PKK ile Savaşa “Akıllı” Bir Bakış


Türkiye’nin güneydoğusunda kanlı ve kalleş bir savaş sürüyor. Savaşanlar, savaşı destekleyenler ve savaşa karşı olanlar var. Savaşanlar düşünmezler, sadece savaşırlar. Neden savaştıklarını, neden öldürdüklerini ve neden öldüklerini sorgulamazlar. Sorgularlarsa savaşamazlar zaten. Korkak olurlar, hain olurlar ya da kolay hedef olurlar. Düşünenler, sorgulayanlar, savaşa karşı tutum olanlar ise ikiye ayrılıyor.

Birinci grupta benim gibi saflar var; yani aklıyla değil duygularıyla hareket edenler. Bu savaşa karşıyız, çünkü insanlık dışı, çünkü kalleşçe, çünkü silahsız siviller, anneler, çocuklar katlediliyor, şiddete, zulme maruz kalıyorlar, çünkü adaletin, merhametin, mertliğin, hoşgörünün, erdemin kırıntısı yok ve bizim için savaşa, kıyıma, zulme karşı olmak için başka bir yoruma, analize, hesaba kitaba da gerek yok.

İkinci grupta ise “gerçekçi” olanlar, ayakları yere basanlar var. Bunlar insanlık dramlarıyla ilgilenmiyorlar, meseleyi politik, iktisadi, tarihsel bağlamlarıyla analiz ediyorlar. Bazıları politik hesaplarla strateji analizleri yapmaya çalışıyor ama bazıları olaya salt bilimsel kaygılarla tarafsız yaklaşıp objektif bir bakış açısı ortaya koyabiliyorlar. Şimdi ben de olabildiğince bu ikinci gruptakilerin gözüyle olaya bakmaya çalışacağım.

Türkiye topraklarında süren savaş, Saray ile PKK, hatta TC ile PKK arasındaki bir husumet ile açıklanacak kadar basit savaş değildir. Türkler ile Kürtler arasındaki bir savaş ise hiç değildir. Bu savaşı dünyadaki hegemonya kavgasından, Ortadoğu sahnesinde sergilenen oyundan ayrı düşünmek, bizi çok kısır bir düşünce kalıbına hapseder.

Soğuk savaş döneminde dünyada bir denge vardı. Batı sistemi ABD hegemonyasında, kendi içinde bir barışa (“Pax Americana”) ve istikrara sahipti. Düşman belliydi ve düşmana karşı tüm Batı sistemi içinde görev ve yetki tanımları yapılmış, davranış kodları standartlaştırılmış, eşgüdümlü bir mekanizma kurulmuş ve tıkır tıkır işliyordu.

Derken Sovyet sistemi çöktü ve dengeler alt üst oldu. Eski tehdit tanımları ve bunların etrafında şekillenmiş mekanizmalar işe yaramaz oldu. Sovyet blokunun olmadığı yenidünyada ABD hegemonyasına dayalı bir barış ve istikrar tesis edilmesi ve korunması gerekiyordu ama Batı’nın stratejistleri, ekonomistleri, siyasetçileri bunu başaramadılar. Özellikle Rusya’daki süreç tam bir hezimet oldu.

Bugün ABD’nin saldırgan bir biçimde hegemonya kurmaya çalıştığı istikrarsız bir dünyada yaşıyoruz ve hegemonya savaşının meydan muharebesi Ortadoğu’da geçiyor. ABD’nin başını çektiği Batı sistemi Ortadoğu’ya bir nizam vermeye çalışıyor ve görülüyor ki, bu yeni nizamda PKK’ye bir hakimiyet bölgesi vermeye pek niyetleri yok.

PKK’ye, Kuzey Irak yönetimiyle çatışmaması, Türkiye içinde demokratik siyaset yapması ve kendi varlığını bu yolla (Batılı liberal demokrasi örneklerinde olduğu gibi) elde edilecek özerk bölge yönetimlerine taşıması önerilmişti. Hem TC hem de PKK bu perspektifi kabul etmiş ve bu doğrultuda adımlar atıyor gibi gözüktüler. HDP bu doğrultuda atılan adımlardan biriydi. Oysa TC devletinin yerelde dahi olsa PKK ile bir iktidar paylaşımına gitmeye, PKK’nin de ne silahları bırakmaya ne de Kuzey Irak Kürt yönetiminin siyasi otoritesini kabul etmeye niyeti yoktu. Genellikle olduğu gibi evdeki hesaplar çarşıya uymadı.

Ortadoğu’daki süreç Rusya’nın aktif katılımıyla farklı boyutlar aldı ve Batı sisteminin Ortadoğu’daki gözü, kulağı, eli, ayağı olan Türkiye, Kuzey Irak Kürt Yönetimi ve İsrail (+Mısır) bağlaşıklığını sağlamlaştırıp, güçlendirmesi daha büyük bir öncelik ve gereklilik kazandı. Bu yeni konjonktürde Türkiye, zaten devre dışı bırakılmış PKK’yi askeri olarak etkisiz hale getirmek için Batılı müttefiklerinden icazet aldı ve kısa zamanda yapabileceğinin en fazlasını yapmak için büyük bir acele, telaş ve acımasızlıkla saldırıya geçti. Türkiye’deki devlet aklının (ya da akılsızlığının) bu saldırganlıkla kısa dönemde PKK’ye karşı taktik bir üstünlük sağlamayı amaçladığı anlaşılıyor. Bu tutum, bu ülkede her zaman günü kurtarmayı hedefleyen alışılagelmiş devlet davranışıyla tutarlı ve iktidardaki siyasi parti ile kurulu düzeni (“establishment”) rezonansa getiren bir siyasi süreci başlattı. Eğer amaçlanan olur, PKK askeri olarak geriletilebilirse bu çok kısa vadede bir başarı olarak satışa çıkarılacak ve siyasi rant toplanmaya çalışılacaktır. Çok kısa olmayan vadelerde, ülke bütünlüğüne yönelik tehditlerin büyümesi, sorunların derinleşip, çözümlerin zorlaşması devlet aklı için şimdilik problem oluşturmayan meselelerdir. Zaten az olan aklı fazla yormamak gerekir.

Öte yandan, PKK’ye karşı girişilen bu geriletme ve sindirme operasyonu, görünürde TC tarafından yürütülüyor olsa da Batı ittifakının ortak operasyonudur. Sürekli güncellenen Büyük Ortadoğu projesinde siyasi bir pürüz oluşturan PKK hizaya getirilmek ve proje hedefleriyle uyumlulaştırılmak istenmektedir. Eğer başarılı olunursa PKK’nin Ortadoğu’da yazılacak senaryolarda bağımsız bir siyasi aktör olarak rol alma şansı çok zayıflayacaktır.

PKK yöneticileri bu durumun farkındadırlar ve Batı’yı Rusya kartını oynamakla tehdit ediyorlar. Bu tehdidin gerçeğe dönüşmesi PKK’yi çok yanlış bir yola sokar ve bütünüyle terörist bir örgüt haline getirir. Kaldı ki, bir PKK - Rusya ittifakının kurulma olasılığı son derecede düşüktür. Bunun önündeki en büyük engel İran ve PKK tabanıdır.

Özetle yaşanan süreç TC için bir devlet akılsızlığı olduğu kadar PKK için de köşeye sıkıştırılmışlık karşısında “inadına” bir direniş sürecidir. Oysa inat siyaset biliminde anlamlı bir davranış kalıbı olarak kabul edilemez. Marifet yeni koşullara uyum sağlamaktadır.