollarına yapılan altyapı yatırımları, İstanbul’un Ortadoğu’nun finans merkezi haline getirilmesi doğrultusunda adım adım yapılan ve son olarak Avrupa’nın en büyük hava limanı ve üçüncü köprü projelerine start verilmesiyle devam eden düzenlemeler işin ekonomik ayağında yer alan örneklerdir.

Öte yandan, ünlü 1 Mart tezkeresinin reddedilmesiyle yaşanan bocalama döneminin ardından dış politikada aktif bir onarım dönemine girildi. ABD ve AB ile canlı, uyumlu ve sıcak ilişkiler kuruldu.

 Sonrasında komşularla sıfır sorun ilkesiyle dışarıda ve içeride beğeni ve beklenti uyandıran bir sürece tanık olduk ama bugünlere gelindiğinde, önceleri kimi beyin takımı çevrelerinde tartışılan bir fantezi olan Yeni Osmanlıcılık düşüncesinin Türkiye dış politikasında doktrin düzeyinde benimsenen bir stratejik yönelime dönüştüğünü gördük. Bu doktrinin gereği olan bölgesel hegemonya arayışının bir aracı olarak Sünni İslam’ın sancak gemisi olma rolüne soyunuldu. Rol modeli olarak, halifelik sancağını alan Yavuz Sultan Selim seçilmiştir, dersek oldukça açıklayıcı bir tespit yapmış oluruz. Üçüncü boğaz köprüsüne Yavuz Sultan Selim adının verilmek istenmesi bu niyetlerin açığa vurulmasıdır. Kürt hareketiyle girilen barış sürecini de, Türkiye içinde bir iç barış, demokratikleşme ve istikrar arayışından ziyade, yine bu hegemonik dış politika hedefleri çerçevesinde yorumlamak daha doğru olacaktır.

Magazin haberleri, renkli gazete başlıkları ve resimleri, popüler TV kanallarının haberleri, Cuma hutbeleri, kahve tartışmaları, fısıltı gazetesi… gibi bilgi kaynaklarına ve buralardan alınan bilgileri yorumlamak için fazla da gelişmiş olmayan bir bilgi işlem organına sahip sıradan bir T.C. vatandaşı için, AKP’nin bu iddialı Yeni Osmanlıcılık politikası oldukça heyecan vericidir.  Bugün ABD’nin kendi ülkesinde ezik bir yurttaşının diğer ülke vatandaşları karşısında “Ben Amerikalıyım” derken yaşadığı gururu, bizim sıradan vatandaşımız da elbette yaşamak isteyecektir.

Ne var ki, toplam dış borç stoku milli gelirinin (GSYİH)  %40’ı civarında ve yılda 60 milyar dolar kadar cari açık veren bir ülkede Yeni Osmanlıcılık bir illüzyondan ibarettir ve böyle bir hayalin büyüsüne kendisini fazlaca kaptıranlar, bazen nazikçe bazen de hoyratça dürtüklenip uyandırılarak bir düş dünyasında olduklarını fark etmeleri sağlanır.

Böyle bir çerçeveden bakıldığı zaman, Türkiye’de son günlerde yaşananları sadece romantik bir coşkuyla büyük bir halk uyanışı olarak değerlendirmenin yeterli olmadığını düşünüyorum. Çok yönlü, çok boyutlu ve tüm toplumsal olaylarda olduğu gibi ucu açık bir süreç yaşıyoruz.

Halkın despotizme karşı yığınsal, demokratik tepkisini ortaya koyması sürecin asıl enerji kaynağı ve daha iyi bir gelecek vaat eden boyutudur. Türkiye’nin yeni kuşaklarının eski kuşaklarla karşılaştırıldığında kendilerini daha özgür, daha yurttaş hissettiklerinin göstergesidir. Artık devlet karşısında kendisini savunmasız hissetmeyen, demokratik haklara sahip olduğunun bilincinde olan yeni halk profili, Türkiye’deki siyasi süreçlere yeni bir kırmızıçizgi çekmiş ve demokrasimize ileri bir standart getirmiştir.

Ama öte yandan, sürecin demokrasiyi tehdit eden boyutunu gözden kaçırmamak gerekir. Bu boyuttaki gelişmeleri belirleyecek faktörlerin başında ekonomik durum gelmektedir. Hükümetin çok böbürlendiği ekonomik tablo, aslında son derecede hassas dengelere oturmaktadır ve ne kadar kırılgan olduğu son iki ay içinde görülmüştür. Sayın başbakanımızın “faiz lobisi” diye yakındığı uluslararası finans sermayesini kontrol eden kurum ve kuruluşlar, Türkiye ekonomisi üzerinde belirleyici bir rolleri olduğunu hissettirdiler. Anadolu’nun kurnaz ve “başarılı”  tüccarlarına özgü borç çevirme (ya da Ali’nin külahını Veli’ye giydirme) becerisine sahip bir zihniyetin temsilcisi olan mevcut hükümetimiz, başkalarından aldığı borçlarla, üstüne üstlük bir de bu başkalarının çıkar alanlarında iş çevirmeye de kalkışınca, kurnazlık sınırlarını aştı.

Türkiye ekonomisinin geleceği parlak gözükmemektedir. Yükselecek faizlerle birlikte, özel sektörde (çoğu konut yatırımı biçimindeki) yatırımların durması, tüm sektörlerde fiyat artışı baskısı, istihdamda azalma, işsizlik ve durgunluk giderek kendini hissettirecektir. Yalancı bir çözüm, ülkeye dışarıdan her zamankinden daha çok döviz girişinin (bunun karşılığında bir üretim artışı olamayacağı için tabii ki borçlanma şeklinde) sağlanması olabilirdi ama tam tersine bir eğilim söz konusudur. “Faiz lobisi” operasyonu tamamlayacaktır. Ekonomide durgunluk ve işsizlik artışı beraberinde sosyal patlamaları getirir. Üstelik önümüzdeki dönem seçim dönemidir.

Sayın başbakanımız ve kaderini ona bağlayanların kapana kısılmışlık psikolojisi içinde soğukkanlı ve sağduyulu adımlar atmalarını beklemek aşırı bir iyimserlik olabilir. Tersine kendilerine karşı gelişebilecek hoşnutsuzluğu bastırabilmek umuduyla, mevcut durumda zaten hoşnutsuzluk kaynağı olan antidemokratik ve despotik uygulamalarının dozajını arttırmaya çalışabilirler.

Daha da tehlikelisi, Gezi Parkı direnişi sırasında sinyallerini verdikleri gibi, dindar kitleleri (eski anti-komünist taktiklerle) dinsel duyarlılıklarını kaşıyarak, muhalefete karşı kışkırtma yoluna da girebilirler ki, bu yol cehenneme giden yoldur ve muhalefet güçlerinin böyle bir savaş ilanını kabul etmesi, en iyi ihtimalle, Türkiye’yi onlarca yıl geriye götürecek bir askeri darbenin yolunu açar.

Önümüzdeki kısa dönem Türkiye için son derecede kritik bir dönemdir ve bu ülkenin gerek iktidardaki, gerekse muhalefetteki gerçek “yurtsever”lerinin sahneye çıkıp, tüm oyunları bozmalarına ihtiyaç vardır. Daha önceleri tolere edilebilir olan sorumsuz ve hırçın siyasi söylemlerden uzak durulmalıdır. Gezi Parkı’nda görüldüğü gibi, laik, dindar; Alevi, Sünni; Kürt, Türk, vb. tüm fay hatlarının her iki tarafındaki yurttaşların demokratik talepler etrafında bir araya gelebilmelerini sağlayacak bir söylem gereklidir.

‘Yolumuz “devrim” yolu’ değildir[2]. Mevcut toplumsal koşullarda devrim beklentisi içinde hareket edenler ancak kaos üretirler. Bu süreçten yoksul sınıfların (kısa vadede zor ama orta ve uzun vadede) kazançlı çıkabilmeleri ancak üretimin arttırılması ile mümkündür. Bunun yolu ise öncelikle çoğulcu ve katılımcı bir demokrasi içinde, toplumun tüm üretken güçlerinin sürdürülebilir bir gelişmenin yolunu birlikte arayabilmelerinden geçer.

Mücadelemiz “AKP faşizmine” ya da “Faşist Diktatörlüğe” karşı değildir, çünkü faşizme, faşist diktatörlüğe karşı mücadele demokratik haklar, yollar ve araçlar kullanılarak yapılmaz, yapılamaz. Faşizmle mücadele mevcut sistemin hukuku dışında sürdürülür; komplolar, sabotajlar, suikastlar, silahlı eylemler meşrudur, başka çare bırakılmamıştır. Türkiye’nin mevcut koşullarında faşizmle mücadele çağrıları yapanlar eğer cahil değillerse kötü niyetlidirler ve kafa bulandırmakta, süreci provoke etmektedirler.

Mücadelemiz “Yeniden Milli Mücadele” hiç değildir, çünkü birincisi Milli Mücadele günlerindeki koşullar tarihte bir kez gerçekleşmiştir ve yeniden gerçekleşmesi söz konusu değildir; ikincisi bugün yaşanan, yaşanacak ya da yaşanması beklenen mücadele süreci milli filan değildir, tam tersine uluslararası ya da daha doğrusu uluslarötesi bir mücadelenin parçasıdır ve üçüncüsü milli mücadele milliyetçi bir mücadeledir, Leninizm’den uyarlanan anti-emperyalizm kılıfı ve Marksist-Leninist jargonla soslandırılan söylemler işin özünü değiştirmez. Günümüzde milliyetçilik, küresel ilerlemenin önünde durmaya çalışan çağdışı unsurların ideolojisidir ve kaçınılmaz olarak tek tipleştirmeyi, etnik çatışmaları, etnik temizlikleri körükler; yönetim yetkisini (Tanrı benzeri) kutsallaştırılmış soyut bir ulustan alan dayatmacı despotlar yaratır.

Ancak, bir ulusun dilinin, kültürünün, simgelerinin kullanılmasının ve geliştirilmesinin, farklı etnik kimliğe sahip olanların farklılıkları tamamen özgür biçimde ortaya koyabilmelerinin herhangi bir biçimde engellenmesine; inkar, asimilasyon, aşağılama gibi politikalara karşı çıkmak, insanlığın özgürlük, eşitlik ve adalet arayışının ürünü olan daha fazla ve daha ileri demokrasi mücadelesinin parçasıdır. Bu, yüzeysel bakıldığında paradoksal görülen bir tutumdur; baskılanan ulusal kimliklerin özgürleşmesinin savunulması farklı uluslardan insanların ayrışmasına değil tam tersine birlikteliğine hizmet eder. Ulusal farklılıklarıyla birlikte eşit olan insanların daha üst bir ortak kimliği benimseyecekleri bir dünya yurttaşlığının yolunu açar. İnsanların etnik kimliklerinin hemen hiç önem taşımadığı ABD yurttaşlığı, eski dünyanın alışılmış ulus devlet kalıbının dışında siyasi birliklerin kurulabileceğinin örneğini yüzyıllar önce vermişti.

Dürüst ve özgür bir bakış açısıyla bakabilenler için eşsiz örnekler ortaya koyan bağımsız Gezi hareketi, halkın sağduyusunun milliyetçiliği reddettiği gösterdi. Daha demokratik, daha özgür ve daha eşitlikçi bir toplumda yaşama özlemini paylaşan ve bu coğrafyadaki toplumsal süreçleri etkileyebilecek konumlarda bulunan Türk, Kürt ya da başka etnik kimliklerden herkesin bu mesajı doğru okuması ve asıl olanın farklı ulusal kimlikler değil, ortak demokratik hak ve özgürlük talepleri olduğunu görmeleri önemlidir. 

Barış sürecinin devam etmesi, Türkiye’yi yönetenlerin ülke sınırları dışında maceralara girişmesinin önlenmesi; önümüzdeki kritik dönemin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının daha mutlu yaşayabilecekleri bir geleceğe katkı yapacak sonuçlar üretebilmesinde kilit önemdedir. Yeniden (ve bu kez daha çok sayıda) her iki taraftan “şehit” cenazelerinin kaldırıldığı bir sürece girilmesi, Türkiye’deki parametreleri tümüyle değiştirir. Toplumsal eylemlilikler milliyetçi, etnik temelde ve şiddet yüklü zeminlere kayar. “Apolitik” halk kitlelerinin özgürlüklerin genişletilmesinden çok daraltılmasından yana taleplere aktif destek verdikleri görülür. Milliyetçilik histerisinin kabardığı bir toplumda sadece enternasyonalist sınıf dayanışmasını savunan “marjinaller” değil, bireysel hak ve özgürlüklerin genişletilmesini savunan liberaller, sağdaki ve soldaki kitle partilerinde evrensel demokratik değerleri savunan demokrasi yanlıları da kolayca vatan haini, millet düşmanı ilan edilip, aslanların önüne atılabilirler.

Önümüzdeki süreçte aşağıdaki politika hedefleri Türkiye demokrasi güçlerinin öncelikleri arasında herhalde bulunacaktır ve bulunmalıdır:

1) PKK ile Türkiye Cumhuriyeti arasındaki barış ve anlaşma sürecinin sürdürülebilirliğinin, çatışmasızlık ortamının devam etmesinin sağlanması,

2) Dışarıdan ve içeriden her türlü tahrik ve kışkırtmaya karşın, Türkiye Cumhuriyetinin Suriye’ye (ya da Irak’a veya başka bir ülkeye ve bu ülkeler içinde çatışan güçlerden herhangi birine karşı) her türlü askeri müdahalesinin önlenmesi,

3) Türkiye Cumhuriyeti içinde yaşayan Alevilerin, Yeni Osmanlıcılık politikasıyla Ortadoğu’da Sünni İslam halifeliğine soyunan hükümetin sorumsuz tutumuyla giderek topluma yabancılaşma, ötekileşme ve buna paralel olarak radikal muhalefet yollarına yönelme sürecinin taşıdığı risklerin görülmesi ve gösterilmesi; bunun için halk muhalefetinin ve toplumsal eylemliliğin Alevilerin ve Sünnilerin birlikte savunabilecekleri demokratik ve özgürlükçü hedefler ve değerler etrafında yükselmesinin teşvik edilmesi…

Bu hedeflere sorumlu ve birleştirici bir dil, barışçı ve demokratik eylem biçimleri kullanarak ulaşılabilir.

Halk muhalefetini “Kahrolsun AKP,” “Tayyip İstifa,” “Hükümet İstifa” gibi sloganlara mahkum etmek, süreci anlamsızlaştırmanın ve saptırmanın yanı sıra demokrasi güçlerini yanlış mevzilendirmek, ülkeyi gerçek bir yarar sağlamayacak, tehlikeli bir kamplaşmaya sürüklemek demektir. Devlet yönetimindeki bir ekibin tasfiye edilip başka bir ekibin yönetime gelmesi tek başına hiçbir demokratik yarar sağlamaz. Bu, çoğu zaman egemen sınıflar içindeki kliklerin iktidar oyununda halkın ağırlık olarak kullanıldığı bir tahterevalli oyunudur. Halkın demokratik katılımı olmadan “Ergenekon” ekibinin tasfiye edilmesinden sonra oluşan manzara bu durumun son örneğidir.

Oysa forumlar gibi yaratıcı doğrudan demokrasi örnekleri ortaya koyan halk muhalefetinin kendi gündemi olmalıdır. Kendisi için somut istemleri olmalıdır. Örneğin, Gezi eyleminde olduğu gibi halkın ortak kullanım nesnesi olan çevrenin, doğanın dar bir çevrenin çıkarı için tahrip edildiği projelere karşı çıkılması, kamu yönetiminin karar süreçlerinde daha fazla halk katılımı talep edilmesi; despotik, keyfi uygulamaların gerekçesinin ve hukuka uygunluğunun sorgulanması, böyle uygulamalarda bulunanların halka hesap vermek zorunda olduklarını görmeleri için tüm demokratik yolların kullanılması, vb. devlet yönetimindeki ekibi halkın taleplerini yerine getirmek ya da getirmemek ikilemi karşısında bırakır. Yönetimde kim olursa olsun halkın talepleri yerine getiriliyorsa arzu edilen hedefe ulaşılmış demektir. Yönetici ekip halkın taleplerine karşı çıkmayı seçerse devletin baskı araçlarını kullanarak bastırmaya çalışacaktır ama demokrasinin rafa kaldırılmadığı bir ülkede bu tür araçlar sınırlıdır ve kullanılmalarının bir bedeli vardır. Meşru, haklı ve halkın genelinin ya da büyük çoğunluğunun yararına olan taleplere karşı baskı araçları kullanarak direnmeye çalışan yönetici ekiplerin, ilk serbest seçimlerde hezimete uğradıkları hemen hemen tüm örneklerde görülmüştür. Bu, halk muhalefetinin kendi hak ve özgürlük alanını genişletme mücadelesinin hedefi olarak değil, sadece bir yan ürünü olarak gerçekleşir. Önemli olan yönetici ekibin değişmesi değil, halkın gündemindeki taleplerin gerçekleşmesidir.

Son olarak, halk muhalefeti ve halk muhalefetini etkileyebilecek olanlar sistemin kurum ve kuruluşlarından bağımsız olmalı, bağımsız kalmalıdır. İktidardan ve muhalefetten, siyasi, ekonomik, kültürel tüm kurumlardan daha çok demokrasi ve adalet talep etmelidirler. AKP’ye karşı olmak uğruna, halkın çıkarlarını gözetmeyen kendi (çoğunlukla antidemokratik) gündemlerinin peşinde olan açık ya da gizli güç odaklarının dümen suyuna girmeyecek bir halk hareketi ülkede ve dünyada devrimci bir yolun taşlarını döşeyebilir. Çok zordur ama olanaksız değildir.

 

 

 

 



[1] İlluminati, varlığı resmi olarak açıklanmamış ama varlığını ülkemizde de giderek daha çok hissettiren bir gizli oluşumdur. Aydınlanma anlamına gelir, yüzyıllar önce kurulduğu, Tapınak Şövalyeleri’ne dayandığı söylenir, Masonlukla ilişkilendirilir. Bilime dayalı tek bir dünya dini ve tek bir dünya devleti kurup, yönetme amacı olduğu söylenir. Söylentiler muhteliftir ama illuminati projelerinin Batılı politik ve ekonomik güç odaklarından, Hollywood çevrelerinden ve ABD eğlence endüstrisinin diğer merkezlerinden destek görmesi sadece bir söylenti değildir. İllüminati ile ilişkili olduğuna inanılan Zeitgeist hareketi teknik olanaklarıyla ve aktivistleriyle Gezi parkı eylemlerinin ön saflarında yer almıştır.

[2] Bu satırların yazarı hala bir “devrimci”dir ama devrimden anladığı, zorla devlet iktidarını ele geçirip, ele geçirilen bu zor aygıtını kullanarak bir takım ekonomik, sosyal dönüşümler yapmaya çalışmak değildir.