“YENİ”NİN MEYDAN OKUMALARINA “ESKİ” OLMAYAN BİR YAKLAŞIM



“YENİ”NİN MEYDAN OKUMALARINA “ESKİ” OLMAYAN BİR YAKLAŞIM

Cumhurbaşkanlığı seçimi bitti. Beklenen ve bence Türkiye için hayırlı olan bir sonuç çıktı.

R.T. Erdoğan'ın Cumhurbaşkanı seçilmesi Türkiye için hayırlı oldu mu diyorum? Evet, öyle diyorum.

Hangi ölçekle ölçerseniz ölçün Türkiye'nin daha ileriye, daha yukarıya gitmesi mevcut yapılarıyla asla ve asla bu CHP ve MHP marifetiyle olmayacaktır. AKP Türkiye'de eski dünyayı yıktı ama yenidünya henüz kurulmadı. Şimdi "Orta Dünya"dayız.

Eski dünyanın kalıntıları hala güçlüler, kaybettikleri köşkleri ve sarayları yeniden ele geçirmek, olmuyorsa başkasına yar etmemek için Türkiye’yi yakmaktan çekinmeyen bir gözü dönmüşlükle yıllardır yaşıyor ve savaşıyorlar. Son yıllarda T.C. hükümetinin muhteris ve maceracı dış politika atakları sonucunda güçlü dış destekler de kazandılar. Ama eski dünyaya dönüş mümkün değildir, olmayacaktır, çünkü eski dünyayı var eden nesnel koşullar ve paradigmalar yok olmuştur. Bundan böyle olsa olsa (ki dilerim olmaz) belki orta dünyada Bonapartist duraklar yaşanabilir. Eskicilerin çılgın direnişi anlaşılabilirdir ama sözüm ona yeniden ve değişimden yana olan, kendilerine solcu, sosyalist, devrimci diyen, sokak muhalefeti üzerinde etkili bir kısım entelektüelleri de yedeklerine almış olmaları yaman bir çelişkidir.

Eskicileri (gerici de diyebilirsiniz) ayırt etmek kolaydır. Bunların tek bir misyonu ve vizyonu, tek düsturu ve şiarı vardır: Ne şekilde, ne zaman ve ne pahasına olursa olsun AKP iktidarını devirmek. Türkiye için, Türkiye’de kurulan, kurulacak yenidünya için söyleyecek bir sözleri yoktur. Çünkü onların tek derdi yıkılmış olan köhne dünyalarını yeniden kurabilmektir.

Oysa AKP Türkiye’ye her zaman bir gelecek vaat etti, ediyor. AKP’nin vaat ettiği gelecek vizyonunda, hep kapitalist bir kalkınma modelinin öngördüğü gelişmelerin imajları yer aldı: duble yollar, hızlı tren, Marmaray; gökdelenlerle, rezidanslarla, iş merkezleriyle, dünya markalarının boy gösterdiği AVM’lerle dolu kentler; istikrarlı kurlar, yükselen piyasalar, düşük enflasyon oranı; Kanal İstanbul ile, 3. Hava limanı ile altyapısı büyük ölçüde tamamlanan, Ortadoğu’nun iş ve finans merkezi, petro-dolarlar için cazibe merkezi olacak bir İstanbul; İran, Irak, Azerbaycan petrollerinin Batı’ya aktığı bir enerji köprüsü olarak ve nihayet nükleer santrallarla enerji sorununu çözmüş, Cumhuriyet’in 100. yılında dünyanın sosyete kulübüne üye olacak bir Türkiye.

Bugüne kadarki hikayesinde, AKP vaatlerinin birçoğunu gerçekleştirdi. “Hayaldi gerçek oldu” içi boş bir slogan değil. AKP’de siyaset yapanların Türkiye için (vatandaşların pek çoğu ile paylaştıkları) hayalleri var, bu hayalleri gerçekleştirme doğrultusunda çalışıyor ve somut adımlar atıyorlar. Bu hayaller, ithal ikameci, korumacı, Keynesgil politikalar terk edildikten sonra, neoliberal “devrim”le serbestleşen piyasalarda hızla türeyen, sermaye biriktiren, atılım üstüne atılım yapan, altyapıda gerçekleşen büyük değişimleri AKP eliyle ve Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde verdikleri ve vermekte oldukları siyasi mücadele ile büyük ölçüde üst yapıya da taşıyan, geleceğe umutla bakan bir burjuva sınıfının hayalleridir. Bu hayaller ya da teknik deyimiyle vizyon (doğal olarak) insanı ve doğayı merkezine alan bir vizyon değil, mutlak öncelik olarak kâr ve daha fazla kâr elde etmek düsturuyla dünyayı değiştirmek isteyen bir misyonun vizyonu.

Ne yazık ki, siyaset alanında AKP’nin temsil ettiği bu yeni vizyonunun dışında, kısa bir süre öncesine kadar yeniye dair başka hiçbir alternatif yoktu. Tek tip bir yeni anlayışı, Sn. Erdoğan’ın kimliğinde giderek fetişleşme eğilimi gösterdi ve bu yeninin eski ile mücadelesi, eskicilerin sert, uzlaşmaz ve kural tanımaz direnişi karşısında aynı şekilde sert, uzlaşmaz ve kural tanımaz ve “dava”sı olan bir ideolojik siyasetin yönlendiriciliğinde adeta bir tür totaliter “devrim” sürecine dönüştü. Giderek otoriterleşen yönetim anlayışı ve tek adam diktatörlüğüne yönelim böyle bir sürecin ürünüdür. Üsluptaki kabalığa çok sayın Erdoğan’ın öznel katkıları inkar edilemez ama bu süreç nesnel bir süreçtir. Yani, Sn. Erdoğan’ı her türlü mel’aneti tezgâhlayan kasabanın kötü şerifi gibi gören bir kısım entel(lektüel) taifesinin sandıklarının aksine “kötü kişi” buharlaşsa bile kasabada “kötülükler” bitmeyecektir.

Yani AKP; sağlıklı bünyemize bulaşmış, ilacı bulunursa yok edilecek bir mikrop değildir, bünyenin ta kendisidir; kötü bir tesadüfün eseri olarak oluşan bir arıza değildir, Türkiye’nin ekonomik ve sosyal gelişiminin doğal bir ürünüdür. AKP’den kurtulmak gibi bir siyaset amacı olamaz, eşyanın tabiatına aykırıdır.

Eh, o zaman hepimiz AKP’nin gemisine doluşup, yenidünyalara yelken mi açalım? HAYIR, tam tersine farklı gemilere ihtiyaç var. Bugün AKP ile ilişkilendirilebilecek en ciddi sorun, onun geleceğin Türkiye’sinin tek kurucusu olma iddiasıdır.

Kısa bir süre öncesine kadar, yeni Türkiye’nin bugünden bakıldığında görülen silueti tek tipçi, tek sesli bir tek parti rejimini andırıyordu. İkidir kısa bir süre öncesine kadar ibaresini vurguluyorum. Çünkü kısa bir süre önce Türkiye’de cumhurbaşkanlığı seçimi yapıldı ve bu seçim sürecinde ve sonucunda HDP diye bir parti yeni Türkiye’nin tek sesli olmayabileceğinin sinyalini verdi.

HDP’nin adayı olarak seçim kampanyasını yürüten Sn. Demirtaş Türkiye’nin nitel ve nicel olarak yükselen yerli sermaye sınıfına koşut bir biçimde ama henüz sadece nicel olarak yükselen emekçi sınıfları merkezine alan bir söylemi dile getirdi. Yeni Türkiye’de bu sınıfların hayallerine karşılık gelebilecek bir vizyonun da etkili olabileceğini gösterdi.

Sn. Demirtaş’ın söyleminde, son şekli verilmemiş hatta çok geliştirilmemiş de olsa yenidünyaya ait bir proje taslağı vardı. Bu taslak projede, AKP’nin yenidünyasındaki tek sesliliğe alternatif olarak çok sesli, çok kültürlü, çoğulcu ve katılımcı bir yerinden yönetim modeli öngörülüyordu. Bölgeye yönelik olarak, ana hatlarıyla barışçı ve saldırgana karşı taraf olunan bir politika göze çarpıyordu. Çevreye ve doğaya saygılı olunacağı mesajı veriliyordu. Siyasal ve sosyal içerik nispeten daha doyurucuydu ama ekonomi politikasına ilişkin çok az ipucu vardı.

İşte tam da bu eksik olan şey, yani ekonomi politikası yeni Türkiye’nin inşasında AKP’ye (ya da daha doğru bir deyişle bugün için AKP ile temsil edilen anlayışa) ortak ve rakip olabilmenin temel bir koşuludur.

Cumhurbaşkanlığı seçiminden yeni çıkan ve 2015 genel seçimine hazırlanan Türkiye’de ekonomi, siyasi gündemin en tepesine oturmaya adaydır. İktidar çok zorlanacaktır.  Ya ciddi bir enflasyon artışı, ya da yüksek işsizlik ve ekonomik daralma veya bu olasılıkların her ikisini de içeren bir senaryo ile karşı karşıya kalınabilir. Böylesi koşullarda tek adam, tek parti iktidarının ölçüsü, endazesi kaçabilir. Önce borçlanmaya dayalı büyüme modelinde inat edip, enflasyonun ve kur baskısının körüklendiği bir süreçte mevcut TOKİ ekonomisini elden geldiğince sürdürüp, rant ilişkilerini korumaya çalışabilirler ama çare kalmayınca popülist söylemlerin eşliğinde çok ağır bir kemer sıkma seferberliği de başlatabilirler. Eskici-gerici direniş odaklarının önerebilecekleri çözümler ise çağdışı kalmış devletçi ve korumacı önlemlerden ibarettir.

Ya da Avrupa Merkez Bankasının genişleyici para politikası izleme kararı gibi, dışarıdan atılan can simitleri olası bir dibe vurmayı önleyebilir ama ekonomi yine hükümetin ve özellikle de halkın gündeminin en üst sırasındaki yerini koruyacaktır.

Yeni Türkiye’de AKP’ye doğal muhalefet oluşturan alt sınıfların temsilcisi bir siyaset biriminin ekonomi politikasında, AKP’nin ekonomi politikasında eksik olan şeyin, insan ve doğa unsurlarının odakta yer alması beklenir. Yani, küresel neoliberal dünya kapitalist ekonomisinin bir parçası olduğumuz gerçeği unutulmadan, bu kısıt çerçevesinde büyüme, sermaye birikimi, sosyal ve ekonomik refah gerçekleştirmeyi ama aynı zamanda gelir dağılımındaki adaletsizliği gidermeyi, fırsat eşitliği sağlamayı, işsizliği ve yoksulluğu ortadan kaldırmayı hedefleyen insana ve doğaya saygılı, inandırıcı bir ekonomi politikası üretilmelidir. Bu hiç kolay bir şey değildir ve başarılması devrim niteliğindedir ama sosyal adaletçi, özgürlükçü bir muhalefetin yeni Türkiye’de etkili olmak için başka bir şansı da yoktur.

Yeni Türkiye’nin yeni sermaye sınıfının da bugün olduğu bir bütün olarak gibi tek adam, tek parti arkasında durması ilelebet beklenemez.

Mevcut iktidarın, Batı’nın hoşuna gitmeyen Ortadoğu ve Doğu’ya açılım politikası bugüne dek, ülkenin yeni kapitalistlerinin büyük bir bölümünün çıkarlarına uygun sonuçlar verdi. Yüksek ArGe yatırımları, ileri bir teknoloji gerektirmeyen mal ve hizmetlerle ve sermaye yatırımlarıyla azgelişmiş ülke piyasalarına açılarak, bu yolla sermaye birikimi sağlamaya çalışan kapitalistler T.C. hükümeti tarafından doğrudan ve dolaylı olarak desteklendiler. Eski Türkiye’nin mirası, Batı’ya entegre, Batı sermayesiyle işbirliği ve rekabet ilişkisi içinde, nispeten daha ileri teknoloji ve ArGe yatırımı kullanan büyük sermaye ise mevcut iktidarın yönetiminde alışageldiği devlet desteğini pek fazla arkasında hissetmese de gelişimini sürdürdü. Önümüzdeki dönemde T.C. hükümetinin Batı’ya rağmen bölgede iş yapma politikalarının başarısı, yeni sermayenin desteğini doğrudan etkileyecektir. Azgelişmiş ülke piyasalarında iş yapmanın siyasi, askeri ya da ekonomik nedenlerle zorlaşması, yeni sermayenin söz konusu bölümünün de yüzünü Batı’ya dönmesine neden olabilir. Avrupa Merkez Bankasının radikal politikaları sonucunda Avrupa piyasalarında olası bir canlanma ve şimdiye dek Federal Reserve’in dolarlarıyla dönen Türkiye piyasasının bundan böyle de Avrupa Merkez Bankasının avrolarıyla dönebilmesi yeşil sermayenin Protestan Ahlakı’nı benimsemesini hızlandırabilir. Ama, öte yandan, bölgemiz coğrafyasında Rusya’ya ve İran’a mal satıp, ucuz enerji temin etme fırsatları da ağız sulandıran ve akıl çelen seçeneklerdir.

Mevcut iktidarın çevresini saran ve arkasında duran diğer bir sermaye kesimi de, büyük kamu projelerinin ihale edilmesiyle ve devasa TOKİ ağı desteğinde ülke içinde iş yapan inşaat sektörü kapitalistleridir. Hükümetin borçlanmayı özendiren politikalarının da etkisiyle, alternatif yatırım (ve tasarruf) araçlarının getirilerinin nispeten düşük seyrettiği bir iklimde emlak cazip bir yatırım aracı (tasarruf olmayan) olarak görülürken, kredi maliyetlerinin de düşük tutulması, üstüne üstlük hükümetin arsa tahsis kolaylıkları (rayicinden düşük fiyatlar ve bürokratik ayrıcalıklar) sağlamasıyla bu sektör yüksek kârlılığını ve canlılığını bugüne değin sürdürüp ekonominin lokomotifi olarak kullanıldı ama yakın bir gelecekte hükümet bu faiz politikasını ve teşvikleri sürdüremez hale gelebilir ve bunun sonucunda mamaları kesilecek olan sektörün şımarık çocuklarından nankör yaramazlıklar beklenebilir.

Hiçbir özel gelişme olmasa bile küresel kapitalist sistem içinde yüksek bir borçlanma oranıyla iş çevirmek zorunda olan kapitalistlerimiz, sürdürülebilir bir sermaye birikimi sürecinin sağlanabilmesi için, tek adamın ya da belli adamların keyfi tercihlerinden ve kaprislerinden korunaklı, sağlam bir hukuk düzeninin gerekliliğini giderek daha iyi anlayacak ve böyle bir düzeni daha yüksek sesle önce AKP’den talep edeceklerdir.

Bu yazının amacı bakımından Cumhurbaşkanını kim alkışlamış, kim alkışlamamış; Yargıtay başkanı ne demiş, ne dememiş; hahamın torunu imam hatibe kaydedilmiş, polislerden sonra sıra hakim ve savcılara, sonra imamlara ve ardından haşhaş eken ve satanlara gelecekmiş gibi aktüel siyaset konuları bir önem taşımıyor. Bunların büyük bir kısmı sosyal medyanın rüzgârıyla bir kaşık suda koparılan fırtınalar olsa da, örneğin üniversitelerde bilimsel yetkinliğe değil, siyasi yandaşlığa dayalı bir kadrolaşma, tek adam buyruğuna uymayan, iktidarın icraatlarına engel olduğu ya da olacağı düşünülen kurum ve kuruluşların ya yok edilmeye ya da emir kumanda altına alınmaya çalışılması, yargı mensuplarının üçte birinin kapıkulu, üçte birinin “hizmetçi,” dörtte birinin ülkücü, geri kalan küçük kısmının da ne idüğü belirsiz olduğu bir mekanizmayla “adalet” dağıtılıyor olması gibi bir bölümü gerçekten vahim ve ürkütücü olan durumlar ve uygulamalar bile buradaki bakış açımızla önemsizdir. Çünkü tarihsel perspektiften bakılınca, altyapıdaki ekonomik ve sosyal dönüşümlerin kaçınılmaz bir sonucu olarak yaşanan bir siyasi üstyapı değişikliği süreci, temel kurallarda bir konsensüs oluşturmuş barışık bir toplum örgüsünde olduğu gibi yerleşik kurum ve kurallara bağlı olarak yürümez. Normatif hukuk ve ahlak dışı zorlamalar ancak yeni Türkiye’nin kurum ve kuralları nihai olarak oluşturulduğu zaman son bulacaktır. İşte tam da bu nedenle eskiyi ihya etmeye çabalamak yerine, yeni kurum ve kuralların oluşturulmasına aktif olarak katılmak gerekmektedir.

Toparlarsak,

1- Ekonomik yapısı ve sosyolojisi hızla değişen Türkiye’de “yeni” olanı bugüne dek AKP tek başına temsil etti. Bu “yeni” ile kast edilen ideal ya da mükemmel bir toplum aşaması değil, nesnel yapısal değişim süreçlerinin işaret ettiği yöndür.

2- Sadece AKP’ye ya da AKP’nin her yaptığına karşı olmaktan ibaret bir siyasi duruş, toplumdaki değişime direnmek anlamına gelir. Bu şekilde direnen yapıların siyasi bir geleceği yoktur, önünde sonunda çözülüp dağılmaya mahkûmdurlar.

3- “Yeni” Türkiye’nin kuruculuğunun ve savunuculuğunun tümüyle AKP’ye bırakılmış olması Türkiye siyasetinin çarpıklığıdır. AKP’nin ve liderinin fütursuz ve keyfi söylem ve icraatları bu tek başına olma halinin bir sonucudur.

4- AKP’nin keyfi yönetimi mutlaka dizginlenmelidir ama bu dizginlemenin yargı veya ordu gibi devlet kurumları aracılığıyla yapılmaya çalışılması, toplumsal gelişmenin de dizginlenmesi anlamına gelir. Sosyolojik terimlerle ifade etmeye çalışırsak çevrenin merkeze akma ya da merkezin genişleme sürecinin yarattığı sorunların ve tehlikelerin önlenmesi için merkezin yeniden çevreye kapatılması veya toplumsal katılım kanallarının kesilmesi demektir.

5-Keyfiliğin ve fütursuzluğun gerçek anlamda ve toplum yararına olacak şekilde dizginlenmesinin tek yolu AKP’nin yeni Türkiye’nin tüm unsurları için ve onlara rağmen siyasette tek başına olma halinin ortadan kaldırılması, yeni toplumun temel uzlaşı kriterlerinin belirlenmesi için çalışacak yeni siyasi alternatiflerin gelişip güçlenmesidir. Yani, eski ile yeninin kavgasının yerini yeninin kural ve kurumlarının belirlenmesi “kavgası” almalıdır. Bu AKP ile “ölümüne” savaşmayı değil, rekabet etmeyi ya da müzakere ve pazarlık etmeyi ve sonunda tüm tarafları bağlayacak anlaşmalar yapmayı gerektirir. İLERİCİ BİR SİYASİ MÜCADELE YÜRÜTMENİN, EKONOMİK VE SOSYOLOJİK DÖNÜŞÜMLERİN ZORUNLU KILDIĞI ÜSTYAPI DÖNÜŞÜMLERİNİN NİTELİĞİNİN BELİRLENMESİNDE ETKİLİ OLMANIN, ADALET, ÖZGÜRLÜK VE İLERİ DEMOKRASİ YÖNÜNDE KATKIDA BULUNMANIN YOLU BUDUR. YENİ ANAYASA TARTIŞMALARININ VE OLASI BİR YENİ ANAYASANIN BİR ANLAMI OLMASININ YOLU BUDUR. SOKAKLARI DOLDURANLARIN ENERJİLERİNİN HEBA EDİLMEMESİNİN, KAYBEDİLMİŞ CANLARA VE GELECEK KUŞAKLARA VEFA BORCUMUZUN ÖDENMESİNİN YOLU BUDUR. TÜRKİYE’NİN YENİ, GENÇ, DİNAMİK UNSURLARI BİLİMDE, SANATTA VE SİYASETTE YENİ TÜRKİYE İÇİN ÇALIŞACAKLARDIR. ESKİCİLERİN/GERİCİLERİN DİRENMELERİ BOŞUNADIR, TARİHİN ÇÖP TENEKESİNDEN BAŞKA BİR YERLERİ KALMAMIŞTIR.

NOT: Tüm bu yukarıda yazılanlar, temel bir varsayıma ya da ön koşula dayalı olarak yazılmıştır. Bu ön koşul barıştır. Bu varsayım ortadan kalktığı anda, yukarıdaki düşünce kurgusu tümüyle temelsiz kalır ve çöker. Ülkede barış koşullarının hakim olmadığı bir ortamda neyin ne olacağı bütünüyle belirsizleşir ve günübirlik koşullarla değişir.  

 


“YENİ”NİN MEYDAN OKUMALARINA “ESKİ” OLMAYAN BİR YAKLAŞIM

Cumhurbaşkanlığı seçimi bitti. Beklenen ve bence Türkiye için hayırlı olan bir sonuç çıktı.

R.T. Erdoğan'ın Cumhurbaşkanı seçilmesi Türkiye için hayırlı oldu mu diyorum? Evet, öyle diyorum.

Hangi ölçekle ölçerseniz ölçün Türkiye'nin daha ileriye, daha yukarıya gitmesi mevcut yapılarıyla asla ve asla bu CHP ve MHP marifetiyle olmayacaktır. AKP Türkiye'de eski dünyayı yıktı ama yenidünya henüz kurulmadı. Şimdi "Orta Dünya"dayız.

Eski dünyanın kalıntıları hala güçlüler, kaybettikleri köşkleri ve sarayları yeniden ele geçirmek, olmuyorsa başkasına yar etmemek için Türkiye’yi yakmaktan çekinmeyen bir gözü dönmüşlükle yıllardır yaşıyor ve savaşıyorlar. Son yıllarda T.C. hükümetinin muhteris ve maceracı dış politika atakları sonucunda güçlü dış destekler de kazandılar. Ama eski dünyaya dönüş mümkün değildir, olmayacaktır, çünkü eski dünyayı var eden nesnel koşullar ve paradigmalar yok olmuştur. Bundan böyle olsa olsa (ki dilerim olmaz) belki orta dünyada Bonapartist duraklar yaşanabilir. Eskicilerin çılgın direnişi anlaşılabilirdir ama sözüm ona yeniden ve değişimden yana olan, kendilerine solcu, sosyalist, devrimci diyen, sokak muhalefeti üzerinde etkili bir kısım entelektüelleri de yedeklerine almış olmaları yaman bir çelişkidir.

Eskicileri (gerici de diyebilirsiniz) ayırt etmek kolaydır. Bunların tek bir misyonu ve vizyonu, tek düsturu ve şiarı vardır: Ne şekilde, ne zaman ve ne pahasına olursa olsun AKP iktidarını devirmek. Türkiye için, Türkiye’de kurulan, kurulacak yenidünya için söyleyecek bir sözleri yoktur. Çünkü onların tek derdi yıkılmış olan köhne dünyalarını yeniden kurabilmektir.

Oysa AKP Türkiye’ye her zaman bir gelecek vaat etti, ediyor. AKP’nin vaat ettiği gelecek vizyonunda, hep kapitalist bir kalkınma modelinin öngördüğü gelişmelerin imajları yer aldı: duble yollar, hızlı tren, Marmaray; gökdelenlerle, rezidanslarla, iş merkezleriyle, dünya markalarının boy gösterdiği AVM’lerle dolu kentler; istikrarlı kurlar, yükselen piyasalar, düşük enflasyon oranı; Kanal İstanbul ile, 3. Hava limanı ile altyapısı büyük ölçüde tamamlanan, Ortadoğu’nun iş ve finans merkezi, petro-dolarlar için cazibe merkezi olacak bir İstanbul; İran, Irak, Azerbaycan petrollerinin Batı’ya aktığı bir enerji köprüsü olarak ve nihayet nükleer santrallarla enerji sorununu çözmüş, Cumhuriyet’in 100. yılında dünyanın sosyete kulübüne üye olacak bir Türkiye.

Bugüne kadarki hikayesinde, AKP vaatlerinin birçoğunu gerçekleştirdi. “Hayaldi gerçek oldu” içi boş bir slogan değil. AKP’de siyaset yapanların Türkiye için (vatandaşların pek çoğu ile paylaştıkları) hayalleri var, bu hayalleri gerçekleştirme doğrultusunda çalışıyor ve somut adımlar atıyorlar. Bu hayaller, ithal ikameci, korumacı, Keynesgil politikalar terk edildikten sonra, neoliberal “devrim”le serbestleşen piyasalarda hızla türeyen, sermaye biriktiren, atılım üstüne atılım yapan, altyapıda gerçekleşen büyük değişimleri AKP eliyle ve Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde verdikleri ve vermekte oldukları siyasi mücadele ile büyük ölçüde üst yapıya da taşıyan, geleceğe umutla bakan bir burjuva sınıfının hayalleridir. Bu hayaller ya da teknik deyimiyle vizyon (doğal olarak) insanı ve doğayı merkezine alan bir vizyon değil, mutlak öncelik olarak kâr ve daha fazla kâr elde etmek düsturuyla dünyayı değiştirmek isteyen bir misyonun vizyonu.

Ne yazık ki, siyaset alanında AKP’nin temsil ettiği bu yeni vizyonunun dışında, kısa bir süre öncesine kadar yeniye dair başka hiçbir alternatif yoktu. Tek tip bir yeni anlayışı, Sn. Erdoğan’ın kimliğinde giderek fetişleşme eğilimi gösterdi ve bu yeninin eski ile mücadelesi, eskicilerin sert, uzlaşmaz ve kural tanımaz direnişi karşısında aynı şekilde sert, uzlaşmaz ve kural tanımaz ve “dava”sı olan bir ideolojik siyasetin yönlendiriciliğinde adeta bir tür totaliter “devrim” sürecine dönüştü. Giderek otoriterleşen yönetim anlayışı ve tek adam diktatörlüğüne yönelim böyle bir sürecin ürünüdür. Üsluptaki kabalığa çok sayın Erdoğan’ın öznel katkıları inkar edilemez ama bu süreç nesnel bir süreçtir. Yani, Sn. Erdoğan’ı her türlü mel’aneti tezgâhlayan kasabanın kötü şerifi gibi gören bir kısım entel(lektüel) taifesinin sandıklarının aksine “kötü kişi” buharlaşsa bile kasabada “kötülükler” bitmeyecektir.

Yani AKP; sağlıklı bünyemize bulaşmış, ilacı bulunursa yok edilecek bir mikrop değildir, bünyenin ta kendisidir; kötü bir tesadüfün eseri olarak oluşan bir arıza değildir, Türkiye’nin ekonomik ve sosyal gelişiminin doğal bir ürünüdür. AKP’den kurtulmak gibi bir siyaset amacı olamaz, eşyanın tabiatına aykırıdır.

Eh, o zaman hepimiz AKP’nin gemisine doluşup, yenidünyalara yelken mi açalım? HAYIR, tam tersine farklı gemilere ihtiyaç var. Bugün AKP ile ilişkilendirilebilecek en ciddi sorun, onun geleceğin Türkiye’sinin tek kurucusu olma iddiasıdır.

Kısa bir süre öncesine kadar, yeni Türkiye’nin bugünden bakıldığında görülen silueti tek tipçi, tek sesli bir tek parti rejimini andırıyordu. İkidir kısa bir süre öncesine kadar ibaresini vurguluyorum. Çünkü kısa bir süre önce Türkiye’de cumhurbaşkanlığı seçimi yapıldı ve bu seçim sürecinde ve sonucunda HDP diye bir parti yeni Türkiye’nin tek sesli olmayabileceğinin sinyalini verdi.

HDP’nin adayı olarak seçim kampanyasını yürüten Sn. Demirtaş Türkiye’nin nitel ve nicel olarak yükselen yerli sermaye sınıfına koşut bir biçimde ama henüz sadece nicel olarak yükselen emekçi sınıfları merkezine alan bir söylemi dile getirdi. Yeni Türkiye’de bu sınıfların hayallerine karşılık gelebilecek bir vizyonun da etkili olabileceğini gösterdi.

Sn. Demirtaş’ın söyleminde, son şekli verilmemiş hatta çok geliştirilmemiş de olsa yenidünyaya ait bir proje taslağı vardı. Bu taslak projede, AKP’nin yenidünyasındaki tek sesliliğe alternatif olarak çok sesli, çok kültürlü, çoğulcu ve katılımcı bir yerinden yönetim modeli öngörülüyordu. Bölgeye yönelik olarak, ana hatlarıyla barışçı ve saldırgana karşı taraf olunan bir politika göze çarpıyordu. Çevreye ve doğaya saygılı olunacağı mesajı veriliyordu. Siyasal ve sosyal içerik nispeten daha doyurucuydu ama ekonomi politikasına ilişkin çok az ipucu vardı.

İşte tam da bu eksik olan şey, yani ekonomi politikası yeni Türkiye’nin inşasında AKP’ye (ya da daha doğru bir deyişle bugün için AKP ile temsil edilen anlayışa) ortak ve rakip olabilmenin temel bir koşuludur.

Cumhurbaşkanlığı seçiminden yeni çıkan ve 2015 genel seçimine hazırlanan Türkiye’de ekonomi, siyasi gündemin en tepesine oturmaya adaydır. İktidar çok zorlanacaktır.  Ya ciddi bir enflasyon artışı, ya da yüksek işsizlik ve ekonomik daralma veya bu olasılıkların her ikisini de içeren bir senaryo ile karşı karşıya kalınabilir. Böylesi koşullarda tek adam, tek parti iktidarının ölçüsü, endazesi kaçabilir. Önce borçlanmaya dayalı büyüme modelinde inat edip, enflasyonun ve kur baskısının körüklendiği bir süreçte mevcut TOKİ ekonomisini elden geldiğince sürdürüp, rant ilişkilerini korumaya çalışabilirler ama çare kalmayınca popülist söylemlerin eşliğinde çok ağır bir kemer sıkma seferberliği de başlatabilirler. Eskici-gerici direniş odaklarının önerebilecekleri çözümler ise çağdışı kalmış devletçi ve korumacı önlemlerden ibarettir.

Ya da Avrupa Merkez Bankasının genişleyici para politikası izleme kararı gibi, dışarıdan atılan can simitleri olası bir dibe vurmayı önleyebilir ama ekonomi yine hükümetin ve özellikle de halkın gündeminin en üst sırasındaki yerini koruyacaktır.

Yeni Türkiye’de AKP’ye doğal muhalefet oluşturan alt sınıfların temsilcisi bir siyaset biriminin ekonomi politikasında, AKP’nin ekonomi politikasında eksik olan şeyin, insan ve doğa unsurlarının odakta yer alması beklenir. Yani, küresel neoliberal dünya kapitalist ekonomisinin bir parçası olduğumuz gerçeği unutulmadan, bu kısıt çerçevesinde büyüme, sermaye birikimi, sosyal ve ekonomik refah gerçekleştirmeyi ama aynı zamanda gelir dağılımındaki adaletsizliği gidermeyi, fırsat eşitliği sağlamayı, işsizliği ve yoksulluğu ortadan kaldırmayı hedefleyen insana ve doğaya saygılı, inandırıcı bir ekonomi politikası üretilmelidir. Bu hiç kolay bir şey değildir ve başarılması devrim niteliğindedir ama sosyal adaletçi, özgürlükçü bir muhalefetin yeni Türkiye’de etkili olmak için başka bir şansı da yoktur.

Yeni Türkiye’nin yeni sermaye sınıfının da bugün olduğu bir bütün olarak gibi tek adam, tek parti arkasında durması ilelebet beklenemez.

Mevcut iktidarın, Batı’nın hoşuna gitmeyen Ortadoğu ve Doğu’ya açılım politikası bugüne dek, ülkenin yeni kapitalistlerinin büyük bir bölümünün çıkarlarına uygun sonuçlar verdi. Yüksek ArGe yatırımları, ileri bir teknoloji gerektirmeyen mal ve hizmetlerle ve sermaye yatırımlarıyla azgelişmiş ülke piyasalarına açılarak, bu yolla sermaye birikimi sağlamaya çalışan kapitalistler T.C. hükümeti tarafından doğrudan ve dolaylı olarak desteklendiler. Eski Türkiye’nin mirası, Batı’ya entegre, Batı sermayesiyle işbirliği ve rekabet ilişkisi içinde, nispeten daha ileri teknoloji ve ArGe yatırımı kullanan büyük sermaye ise mevcut iktidarın yönetiminde alışageldiği devlet desteğini pek fazla arkasında hissetmese de gelişimini sürdürdü. Önümüzdeki dönemde T.C. hükümetinin Batı’ya rağmen bölgede iş yapma politikalarının başarısı, yeni sermayenin desteğini doğrudan etkileyecektir. Azgelişmiş ülke piyasalarında iş yapmanın siyasi, askeri ya da ekonomik nedenlerle zorlaşması, yeni sermayenin söz konusu bölümünün de yüzünü Batı’ya dönmesine neden olabilir. Avrupa Merkez Bankasının radikal politikaları sonucunda Avrupa piyasalarında olası bir canlanma ve şimdiye dek Federal Reserve’in dolarlarıyla dönen Türkiye piyasasının bundan böyle de Avrupa Merkez Bankasının avrolarıyla dönebilmesi yeşil sermayenin Protestan Ahlakı’nı benimsemesini hızlandırabilir. Ama, öte yandan, bölgemiz coğrafyasında Rusya’ya ve İran’a mal satıp, ucuz enerji temin etme fırsatları da ağız sulandıran ve akıl çelen seçeneklerdir.

Mevcut iktidarın çevresini saran ve arkasında duran diğer bir sermaye kesimi de, büyük kamu projelerinin ihale edilmesiyle ve devasa TOKİ ağı desteğinde ülke içinde iş yapan inşaat sektörü kapitalistleridir. Hükümetin borçlanmayı özendiren politikalarının da etkisiyle, alternatif yatırım (ve tasarruf) araçlarının getirilerinin nispeten düşük seyrettiği bir iklimde emlak cazip bir yatırım aracı (tasarruf olmayan) olarak görülürken, kredi maliyetlerinin de düşük tutulması, üstüne üstlük hükümetin arsa tahsis kolaylıkları (rayicinden düşük fiyatlar ve bürokratik ayrıcalıklar) sağlamasıyla bu sektör yüksek kârlılığını ve canlılığını bugüne değin sürdürüp ekonominin lokomotifi olarak kullanıldı ama yakın bir gelecekte hükümet bu faiz politikasını ve teşvikleri sürdüremez hale gelebilir ve bunun sonucunda mamaları kesilecek olan sektörün şımarık çocuklarından nankör yaramazlıklar beklenebilir.

Hiçbir özel gelişme olmasa bile küresel kapitalist sistem içinde yüksek bir borçlanma oranıyla iş çevirmek zorunda olan kapitalistlerimiz, sürdürülebilir bir sermaye birikimi sürecinin sağlanabilmesi için, tek adamın ya da belli adamların keyfi tercihlerinden ve kaprislerinden korunaklı, sağlam bir hukuk düzeninin gerekliliğini giderek daha iyi anlayacak ve böyle bir düzeni daha yüksek sesle önce AKP’den talep edeceklerdir.

Bu yazının amacı bakımından Cumhurbaşkanını kim alkışlamış, kim alkışlamamış; Yargıtay başkanı ne demiş, ne dememiş; hahamın torunu imam hatibe kaydedilmiş, polislerden sonra sıra hakim ve savcılara, sonra imamlara ve ardından haşhaş eken ve satanlara gelecekmiş gibi aktüel siyaset konuları bir önem taşımıyor. Bunların büyük bir kısmı sosyal medyanın rüzgârıyla bir kaşık suda koparılan fırtınalar olsa da, örneğin üniversitelerde bilimsel yetkinliğe değil, siyasi yandaşlığa dayalı bir kadrolaşma, tek adam buyruğuna uymayan, iktidarın icraatlarına engel olduğu ya da olacağı düşünülen kurum ve kuruluşların ya yok edilmeye ya da emir kumanda altına alınmaya çalışılması, yargı mensuplarının üçte birinin kapıkulu, üçte birinin “hizmetçi,” dörtte birinin ülkücü, geri kalan küçük kısmının da ne idüğü belirsiz olduğu bir mekanizmayla “adalet” dağıtılıyor olması gibi bir bölümü gerçekten vahim ve ürkütücü olan durumlar ve uygulamalar bile buradaki bakış açımızla önemsizdir. Çünkü tarihsel perspektiften bakılınca, altyapıdaki ekonomik ve sosyal dönüşümlerin kaçınılmaz bir sonucu olarak yaşanan bir siyasi üstyapı değişikliği süreci, temel kurallarda bir konsensüs oluşturmuş barışık bir toplum örgüsünde olduğu gibi yerleşik kurum ve kurallara bağlı olarak yürümez. Normatif hukuk ve ahlak dışı zorlamalar ancak yeni Türkiye’nin kurum ve kuralları nihai olarak oluşturulduğu zaman son bulacaktır. İşte tam da bu nedenle eskiyi ihya etmeye çabalamak yerine, yeni kurum ve kuralların oluşturulmasına aktif olarak katılmak gerekmektedir.

Toparlarsak,

1- Ekonomik yapısı ve sosyolojisi hızla değişen Türkiye’de “yeni” olanı bugüne dek AKP tek başına temsil etti. Bu “yeni” ile kast edilen ideal ya da mükemmel bir toplum aşaması değil, nesnel yapısal değişim süreçlerinin işaret ettiği yöndür.

2- Sadece AKP’ye ya da AKP’nin her yaptığına karşı olmaktan ibaret bir siyasi duruş, toplumdaki değişime direnmek anlamına gelir. Bu şekilde direnen yapıların siyasi bir geleceği yoktur, önünde sonunda çözülüp dağılmaya mahkûmdurlar.

3- “Yeni” Türkiye’nin kuruculuğunun ve savunuculuğunun tümüyle AKP’ye bırakılmış olması Türkiye siyasetinin çarpıklığıdır. AKP’nin ve liderinin fütursuz ve keyfi söylem ve icraatları bu tek başına olma halinin bir sonucudur.

4- AKP’nin keyfi yönetimi mutlaka dizginlenmelidir ama bu dizginlemenin yargı veya ordu gibi devlet kurumları aracılığıyla yapılmaya çalışılması, toplumsal gelişmenin de dizginlenmesi anlamına gelir. Sosyolojik terimlerle ifade etmeye çalışırsak çevrenin merkeze akma ya da merkezin genişleme sürecinin yarattığı sorunların ve tehlikelerin önlenmesi için merkezin yeniden çevreye kapatılması veya toplumsal katılım kanallarının kesilmesi demektir.

5-Keyfiliğin ve fütursuzluğun gerçek anlamda ve toplum yararına olacak şekilde dizginlenmesinin tek yolu AKP’nin yeni Türkiye’nin tüm unsurları için ve onlara rağmen siyasette tek başına olma halinin ortadan kaldırılması, yeni toplumun temel uzlaşı kriterlerinin belirlenmesi için çalışacak yeni siyasi alternatiflerin gelişip güçlenmesidir. Yani, eski ile yeninin kavgasının yerini yeninin kural ve kurumlarının belirlenmesi “kavgası” almalıdır. Bu AKP ile “ölümüne” savaşmayı değil, rekabet etmeyi ya da müzakere ve pazarlık etmeyi ve sonunda tüm tarafları bağlayacak anlaşmalar yapmayı gerektirir. İLERİCİ BİR SİYASİ MÜCADELE YÜRÜTMENİN, EKONOMİK VE SOSYOLOJİK DÖNÜŞÜMLERİN ZORUNLU KILDIĞI ÜSTYAPI DÖNÜŞÜMLERİNİN NİTELİĞİNİN BELİRLENMESİNDE ETKİLİ OLMANIN, ADALET, ÖZGÜRLÜK VE İLERİ DEMOKRASİ YÖNÜNDE KATKIDA BULUNMANIN YOLU BUDUR. YENİ ANAYASA TARTIŞMALARININ VE OLASI BİR YENİ ANAYASANIN BİR ANLAMI OLMASININ YOLU BUDUR. SOKAKLARI DOLDURANLARIN ENERJİLERİNİN HEBA EDİLMEMESİNİN, KAYBEDİLMİŞ CANLARA VE GELECEK KUŞAKLARA VEFA BORCUMUZUN ÖDENMESİNİN YOLU BUDUR. TÜRKİYE’NİN YENİ, GENÇ, DİNAMİK UNSURLARI BİLİMDE, SANATTA VE SİYASETTE YENİ TÜRKİYE İÇİN ÇALIŞACAKLARDIR. ESKİCİLERİN/GERİCİLERİN DİRENMELERİ BOŞUNADIR, TARİHİN ÇÖP TENEKESİNDEN BAŞKA BİR YERLERİ KALMAMIŞTIR.

NOT: Tüm bu yukarıda yazılanlar, temel bir varsayıma ya da ön koşula dayalı olarak yazılmıştır. Bu ön koşul barıştır. Bu varsayım ortadan kalktığı anda, yukarıdaki düşünce kurgusu tümüyle temelsiz kalır ve çöker. Ülkede barış koşullarının hakim olmadığı bir ortamda neyin ne olacağı bütünüyle belirsizleşir ve günübirlik koşullarla değişir.