Türkiye’de anti-emperyalizmin yaman çelişkisi


“Kahrolsun Emperyalizm, Bağımsız Türkiye,” yıllardır bu topraklarda Türk solcularının ve Türk milliyetçilerinin (Atatürk milliyetçileri dâhil) ve hatta İslamcıların ortak sloganları oldu. Halen de öyle. Dönemsel olarak bazen İngiliz, bazen Fransız, vs. emperyalizmine karşı bayrak açılırken esasen ABD emperyalizmine karşıyız dendi.  Milliyetçiler ilaveten Rus (bir kısım solcularla birlikte) ve Çin emperyalizmine de karşı çıktılar. Solcular NATO’dan çıkalım derken, İslamcılar Müslüman kardeşlerimizle, Türk-İslam sentezcisi milliyetçiler Müslüman-Türk dünyasıyla, Atatürk milliyetçileri de “üçüncü dünya” ülkeleriyle birlikte davranma özlemini dile getirdiler. Özünde ortak denebilecek bir ülküye sahip bu kesimler “emperyalizmin işbirlikçisi” olma suçlamasıyla birbirlerini boğazladılar, o da ayrı bir mesele.

Kurtuluş Savaşı sırasındaki bazı tereddütler ve ayak sürümeler bertaraf edildikten sonra, Türkiye Cumhuriyeti, kurulur kurulmaz, İngiliz-ABD (sonra tek başına ABD) hegemonyasındaki Batı Sistemi içinde yer alacağını açıkladı ve bu sistemin yakın bir zamana kadar (bazı küçük arızalar dışında) sorumlu ve uyumlu bir üyesi oldu. Jargonu kullanacak olursak, kendini İngiliz-Amerikan Emperyalizmi’nin “şefkatli” kucağına bıraktı ve yakın bir zamana kadar ara şıra pışpışlanarak uyumayı sürdürdü.

Yakın bir zamana kadar derken, çok yakın bir zamanı kastediyorum: takriben 2010 yılı.

Türlü alicengiz oyunları sonunda 12 Eylül 1980 darbesiyle kontrolü ele alan askeri cunta, “Amerikan Emperyalizmi”nin genel valisi[1] Evren Paşa liderliğinde ülkenin çağdışı kalmış ekonomik, siyasi ve kültürel yapısını güncelleştirmek için gerekli güçlü siyasi irade ihtiyacını giderdi ve yapılan dönüşümlerin “ilelebet payidar” kalması için bir askeri vesayet rejimi kuruldu.

Gel zaman git zaman askeri vesayet rejiminin de çivisi çıktı. Hızla değişen ve tek kutuplu hale gelen dünyamızın gerekleri doğrultusunda bu rejimin de güncelleştirilmesi ihtiyacı doğdu. Bu misyonu AKP üstlendi ve kendi mensuplarının tekzip edilmeyen ifadeleriyle “Cemaat’in ve ABD’nin yardımıyla” gerçekleştirdi. Bu süreçte yine türlü alicengiz oyunları oynandı ve 2010 referandumuyla son darbe vurulan askeri vesayet rejimi tasfiye edildi. Eski işletim sistemi kaldırılmıştı ama yenisinin yüklenmesinde sorun çıktı. AKP lideri ve kurmay heyeti başkaldırdı. Kullanışlı aptallar olmayı reddedip Matrix dışına çıkmayı göze aldılar.

O gün bugündür Türkiye Cumhuriyeti’ni yöneten ekiple Batı Sistemi (Matrix, imparatorluk, emperyalizm, ne derseniz deyin) arasında giderek kuvvadan fiile dönüşen, gizliden açığa çıkan bir mücadele sürüyor. Türkiye Cumhuriyeti hükümeti olabildiğince başına buyruk davranıyor. Bölgesinde imparatorun direktifi ya da onayı olmadan işler yapıyor. Bölgenin toprak zenginliklerinden pay almaya kalkışıyor. Ülke içinde imparatorluk memurlarını görevden alıyor, cezalandırıyor. Yerel kültürleri yok eden, aşağılayan Batı kültürüne karşı direnmeye çalışıyor. Şanghay Beşlisine katılma, NATO’dan çıkma gibi yasak sözcükler dile getirebiliyor, vs. Yani, “Bağımsız  Türkiye” hayaldi, gerçek olacak hayırlısıyla…

Hal böyle iken, sağlı sollu anti-emperyalistler topyekûn T.C. hükümetinin karşısında, imparatorun yanında saf tutuyorlar.

Türlü türlü ince analizler yaparak, T.C. hükümetinin ABD emperyalizminin maşası olduğunu kanıtlamaya çalışmak boşunadır. Görünen köy kılavuz istemez. Türkiye Cumhuriyetini yöneten ekip, Batı sisteminin yönetim mekanizmalarıyla çatışıyor. Türkiye’yi Batı sisteminin (yani, NATO’nun, IMF’nin, DTÖ’nün, AB’nin, vb.) dışına çıkarma tehdidi oluşturuyor. İran’la, Rusya ile ve bölgedeki, dünyadaki başka aykırı unsurlarla Batı sisteminden bağımsız ittifak arayışlarına girişiyor. Buna karşılık, Batı sisteminin emperyal gücü, Türkiye’yi yöneten ekibi iş başından uzaklaştırmak için girişilen örtülü operasyonlar bir yana, bu yönetimden ve uygulamalarından hoşnutsuzluğunu çeşitli platformlarda açıkça dile getiriyor.

Yani, ortada başta Türkiye halkını olmak üzere bölge (ve nihayetinde tüm dünya) halklarını ilgilendiren bir çatışma var. Kimden yana olacaksınız?

Bizi bu ikilemde bırakan, klasik anti-emperyalizm, ulusal bağımsızlık kodlamasıdır. Bu kodlama, günümüzün “küreselleşmiş” dünyasında anlamsızdır. Nitekim Türkiye pratiğinde görüldüğü gibi, bu söylemin sahipleri de gereğini yapmıyorlar ya da yapamıyorlar.

Günümüz dünyasında Batı sisteminden olabildiğince bağımsız, onunla çatışma halindeki ülkelerin pek de özenilecek bir hali yoktur. Kuzey Kore gibi, İran gibi ya da Putin'in Rusya’sı gibi olmayı neden isteyelim ki? Tabii, “bağımsız,” “ulusal” devlet aygıtımızla olabildiğince sınırsız bir otorite kullanmak (diktatörlük) peşinde değilsek.

İçinde yaşadığımız dünyada uygarlığı Batı sistemi temsil ediyor. Bu sistemin dışında sadece barbarlık var. Barbarlık-uygarlık ikileminde barbarlığı seçmek ancak kişisel bir tercih olabilir. Toplumsal tarihin böyle bir seçeneği yoktur (tabii, toplumsal ilerlemeden yana olanların da). Arızi olarak barbarlığın uygarlıkla savaşından galip çıktığı durumlarda üretici güçlerin gelişmesi engellenir. Belirli bir süre devam eden yıkımın ardından, kaçınılmaz olarak yeni bir uygarlık düzeni oluşur.

“Çağdaş uygarlık düzeyi”mizi belirleyen Batı sistemi ne yazık ki bir imparatorluktur. Modern bir Roma İmparatorluğu gibi düşünebilirsiniz. Roma’nın üç kıtaya yayılmış imparatorluk mekanizması nasıl köleci düzenin sürdürülebilirliğini, köle sahiplerinin huzur ve güvenliğini sağlamak için çalıştıysa çağdaş imparatorluk mekanizmamız da küresel kapitalist sistemin sürdürülebilirliğini ve sistem dâhilindeki tüm sermaye sahiplerinin ve girişimcilerin huzur ve güvenliğini sağlamak için çalışır (yani, Amerikan emperyalizmi Rockefeller ailesinin de, Eczacıbaşı ailesinin de, İstanbul’da büyük bir lahmacuncu açmayı düşünen Urfalı kebapçı hacı Gaffur’un da, Ürdün’e plastik boru ihraç eden Kayserili Çemencizade Boru (varsayalım) şirketi sahiplerinin de çıkarlarını korumak için vardır). Ama sistemin özü eşitsiz ve adaletsizdir. Parayı veren düdüğü çalar. Dümeni elinde tutan uluslar ötesi büyük sermayedir. Bununla birlikte sistemin varlığının ve dirliğinin korunması söz konusu olduğunda dünyanın tüm kapitalist kişi, kurum ve kuruluşlarının çıkarları ortaktır.

Sistemde hegemon bir ülke vardır (günümüzde ABD). Bu hegemonya tahakkümden çok önderlikle ilişkilidir ve rıza gerektirir. Batı sistemine dâhil tüm ülkeler ABD’ye bu rızayı vermişlerdir. ABD – sol jargonda ezberletilen bir tekerlemede denildiği gibi – sistemin hiçbir ülkesini ya da bölgesini geri bıraktırmaya çalışmaz, tam tersine sistemin topyekûn kalkınması (daha doğrusu sistem ekonomilerinin büyümesini) ve pazarların genişlemesi için yol açması gerekir. Yani, serbest kur rejimini benimsenmesi, piyasalarındaki devlet varlığının azaltılması, uluslararası sermayenin ülkelere ve piyasalara giriş çıkışının kolaylaştırılması, sosyal devletin tasfiyesi, vb. Türkiye’ye ya da başka bir ya da birkaç ülkeye özel olarak dayatılan önlemler değil, sistemin genelini daha iyi işleteceğine inanılan kurallardır. Türkiye’nin siyasi iktidarlarının özelleştirme yaparken devlet olanaklarını yandaşlara peşkeş çekmesi, serbest piyasayı canlandırmak uğruna rant ekonomisini yaygınlaştırması, tarımı ve doğayı katletmesi, sistem içinde fark yaratmanın tek yolu olan inovasyonun olmazsa olmazı eğitim sistemini her geçen gün daha da yozlaştırması, ArGe faaliyetlerine destek için hiçbir şey yapmaması ise “emperyalizm”in suçu değildir. Batı sistemi içinde yer almak bir tür “pax americana“ güvencesine alınmak anlamına da gelir. Bu güvencenin sağlayıcısı ise NATO’dur.

Şimdi Türkiye Batı sistemi dışına çıkabilir mi? Çıkarsa ne olur? Varın siz karar verin.

90 yıllık tarihi boyunca Türkiye Cumhuriyeti’nin Batı Sistemi dışına çıkma olasılığı, ilk kez bir “makul şüphe”ye neden olmaktadır. İlk kez, “dış güçler” ve onların içteki uzantısı “paralel devlet” ile böylesine açık bir mücadeleye girmiş bir hükümetimiz var. İlk kez, “bağımsız Türkiye” idealine bu kadar yakınız.

İşte bu ahval ve şerait içinde sağdan soldan anti-emperyalistlerin hükümetin dış güçlere karşı mücadelesine köstek değil destek olmaları beklenirdi. Belli ki, bunu yapmıyorlar ve ortaya tuhaf bir manzara çıkıyor: emperyalizm ile ittifak içinde bir anti-emperyalist mücadele??

Anti-emperyalistler bu tuhaflığın farkındalar mı? Bu çelişkiyi bir şekilde çözerler mi? Bu soruların yanıtını, o jargonu kullananlara bırakalım ama Batı sistemi ile barışık olmama halimiz teorik açmazların ötesindeki bir gerçekliktir ve önünde sonunda barışmayı ya da ayrışmayı gerektiren bir çözüme muhtaçtır.

 

 



[1] Bilmeyenlere veya unutanlara emperyalizmin imparatorluk demek olduğunu bu arada hatırlatmış olalım.