1915/16´da cennete gitme ve köşeyi dönme fırsatı

Gönderen Selcuk Uzun - 23/04/2012 13:04:41 (606 okunma)




Bir Türkiye haritası üzerinde 1915/16´daki tehcir güzergahlarını ve katliam yerlerini işaretlediğinizde, tüm haritanın Der Zor istikametine giden oklarla dolduğunu, özellikle de Ankara´nın doğusundaki bölgenin de kıpkırmızı olduğunu görürsünüz.Kıpkırmızı olan yerler katliam yerleridir. Bu haritanın büyük kısmını sadece Alman Dışişleri Bakanlığı arşiv belgelerini okumakla bile oluşturabilirsiniz. Evimin duvarında asılı böyle bir harita, her baktığımda bana, 1915/16´da olup bitenlerin korkunçluğunu hatırlatır. Bu korkunçluğun boyutlarını düşündüğümde de 1915/16´daki „kırımın toplumsallığı“nı hatırlarım. Bu „kırımın toplumsallığı“nın da bana göre iki boyutu vardır: Katliam ve yağma. 1915/16´da çok makbul bir toplumsal faaliyet olarak katliam ve yağma çok boyutlu idi. Katliamın ve yağmanın boyutları, çeşitleri, kullanılan yöntemleri, biçimleri toplumsal bir karakter almıştı. Bu toplumsal faaliyete katılan insanlar, bu katliam ve yağmaya katılmayanları ayıplıyor, dışlıyor, bazıları da özellikle devlet memuru olanlar öldürülüyor, sürülüyor, hayatları onlara zindan edilmeye çalışılıyordu. 

Anadolu´da müslüman ve müslüman olmayan kesimler arasındaki ilişkilerin 1800´lerin ortalarına kadar uzanan çok yönlü ve yer yer de karmaşık bir arka planı vardır. 1894/96 yıllarındaki Hamidiye Alayları´nın katliamları, aldığı boyut açısından sanırım bu „katliam ve yağma mikrobu“ nun bulaştığı ilk dönemdir. Yaklaşık daha dar bir zaman dilimini kastederek, 1915/16 yıllarında yaklaşık 17/18 ay süren „katliam ve yağma mikrobu“nun sıradan ve sıradan olmayan insanlarda tekrar „nüksetme“sinin „toplumsallığı“ nın boyutları ürkütücüdür. 1894/96 yıllarında yaşananları, 1915/16 ile karşılaştırdığımızda, bu „katliam ve yağma mikrobu“nun boyutunun hem dikey hem de yatay olarak nasıl genişlediğini ve „toplumsallaştığı“ nı görmek tekrar ediyorum ürkütücü. „Nüksetmek“ sözcüğünü, bir hastalığın veya başka bir şeyin tekrar ortaya çıkması olarak tarif ettiğimizde, bu „mikrob“un hiçbir zaman toplumsal bünyeden atılmadığını, tedavi edilmediğini görmekteyiz. 1915/16 yıllarında daha önce var olan bu „bulaşıcı mikrob“ un tekrar „nüksetmesi”, mikrobun ilk bulaştığı dönemden çok daha farklı ve çok daha geniş kesimlere bulaşarak ortaya çıkması sonucunu getirmiştir. Bu „mikrob“, daha şiddetli, daha vahşice, daha korkunç ve daha toplumsal bir boyutta bulaşmıştır topluma. 

Resmi olarak 1915´den 1916´nın sonlarına kadar süren 17/18 aylık sürede, özellikle Ankara´nın doğusunda, Iran sınırında ve Iran´da olup bitenleri, Suriye ve Halep´te ve Der Zor´da olanları öğrendikten sonra ancak tehcirin boyutlarını kavramak mümkündür. Sanki 1915/16 yıllarında tüm Anadolu´da yaşayan Hristiyan olmayan „herkes“, bu katliam ve yağma işine bir ucundan bulaşmıştı. Hani derler ya, 7´den 70´e kadar.„Anadolu´da bu işe bulaşmamış“ kaç kişi vardır bilemem. Hristiyanlar dışında etnik, sınıfsal, sosyal, idari, askeri, sivil istisnasız Anadolu´da her kesime bulaşan bir „toplumsal mikrob“ tur söz konusu olan.

Eğer bu „toplumsal mikrob“un ilk olarak 1894/96 yıllarında bulaştığı noktasından hareket edersek, bu „zihinsel mikrob“un tekrar aktifleşmesinin tetikleyicisinin Ittihat ve Terakki olduğunu söylemek gerekiyor. Bu „mikrob“ yıllardır zihinlerde ölü gibi durmuş, ancak kendisini besleyecek besinleri ve kanalları da canlı tutmuştu denebilir. Ittihat ve Terakki var olan bu „mikrob“un tüm topluma sirayet etmesinde belirleyici bir rol oynamıştır. 

Ermeni tehciri, o dönemde toplumsal bir olaydı. Yani toplumun müslüman/Türk/Kürt vd. kesiminde çok yaygın bir karşılık bulmuştu. Ermenilerin maruz kaldıkları muameleye neden olan ve toplumun çok geniş kesimlerine sirayet eden bu „mikrob“un, yaygınlaşmasını ve meşrulaştırılmasını sağlayan iki temel araç vardı: Din ve maddi etken. Bana göre, 1915/16 bu iki unsur ile mümkün olabildi. Ve bu aracın meşru bir zemin oluşturması aynı zamanda 1915/16´nın karakterini de belirledi.

Birinci Dünya Savaşı arefesinde Şeyhülislam´a yayınlattırılan „Cihad Çağrısı“nın, dinin araç olarak kullanılmasının ana genel çerçevesini oluşturduğu söylenebilir. Savaşa giriş aynı zamanda dini açıdan da meşrulaştırılmıştır. Bu aynı zamanda yapılan ve yapılacak herşeyin de „caiz“ ve „sevap“olduğunun da meşrulaştırılmasıdır. Özel olarak 1915/16´ya baktığımızda oluşturulan bu meşru zeminin, 17/18 ay zarfında çok daha işlevsel duruma getirildiğini, adeta olağanlaştırıldığını göstermektedir. Tehcir döneminde dini açıdan bakıldığında, yapılan işin dini açıdan caiz olduğu, sevab olduğu ve hatta kimi yerlerde 5, kimi yerlerde 7 „gavur“ öldürmenin cennetin kapısını açacağı şeklinde verilen fetvalardır. Bu konuda o dönemde imamların, hocaların fetva vermeleri, bu fetvaları alenen, saklamadan yapmaları hiç te ender vakalar değildir. „Gavur öldürmek“, öldürmüş olmak 1915/16´da çok makbul bir toplumsal faaliyetti. Bu konuda hiç te az olmayan örnekler vardır. Papazların her türlü işkenceye maruz bırakılarak öldürülmesi, bazı imamların, hocaların sürgün kafilelerindeki Hristiyan din adamlarını özellikle kendi elleriyle öldürmek istemeleri, „şimdi gelsin de Isa´nız sizi kurtarsın“ sözlerinde ifadesini bulan örnekler çoktur. Hristiyanların kutsal mekanlarına, kutsal yapıtlarına, kutsal olarak gördükleri herşeye karşı yapılan tecavüzlerin, buralara yapılan muamelenin çirkinliği gerçekten de az değildir. 

Dini icazet, katliamların haklılığının, Hristiyanların en kutsal değerlerine çirkince saldırmanın, Hristiyan din adamlarının katledilmesinin hem gerekçesi ve hem de bu „insanlık suçu“ nun „haklılığının“ „caiz“ olduğuna ilişkin meşru bir zemin hazırlamıştır. Dini açıdan kullanılan bu meşru zemin, tehcirde yapılanların dini ve ahlaki açıdan ve hatta hukuki açıdan bile meşru olduğunun kabulünü zihinlere zerk etmiştir. Ve böyle meşru bir zeminin, din ile uzaktan yakından ilişkisi olmayan Ittihat ve Terakki gibi örgüt ve zihniyet tarafından oluşturulması da şayan-ı dikkat bir durumdur. Bu meşru zemini oluşturan araç, öylesine bir araçtır ki, böylesine bir insanlık suçunun uygulanabilmesinde kolaylıkla ve sonuç alıcı bir işlev görebilmiştir. Dini açıdan“meşru“ bir zemini de kullanarak, toplumsal bir kıyıma girişmenin tarihteki örnekleri arasına 1915/16 rahatlıkla örnek olarak gösterilebilir kanısındayım. Bu meşru zeminin 90 yıl sonraki „müslümanlar soykırım yapmaz“ ifadesinde kendini bulan mirası da, ilkinden pek farklı değildir. Ben buna „kutsal vahşet“, „kutsal çılgınlık“ diyorum. Yani belki de „dini olarak zıvanadan çıkma“ hali. Bu açıdan bakıldığında, yapılanların hem meşru zemini vardı, hem de bir ödüllendirme olarak algılanıyordu denebilir. 

Bu meşru zemini destekleyen, onun ikiz kardeşi olan diğer araç ise maddi alandı. Bu maddi unsur, 1915/16´da hem aniden, hem de çok uzun zamandır beklenen bir „köşeyi dönme“ fırsatının çıkmış olmasıdır. Bu maddi yağmanın büyüklüğü ve yaygınlığı birinci unsur kadar dehşet vericidir. Bu maddi yağma mal/mülk ile birlikte insanın yağmalanmasını da içermektedir. O dönemde, müslüman olmayanların maddi varlıklarına el koyma, yağmalama hiçbir şekilde bir suç olarak algılanmaz. Tam tersine dini açıdan „caizdir“, hukuki açıdan „yasaldır“, ahlaki açıdan „normaldir.“Gasp, hırsızlık, yağma, irtikap, haksız rekabet, rüşvet gibi kavramlar, hem suç hem ceza hem de ahlaki açıdan kıymeti harbiyesi olmayan şeylerdir. Hatta bu ganimetten pay almayanlar ayıplanır bile. Çünkü „suçun kollektifliği“ esastır. Herkes suça bulaşmalı ki, kimse kimseye hesap soramaz hale gelsindir. Çünkü bu suça iştirak, en alttan en üstte tüm katmanları kapsayan bir „kollektif suç“ haline getirilmelidir. Örneğin Trabzon´da sürgüne gönderilecek kafilelerin ellerindeki bohçalara, kap-kacaklara bile el konur. Sürgüne gönderilecek Ermeniler henüz evlerini terk etmeden yağma başlar. Cam-çerçeveye varacak bir yağma yaşanır. Bunlar en basit, en bayağı „kollektif suç“ örnekleridir. Hatta sadece bu yağma için gruplar ve çeteler bile organize edilir. Bu „kollektif suç“ toplumun, sosyal katmanlarına, 7´den 70´e yaş grubuna, başta Kürtler olmak üzere etnik gruplara, sivil ve askeri kesimlere, Ittihat ve Terakki`nin en tepe noktasındaki „vatan kurtarmaya“ yeltenenlere kadar sirayet etmiştir. Düşünebiliyor musunuz Imparatorluğun „koskoca“ Dahiliye Nazırı, kuruşların peşine düşüyor. Işi gücü bırakmış, Kahta Kaymakamından kuruşların hesabını soruyor. Imparatorluğun „koskoca“ generali, ordu komutanı zengin olmuş. Savaştan sonra bir vali İstanbul´da Moda Deniz Kulübünün veya Dikili´de Makaron çiftliğinin sahibi olabiliyor. Bazıları fabrika sahibi oluyorlar. Diyarbakır valisi İstanbul´da yalı almak istiyor. Örnekler yüzlerce, binlerce. Bu ikinci araçta ta meşru bir zemin vardır. Maddi intikam hırsının teşvik edilmesi, bunun bizzat devlet tarafından alenen yapılması, buna devlet tarafından hukuki zemin bulunması ve bu meşru zeminin pratik olarak „Emval-i Metruke“, „Tasfiye Komisyonları“ ve diğer yasalarla meşrulaştırılması. 

1915/16´daki kırımın toplumsal karakterini belirleyen ve araçsallaştırılan meşru iki zemin, dini ve maddi araç, bir başka toplumsallığı da tetiklemiştir: Toplumsal vahşeti. Din ve maddi aracın toplumsallığının ulaştığı nokta ve işlevselliği, toplumsal vahşetin düzeyini de belirlemiş hatta onu da aşmış denebilir. „Sanki“ 1915/16´da 17/18 aylık bir dönemde yüzbinlerce insan, işi gücü bırakmış Ermeni, Süryani, Rum, Keldani, Nasturi avına çıkmış. Dini açıdan „caiz“lik, maddi açıdan köşe dönme fırsatının bizzat „devlet“ tarafından örgütlenmesi, devlet yöneticilerinin bizzat bu yağmaya doğrudan katılması, amaca ulaşmada kullanılan yöntemlerin de „zıvanadan“ çıkmasını birlikte getirmiştir. 17/18 aylık dönemde sivil Ermeni halkının maruz kaldığı maddi ve manevi muamele, tarihte dini ve maddi iki unsurun araçsallaştırılmasının, insanlara hangi çılgınlıkları yaptırabildiğinin doruk noktasıdır. Bu noktada belki de esas vurgulanması gereken, bu yağmanın insanlara da uygulanmasıdır. 

1915/16´da sadece maddi bir yağma değil, belki de ondan daha fazla olarak insanın yağmalanması söz konusudur. Ben bu dönemi, toplumsal vahşet, toplumsal çılgınlık, toplumsal histeri, toplumsal cinnet getirme olarak niteliyorum. Ve bunlardan en fazla payı da insanlar almıştır. Bir grup çoğunluk insan dini kullanarak, bir köşeyi dönme fırsatı elde ederek, başka bir grup „azınlık“ insanı, onun dini değerlerini ve maddi varlıklarını çılgıncasına, vahşicesine katlederek yağmalamıştır. Ve bu toplumsal bir boyuttadır ve toplumsal bir vakadır. 

Aradan 100 yıla yakın bir zaman geçti. Ancak bu konuya hala gösterilen tepkinin aşırılığının, duygusallığının, gurur meselesi yapılmasının, kişisel olarak hakarete maruz kalmış gibi davranmanın, gösterilen tepkinin bayağılaşmasının, en sıradan insandan en üst düzeydekine kadar, aynı davranış biçimine yol açması bu nedenledir. Gocunacak yarası olmayanları tenzih ederek, çoğunluğun gocunacak bir yarası var galiba. Hem insan olarak hem de bir ulus olarak. Neden ve sonuç burada galiba. 



İn
giliz Komiser önündeki dilekçeyi okuyunca, ilk önce şaşırdı. Bir kez daha dikkatlice okudu. Dilekçe sahibi İngiliz yetkililerden hesap sorarcasına, mallarım ve param nerede diye soruyordu. Bir takım para hesapları yapmış, kaybettiği sermayesinin ne olacağını soruyordu. İngiliz Komiser ilk önce dilekçede neden bahsedildiğini pek anlamadı. Dilekçenin Malta`dan gönderildiğine ilişkin notu görünce, durumu anladı. Masanın çekmecesinde duran listeyi aldı, ismi bulmaya çalıştı. Yaklaşık 150 kişilik liste alfabetik sıraya göre değil de, numara sırasına göre yazıldığı için, ilk sıradan aşağıya doğru ismi aramaya başladı. Ortalarda bir yerde 2790 numarasında ismi buldu. Sekreterinden 2790 numaralı dosyayı getirmesini istedi. Dosyada 16 Nisan 1919`da Batum`da İngiliz askeri yetkilileri tarafından tutuklandığı, 22 Ocak 1920´de İstanbul´a getirildiği, Çanakkale`ye sevkedildikten sonra Mondros´a 15 Mart 1920´de gönderildiği yazılı idi. 31 Mart`ta da Malta`ya gönderilmişti. İstanbul´a getirilişinden birgün sonra askerlerce yanında bulunan mühürlü bir paket teslim edilmiş, içinde altınlar ve rubleler olduğu söylenmiş ve çanta mahkeme kasasına konulmuştu. 

İngiliz Komiserin kendisine gönderilen sayısız dilekçeler arasında 2790 numaranın gönderdiği dilekçe belki de en kısa olanıydı. İngiliz Komiser dosyayı okumadan önce, gönderilen dilekçedeki rakamlara bir daha göz attı. Şöyle bir üstün körü bir hesap yaptı. Eğer dilekçe sahibinin dedikleri doğruysa, bu zengin bir işadamı olmalıydı. 1920 yılının hesaplarına göre oldukça fazla bir yekun tutuyordu mal ve paraların toplamı. Kendisine aynı yerden gelen dilekçeleri okumaya fazla meraklı değildi, ne de olsa herkes suçsuz olduğunu, insan haklarının çiğnendiğini, kendilerine isnat edilen suçlarla hiçbir alakalarının olmadığını, kimileri bilmediklerini, kimilerini duymadıklarını, kimileri de görmediklerini bile yazıyorlardı. İngiliz Komiser tüm bu yazılanlara alışık biriydi. Hatta çok özel dilekçeleri bile okumuş, bunları okumaktan da sıkılmıştı. Ama bu dosya diğerlerinden farklıydı. Adam resmen, paralarım, mallarım ne oldu, zararımı kim karşılayacak diye bir de adeta kafa tutuyordu. Hem de „
işgal kuvvetlerine“!

Dosyada dilekçe sahibinin aleyhine birçok tanıklık vardı. Bazı olaylar ayrıntılarıyla anlatılmış, yer, zaman, para ve mal miktarları çok net olarak belirtilmişti. İngiliz Komiser dosyaları incelemeye başlayınca, bu zengin işadamının alacaklısının çok olduğunu farketti. Onun hakkında şimdiye kadar 14 dilekçe verilmişti, çoğu alacaklarını geri istiyordu. Ayrıca bunlardan başka hakkında tanıklık yapanların ifadeleri de vardı. İstanbul´a getirilişinden bu yana geçen 2,5 ay içersinde verilmişti bu dilekçeler, en son 15. dilekçeyi de 17 Nisan 1920´de kendisi yazmıştı. Tek tek üşenmeden saydığında toplam 20 kişinin bu adam hakkında şikayetlerde ve tanıklıklarda bulunduğunu saptadı.
 

Tiflis`ten gönderilen 25 Mayıs 1919 tarihli yazı ile Genel Merkez Karargahı´ndan 9 Haziran 1919 tarihli Tuğgeneral imzalı yazıda, 2790 numaralı kişiye yönelik ağır suçlamalar vardı. Suçlamalar iki noktada toplanıyordu: Birincisi mal, para ve mülke el koyma ve yüz kızartıcı suçlar, ikincisi toplu ölüm olayları. Kendine yöneltilen suçlamalar genellikle
 1915 yılına aitti. Kendisine suçlama yöneltenlerin bir kısmı Batum`da, bir kısmı da halen İstanbul´da oturanlardan gelmekteydi. Batum´dakiler askeri yetkili veya askeri vali tarafından onaylanmış ifadeler ve dilekçelerdi. 2790 nolu kişihakkındaki suçlama ve tanıklıkların hepsi Erzincan sancağında 1915 yılında olup bitenlerle ilgiliydi. İngiliz Yüksek Komiserliği dosyayı okuduktan sonra, İngiltere Dışişleri Bakanlığı`na gönderdiği 24 Kasım 1920 tarihli raporunda, 2790 nolu kişinin gözaltına alınıp mahkemeye çıkarılmasını önermişti. 

Dosyadaki „
Suçlamalar“ bölümünde birinci kategoride mal, mülk, para ve yüz kızartıcı suçlar konusundaki tanıklıklar şunlardı: 

Bayburtlu olan ve Batum`da ifade veren bir kadın tanık, 1915 Haziran`ında Bayburt`tan Erzincan`a sürüldüğünü, orada açık bir alanda toplandıklarını anlatarak başlamıştı. „
Erzincan´da hiç Hıristiyan bırakılmamıştı. Meydanda Erzincan´ın önde gelen adamları vardı. Aralarından bir tek Onu sayabilirim. Bütün küçük çocukları ve bebekleri topladılar ve gözlerimizin önünde nehre attılar. O çocuklarımdan birini nehre attı, üçünü de Türklere verdi. Şu ana kadar ikisini bulabildim. O beni hizmetkarı ile evine yolladı. Birçok genç kadın böyle alınıp götürüldü.“ Tanık bundan sonra kalan erkeklerin nehir kıyısında vurulduğunu anlatıyordu. Kadın tanık günlerce Onun evinde kaldığını ve evinde Erzincanlı zengin bir Ermeni olan Sarkis Efendi`nin 20 yaşındaki kızını gördüğünü söylemişti. Evdeki kadınlar daha sonra kumaş fabrikasına gönderilmiş ve 14 ay orada alıkonmuştu. İkisi de metres gibi kullanılmıştı, daha sonra sürekli karşı koyan kızın yerine yenisi getirilmişti. İki ay sonra kadın Onun tarafından zorla Bayburt`a götürülmüş ve sakladığı paranın hepsi 500 lira ve 200 lira süs eşyası alınmıştı. Rusların gelmesinden 7 gün önce şehri terkederken, kadına askeri madalyasını vermiş ve onu getirdiğinde parasını geri vereceğini söylemişti. Madalyanın üzerinde bir yıldız ve „İbret, Rahmet, Sadakat“ yazılıymış. Kocasının 6 mağazası ve bir evi Türkler tarafından alınmıştı. 

İstanbul´da oturan bir tanık ise kayınpederinin eczane deposunu Ona verdiğini anlatarak başlıyordu ifadesine. Kayınpederi Onun tarafından sürülmüş ve öldürülmüştü. Eczanenin ve deponun o zamanki değerinin 2000 Türk altın olduğunu söyleyen tanık, 750 Türk altını değerindeki evinin mobilyalarının ve bazı değerli ilaçların Onun tarafından çalındığını söylüyordu.

Erzincanlı Ermeni bir tüccar ise kendisi sürüldükten sonra Manisa´daki fabrikayı, 400 liralık Türk altını değerindeki malları, yünleri ve dokuma tezgahlarını Onun gasp ettiğini ifadesinde belirtmişti. Ayrıca mallarını alabilmek için de bir Ermeni tüccarın öldürülmesine neden olmuştu.
 

İstanbul´da yaşayan bir başka Ermeni tüccar da, Ona emanet edilmiş ticari mallarının yaklaşık 3000 Türk lirası olduğunu belirterek, bankalarda çok büyük miktarlarda para ve ayrıca mallara sahip olduğunu ifade etmişti. Ermeni tüccar ifadesinde „
Kendisi sürülen Ermenilerin mallarını zimmetine geçirerek, muazzam ölçüde zenginleşmiş bir adamdır“ demekteydi.

İstanbul Pangaltı´da oturan bir kadın Ermeni tanık ta, Ondan babasının çalınmış mallarını talep ediyordu.

Mallarına el koyabilmek için Onun tarafından öldürtülen zengin Ermeni tüccarın oğlu da, Ondan 20.000 altın Türk lirasını talep etmekteydi. Tanık ifadesinde, Onun sermayesi 500 lirayı bulmayan bir müteahhit olduğunu, savaş esnasında 300.000 liralık bir servet yaptığını belirtiyordu. Tanık ayrıca, Erzincan Mutasarrıfının Ona danışmadan hiçbirşey yapmadığını söyledikten sonra, Onun Batum´a gittiğini ve Vehip Paşa´nın desteğiyle orada büyük miktarda malı zimmetine geçirdiğini, „
50 yıl boyunca sadece 1500 lira kazanmış olan bu adam, 4 yıllık savaş süresinde bunu yarım milyona çıkarmanın yolunu buldu“ demekteydi. Tüm ailesinin Erzincan´dan sürüldüğünü anlatan tanık, babasının dükkanını, evini ve tüm mallarını Ona emanet ettiğini söylüyordu. Mallar daha sonra 18.000 liraya satılmıştı. 

Erzincanlı bir başka tanık, 1915 Mayıs´ında zorla alınan malları karşılığında 15.000 altın talep ediyordu. Bir başka tanık ta, ağabeyinden zorla alınan mallarının karşılığında 2000 altın talep etmişti.
 

Dosyanın
 „Suçlamalar“ bölümündeki ikinci kategorideki ifadeler de şöyleydi.

Transkafkasya´dan Tuğgeneral
 V.H. Beach imzalı Tiflis kaynaklı iletide Ona yönelik suçlamalar şunlardı: a) Erzincan ya da yakınlarında, Mayıs ya da Haziran 1915´te Ermenilerin toplu katliamı, b) Erzurum-Erzincan arasındaki Sansa Vadisi`nde 1918 Nisan ayında toplu katliam, c) Ve Ermeni kadınlarına yönelik tecavüz. 

Batum´da bulunan Erzincanlı bir Ermeni tüccar, Memduh ve Macit´ten komiteyi idare edenler diye söz ettikten sonra, Erzincan´dan sürgünlerin 1915 20-28 Mayıs´ında başladığını, Onu ve Memduh´u Kemah yolunda gördüğünü ve yol üzerinde cesetler olduğunu belirtiyordu. Erzincanlı bir tanık, Onu Mayıs´ın son günlerinde Erzincan ile Kemah arasında görmüş. Askeri nişanlar takıyormuş ve emirler vermekteymiş. Tanık katliamdan ölü taklidi yaparak kurtulmuş, Memduh´un evinde köle olmuş, o evde Memduh, O, Halat Bey ve vali Tahsin Bey toplantılar yapıyorlarmış.
 

Batum´da yaşayan Erzincanlı bir tanık ise babasının ve amcasının asıldığını belirterek, 1915 Ilkbaharındaki Kemah mezaliminde Onu, Halat ve Memduh`u suçluyor. Tanık „
Onun askerleri“ diye bahsederek, 250 kadın ve çocuğun tecavüze uğradığını belirtiyordu ifadesinde. 

Erzurumlu bir tanık ta, kendisinin Erzincan´a sürüldüğünü, Onun sürgünleri Erzincan dışına çıkardığını ve ertesi gün Kemah katliamı olduğunu belirtiyordu. Tanık Onu Sivas´ta gördüğünü, ticaret yaptığını ve Erzincan´daki gibi askeri üniforma ile değil sivil dolaştığını söylemişti.
 

Erzincanlı ve Erzurum-Erzincan arasındaki
 Sansa Amele Taburu´nda çalışmaya gönderilen bir tanık, Onun mutasarrıfla birlikte birkaç kere Sansa´ya geldiğini belirterek, 15 gün içinde genç Ermenilerin 15-20 kişilik gruplar halinde elleri bağlanarak götürüldüğünü ve sonra silah sesleri işittiğini, nehirde ve nehre yakın yolda cesetler gördüğünü belirterek, 300´den fazla kişinin böyle alınıp götürüldüğünü söylüyordu.

Erzincanlı olup, askere alınan ve Sansa´daki Amele Taburu´na gönderilen bir başka tanık, resminden Onu tanımıştı. 10 günde üç ya da dört kez Onu gördüğünü söyledikten sonra, subaylara emirler verdiğini, Mutasarrıf ile birlikte Sansa´ya geldiğini, askeri üniforma giydiğini belirtmişti.
 

1914´de askere alınan ve silahları alınarak Sansa Amele Taburu´na gönderilen bir tanık, orada 8 gün kaldığını, Onu ve Mutasarrıfı birlikte gördüğünü, daha sonra 20, 40 ya da 100 kişilik Ermeni işçileri sanki çalışmaya gönderdiklerini, yanlarına 8 ya da 10 „
çete mensubu refakatçi“ verildiğini söylemişti ifadesinde. Devamla şunları anlatmıştı: „Bizi nehir kıyısında biraz uzağa götürüp soydular, bağladılar ve vurdular. Ama ben bağlanmadan önce kaçtım ve nehirde yüzmeye başladım. Üzerime ateş açıldı ve yaralandım, fakat karşı kıyıya ulaştım ve bir köye çıktım. Benimle olan 20 kişi öldürüldü.“

Erzincanlı bir Teğmen olan tanık ise Onu çocukluğundan beri tanıdığını belirterek,
 İttihat ve Terakki organize edildiğinde Onun bir bürosu olduğunu anlatmıştı. Daha sonra Sansa´ya gönderilen Teğmen, Halat, Memduh ve Onun Sansa´ya geldiklerini ve kendisini başka yere gönderdiklerini ve daha sonra 2000 işçinin topluca katledildiğini belirtiyordu. Tanık cesetleri bizzat gözleriyle gördüğünü de söylemişti. 

Öğretmen olan ancak savaşta Türk ordusunda Teğmen olarak hizmet ettiğini belirten bir başka tanık şöyle diyordu:
 1915 Ağustos- Ocak 1916`da Erzincan´da idim. İttihat ve Terakki´nin baş temsilcisi idi. Onu her zaman İttihat ve Terakki Cemiyeti´nden Halet Bey ve ve ne zaman İstanbul´dan gelse kendisini gören Doktor Bahaettin Şakir ile görürdüm. Buna sık sık şahit oldum. Halet, Memduh, Onu ve Doktoru sık sık birlikte görmüşümdür. O, çevredeki jandarmalara ve Teşkilatı Mahsusa bölüklerine komuta ediyordu. Ağustos ayında şehir tellalı tarafından okunan bir emri işittim: Herkesin sakladığı Ermeni bebeklerini getirmelerini söylüyordu. Bunlar arabalara konup nehre indirildi ve suya atıldı. O, bu iş için arabaları temin etti. Sansa´da birçok Ermeni´nin topluca katledildiğini gördüm. Aslında Ermenilerin canlı canlı gömüldüğünü gördüm.“

İngiliz Yüksek Komiser, 15 Aralık 1919 tarihli Karadeniz Ordusu Başkomutanından gelen mektubun ekinde yer alan Batum Askeri Valisi´nin 26 Kasım 1919 tarihli mektubunu okumaya başladı:
 

„O, Batum´a 16 Nisan´da deniz yoluyla geldi ve 1914 ve 1915´de Erzincan´daki Ermenilerin toplu katliamı ile ilgili olduğu haberi üzerine İstihbarat Subayı Yüzbaşı Leahy tarafından derhal tutuklandı. Aleyhindeki kanıtlar büyük ölçüde Batum´da toplandı. 1916 ilkbaharında Erzincan´dan binlerce Ermeninin sürülmesi ve civardaki Kemah vadisinde topluca katledilmelerinde yönetici rollerden birini oynamış olan tiksindirici bir alçak olduğu ortaya çıktı. Onun kovuşturulması için tam bir dava özeti halindeki tanık ifadelerinin kopyaları, Intranscau (Transkafkasya istihbaratı) tarafından Istanbul´daki G.S. istihbaratına Mayıs ve son olarak Haziran´da gönderildi ve bu kanıtlarla kendisinin toplu katliam yapmaktan mahkumiyeti kesinleşecektir. (...) Daha sonraki bölümlerde de Onun nerede yargılanacağı konusunda yazışmalar vardı.
 

O, 16 Nisan 1919´da Batum´da İngilizler tarafından tutuklanır. 22 Ocak 1920´de İstanbul´a getirilir, oradan Çanakkale´ye, 15 Mart 1920´de Mondros´a gönderilir. Yanında Rubleler ve Türk altınları bulunan çantasına el konur ve mahkeme kasasına kilitlenir. 31 Mart 1920´de Malta´ya sürgüne gönderilir.
 

2790 numaralı sanığın resmi kayıtlardaki adı Eczacı Mehmet Efendi´dir. Ama Mehmet Hasan olarak ta tanınırdı. Kesin bir bilgi olmamakla birlikte orduda binbaşı olduğu ve “Eczacı” lakabıyla tanındığı söylenir. Eczacı Mehmet Efendi, 1915/16 Ermeni tehciri sırasında, Erzincan´ın İttihat ve Terakki temsilciydi. Yukarıdaki tanık ifadelerinde adı geçenlerin yanısıra başka sanıklarla birlikte İstanbul Divan-ı Harb-i Örfi´sinde Erzincan Davasıaçılır. Bu davada şu kişiler yargılanır: Erzincan Mutasarrıfı Memduh Bey bin Tayyar (Mehmet Memduh Bin Tayir), Erzincan Mebusu Halet Bey(Sağıroğlu), Hafız Abdullah Avni Efendi bin Hacı Hüseyin (Hayran Baba), Karmo Yusuf (Meşhur eşkiyalardan), Erzincanlı Jandarma Çavuşu Arslan, Aşiret Reisi Kagü ve Hacı Vahidzade Rıza Efendi (Dava sırasında vefat etti). Davada ayrıca Erzincan Mevki Kumandanı ve Askeri Fabrikalar eski Müdürü Trabzonlu Binbaşı Hafız Süleyman Bey, Erzincan Jandarma Tabur Kumandanı Yüzbaşı İsmail Hakkı, Erzincan Jandarma Subayı Teğmen Cemil ve Süleyman, Jandarma Başçavuşu Erzincanlı Halid Efendi, Erzincan Eşrafından Yaşar Bey, Jandarma Sivaslı Deli Mehmed, Erzincan Mektebi Askeri İdadisi Askeri Müdür Muavini Yüzbaşı Asım, aynı mektebin Dahiliye Subayı Teğmen Cezayirli Mehmed Efendi´nin haklarında kovuşturma açılmasına karar verilir. 

Dava sonunda
 Hafız Abdullah Avni, Halid, Kırmo (Karmo) Yusuf, Arslan ve Kako (Kagü), 27 Temmuz 1920 tarihinde idama mahkum edilirler.Erzincan Mutasarrıfı Memduh Bey`in dosyası Malta´da sürgünde olduğu için ayrılır. Karar Abdullah Avni`nin yüzüne karşı okunur. Suçları: Tehcir esnasında Erzincan Ermenilerinin katl ve imha ve mallarını yağma etmek. Abdullah Avni idam edilir. 

Erzincan Davası sürerken,
 Eczacı Mehmed Efendi, Malta´da sürgündedir. Daha sonra Malta sürgünlerinin salıverilmesi ile serbest kalır. Daha sonra yayınlanan Malta Sürgünleri listesinde adı Mehmet Eczacıbaşı ve Mehmet Şazi Elveren´in babası olarak geçer