12 Eylül´ün Mamak Cezaevi ve iki röportaj

 Selcuk Uzun - 31/01/2012 11:49:46 (374 okunma)


12 Eylül´ün Mamak Cezaevi ve iki röportaj

6 Aralık 1980 tarihli Milliyet gazetesinin birinci sayfası neredeyse bir tek konuya ayrılmış: Milliyet Mamak Cezaevi´nde. Röportaj sürmanşet. Sağ tarafta başlığın hemen altında büyük bir fotoğrafta ikişer sıralı uygun adım yürüyen tutukluların resmi var. Dikkatli bakınca marş söyledikleri belli oluyor. Eskişehir marşını söylüyorlarmış. Hemen altında avluda spor yapan tutukluların resmi. Onun altında iki karede tutuklu erkek ve kadınlara ilişkin iki fotoğraf daha basılmış. Milliyet gazetesi sol alt köşede „Bugün“ adlı başyazısını bu röportaja ayırmış: Mamak´ı izlerken. Yazının bir yerinde şöyle deniyor: „Devleti köşeye sıkıştırdıklarını sananlar, demokratik düzeni yıkmayı başarmışlardır. Ama kendilerinin gelip dayandıkları nokta da, bir askeri hapishane avlusundaki uygun adım alıştırması olmuştur. Türkiye devlet geleneği olan bir ülkedir. Adalet terazisi, elbette en hassas ölwüler kullanılarak işleyecektir... Kararlar, tartışılmaz olacaktır!“ Yazının sonu ise şöyle bitiyor: „Mamak fotoğraflarını unutmamalıyız. Hatırlamalıyız ki, yıllar sonra yine böyle fotoğrafları sessizlik içinde izlemek durumunda kalmayalım.“ 

6 Aralık 1980´de sürmanşetten verilen bu röportajı yapan Emin Çölaşan. Fotoğrafçılar da Selahattin Gökhan ve Savaş Ay. Altta bir not var: Fotoğraflar hiçbir şekilde iktibas edilemez. Spotlara bir göz atalım: „Mamak´taki sağcı ve solcular `aramızda kırgınlık yok`diyor. Devletin devlet olduğunu kanıtladığı ilk kuruluşlardan biri olan Mamak Cezaevi´nde 3 bine yakın sağcı ve solcu tutuklu ve hükümlü var. Sağcı ve solcular bir arada öyle bir disiplin içinde yaşıyorlar ki, bir ilgili, bir askeri birliğin bile ancak bu düzeyde disiplin içinde olabileceğini belirtiyor.

Fotoğraf altı yazılarda, sağ ve sol örgüt militanlarının aynı koğuşlarda ortak bir yaşamı sakin ve kavgasızca sürdürdükleri, spor bile yaptıkları yazılı. 

Gazete bu röportajı 5 gün boyunca birinci sayfa anonsu ile vermiş. Emin Çölaşan´ın yaptığı bu röportajı tümüyle aktarmam olanaksız. Ancak bir özet yapabilirim. Mamak´a ilk giren gazeteci o imiş. Cezaevinin en gizli yerlerine, hücrelerine kadar girmiş, mahkumlarla görüşmüş vs. Cezaevinde disiplin çok iyi boyutlardaymış. Mamak Cezaevini yazıda öyle övüyor ki, 1978 yılındaki Ankara Kapalı Cezaevi ile bir karşılaştırma yapıyor. Mamak bambaşka diyor. Yepyeni bir disiplin anlayışı var diyor, bizlerin aklının alamayacağı ya da düşünemeyeceği yeni uygulamalarla özellikle 12 Eylül´den sonra durum tümüyle değişmiş diyor. Disiplinsizlik yok, laçkalık yok, kaytarma yok. Mahkumlar büyük disiplin sayesinde işin şakaya gelir yanının olmadığını anlamışlar. Bu nedenle dayak işlemine gerek kalmıyormuş. Cezaevinde iki temel eğitim veriliyormuş: Temel er eğitimi ve Atatürkçülük eğitimi. Ayrıca cezaevinde merkezi yayın yapılıyormuş. Eğitimlerin temel amacı gençlerin iyi bir Atatürkçü olarak yetişmeleri imiş. Yaşam „Türküm, doğruyum“ ile başlıyormuş. Akşam da İstiklal Marşıyla sona eriyormuş. Röportajın daha sonraki bölümlerinde, Mamak´ta bulunanların pişman olduklarını öğreniyoruz. Tutuklular aldatılmışlar, yanıltılmışlar. Yoksa bu duruma gelmezdik demişler. Cezaevinde hücrelerin olduğunu anlıyoruz röportajdan. Buralar koğuştan daha rahatmış. 

Röportajın sonunda da şunlar yazılı: „Kişisel başvurumuz sonucu gerçekleştirdiğimiz bu konuyu mesleğimizin dürüstlük ve ahlak kuralları içinde yerine getirmek için çaba harcadık... Böylesine hassas bir konuda hiç kimseyi incitmeden, küçük düşürmeden ve görüp dinlediklerimizi saptırmadan yazmak gerçekten çok güçtü... Bu yazı dizisi bir gazetecilik görevinin yerine getirilmesidir ve sadece somut bir yurt gerçeğini yansıtmıştır.“ Yazı keşke kardeş kavgası olmasaydı, bu boyutlara varmasaydı, ülkemiz uçurumun kenarına sürüklenmeseydi de bu röportajı yapmaya gerek kalmasaydı sözleri ile bitiyor. Yazı dizisi boyunca cezaevi yetkililerinin sözlerine de başvuruluyor ancak hiçbir isim yok. Mamak Cezaevi ile ilgili bu röportajı okuyunca, oh be, Türkiye´de böyle cezaevleri de varmış, hem de 12 Eylül´ün ertesinde diye insanın Emin Çölaşan gibi gururlanası geliyor. Hem bedava yiyor-içiyor, disiplinli oluyor, hem de Atatürkçülük üzerine eksik olan her türlü bilgiyi alıyorlarmış. Böylesi cezaevine can kurban (mı)?

Bu sorunun yanıtını bulmak için yaklaşık 8 yıl sonrasına, 11 Eylül 1988 yılına atlamak gerekiyor. Yine Milliyet Gazetesi´nde „12 Eylül 1988, Bir Tarih 3 İsim“ başlıklı yazı dizisine bakalım. Yazan: Ahmet Kahraman. 

Ahmet Kahraman şöyle yazıyor: 1988 yazında bir gün, orta yaşlı bir adam Milliyet´e geldi. Daha oturmadan „Sağcısıyla, solcusuyla, bütün insanlardan özür dilerim“ dedi. Bir solukta söylemişti bunları. Yer gösterdik. Oturdu. „Ben bir işkenceciyim. İnsanlara işkence yaptım. İşkence yaptıklarımdan özür dilemek için gazeteye ilan vermek istiyorum.“ Orta yaşlı adam, tekrarlayıp duruyordu: „Pohpohlayıp, kullandılar beni.“ Ahmet Kahraman daha sonra onunla Izmir´deki evinde aşağıdaki röportajı yapıyor. 

Yazının giriş bölümünde şunlar yazılı „İşkence, 12 Eylül´den sonra dünya çapında tartışılan başlıca olgulardan biriydi. İşkence deyince, akla gelen merkezlerden biri de, Ankara´daki Mamak Askeri Cezaevi´ydi. Bu cezaevinin komutanı Albay Raci Tetik´ti. 12 Eylül´ün yıldönümünde Raci Tetik´le konuştuk. Tetik garip bir „pişmanlık“ içindeydi. Yaptıklarını yok saymıyordu. „İyi oldu“ da demiyordu, açık seçik. Sadece „ben görevimi yaptım“ diyor ve ekliyordu: „Ben feda oldum.“

Bu röportaj birinci gün „Ama bu bir savaştı“ manşetiyle başlıyor. Mamak Cezaevi Komutanı Raci Tetik ile yapılan tüm röportajı özetle aktarayım.

- Mamak hiç aklınıza geliyor mu? 
- Gelmez olur mu? Mamak´ta hiç iyi bir hatıram yok. Mamak´ı isteyerek, severek yapmadım. Ama ben, o şekilde yapılması gerektiğine inandım.

- Tanık olduğunuz dövülme olayları, işkenceler aklınıza geliyor mu?
- Tabii gelmiyor değil, geliyor.

- Hatırlayınca rahatsız oluyor musunuz?

- Tabii aradan zaman geçiyor. Yalnız o aklıma geldiği zaman rahatsız oluyorum. Sonra mantığımı çalıştırıp, benim başıma gelenleri de hatırlayınca, o zaman rahatlıyorum. 

- Siz ne gibi acılar çektiniz?

- Orada görev yapmadıktan sonra anlayamazsınız. İmkanı yok anlayamazsınız. Komutanlarımız öyle layık gördüler. Kapalı yerde görev yapmak istemezdim. Hapishanede değil, açık yerde görev yapmak isterdim.

- Sizin görev yaptığınız sürece Mamak´ta kaç kişi öldü? 

- (uzunca bir bekleme) Çeşitli şekillerde ölenler var. Tünel kazarken yakalanan biri öldü. Biz her operasyondan sonra tutukluları doktor muayenesinden geçiriyorduk, ne olur olmaz diye. Onun da öyle oldu. Onu arkadaşları yapmış. Hastahanede ölenler var. Kalpten ölen oldu. Işkenceden değil.

- İlhan Erdost?

- O bir talihsizlikti. Daha önce birçok eyleme katılmış, aşırı sağcı bir erle, acemi bir astsubay yapmış. 

- Mamak´ta tarihte eşine rastlanmayan işkencelerin uygulandığı öne sürülüyor...

- Öyle bir ortamdı ki. Yukarısı öyle uygun bulmuş, beni tayin ettiler. Benden önce belki uygununu bulamamışlar. Belki de görevden kaçmayacağımı bildikleri için uygun bulmuşlar. Benden önce bir senede altı komutan değişmiş. Geldiğimde görev yapılmıyordu. Başa geçtim. Örnek oldum. Talimatnameleri, kanunları uygulamaya başladım. Sıkıyönetime, askeri savcı ve hakimlere danışarak görev yaptım. Ama orası cezaeviydi. Hastane, okul, aşk gemisi ve yat kulübü değildi. Benden öncekiler iyi davrandıkları için başarılı olamamışlar. Mecburdum astlarıma inisiyatif vermeye. Verince anormal işler olmadı değil, oldu. O talihsiz olaylara ben de çok üzüldüm. Ama bu bir savaştır. Savaşta her zaman iyi şeyler olmaz. 

- Mamak´tan çıkanların anlattıklarına göre orada yaşam, dayak ve işkence üzerine kuruluydu. Gün boyu işkence, dövme...

- Günün her saatinde olmaz. Çünkü koğuşlar, tecrithaneler kapalı. Ancak sayımlarda, mahkemelere gidip gelirken erlerle karşı karşıya gelirlerdi. Koğuş kapalı. Nöbetçi her saat dövemez. 

- Arama gerekçesiyle, sayım diye günün her saatinda koğuşlara baskınlar düzenleniyordu. İçeriye giriliyordu...
- Tabii. Mesela ihbar geliyor. Onun için beklenmez. Geceyse gece, gündüzse gündüz. Gece yarısıysa gece yarısı...

- Galiba günde birkaç kez ihbar geliyordu...

- Sıkça ihbar geliyordu.

- Tutuklu Mamak´a ayak atar atmaz dayak ve işkenceyle yüz yüze geliyordu. Kafesi biliyorsunuz değil mi?

- Kafes tutukluların koyduğu ad. Aslında oranın adı ilk işlem yeri.

- Ve orada ilk dayak başlıyordu…

- Tabii adamlar gelir gelmez orada yaygaraya başlıyorlar. Tutuklu geldiği zaman orada resimleri çekiliyor. Tıraş oluyor. Üstü başı, malzemelerinin yazılması lazım. Cezaevi talimatı okunur. Yanaşık düzen eğitimi orada başlıyor. Sağa dön, sola dön burada öğretiliyor. Bunları öğretmek için zor kullanılıyordu. Mesela saçını kestirmek istemeyenler çıkıyordu. Küfreden çıkıyordu. Buna karşı zor kullanmak mecburiyeti çıkıyordu. 

Röportajın ilk günü yayınlanan Raci Tetik´i tanıyalım başlıklı karenin alt başlığı şöyle: Raci Tetik: “Ben bir işkenceciyim! 

Bizim oradan altı kişi idama gitti. Hayır idamlarında bulunmadım. Biz onları yolcu ediyorduk. İdamlar Ankara´da sivil cezaevinde oluyordu. Ben 1980 Temmuz´unda Mamak Cezaevi komutanlığına atandım. 12 Eylül´de bu görevdeydim. Benden önce tam altı albay, bir yıl içinde bu görevi terkedip gitmiş. Kimi ülser olmuş, kimi kalp hastası. Ama ben kaçmadım.12 Eylül´den nasıl mı haberim oldu? 11 Eylül günü, saat 17 sıralarında bir toplantı yapıldı. Toplantıdan çıkınca hemen cezaevine gittim. Hazırlıklarıma başladım. Görevlilerden kimseyi evine göndermedim. Ertesi gün tutuklular gelmeye başladı. Önceleri yer dardı. Sığdıramıyordum tutukluları. Fakat devletimiz buna da çare buldu. Bir ay içinde yeni bloklar yapılınca, yer bakımından rahatladık. Kaç kişi mi gelip geçti? Benim kaldığım dört sene boyunca Mamak´tan 31 bin küsür tutuklu gelip geçti. „ 

Röportajdan aktarmaya devam edelim. 

- Siz kafese sokulan tutukluların bağırıp çağırdığını söylüyorsunuz. Oysa orada insanlar, gözleri tavana çevrili `esas duruşta`kıpırdamadan tutuluyordu. Bırakın bağırmayı, fısıldamaları bile `büyük yasaklar çiğnemek“ demekti. Insanlar bu durumda bekletilirken erler, komut veriyorlardı: `El dayak vaziyati al`ya da ´ayak dayak vaziyeti al`. Tutuklular demir parmaklıkların arasından el ya da ayaklarını uzatıyor, erler de var güçleriyle coplarını indiriyorlardı. Bu `karşılama töreni ilk hoş geldin`uygulaması mıydı?

- Şimdi şöyle: Kafanın havaya dikilmesi, cezaevinde gelip geçenleri görmemesi, istihbarat bilgisi edinmemesi içindi. Tutuklu, kafası havaya baktırılıyor veya arkası dönük tutuluyordu. Konuşma, monuşma da tabii. Ayrı ayrı yerlere gidilecek. Birbiriyle haberleşmesin diye idi. Birbiriyle haberleşip, cezaevinin içindeki durumu birbirine aktarmasın. Hatta dışarıdan aldıkları bir haberi içeri götürmesin. Böyle bazı tedbirler vardı. O tedbirlere uymak istemeyenlerin ellerini açıp birkaç tane vurulmuştur. Öyle fazla değil. Ama hakikatler çıksın. Hakikatler gizli kalmasın. 

- Ellere ve ayaklara copla vurulduktan sonra da erler coplarını çekip kafese dalıyorlardı. İnsanları hareketsiz kalana dek dövüyorlardı. 

- Tahrikler olabilir.

- Hangi tahrik?

- Bu adamlar kafeste kuzu kuzu durmuyorlar. Kudurmuş kurdun demirlere çarpması nasılsa öyle. Durmadan demirlere çarpması nasılsa, öyle.

- İyi ama onlar zaten polis işkencesinden çıkıp geliyorlardı. Parmaklarını oynatacak durumda değillerdi.

- Emniyette bazılarına dokunulmuyordu. Onlar yapıyorlardı. Ötekiler zaten uyuyordu şeye. Emniyette dokunulmayanlar orada her türlü haltı karıştırıyorlardı.

- Anımsatarak size acı vermek istemiyorum ama, yine de yönettiğiniz Mamak´a döneceğim. Erkeklere uygulanan işkencenin aynı kadınlara da...

- Aynı şey yapılmadı.

- Onlar da sabahın altısında kaldırılıyor, gün boyu askeri eğitimden geçirilip marşlar söyletiliyor, iki de bir `olmadı`gerekçesiyle dayaktan geçiriliyormuş.

- Şimdi şöyle: Operasyonlar (dayak atmalar) oldu. Öyle direndiler ki, erkekler o kadar direnemediler.

- Mamak´taki uygulamalarınız anlatılırken, savaşta bile eşine rastlanmadı deniliyor.

- Savaştaki sıkıntıdan daha çok çektim. Bunlar bizim kardeşlerimiz ama bir yerde yol ayrımı var. Öteki tarafta (savaşta) durum öyle değil. Orada namluyu görünce susup pusuyor. Orada insan çılgınca hareket edemez. Burada öyle değil. Lafla sözle hizaya gelmiyor. Öyle olsa, niye kötü davranalım. 

- Tutukluların bayıltıncaya, hastanelik edilinceye kadar dövülüp tek tip elbise giydirilmesi olayı da var.

- Saklamıyorum. Oldu. Peki onlar niye direniyorlar? Devletin talimatına niye uymuyorlar? Demir parmaklıkların gerisindeki insan, giymek zorundaysa, emirlere uymak zorundadır! Hepsi giydi. Birkaç grup giymedi. Onlara da zorla giydirdik.

- Sizce işkence iyi bir ceza mı?

- Ceza olmaz. İşkence insanlık suçu aslında.

- Ama uygulanıyordu

- İnsanlar öyle değişik, öyle şey ki. İmkanı yok şurada, burada. Hele biraz taraf tutuyorsa. Bunlar oldu. Erdost olayında oldu. O erin oraya girmemesi lazımdı. Kasıtlı girdi. İşkencenin savunulacak bir tarafı yok elbette.

- Mamak´ta yerin derinliklerinde yaz-kış rutubetli, kışın dondurucu soğuk hücreler varmış

- Vardı.

- Hesaplarınıza göre, bir insan orada ancak 15 gün dayanabilirdi. 

- Evet

- Tuvaleti de olmayan, bir insanın ancak sığabildiği bu hücrede siz en çok 12 gün mü tutuyordunuz tutukluyu?

- O da şöyle oluyordu. Hücre cezasını üç kişilik mahkeme heyeti veriyordu. Bunun için müracaat ediyorduk. Dosyasını hazırlıyorduk. Mahkeme kaç günlük ceza verirse, o kadar. Kanuna uygun. O da öyle.

- Hücrede ölen oldu mu?

- Olmadı.

- Siz Mamak´ta ne zaman göreve başladınız?

- 24 Temmuz 1980 günü göreve başladım. Dört sene burada görev yaptım. Ben talimatnameleri olduğu gibi uyguladım. “Biz (tutuklular) asker değiliz” dediler. Bunun üzerine bizzat savcılarla konuştum.Asker tutuklu sayılırlar dediler. Gerekeni yaptım. Elbette hatasız iş olmaz. Hatalar olmuştu.

- Talimatnameler Genelkurmay´dan mı geldi?

- Tabii. Eldeki Askeri Ceza Kanunu´nun iç hizmet yönetmeliğinden alınarak yapılmış bir talimatnameydi. Kısa bir şeydi. Aynen onu tatbik ettik. Ama suç işlediğinde asgarisini değil, azami cezayı uyguluyordum. Örnek olsun diye. Disipline sokmak için. Ona göre cezalandırılmış olabilirler.

Ahmet Kahraman´ın yazı dizisinden özetle aktaracaklarım bunlar. Mamak Cezaevi Komutanı Raci Tetik, 1988 yılında Ahmet Kahraman`a Mamak Cezaevini anlatırken, aslında Emin Çölaşan`ın Aralık 1980 başında yayınlanan yazısındaki gerçek Mamak Cezaevi´ni anlatıyordu. 1980 yılındaki röportajda, kardeş kavgasına girişenler burada en iyi koşullarda yaşıyor, disipline ediliyor, Atatürkçülük eğitimi alıyorlardı, aralarında pişman olanlar vardı deniliyordu. Genelkurmay Askeri Ceza Kanunu İç Hizmet Yönetmeliği´ne göre sağcısı, solcusu kardeş kardeş Raci Tetik´in komutasında yaşayıp gidiyorlardı işte. Yani neredeyse örnek bir Mamak tablosu ortaya çıkıyordu. Emin Çölaşan, yazı dizisinin sonuç bölümünde şunları yazar: „Bu dizinin başında da değindiğimiz gibi, içindeki yaşantı herkes tarafından merak edilen bu cezaevini en ayrıntılı yerlerine kadar gördük ve bunları aynen iletmeye çalıştık.“ (...) „...gerçekleri, gözlemlerimizi abartmadan, gördüklerimizi ve duyduklarımızı saptırmadan ve hiç kimseyi küçük düşürmemeye özen göstererek olanaklarımız elverdiği oranda yansıtmaya çalıştık. Başka bir deyişle, kişisel başvurumuz sonucu gerçekleştirdiğimiz bu konuyu, mesleğimizin dürüstlük ve ahlak kuralları içinde yerine getirmek için çaba gösterdik.“ 

Ahmet Kahraman´ın 1988 yılında yazdığı „İşkence, 12 Eylül´den sonra dünya çapında tartışılan başlıca olgulardan biriydi. İşkence deyince, akla gelen merkezlerden biri de, Ankara´daki Mamak Askeri Cezaevi´ydi“ sözlerinden sonra sanırım 1980 yılında yazılanlarda, kasten kaçırılan, kasten abartılan, kasten görülmeyen, kasten duyulmayan o kadar çok şey var ki! Aslında belki de o röportajda doğru olan ne vardı? diye sormak daha doğru olurdu. „Gazetecilik mesleğini dürüstlük ve ahlak kuralları içinde yerine getirmek!“ Mamak Cezaevi Komutanı Raci Tetik`in gösterdiği „dürüstlüğü“ bile gösteremedikten sonra, meslek, dürüstlük ve ahlak, nerede diye sorası geliyor insanın. Ya da niye gittin o zaman oraya diye de sorulabilir. Sorun „tıynet“ sorunu galiba. 
Meraklı olanlar için bu röportajların tarihlerini vermek istiyorum. Milliyet Gazetesi, „Milliyet Mamak Cezaevi´nde“ Emin Çölaşan, 6-12 Aralık 1980. Ahmet Kahraman, „Bir Tarih, 3 Isim-12 Eylül 1980“ 11 Eylül 1988, sayfa 9, 12 Eylül 1988, sayfa 11, 13 Eylül 1988, sayfa 9.

Küreselleşme, her ne kadar politik gündeme neoliberalizmin yükselişi ile seksenli yıllardan bu yana girdiyse de, 16. yüzyıldan beri yaşanan bir olgu. Çok kabaca yeryüzündeki tüm kıtalararası iletişim ve ürün akışının yoğunlaşması olarak tanımlanabilecek küreselleşme, daha eskiye de götürülebilir. Ancak bu dönemlerde “yeni dünya” (Kuzey ve Güney Amerika ile Avustralya ve Okyanusya) henüz “keşfedilmediği” için küreselleşmeden söz edemiyoruz. 16. yüzyılda bu kıtalara ulaşan Batılılar, özellikle altın, gümüş gibi değerli madenleri buralardan Avrupa’ya taşıyarak küreselleşmeyi başlattılar. Böylece kapitalizmin toplumsal bir sistem olarak ortaya çıkışını sağlayan sermaye birikimi büyük bir hız kazanmış oluyordu. 18. ve 19. yuzyıllar ise bir yandan dünyanın her tarafında sömürgeciliğin yaygınlaşmasına tanık olurken, öbür yanda ABD’nin ve Latin Amerika ülkelerinin bağımsızlıklarını kazanmaları ile dünyadaki siyasal dengelerin değişmesinin işaretlerini veriyordu.

Küreselleşmenin temel karakteristiği, baştan beri kapitalizmin sermaye birikimini ve sömürüyü artırmaya yönelik bir sömürgeleştirme politikası olmuştur. Bununla birlikte bu sürecin daha etkili bir biçimde gerçekleştirilmesi için teknolojik yenilikler her zaman önem taşımıştır. 1883’te bugünkü Endonezya’da patlayan Krakatoa volkanının dört saat içinde Boston’da basılan gazetelerde haber edilmesi o gün için büyük bir aşamaydı ve bu okyanusları aşan telgraf telleri sayesinde oluyordu.

Peki 1980’lerde neoliberalizm küreselleşmeyi neden gündeme getiriyordu? Bu sorunun yanıtını bulmak için 1960’ların sonlarında bunalıma girmeye başlayan ve 1970’lerde petrol fiyatlarındaki artışla birlikte bunalımın doruğuna ulaştığı sırada kapitalizmin bu dönemi nasıl aşmaya çalıştığına bakmak gerekiyor. İkinci Dünya savaşını izleyen yıllar hızlı bir sanayileşme ve toplumsal refahın neredeyse tüm dünyada arttığı yıllar oldu. Bunu izleyen bunalım başladığında, 1970’lerde ilk tepki sanayinin, işgücünün daha ucuz ve örgütsüz olduğu Üçüncü Dünya ülkelerine taşınması olmuştu. Ancak bunalım buna karşın devam edince, sermaye teknoloji yoğun sektörlere yönelmeye ve daha önce girmemiş olduğu alanlara yönelerek hizmet sektöründe gelişmeye başladı. Bu süreç, otomasyonda görülmemiş bir artışa ve bilgi ağırlıklı bir sermaye birikimine yol açtı. Bir yanda bilgisayar ve iletişim teknolojileri yaşamın her alanına girerken, bir yandan da bağımsız küçük işletmelerin yerine merkezi olarak örgütlenen ve bayiler aracılığı ile yayılan hizmet sektörüne yönelik işletmeler yaygınlaşmaya başladı [1].

Bilgisel sermayenin bu yaygınlaşması ister istemez kapitalist ideologları da yeni sloganlar üretmeye ve bu yeni gelişmeleri kapitalizmin bir zaferi ve insanlığa katkısı olarak sunmaya yöneltti. Neoliberal politikaların yarattığı işsizlik, yoksullaşma, gelir dengesizliğinin derinleşmesi, yaratılan tüketim toplumunun allanıp pullanmasıyla gizlenmeliydi. Sermayenin yapısındaki bu değişikliklerin en göze çarpan sonucu, sanayinin Üçüncü Dünya ülkelerine kayması ve yeni gelişen teknolojiler ile kıtalararası iletişimin yayılması idi. Bu göstergeler küreselleşme adı altında sloganlaştırıldı. Gerçekten de artık yoksul ülkelerde dahi çoğu evde televizyon vardı ve insanlar dünyada olup biteni izler olmuşlardı. Ancak bunlardan daha önemlisi kapitalizm artık yeni pazarlara ve daha önce ulaşamadığı doğal kaynaklara gereksinim duyuyordu. Bu genişleme de daha önce soyutlayarak yok etmeye çalıştığı “sosyalist” ülkeleri pazar ilişkileri içine çekerek ve Üçüncü Dünya ülkelerinde daha önce ulaşamadığı bölgelere girerek gerçekleşecekti. Böylece yumuşama ve silahsızlanma politikaları ile artık kendini tehdit altında hissetmeyen “sosyalist” blok ülke liderlerine kapitalizme yumuşak geçiş olanağı açılmış oluyordu. Daha geniş pazarlara gereksinim duyan kapitalizm artık eski sömürge ilişkileri olmaksızın küresel bir sistem olmaya hazırdı. Pazar ilişkileri, para ve teknoloji ile tüm dünyayı denetleyebileceğine güveniyordu artık.

Böyle bir ortamda Gorbaçev liderliğindeki Sovyetler Birliği açıklık ve yeniden yapılanma politikaları ile kapitalizme yolu açtı. Tüm dünyada neoliberal ekonomik politikalar etkin oldu. Ulusal paralar piyasadaki fiyat dalgalanmalarına açık olmaya başladı. Şirket birleşmeleri ya da uluslararası yatırımlar yoluyla tüm büyük şirketler ulusötesi şirketlere dönüştü. Bu ortamın gerektirdiği internet üzerinden yaygın iletişim gibi teknolojiler de hızla yayılmaya başladı.

DİRENİŞ VE YENİ TEKNOLOJİLER
Ancak bu gelişen teknolojiler yalnızca ulusötesi şirketlere ve egemen güçlere hizmet etmiyordu. Bunlar aynı zamanda daha önce duyulmayan görülmeyen haksızlıkları duyulur ve görülür kılıyordu. Sözgelimi, 1992’de Los Angeles’ta polisin kimsenin görmediğini varsaydığı bir saatte, haksız olarak cadde ortasında acımasızca dövdüğü Rodney King, olayı amatör video kaydedicisi aracılığı ile filme alan bir kişinin yerel basını haberdar etmesi ile büyük bir ayaklanmaya yol açtı. King’in bu şekilde dövülmesi LA polisinin uyguladığı acımasız ırkçı baskının ilk örneği değildi, ancak benzer olaylara daha önce tanık olanların bunu kaydetme olanağı olmamıştı. Oysa 1992’de artık amatör video kayıt aygıtlarını satın almak ve taşımak sıradan insanlar için olanaklıydı. Bu aygıtlar izleyen yıllarda maden ve petrol şirketleri tarafından topraklarından sürülmeye çalışılan yerli topluluklarına karşı yapılan baskıları da bütün dünyaya duyurmak için etkili bir şekilde kullanıldı.

Yerel radyolar, alternatif haber kaynağı olarak ve gerektiğinde hızlı bir şekilde eylemlerin örgütlenmesi için kullanılan bir başka teknoloji. Yüz yüze ilişkilerin ve telefonun sağlayamadığı bir hız ile tepki verilmesi gereken olaylar ayrıntılarıyla duyuruluyor ve gösterilere katılım sağlanabiliyor. 1990’ların ortalarından itibaren ise internetin işyerlerinde, üniversitelerde, okullarda ve evlerde yaygınlaşması ile karşılıklı iletişim olanakları hızla gelişti. Telefonun çok pahalı olduğu ya da güvenilir olmadığı uzak mesafelerle iletişim kolaylaşıyor, yalnız haber metinleri değil fotoğraf ya da video filmleri bile kısa sürede tüm dünyaya yayılabiliyor.

Burada küreselleşmeye karşı en etkili ve uzun süreli direnişi gerşekleştiren Zapatistaları anmak yerinde olacak, çünkü 1994 yılbaşında orada olanlar kısa süre içinde tüm dünyaya duyurulmasaydı ve geniş bir dayanışma hareketi örgütlenmeseydi, bu direniş kısa sürede acımasızca bastırılan bir ayaklanma olarak kalabilirdi. Özellikle internetin böyle bir dayanışmayı örgütlemekte etkin olarak kullanılması Zapatistaların davalarını bütün dünyaya duyurmalarını ve geniş kesimlerin desteğini almalarını kolaylaştırdı. Onları destekleyenler de böylece ABD gibi gelişmiş ülkelerde internet aracılığıyla geniş eylemler örgütleyebileceklerini gördüler ve bu süreç onları 1999’da Seattle’a kadar götürdü.

KÜRESELLEŞME VE DUVARLAR

Dünya Ticaret Örgütü, 1999 Kasımında Seattle’da serbest ticaretin önündeki engelleri kaldırmak için uluslararası bir anlaşma yapmayı amaçlayarak toplanmıştı. Gelişmiş ülkeler ve ulusötesi şirketler Üçüncü Dünya ülkelerinin kendi kaynaklarını korumayı amaçlayan önlemler almalarından rahatsız oluyorlar ve bu kaynakların serbest piyasa ortamında güçlü olanlar tarafından sınırsızca kullanılmasını istiyorlardı. Çevreciler ve ekolojistler buna, doğal kaynakların talanına ve yokedilmesine yol açacağı için karşı duruyorlardı. Giderek artan yoksullaşmayı daha da hızlandıracağı için toplumsal adalet konusunda duyarlı olanlar eylemlerde yerlerini alıyordu. Sendikalar ise serbest ticaretin, sanayi ve hatta hizmet sektöründeki işlerin Üçüncü Dünya ülkelerine daha fazla taşınmasına yol açacağı için DTÖ’ye tepki duyuyorlardı [2]. Bunlara ulusötesi şirketler eliyle endüstrileşen tarımdan etkilenen küçük çiftçi örgütlerinden her türlü ayrımcılığa karşı çıkanlara kadar çok geniş bir katılım da eklendi. Bu tarihe değin bu denli farklı duyarlılıkları olan bu hareketler hiç bu ölçekte bir araya gelmemişlerdi. Eylemin yığınsallığından öte bu denli farklı hareketlerin ortak bir hedefte birleşmeleri önemliydi. Bunun ötesinde Seattle eylemleri yalnızca ABD boyutunda değil uluslararası bir katılımla gerçekleşmişti.

Seattle’ı Melbourne, Prag, Quebec, Göteburg ve Cenova izledi. Dünyanın her tarafında küreselleşmeyi temsil eden DTÖ, DEF(Dünya Ekonomik Forumu) gibi kuruluşların toplantılarına karşı yığınsal eylemler ve bu eylemlerle dayanışma gösterileri örgütleniyordu. Berlin duvarının yıkılışının üzerinden daha henüz 10 yıl geçmişken, duvarları yıkmakla övünen küreselleşmeci kapitalizm, kendi toplantılarını halka karşı korumak için tüm bu kentlerde beton duvarlar örmek ve binlerce polisi bu duvarları korumak için seferber etmek zorunda kalıyordu.

Küreselleşmeciler kendi söylemlerini yalnız bu şekilde yalanlamıyorlardı. Üçüncü Dünya ülkelerinde yoksulluğun giderek artması ve küreselleşmenin yarattığı politik istikrarsızlıklar bu ülkelerden gelişmiş kapitalist ülkelere kaçak yollardan göçü sürekli artırıyordu. Oysa otomasyonun yaygınlaşması işgücü talebini her yerde azaltıyordu ve gelişmiş kapitalist ülkeler için bu göç, yalnızca toplumsal ve ekonomik açıdan dengeleri bozabilecek bir tehditti. Kaçak göçmenler ucuz işgücü sağlasa da, bu durum, mevcut işsizliği istenmeyen boyutlara ulaştırıyordu. Ayrıca belirli ülkelerden büyük oranda göç gelmesi karşısında dinsel ve ırksal farklılıklardan ötürü yerel halk kendi kültürünü tehdit altında görmeye başlıyordu. Bu bir çok ülkede halkın politik eğilimlerini ve tercihlerini etkilemeye ve dolayısıyla hükümetleri önlem almaya yöneltti. Artık küreselleşmeci hükümetler ulusal sınırlarını kaçak göçmenlere karşı korumak için Berlin duvarından daha güçlü duvarlar örmeye, daha sıkı önlemler almaya, gözaltı merkezleri inşa etmeye başladılar. Bu duvarlar belki beton değildi, ama sınır korumak ve kaçak gelenleri gözaltında tutmak için ayrılan kaynaklar hiç bir dönemde görülmemiş boyutlara ulaştı. Duvarlar yalnızca sermayenin ve sömürünün akışı için yıkılmalıydı, insanların özgürce dolaşmaları için değil.

PORTO ALEGRE
Gelişmiş Batı ülkelerinde bu eylemlilikler yaşanırken, Üçüncü Dünya (ya da Güney) ülkeleri de daha az hareketli değildi. Zapatistaların Meksika’nın güneyinde, Chiapas eyaletindeki ayaklanmasına yukarıda değinmiştik. Bu ayaklanma, NAFTA’nın yürürlüğe girdiği gün başlamış olması ve yerli halkların örgütlenmesi sonucu gerçekleşmiş olması açısından çok önemliydi. Bununla birlikte bu tarihten önce ve sonra bir çok ülkede emperyalist küreselleşmeye karşı gösteriler yapıldığını vurgulamak doğru olur. Bolivya’da suyun özelleştirilmesine karşı yığınsal gösteriler olurken, Venezuela’daki muhalefet neoliberalizm karşıtı Hugo Chavez’i ezici bir seçim zaferiyle iktidara getiriyordu. Brezilya’da ise İşçi Partisi önce 1988’de güney eyaletlerinde Porto Alegre gibi kimi önemli kentlerde belediye başkanlığını, ardından da eyalet hükümetini ele geçiriyordu. Böylece gerek Venezuela’da, gerek Brezilya’da katılımcı demokrasiden sıkça söz edilir oldu.

Porto Alegre örneğinde, kimi zaman “doğrudan demokrasi” olarak da nitelendirilen, bu katılımcı demokrasiye biraz yakından bakmakta yarar var. Öncelikle bu kavramın ortaya atılmasında, İşçi Partisi’nin belediye başkan adayı seçimi kazandığı halde --belediye meclisi seçimlerinde aynı başarı elde edilemediği için-- belediye meclisinde çoğunluğu elde etmekten çok uzak olmasının etkisi olduğunu saptamak durumundayız. Vaad ettikleri politikaları belediye meclisinden geçirmek için halkın doğrudan desteğine gereksinimleri vardı. Bu desteği örgütlemek için kenti oluşturan 16 ilçede tüm vatandaşlara açık toplantılar organize edildi. Bu toplantılarda bütçe öncelikleri saptanıyor ve 2’şer delege Katılımcı Bütçe Danışmanı seçiliyor. İlçe toplantılarında saptanan önceliklere göre kent düzeyinde temizlik, yol bakım, eğitim v.b. gibi konulardaki öncelikler saptanıyor. 

Ancak bu önceliklerin nasıl uygulanacağı konusunda oluşturulan Tematik Komisyonlar da söz sahibi. Sendikalar, işveren kuruluşları ve hükümet dışı kuruluşların temsilcilerinden oluşan bu komisyonlar nihai kararlar üzerinde etkili oluyorlar. İlk yıllarda ilçe bazında yapılan toplantılara geniş bir halk katılımı olmuşken, sonraki yıllarda bu katılımın belediye bürokrasinin vereceği kararlar için yalnızca bir danışma forumu olduğu ortaya çıkınca katılım oldukça düştü [3]. Tabanı olmayan, ancak uzman kişiler aracılığı ile kararları manipüle etmeye çalışan sivil toplum kuruluşlarının katıldığı Tematik Komisyonlar daha öne çıktı. Kimi kararların yerel yatırımlarda ekonomik çıkarı olan işverenlerce manipüle edilerek belirlendiği de iddia edilmektedir[4]. Varolan merkezi belediye örgütlenmesine ve bu yapının finans kuruluşlarına bağımlılığına çözüm bulmayı amaçlamayan bu katılımcılık, sonuçta sorunlar karşısında çaresizliğe halkı ortak etmekten başka bir işe yaramamıştır. Halk sözde ilçeler düzeyinde örgütleniyordu, ama karar verme mekanizması doğrudan katılıma olanak vermeyecek boyutta olan kent düzeyinde gerçekleşiyordu. Yatırımlar ilçe düzeyinde değil tüm kent düzeyinde belediye bürokrasisi tarafından organize ediliyordu. Bu durum projelerin çok büyümesine ve büyük finans kuruluşlarına bağımlılık yaratarak, bütçenin büyük bölümünün faiz ödemelerine gitmesiyle sonuçlanıyordu. Tabii bürokrasinin bizzat kendisinin yarattığı maliyeti de unutmamak gerek.

DÜNYA SOSYAL FORUMU


Yukarıda söz ettiğimiz 2000 yılındaki küreselleşme karşıtı gösteriler olurken Brezilya’da İşçi Partisi kendisini iktidara daha yakın görüyor ve uluslararası örgütlenmelerle kendisine destek bulmaya çalışıyordu. Aynı dönemde Avrupa’da, uluslararası finans işlemlerinden alınacak binde bir gibi bir vergi ile küresel adaletsizliğe çözüm aramayı savunan ATTAC(Finanssal İşlemlerin Vatandaşlara Yardım İçin Vergilendirilmesi Birliği), küreselleşme karşıtı hareket içinde reformcuların ağırlığını artırmaya çalışıyordu. Sonuçta bunlar kimi diğer küresel örgütleri de yanlarına alarak 2001 yılında Porto Alegre’de Dünya Sosyal Forumunu(DSF) organize ettiler[5]. Bu forum Dünya Ekonomik Forumu(DEF) ile aynı tarihte yapılarak, orada ele alınmayan toplumsal sorunları tartışmayı ve çözümler geliştirmeyi amaçlıyordu. DEF’na seçenek olarak ortaya çıkmakla birlikte daha baştan Brezilya İşçi Partisinin iktidar mücadelesine gölge düşürebilecek katılımcıların dışlanması ile organize edilmişti. Siyasal partilere değil sivil toplum kuruluşlarına dayandığını iddia eden DSF, Zapatistaları silaha başvurdukları iddiası ile dışlıyordu. Anarşist ve özgürlükçü örgütler ise doğrudan dışlanmasalar dahi organizasyon ve karar verme sürecine katılmaları engelleniyordu.

Birinci DSF “Başka bir Dünya Mümkün” sloganını yaygınlaştırarak büyük etkiler yaratırken gerçekte geniş sayılamayacak bir katılımla gerçekleşmişti (yaklaşık 15 bin). Ancak hiyerarşik bir örgütlenme tarzı yerine tüm hareketlere açık bir forum olma iddiası ile ortaya çıkması önemli bir çekim noktası olmasına yol açtı. İkinci DSF böylece 2002 yılı Şubatında 75 bin kişilik bir katılımla yapıldı. Bu katılımcıların büyük çoğunluğu yalnızca yapılan gösterilere katılmış dahi olsa bu büyük bir desteği ifade ediyordu. Anarşistler ve diğer özgürlükçülerin bir bölümü ise önceki DSF’de tüm kararların İşçi Partisi ve ATTAC tarafından belirlenmiş olmasını gözönüne alarak, ayrı bir mekanda paralel bir konferans örgütlemeyi yeğlediler. Çoğunluğu Latin Amerika ülkeleri olmak üzere 17 ülkeden 150 katılımcı bu toplantılarda bir çok konuyu ele aldılar[6]. DSF toplantılarında ise yalnız Zapatistalar değil Arjantin’in doğrudan demokrasi deneyimlerine dahi, son anda yapılan konuşmacı değişiklikleri ile yer verilmemeye çalışıldı.

Özellikle İkinci forumdan sonra dünyanın her yanında kent sosyal forumları ve bunların bir araya geldiği kıta forumları örgütlenmeye başlandı. Bu forumlar kimi yerde daha açık ve demokratik olabiliyorlarsa da kıta forumlarının yapısı DSF yapısından pek farklı olamadı. Sözgelimi ATTAC benzeri reformcu kuruluşlar ve İtalyan Komünist Partisinin devamı olan reformcu sol tarafından denetlendiği öne sürülen Avrupa Sosyal Forumu’na kimi radikal örgütler hiç katılmamayı savundular[7].

Ocak 2003’te Üçüncüsü yine Porto Alegre’de yapılan DSF’na bu kez 100 bin kişi katıldı ve 1000 forum toplantısı yapıldı (günde 200 adet). Açılışta devlet başkanlığı seçimini farklı bir şekilde kazanarak daha henüz İşçi Partisini iktidara taşımış olan Lula Da Silva davetli olarak, Venezüela devlet başkanı Hugo Chavez ise davetsiz olarak konuşmalar yaptılar. Yeni katılımcıların arasında ICFTU (“Özgür” Sendikalar Uluslararası Konfederasyonu) başkanı da vardı. Bürokratik sendikaların ve resmi devlet yetkililerinin bu artan katılımıyla birlikte açılış konuşmalarını yorumlayan Naomi Klein, daha önceki forumlarda “yeni” olmaya vurgu yapılırken bu kez “büyük” olmaya vurgu yapıldığını belirtiyor ve bu sol devlet başkanlarınca Forumun rehin alındığını söylüyordu. Bu rehin alınma ve kaçırılma ile forum “olgunlaşıyor”, “ciddileşiyor” ve eski solun başarısız projelerinin mezarları arasında, seçim kazanarak toplumu değiştirme projeleri küreselleşme karşıtı harekete, katılımı artırıcı çözümleri gölgede bırakacak şekilde sunuluyordu[8].People’s Global Action’dan (PGA, Halkın Küresel Eylemi) Andrej Grubacic ise Naomi Klein ile bu konuda hemfikir olmadığını söylüyor, “çünkü o zaten hiç bir zaman bizim forumumuz olmamıştı” diyor. “Başka bir Dünya Mümkün” sloganının Zapatista’lardan geldiğini anımsatarak, Forumdaki bu konuşmaları otoriterlik karşıtı olanların istismar edilmesi olarak niteliyor[9].

Açılış konuşmalarının ötesinde kimi forumların yerlerinin bir kaç kez değiştirilmesi, toplantı mekanlarının birbirinden uzak olması ve bu yerlerin bulunmasındaki zorluklar Üçüncü DSF’nun dile getirilen olumsuzluklarıydı. Eğer bu olumsuzluklar her eğilimdeki kesimleri eşit şekilde etkilemiş olsaydı belki bu denli dile getirilmezdi. Sendikalar veya ATTAC gibi büyük hükümet dışı kuruluşların desteklediği toplantılar çok iyi duyurulup organize edilirken, kapitalizme seçenek getirmeye çalışan forumların yerleri değiştiriliyor, ulaşılması en güç yerlere atılıyordu. Katılımcı Ekonomi önerisiyle tanınan Michael Albert’in, Z magazinin katkısı ile organize ettiği Kapitalizmden Sonra Yaşam forumu bunlardan biriydi ve sonuçta aksaklıklardan ötürü kimse bu foruma katılamadı [10].

DSF İÇİNDEKİ ANA EĞİLİMLER


DSF’na katılan kuruluşlardan yukarıda kısaca söz ettiysek de bunların benimsediği politik eğilimleri de kategorik olarak kısaca analiz etmekte yarar var. Brezilya İşçi Partisi ile İtalya’daki Demokratik Sol ve Komünist Yeniden Oluşum gibi Avrupa’daki Komünist Partilerin devamı olan partileri bu anlamda birinci ve en etkin kategori olarak görebiliriz. Bu partiler, denetledikleri sendikalar ve köylü örgütleri gibi yığınsal örgütler aracılığı ile belirleyici olmaya çalışıyorlar. Bu partilerin kimi söylemleri anti-kapitalist dahi olsa, esas olarak varolan uluslararası ekonomik yapıyı reformlar yoluyla daha adaletli bir hale getirmeyi ve ulusal kalkınma yoluyla toplumsal sorunlara devletçi çözümler bulmaya çalışıyorlar[11].
Anti-kapitalist olmakla birlikte devletçi çözümleri savunan diğer sol partileri ayrı bir kategori olarak görmek daha doğru olur. Bunlar daha çok enternasyonalist özelliklerini de koruyan Trotskist partilerdir. DSF ve kıta forumlarından çok yerel kent forumlarında daha etkin olabilmektedirler. Bu forumları kendi politik doğrultularında örgütlenmenin bir aracı olarak ele almaktadırlar.

Bir diğer önemli kategori hükümet dışı kuruluşlardır. Bunların ATTAC gibi kimileri uluslararası spekülatif finans hareketlerinin kendisini dahi sorgulamadan bunların vergilendirilmesi yoluyla çözümler üretilebileceğini savunacak denli sınırlı bir bakış açısına sahiptir. Radikal çevre örgütleri gibi göreli olarak daha bağımsız olanları ise hükümetlere yapılacak baskıyla uluslararası ilişkilerin reforme edilebileceğini, ulusötesi şirketlerin etkinliklerinin sınırlanabileceğini ve böylece ekolojik sorunların ve toplumsal adaletsizliğin azaltılabileceğini savunmaktadırlar. Devlet fonlarına ya da şirketlerden beslenen vakıflara dayanan kuruluşlar ise genelde tek bir sorunla ilgilenmekte ve küresel sorunların tümünün birbirine bağımlı olduğunu dahi gözden kaçırmayı yeğlemektedirler. Sivil toplum kuruluşları olarak da adlandırılan tüm bu örgütlerden anti-kapitalist bir çıkışı yönlendirmelerini beklemek olanaksızdır. Ancak sahip oldukları mali kaynaklarla orantılı olarak anti-kapitalist eylemciler de dahil olmak üzere geniş bir kesim için çekim odağı olmaktadırlar.

Son olarak anti-kapitalist ve anti-otoriter örgütleri bir kategori olarak ele alabiliriz. Kendi içinde çok çeşitli yaklaşımları barındırmakla birlikte, bu kapsamda olup yukarıda değindiğimiz gibi forumlarda yer alabilecekken katılmamayı tercih eden örgütler de var. Bunlara bir diğer örnek ise 10 milyon Hintli köylünün desteklediği KRRS(Karnataka Eyaleti Çiftçiler Birliği). PGA’nin oluşmasına da öncülük eden bu köylü örgütü, ATTAC başkanının tutarsız açıklamalarına ilişkin sorularına tatmin edici yanıtlar alamayınca DSF’na katılmamıştır. Zapatistalar Foruma kabul edilmezken insan hakları ihlalleriyle suçlanan Chiapas valisinin ve göçmenlere karşı acımasız politikaları ile bilinen Fransız bakanın foruma katılması sordukları sorulardan bazılarıdır. KRRS, Asya Sosyal Forumuna da halk tarafından bilinmeyen örgütlerce girişimin başlatıldığı ve yığınsal örgütlerin uzantı gibi ele alındığı gerekçesiyle katılmadı[12].

BİR İDEOLOJİK YENİLENME OLARAK KÜRESELLEŞME

Burada geriye dönüp küreselleşme kavramının nasıl bir ideolojik boşluğu doldurmak için yaratıldığına ve bunun seçeneğine bakmakta yarar var. Avrupa’lı sömürgeciliğin İspanya ve Portekiz eliyle başladığı ilk dönemlere bakacak olursak, Hrıstiyanlığın çok güçlü bir ideolojik araç olarak kullanıldığını görürüz. Bugün dahi dünyada Hrıstiyanlığın en güçlü olduğu kıta Latin Amerika’dır. İlk doğduğu dönemde evrenselci bir anlayış geliştirmiş olan bu din, o dönemde artık dogmacılığın en ileri düzeyine ulaşmış ve yerli halkların kültürlerini aşağı görmenin ve yok etmenin bir aracı haline gelmişti. Sömürgeleştirme askeri gücün yanısıra Hrıstiyan misyonerlerce yürütülüyor ve yerli kültürler ortadan kaldırılmaya çalışılıyordu.

Ancak bu dogmatik dinsel yaklaşım, gelişen kapitalizmin gereklerine yanıt vermediği gibi mutlakiyetçi krallıklar gibi ayak bağı oldu. Sanayileşme aşamasına gelen kapitalizm, aydınlanma çağında geliştirilen hümanist, evrenselci düşünceleri kendi ideolojisine yerleştirmeyi yeğledi. Fransız devrimi böylece laik bir eşitlik, adalet ve kardeşlik sloganı ile gerçekleşti. Bununla birlikte bu laik eşitlikçiliğin evrenselciliği ancak Avrupalılar için geçerliydi. Sanayileşme sömürgeleştirmeyi gerektirdiğinde bu halklar için eşitlikten söz edilmiyordu. Böylece Antik Yunan’dan bu yana insanlığın hedeflediği evrenselcilik bir kez daha sözde kaldı. Burjuva ideolojisinin bu konuda başarısızlığı ve ikiyüzlülüğü yirminci yüzyılda özellikle “komünizm” tehditi ile haklılaştırılmaya çalışıldı. Halkların bu tehdite karşı her yol denenerek “korunması” gerekiyordu.

1980’lerde ise artık bu tehdit ortadan kalkmıştı ve sanayileşmiş tüketim toplumunun homojen kültürünü yaymak için yeni sloganlara gerek vardı. Bu kültür kendisini sorgulayacak her türlü kültürel zenginliği yerelci ve gerici olarak niteleyip ortadan kaldırmak durumundaydı. Yerel zenginliklere değer veren evrenselci bir anlayış yerine onları dışlayıcı bir küreselci anlayış kampanyası böylece başlatıldı. Hatta bu, küreselciliğe seçenek yaratmaya çalışanları dahi etkiledi. Seçenek olarak, tüm yerel zenginliklerin bir sentezi olması gereken evrenselcilik değil, daha adil bir küreselleşme ortaya kondu. Oysa bu, yine belirli bir kültürde yaratılmış olan bir seçenek olarak yerel zenginlikleri dışlamak durumunda olacak. Sözcüğün başta belirlediğimiz anlamına bakacak olursak bunu daha net olarak görürüz. Evrenselci bir anlayışı benimsemiş bir dünya, belki bugünkünden daha fazla iletişime gerek duyacak, ama bu boyutta bir mal ve hizmet akışına gerek duyacağı çok kuşkulu. Çünkü bu mal ve hizmet akışı esas olarak sömürüye dayalı ilişkilere yarıyor. Bunun seçeneği ise üretim bilgisinin evrenselci bir anlayışla karşılıklı olarak paylaşılmasıdır. Yoksa alışverişin daha adil koşullarda yapılması değil.

SOSYAL FORUMLARA YAKLAŞIM NE OLMALI ?

Sosyal forum örgütlenmeleri küreselleşme karşıtı hareketin içinden çıkmıştır. Ancak aynı zamanda bir hareketler hareketi olan bu hareketin reformcu kesimleri tarafından ve yukarıdan aşağıya bir örgütlenme ile yaratılmıştır. Bu durum gerçekte küreselleşme karşıtı hareketin yeterince olgunlaşmadığının ve küreselleşmeyi aşacak hedeflere yönelmekte yetersiz kaldığının bir göstergesidir. Ulusal kalkınmacı politikalarla ve DTÖ gibi yapıların reforme edilerek uluslararası sistemin değiştirilmesiyle günümüzün sorunlarının çözüleceğini öngören yaklaşımlarla küreselleşmenin aşılması olası değildir. Bu yaklaşımlarla ezilen halkın sorunları belki biraz hafifletilebilir, ama evrenselci değerlere dayanan bir toplum yaratılamaz. Anti-otoriter, özgürlükçü bir açıdan soruna bakıldığında bu forumların küreselleşmenin evrenselci bir şekilde aşılmasına hizmet edip edemeyeceği sorgulanmalıdır. Tarihi ters yöne çevirip ulusal devletlere dayalı çözümler üretmek eski hataların bir yinelenmesi olacaktır. Reforme edilmiş bir küresel pazar sistemi, “başka bir dünya” değil, ancak kapitalizmin daha uygar bir versiyonu olabilir. Hedeflenmesi gereken ulusal sınırların ve dargörüşlülüğün yok edildiği, insanlığın doğrudan demokrasi yoluyla geliştirilen evrensel etik değerlere dayalı olarak örgütlenmesidir.

Ne yazık ki şu anki yapısı ile sosyal forumların bu doğrultuya yönelmesi olanaksız görünmektedir. Ancak bu anlayışı benimseyen örgütler bir yandan kendi aralarındaki ağları geliştirirken bir yandan da özellikle yerel forumlar aracılığı ile diğer eylemcilere ulaşabilirler. Bu bir yandan anti-kapitalist olup hükümet dışı kuruluşların maddi olanaklarının cazibesine kapılan bir çok eylemciyi etkilemek açısından işlevli olabilir, öbür yandan da devletçi solun defalarca iflas etmesine karşın halen etki alanında tuttuğu geniş bir kesime ulaşmak açısından önemlidir. Bununla birlikte katılınan sosyal forumlarda edilgen bir izleyici değil, özerk alanlar yaratarak alternatif politikaları ortaya koymak önemli. Böylece gerek katılmamayı yeğleyenlerce dışarıdan, gerek katılmayı yeğleyenlerce içeriden gelen baskıyla sosyal forumlar kendi amacı içinde tutarlı olmaya zorlanacaktır. Bu zorlama DSF’nu devrimci bir yöne çekemeyecek dahi olsa onu aşacak, anti-otoriter ve anti-kapitalist bir ağın ortaya çıkmasına hizmet edecektir.

Bu noktada DSF’na eleştirel yaklaşımlarla birlikte katılmayı savunan Ezequiel Adamovsky’nin, Dünya Toplumsal Hareketleri Ağı oluşturulma çabasını zaten oluşmakta olan bir ağın DSF denetimine alınma çabası olduğunu belirten sesine kulak verelim: “Artık Örgütlenme Komitesinin, daha saydam işleyiş mekanizmalarını benimsemesi ve karar verme sürecini toplumsal hareketlere devretmesi zamanı geldi. Ancak bunun aksine, DSF’nu büyük ölçüde denetleyen kimi örgütler –ATTAC Fransa, CUT and MST (Brezilya), Küresel Güney’e Odaklanma (Tayland) ve Kadınların Dünya Yürüyüşü (Quebec, Kanada)—Toplumsal Hareketlerin Dünya Ağı’nı (THDA) yaratmaya giriştiler.

“Toplumsal hareketlerin ‘daha kalıcı düzeyde’ eşgüdümü düşüncesi tartışmasız önemlidir. Eğer bu ağ tam olarak tüm dünyadaki toplumsal hareketleri temsil edecekse, bu birkaç örgütün eline bırakılamayacak kadar çok önemlidir. Fakat THDA’nın ilkelerini kim yazdı? Kim onun nasıl örgütleneceğine karar verdi? Daha önemlisi kim Sekretaryayı seçti, hatta bir Sekretaryaya gerek olduğuna karar verdi? Elbette benim ait olduğum hareket değil, ya da Arjantin’deki hiç bir hareket değil, ya da bildiğim kadarıyla diğer ülkelerdeki hareketlerin çoğu tarafından değil. Piqueteros, Bolivyalı cocalero köylüleri, Avrupalı Sınırlara Hayır eylemcileri, Güney Afrikalı boşaltma karşıtı kampanyayı yürütenler ve diğerleri bu konuyu tartıştı mı? Eğer neden sözettiğimden haberleri varsa şaşarım. Toplumsal hareketlerin yerel halk örgütü eylemcileri o toplantılarda değildiler. Ve en azından hareketlerin, önerilenleri ülkelerinde tartışması ve görüşlerini iletmeleri için ilk önerinin önceden onlara ulaştırılması için hiç de doyurucu çaba harcanmadı.”[13]

Umalım ki insanlığı doğrudan demokrasiye götürebilecek forumlar ve toplumsal hareketler ağı çok gecikmeden bu anlayışların aşılması ile yaşama geçirilebilsin.

[1] Bkz. Chaia Heller, “McDonalds, Mtv ve Monsanto: Bilgisel Sermaye Çağında Biyoteknoloji Yükselişi”, Toplumsal Ekoloji, Sayı 2 (Güz 2002), sy. 108-119, çev: Halide Demir ve Reha Alpay, “Teknoloji: Nasıl Geliştirildi? Nasıl geliştirilmeli?” Toplumsal Ekoloji, Sayı 2 (Güz 2002), sy. 97-107
[2] Burada sendikaların yaklaşımının dargörüşlü ve ulusalcı olduğunu belirtmekte yarar var. İşlerini yitirenlerin sahip olması gereken toplumsal güvenceler çok önemli olmakla birlikte, gelişmiş bir ülkede ulusal düzeyde işsizlik artacak gerekçesiyle gümrüklerin artırılmasını, kota uygulamalarını desteklemek sorunu bir başka ülkenin halkı aleyhine çözmeyi beklemektir.
[3] “KENT SAKİNLERİ KENTLERİNİ GERÇEKTEN YÖNETMEYE BAŞLAYINCA”, Derleme, Çeviren Bülent Tanatar
[4] Bu konuda Brezilya’daki en büyük işçi sendikası konfederasyonu TUC’un kimi yöneticilerince İkinci Dünya Sosyal Forumuna gönderilen metine bakılabilir: “CRITIQUE OF PORTO ALEGRE, Open Letter to the Trade Unionists and Activists Participating in the World Social Forum 2002 in Porto Alegre, Brazil”.İngilizce çeviri New York sosyal forumunun web sitesinde yayınlanmıştı (http://www.nycsocialforum.org). Özet bir Türkçe çeviri İstanbul Sosyal Forumu’nun yahoogroups’taki tartışma listesi arşivinde bulunabilir.
[5] DSF ve yerel forumlar için, bkz. Abdullah Anar , “Dünya Sosyal Forumu”, Toplumsal Ekoloji, Sayı 2 (Güz 2002), sy. 76
[6] Jason Adams, “Jornadas Anarquistas: Anarchist Convergence in Porto Alegre, Brazil”ASK, Anarcho-Syndicalist Review, Sayı: 34 (Bahar 2002), Sayfa 24
[7] “Who Controls the European Social Forum?”, http://web.inter.nl.net/users/Paul.Treanor/esf.html
[8] Naomi Klein, `What happened to the new Left,” http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/naomiklein.htm
[9] Andrej Grubacic, “Life After Social Forums”, http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/life-after-sf.htm
[10] Michael Albert, “What happened in Porto Alegre”, http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/albertroy.htm
[11] Devletçi çözümlerin açmazları için bkz. Şadi İdem, “Alternatif Küreselleşme Karşıtı Hareket ve Devlet Yönetimi”, Toplumsal Ekoloji, bu sayıda
[12] Prof. M.D. Nanjundaswamy, “KRRS Reservations on ASF”, http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/asia2003/krrs.htm
[13] Ezequiel Adamovsky, “Another Forum is Possible, Whose Bridges are We Building? Do We Need a New International?”,http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/anotherforum.htm[/b]


http://www.nycsocialforum.org


 http://web.inter.nl.net/users/Paul.Treanor/esf.html
 http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/naomiklein.htm
 http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/life-after-sf.htm
 http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/albertroy.htm

 http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/asia2003/krrs.htm
http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/anotherforum.htm[/b][6]. 

[7].

[8].[9].

 [10].

DSF İÇİNDEKİ ANA EĞİLİMLER


[11].




[12].

BİR İDEOLOJİK YENİLENME OLARAK KÜRESELLEŞME







SOSYAL FORUMLARA YAKLAŞIM NE OLMALI ?







13]



1] Bkz. Chaia Heller, “McDonalds, Mtv ve Monsanto: Bilgisel Sermaye Çağında Biyoteknoloji Yükselişi”, Toplumsal Ekoloji, Sayı 2 (Güz 2002), sy. 108-119, çev: Halide Demir ve Reha Alpay, “Teknoloji: Nasıl Geliştirildi? Nasıl geliştirilmeli?” Toplumsal Ekoloji, Sayı 2 (Güz 2002), sy. 97-107
[2] Burada sendikaların yaklaşımının dargörüşlü ve ulusalcı olduğunu belirtmekte yarar var. İşlerini yitirenlerin sahip olması gereken toplumsal güvenceler çok önemli olmakla birlikte, gelişmiş bir ülkede ulusal düzeyde işsizlik artacak gerekçesiyle gümrüklerin artırılmasını, kota uygulamalarını desteklemek sorunu bir başka ülkenin halkı aleyhine çözmeyi beklemektir.
[3] “KENT SAKİNLERİ KENTLERİNİ GERÇEKTEN YÖNETMEYE BAŞLAYINCA”, Derleme, Çeviren Bülent Tanatar
[4] Bu konuda Brezilya’daki en büyük işçi sendikası konfederasyonu TUC’un kimi yöneticilerince İkinci Dünya Sosyal Forumuna gönderilen metine bakılabilir: “CRITIQUE OF PORTO ALEGRE, Open Letter to the Trade Unionists and Activists Participating in the World Social Forum 2002 in Porto Alegre, Brazil”.İngilizce çeviri New York sosyal forumunun web sitesinde yayınlanmıştı (http://www.nycsocialforum.org). Özet bir Türkçe çeviri İstanbul Sosyal Forumu’nun yahoogroups’taki tartışma listesi arşivinde bulunabilir.
[5] DSF ve yerel forumlar için, bkz. Abdullah Anar , “Dünya Sosyal Forumu”, Toplumsal Ekoloji, Sayı 2 (Güz 2002), sy. 76
[6] Jason Adams, “Jornadas Anarquistas: Anarchist Convergence in Porto Alegre, Brazil”ASK, Anarcho-Syndicalist Review, Sayı: 34 (Bahar 2002), Sayfa 24
[7] “Who Controls the European Social Forum?”, http://web.inter.nl.net/users/Paul.Treanor/esf.html
[8] Naomi Klein, `What happened to the new Left,” http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/naomiklein.htm
[9] Andrej Grubacic, “Life After Social Forums”, http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/life-after-sf.htm
[10] Michael Albert, “What happened in Porto Alegre”, http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/albertroy.htm
[11] Devletçi çözümlerin açmazları için bkz. Şadi İdem, “Alternatif Küreselleşme Karşıtı Hareket ve Devlet Yönetimi”, Toplumsal Ekoloji, bu sayıda
[12] Prof. M.D. Nanjundaswamy, “KRRS Reservations on ASF”, http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/asia2003/krrs.htm
[13] Ezequiel Adamovsky, “Another Forum is Possible, Whose Bridges are We Building? Do We Need a New International?”,http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/anotherforum.htm[/b]
...faaliyetlerinden daha öncede bahsettiğim Van Valisi Cevdet Bey'in ünü tüm Ermenistan'a yayılmıştı. Cevdet bu ülkenin her köşesinde "Başkale nalbantı" olarak biliniyordu çünkü bu işkence uzmanı, Ermeni kurbanlarının ayaklarına at nalı çakarak, bütün işkenceler arasında başyapıt olabilecek bir işkence yöntemi keşfetmişti.

“Halkımızca bilinen yeminli Türk mahkumlarından on altısının Malta´dan kaçtıkları kamuoyuna açıklanmış bulunmaktadır. Bunlardan ikisi 1. Dünya Harbi´nde önemli görevler alan General Ali İhsan ve Mahmud Kamil paşalardır. Kaçan mahkumlar arasında en azılı iki Türk katili de bulunmaktadır. Bunlardan biri Trabzon´daki İttihad ve Terakki Cemiyeti´nin celladı ki, 1915´te Ermenileri boğma harekatının öncüsü idi. Kendisi henüz anne kucağında olan bebeklerin dahi denize atılmasına sebep olan şahıstır. Diğeri ise Enver Paşa´nın kayınbiraderi Cevat Paşa olup, Van´daki katliamı emreden ve Ermeni Patriki tarafından Sivas rahipliğine atanmış olan zatı katletmeden önce ayaklarına nal vurarak ata bağlayıp şehrin etrafında sürükleyerek öldüren kişidir ve Ermeni Patriği tarafından suçlandırılmaktadır. Bu iki azılı da bir yelkenli ile diğerleri ile birlikte kaçmaya muvafak olmuştur.“ 

s „İstiklal Harbi ve Gizli Cihetleri„Bu arada iki zengin arkadaş, pasaport ile vapura binip kaçmaya muvaffak oldu. Biri Van Valisi Cevdet, diğeri Acente Mustafa Bey idi. Kaçtıklarını anlayınca, beni aralarına almadıklarından dolayı, günlerce bu iki yoldaşa kızgınlığım geçmedi.“

Yakın Tarihte Gördüklerimve Geçirdiklerim“ "Çok mert ve dinamik bir insan olan dostum eski Van valisiValilerden Cevdet Bey Polveristan'daki en hoş mizaçlı arkadaşlardan biriydi. Muhtaç olan arkadaşlara hiç belli etmeden yardım ederdi. Bugün eşine rast gelinmeyecek kadar mert bir insandı. Babası Tahir Paşa Van'da yıllarca valilik etmişti. Kendisi de Van valisi oluncaya kadar bütün idare hayatını Van'ın civarında geçirmişti. Van'da Çatak kaymakamlığında bulunduğu sırada başından geçen şu hadise mertliğinin bir örneğidir: Rus Konsolosu, bilmem ne sebeple kendisine Cevdet Bey‘den hakaret görmüş sayarak, tarziye (özür) istemiş, vali ve kumandanla konuşmuş. Konsolosun bir ziyafet vermesi ve Cevdet Bey‘in ziyafete gelip tarziye vermesi kararlaştırılmış. Cevdet Bey‘in bunu önlemek için vali ve kumandana olan ricaları para etmemiş. Bunun üzerine ziyafet akşamı tabancasını çekip, dizini bir kurşunla yaralamış, haftalarca yaralı olarak yatmış, tarziye işi de böylece ortadan kalkmış.“

"Zindanda bulunanların tabii derdi, buradan kurtulmaktı. Kurtulmanın üç yolu vardı: Kaçmak, şahsi olarak serbest bırakılmak, toplu olarak veya gruplar halinde kurtulmak...Esirliğe karşı isyan hissi duydukça insanın zihni bu üç yola ait ihtimaller arasında dolaşıyordu. Aramızda kaçmayı ciddi surette düşünenler ve bir düzüne yol arayanlar da vardı. Nitekim sonradan bu yolu bulanlar da oldu. Eski Van valisi Cevdet Tahir Bey ateşli kaçış sevdalısıydı. Gece gündüz plan yapmak ve çare aramakla uğraşırdı. Düşündüklerini bana açar ve beni de beraber kaçmaya sürüklemek isterdi. Ben onun hesabına çare düşünmekle beraber, kendim kaçmaya pek taraftar değildim. Bir defa tabiat itibarıyla iyimserim. Az zamanda kurtulacağımıza kendi kendimi inandırmak için kırk delil buluyordum. Sonra, l6 Mart'tan sonra Milli Kuvvetler taraftarı diye tutulanların daha kolay kurtulmak ümidi vardı. Ben kaçacak olursam gazetenin kapanması ve birçok arkadaşın açıkta kalması tehlikesi olabilirdi. Cevdet Bey o kadar azim ve sebatla işe sarılmıştı ki, günün birinde Kırzade Mustafa Bey‘le beraber kaçmanın yolunu buldu.“

fanatik müslüman” „devlet yararına bu Hıristiyanın yok edilmesi gerekir“Bediüzzaman`ı ilk keşfeden Osmanlı devlet adamlarından“

Son Şahitler Bediüzzaman´ı Anlatıyor“ "Bediüzzaman Kafkas Cephesinde Enver Paşa ve fırka kumandanının hayranlıkla takdir ettikleri hizmet-i cihadiyeyi yaptıktan sonra Rus kuvvetlerinin ilerlemesinden dolayı Van 'a çekildi. Van' ın tahliyesi ve Rusların hücumu sırasında, bir kısım müdafaaya karar verdikleri halde, geri çekilen Van Valisi Cevdet Bey´in ısrarıyla Vastan (Gevaş) kasabasına çekildi. Cevdet Bey´den 1916 Haziran sayısında Harb Mecmuası da sitayişle bahsetmektedir.”



Mevlid: Aile büyüğümüz, eski valilerden Cevdet Tahir Belbez´in ruhuna ithaf edilmek üzere, vefatının 40 ıncı gününe tesadüf eden bugün, öğle namazını müteakip, Şişli Camii Şerifinde Hafız Esad Gerede tarafından mevlid okunacak, hatim duası yapılacaktır. Akraba ve tallukat ile kendisini sevenlerin, din kardeşlerimizin teşrifleri rica olunur. Belbez Ailesi.“

Merhum Vezir Tahir Paşa ile merhume Bedriye Hanım´ın oğulları, merhum Hüsnü Zadil, Merziye Zadil´in damatları, merhum Cevdet ve Necdet Belbez, merhume Fikriye Koper, Naime Ispanakçı, Münime Altay, Münibe Yaşın ve Mükrime Bilgişin, Fikret Belbez, Fahrünisa Eliyeşil, Mihrünisa Devrin´in kardeşleri, Enver Bozyakalı´nın manevi kardeşi, Ekmel Fuat Zadil, Beraet Renda´nın enişteleri, merhum Tahir Belbez ile Musa Giray, Belma Belbez Giray´ın çok kıymetli babaları, Hiko´ları, Bedia Belbez´in çok sevgili eşi Prof. Dr. Hikmet Belbez´i 22 Mart 1984 günü kaybetmenin ıstırabı içindeyiz.„