1915/16´da Erzurum Vilayeti Valisi Tahsin Uzer (2)


1915/16´da Erzurum Vilayeti Valisi Tahsin Uzer (2) 

 

„Erzurum Moskoflara volkan halinde teslim olunmuştur“

 
Erzurum vilayetinin valisi olarak Tahsin Bey, 16 Şubat 1916 tarihine kadar görev yapmıştır. Bu tarih Erzurum´un Rus birlikleri tarafından işgal edildiği tarihtir. 16 Şubat 1916 sabahı Tahsin Bey, Talat Bey´e aşağıdaki telgrafı çeker: “Dün gece ordu karargahı ile Erzurum’dan Ilıca kariyyesine geldim. Sevgili Erzurum’u fedakar halkın bir kısmını kan ağlayarak bıraktım. Hareketimden evvel, ihtiyarları çağırdım. Erzurum’u bırakmayacağımızı, son acı dakikalarına nasıl iştirak ediyorsam, az zaman sonra ilk intikam ve sürur dakikalarında da yanlarında bulunacağımı, hükümetin ve fırkanın namusu üzerine söz verdim. Öpüştük ağlaştık ve ayrıldık. Bizden üç saat sonra Rus tayyaresi, hükümet konağına bomba atarak tahribat yapmış, aynı saat cephaneliğe ateş verildiğinden, ateşin şehrin bir kısmına sirayet ettiği, 11. Kolordu dümdarları ayrılırken devairi resmiye’yi telgrafhane’ye, kışlalara, emvali metruke olan kiliseye, hastaneye ve büyücek binalara ateş vererek; sevgili Erzurum Moskoflara volkan halinde teslim olunmuştur ve maatteessür bu yüzden ahaliden bazı mertebe zayiat olduğu işitilmiştir. En karibde istirdat edeceğimiz bir memlekete böyle umumi ateş vermek taraftarı değildim ve bu ciheti kumandan paşa da tensip etmişti. Muhacereti de men için çok çalıştım. Çünkü bir metre kar ve tahtes sıfır 20 derece nisvan ve etfal’ın yollarda helak olacağını, Hasankale muhaceretinde görmüş, kanlı yaşlar dökmüş idim. Fakat Ermeni meselesi dolayısı ile Ermenilerden son derece tevahhuş eden halkın bir kısmı zapt olunamadı. İşte bundan dolayı yollarda büyük izdiham ve sefalet baş gösterdi. Muhacirinin seri ve sehil bir surette Erzincan’a sevki için bütün kuvvetimle çalışıyorum. Bahattin Şakir Bey Tercan’da sevkiyata bakacak, yol güzergahında ikişer kilometre mesafede memurlar bırakılarak elimden gelen muavenet yapılacaktır. İnşallah ahaliyi az zayiatla Erzincan’a sevk edeceğiz. Erzurum’un acı sükutu ile Bitlis ve Trabzon Vilayetleri de tehlikeye düştü. Yani Anadolu’yu Şarki’de, dört vilayette üç milyon İslam, Moskof ayakları tarafından telvis olundu… Üçüncü Ordu ve cibei namusu karış, karış kan dökerek ifa etti. Bu gün bile Erzurum ve civarında harp ederek mertçe çekiliyor.”


 
Bu telgraftan bazı saptamalar yapalım: Erzurum, Moskoflara bir volkan gibi teslim olunmuştur. Şehir ateşe verilmiştir. Cephanelik, resmi daireler, kışla, emvali metruke kilise, hastane ve büyük binalar ateşe verilmiştir. Bu arada ahaliden de ölenler olmuştur. İkincisi, Erzurum´dan Erzincan´a nakil işinin güvenliğini Teşkilatı Mahsusa Komutanı Bahaeddin Şakir yönetecektir. Ayrıca Tahsin Bey, İttihat ve Terakki hükümeti ve Cemiyeti adına namus sözü verir. Tahsin Bey, ayrıca şunları da yazar:  “Enver Paşa Hazretleri’nin Irak Seferi hiç te zamanında değildi. Adı geçen, gelip de, şu Ana Toprağı’nı kurtarmalıdır. Erzurum’u ahd-ı karipte istirdat olunmaz ve dökülen bu kadar masum ve mazlum kanların intikamı alınmaz ise, Ervahı Süheda bize lanet eder. İşte ben bundan çok korkarım. Büyük Vatanperver Talat Bey!.. Ne olur Erzurum için döktüğüm bu gözyaşlarıma siz de katılınız. Zemherinin ortasında yollara düşen bu ahaliye devletin geri ödenmesi mutlak icab eden bir borcu vardır. O da intikamdır. Sizden isteğim, bu mübarek beldeye reva görülen bu zulmün sahiplerinden intikam alınmasıdır, hesap sorulmasıdır. Başka da dileğim yoktur.“

 

„bu muhacir işini bitirin“


Tahsin Bey, daha sonra Suriye´de karşımıza çıkıyor. Ağustos 1916 ile Haziran 1918 tarihleri arasında Şam Valisi olarak görev yapar. 4. Ordu Komutanı Cemal Paşa´nın yanında. Cemal Paşa tarafından Şam civarında çok zor durumda olan Ermenilere yardım etmek için müfettiş olarak görevlendirilen Hasan Amca, Tahsin Bey ile Şam Valiliği döneminde karşılaşır. Vali Tahsin Bey, Hasan Amca´ya Ermenileri kastederek „bu muhacir işini bitirin“ talimatını verir. Hasan Amca bu talimatı uygulamaz. Ayrıca Hasan Amca, İstanbul Divan-ı Harb Mahkemelerinde tanıklık yaparak Şam Valisi Tahsin Bey´in, Şam Yetimhanesinde 150 Ermeni yetimin açlıktan ölmesinin sorumlusu olduğunu söyler ve 11 şahidin ismini verir. Ancak bu konuda herhangi bir dava açılmaz. (Bkz:  Çerkes Hasan Amca: „O olmasaydı, biz de olmazdık.”Selçuk Uzun, Küyerel.org.; Tehcir ve Taktil, Divan-ı Harb-i Örfi Zabıtları, Vahakn N. Dadrian, Taner Akçam, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları)

Tahsin Bey hakkında yöneltilen bir başka iddia da, Suriye´de görevli bir Alman´dan gelir.  27 Nisan 1918 tarihinde Şam´dan Alman yetkililere gönderilen ve gizli ibareli „1918 Mart ve Nisan’ında Şam’daki ekonomik durum ve Türk memur ve subaylarının bonkör tahıl kontratları üzerine rapor“da, Üsteğmen Dr. Grobba uzun uzadıya Şam ve civarındaki tahıl durumunu anlatır, ordu görevlilerinin yolsuzluklarını anlatır. Bu yolsuzluklara Cemal Paşa´da dahildir.  Grobba´nın raporundan bazı bölümleri aktarayım:

„Bizim iş hayatımızda geçerli olan “sadakat ve inanma” ilkesi, genel olarak Oryent’te geçmez. Herkes, kendi durumundan çıkarabileceği en büyük avantajı çıkarmaya ve öbür tarafı en insafsızca kazıklamaya bakar. Ekonomik olarak daha güçlü olan, daha zayıf olanın merhametsizce ırzına geçer. Bu ilkeleri, Türk hükümeti ve menzili de iş ilişkilerinde kullanıyor.“

„Türk idare memuru veya menzil subayı, bir kontratı bozar veya verdiği sözleri yerine getirmezse, devlete faydalı olduğunu sanır. Devletin bu yararı sırasında, ona da biraz bir şeyler düşmesini, kendi hakkı olarak görür. Bir tüccara altın sözü verilip sonra kağıt para ile ödenmesi veya sonradan ödeme sırasında büyük kesintiler yapılması çok şikâyet edilen bir durum. Mal tesliminde hemen ödeme yapan bir Türk kasası da yoktur. Malı teslim eden çoğu kez parasını, bakşiş öderse alabilir. Türk, kendi kesesinin çıkarı için, devlet adına, buna dev tutarlarda zarar veren işler bağlamaktan çekinmez. Hatta çoğu kez devlete verilen korkunç zarar ile memur veya subayların küçük karı arasında naralar atan bir orantısızlık vardır.“  

O
 zamanlar Lübnan ve Beyrut’a başka buğday sevkiyatı yasak olduğu için, orada fiyat çok yüksekti ve o zamanki  Hauran fiyatından çok kat fazla idi. Bundan Sursok ve anlaşıldığı kadarıyla bu işe ortak Cemal Paşa için çok büyük bir kar ortaya çıkıyor. Büyük Cemal Paşa’nın bu işe ortak olduğu, o zaman toplumda anlatılıyordu. Bu işin dışa karşı haklılık bahanesi, 1 milyon kilo buğdayın Rayak’tan Hauran bölgesi istasyonlarına nakliye tasarrufuydu...“   


„Bu kontratı bir dizi benzeri izlemiş. Bu güya devlet yararına bır kontrat yapılıyormuş hilesı ardında kar getiren işler
 yürütme yöntemi, Türkler arasında pek tutuluyor, çünkü bu güya korunan devlet çıkarı örtüsü, onları dışarıya karşı koruyor. Aslında herkesin onların karlarını hesap edebileceği ve hesap ettiği olgusu onları hiç rahatsız etmiyor. (Büyük Cemal Paşa, dostu Sursok ile ipek ticaretinde daha büyük ve daha çok kar getiren işler yapmış).“

 

Dr. Grobba, uzun raporunun son bölümünde „Suriye Valisi Tahsin Bey’ın Erzurum’dan gelen bir dürüst memurluk namı vardı. O şimdi ya büyük Cemal Paşa’dan ders aldı, ya da şimdiki konumunda kendini, büyük stildeki kaydırmalar yapabilecek kadar güçlü görüyor.“ görüşlerine yer verdikten sonra  Tahsin Bey´in

„Cemal Paşa’nın başlattığı sistemi sürdürerek o, bu yılın 4 Şubat’ında Trablusşam, Beyrut ve Şam’dan bir tüccar konsorsiyumu ile ekte tercümesi sunulan kontratı yaptığını „
belirterek  „Dev karlar sağlayan Lattakiye ve Nuri kontratlarında vali Tahsin Bey olağanüstü bir pay sahibi gibi görünüyor.“  diye yazmaktadır.

 

„Tahsin Bey’in bütün et ve kereste kontratlarını da tek başına bağladığı göz önünde bulundurulursa, diğer sözleşmelerden de benzer karlar yaptığı varsayıldığında, onun gelirinin korkunç boyutlarda olması gerekir. Onun ve diğer yüksek memur ve subayların bu işlerıiböylesıne aleni yapmaları, tüm bu karların İstanbul’daki erk sahiplerinin onayı ile yapıldığı ve bunlardan büyük miktarların parti amaçları için aktarıldığı tahminini güçlendiriyor.“ diye yazar ve Dr. Grobba, raporunu şöyle bitirir:   „Bu durumda bir değişiklik, güçlü Tahsin Bey, Suriye Valisi olarak kaldığı sürece pek mümkün değildir.“

Dr. Grobba, yaptığı önerilerde valini değiştirilmesini ve kilit mevkilere Almanların yerleştirilmesini önerir. (Bkz: Alman Belgelerinde Alman-Türk Silah Arkadaşlığı ve Ermeniler, Serdar Dinçer, İletişim Yayınları, Ek CD, s.1115)

 Mondros Mütarekesinden hemen önce Tahsin Bey´in adı, Liman von Sanders´e danışman olarak geçer. Pratikte Osmanlı Genelkurmay Başkanı olan General von Seeckt, 13 Temmuz 1918´de Liman von Sanders´e gönderdiği telgrafta, Tahsin Bey´in Enver Paşa tarafından kendisine idareyi daha iyi etkilemek için danışman olarak önerildiğini yazar. 

 
Tahsin Bey, Suriye´nin Osmanlı´dan kopması sonucunda 9 Kasım 1918 tarihinde İzmir valiliğine atanır. 20 gün görevde kalan Tahsin Bey İttihat ve Terakki Hükümeti´nin istifası üzerine 29 Kasım´da azledilir.

 
Tahsin Bey´i artık zor günler beklemektedir. İngiliz yetkilileri Şubat 1919´dan Ekim 1919´a kadar Osmanlı hükümetine 5  kez tutuklanması için başvuruda bulunurlar. Bu arada İstanbul´da Divan-ı Harb-i Örfi Mahkemeleri başlamıştır. İngiliz yetkililer Tahsin Bey´in Boğaz´da oturduğunu bilmektedirler. Ancak 16 Mart 1920 günü İngilizler tarafından tutuklanarak Malta´ya gönderilir.

 
İngiliz yetkililer tarafından kendisine yöneltilen suçlamalara özetle bir göz atalım. Tahsin Bey, Ermenilerin sürgün ve toplu katliamları için alınacak önlemlere karar vermek için Erzurum´da toplanan konsey toplantılarına katılmıştır. Bu konsey toplantılarına Bahaeddin Şakir, Sivas Valisi Muammer, Van Valisi Cevdet, Bitlis Valisi Mustafa Abdülhalik Renda katılmıştır. Ayrıca bu konsey toplantıları 3. Ordu Komutanı Mahmut Kamil başkanlığında da yapılmıştır.  Tahsin Bey,  Erzurum´dan Erzincan´a sürgünlere bizzat refakat etmiş ve topluca katletmiştir. Yöneltilen diğer suçlamalar şöyledir: Rus Konsolosluğunun Ermeni hizmetkarlarının asılması. Erzurum kırsal bölgesinden 100 köyün hükümet emriyle 2 saat içinde sürülmesi. Toplam sürgün rakamı 10.000-15.000 arası. Bu sayıdan çok azı Erzincan`a ulaşabilmiştir. Ermeni iş adamlarından oluşan 40 ailenin katledilmesi. Geriye sadece bir erkek, 40 kadın ve çocuk sağ kalmıştır. 19 Haziran´da sürülen 500 Ermeni ailesi, Bayburt´tan geçerken katılan diğer kafilelerle 15.000 kişiyi buldu. Erkekler Kemah´ta katledildi. Bayburt-Kemah arasında toplu katliamlar, gasp, tecavüz ve kadınların Fırat´a (Karasu) atılması. İngiliz belgelerinde yer alan suçlamalarda, en çok katliamın Erzurum vilayetinde olduğu da belirtiliyor. Öte yandan Tahsin Bey´in Büyükdere´de bir konakta oturduğu ve burayı Suriye´den getirdiği gasp ve yağma hasılatının bir kısmı ile satın aldığı yer alıyor. (Dr. Grobba’nın raporuna dikkatinizi çekerim.) Tahsin Bey´in Erzurum´dan ilk sürgün kafilesinin emniyetini sağlamak için 1000 Lira aldığı ve ayrıca Piskopos Sempat Saadetyan´ın tek başına sürüldüğü ve bir daha haber alınamadığı belirtiliyor.(Ayrıntılar için Bkz: Malta Belgeleri, İngiltere Dışişleri Bakanlığı Türk Savaş Suçluları Dosyası, Vartkes Yeghiayan, Belge Yayınları, s. 205)

 Tahsin Bey, Divan-ı Harb-i Örfi Istanbul mahkemelerinde yargılanmaktan kurtulur. Ancak İngilizler onu Malta´ya sürer. Burada kaldığı sürede „Makedonya Eşkiyalık Tarihi ve Son Osmanlı Yönetimi“ adlı anılarını yazacaktır. Oğlu Celalettin Uzer tarafından yayınlanan anılarının ikinci bölümü ise halen yayınlanmamıştır.

 1919-1922 yılları arasında Divan-ı Harb-i Örfi İstanbul Mahkemelerinde açılan davalar arasında Erzincan ve Bayburt mahkemeleri özellikle önemlidir. Bu mahkemeleri merak edenler „Tehcir ve Taktil, Divan-ı Harb-i Örfi Zabıtları, Vahakn N. Dadrian, Taner Akçam, (İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları) kitabına başvurabilirler.

 

Malta`da İttihat ve Terakki`ye dair

Bu bölümde Tahsin Uzer`in Malta`ya „tehcir ve taktil“ suçundan sürgüne gönderildiği dönemde yazdığı İttihat ve Terakki ile ilgili yazısını özet olarak aktaracağım. (Kaynak: Tahsin Uzer, Makedonya Eşkiyalık Tarihi ve Son Osmanlı Yönetimi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1979)

 Tahsin Uzer, yayınlanan anılarının bir bölümünde “İttihat ve Terakki`nin kötü tutumu ve sonucu“ başlıklı bölümde şöyle yazar: “İttihat ve Terakki genel merkezi, Tahtakale`deki bir fırının üst katında iki odacıktan ibaretti. Başlangıçta çok çalışıyorlardı sonra kendilerine saraylarda oturmak nasip oldu. Ne çaredir ki, bilmeyerek ve anlamayarak bu fırka, iyilikten ziyade vatana ve milletine sonradan fenalık etti. Hükümet işlerine ve herşeye karıştı. Savaşın ilanına, Ermeni tehcirine kadar memleketin varlığıyla ilgili davaları bile üzerine aldı. Sonuç olarak ta bilinen akibet başa geldi. Cihan savaşındaki yenilgimizde genel merkezin hissesi büyüktür.“

 Tahsin Bey, Malta`da sürgünde iken yazdığı anılarında, „İttihat ve Terakki´nin kötü tutumuna örnekler“ başlıklı bölümde şunları yazar: 

 (...) Genel Merkez daima hissi hareketlerle yanlış yollar tutmuştur. Genel Merkez´de çalıştığım  8 aylık sürede milletin geleceğini pek yetkisiz ellerde gördüm“ diye yazdıktan sonra şöyle devam eder: “İşte meşrutiyet devrinde, mülki idarede mesleki bilgisi olmayan kişilerin bulunması, en büyük eksikliğimizdir... Genel Merkezde çalıştığım sürede, memleketin geleceğini çıkmaza sokan ve etkileyen, birçok vali raporlarını, halkın şikayetlerini, memurların birbirlerine iftiralarını, ihbarlarını ve daha birçok benzeri yazıları gördüm ve bunların nasıl incelenip karara başlandığına şahit oldum. Genel Merkez hükümet işlerine tam manasıyla burnunu sokmuş, nazırları ve devlet ileri gelenlerini buyruğu altına almıştı. Örneğin bir gece Maliye Bakanı Cavit Bey´in bir telgrafı geldi. Genel Merkez üyesi   Doktor Nazım Beyin kardeşi Fazıl Bey`i  tekrar Selanik defterdarlığına atamak niyetinde olmadığını, çünkü kendisini Selanikli olması sebebiyle böyle bir tayinin sakıncalı olacağını, bu itibarla  Fazıl Bey´in başka bir iş merkezine atanmak üzere bulunduğu bildiriliyordu. Aman efendim kıyametler koptu. Maliye Nazırına hitaben sert bir yazı kaleme alındı. Buna itiraz ettim, dinlenmedi ve neticede Fazıl Bey Selanik Defterdarı oldu. Daha buna benzer pek çok işlemler dikkatimi çekti.  Kısacası İttihat ve Terakki Genel Merkezi hükümetin her işine ve hatta memur atamalarına kadar olan yetkilerine bile karışıyordu. İlçe başkanlarının her biri, adeta birer emir verme basamağı olmuştu. Zeki ve şeytani planları olan memurlar, aleacele cemiyete üye yazılır ve bu kanalla amirlerini alaşağı ederek yerlerine geçerlerdi. Bu hal uzun süre böylece devam etti durdu.“

Tahsin Uzer, „İttihat ve Terakki içindeki bölünme ve nedenleri“ başlığı altında da şunları yazar:  „Hükümet içinde hükümet sayılan bu örgüt, yalnızca sosyal hayata, kültüre, imara, toplumun yararına ve buna benzer halkın manevi isteklerine yardımcı olsaydı,  İttihat ve Terakki cemiyetinden geniş ölçüde faydalanmak mümkün olurdu. Amma ne acıdır ki bu örgüt hükümetçi ve yönetici olma sevdasından kendini kurtaramadı. Bu tutumunun sonucunda da başarısızlığa uğrayarak sönüverdi. Sadrazam Talat Paşa`nın hemen hemen hergün genel merkezde bulunup gelen soruları ve dilekçeleri cevaplandırma zorunluğu, bunlardan çıkan tartışma ve anlaşmazlıklar, Enver ve Cemal Paşaların cemiyete karşı cephe almasını ve genel merkez üyelerinin ikiye ayrılmasını intaç etti.  Ali Kemal ve  taraftarlarının Enver ve Cemal Paşalar aleyhine örgütlenmeye başlamaları, Cihan Savaşında yenilgiye uğramasaydık dahi, yurt içinde korkunç çarpışma ve kavgaların başlamak üzere olduğunu müjdeliyordu. Doktor Nazım, Kara Kemal ve Canbulat Beylerin barıştan üç ay önce dahiliye, iaşe ve maarif nazırlıklarına getirilmeleri, İttihat ve Terakki genel merkezinin her türlü endişe yaratacak olaya el koymaya hazır bulunduklarını göstermekten başka bir anlam taşımıyordu. Daha doğrusu Meclisi Vükela (Bakanlar Kurulu) da, genel merkezin fikirlerini benimsemek ve uygulamak zorunda idi.“

 
„Enver ve Cemal Paşaların örgütlenme çabaları“ bölümde de şunlar anlatılır: „Enver ve Cemal Paşalarla bazı ordu komutanları da Kara Kemal ve İttihat ve Terakkiye karşı örgütlenmeye başladılar. Kara Kemal esnaf cemiyet ve topluluklarını bir ayaklanma havasına hazırlıyordu. Yani büyük bir iç kaynaşma ve keşmekeşin tohumlarını atıyordu. Eğer genel merkez, bu gibi müdahalelere başvurmasaydı, kesinlikle felaketler başına gelmez ve hükümet de çocuk oyuncağı seviyesine düşmezdi. Bu meseleyi ileride daha etraflıca değerlendirerek, tenkit ve görüşlerimi açıklayacağım. Çünkü genel merkez felaket nedenlerinin baş sorumlusudur. İttihat ve Terakki örgütü, Bulgarları Makedonya´da kurdukları Santralist veya Rumların Etniya Etrika Cemiyeti gibi durumunu düzene koyup, yetkilerini kullanmakla kalsaydı, memlekette maddi ve manevi yönden yararlı hizmetler yapar ve bu tutumuyla  da hükümete her yönden kuvvetli bir dayanak olurdu. Bu, ne yazıktır ki olmadı. Hükümet işlerine karışma olanağının gelenek halini alması, İttihat ve Terakki`yi vahim ve geri dönülemez uçurumlara itmiştir. Hükümet işine ve içine partizanca müdahaleyi itiyat haline getirenlerin akibeti daima kötü olmuştur.“

 
Hatırlatma anlamında yazıyorum, yukarıdaki anılar, Malta´da yazılmıştır.

 Tahsin Uzer´in yaklaşık 3 yıl içinde yazdığı ikinci yazıya geldi sıra.

 

Meşrutiyetin ilk şehitleri

(Yakın Tarihimiz Mecmuası`nın önsözü: 1922 yılında eski İzmir valisi Tahsin Uzer tarafından yazılmış olan bu yazıda Büyük Ermenistan projesinin tahakkuku için 1920 senesi başlarında Zürih şehrinde toplanan azılı komitecilerden mürekkep 20 kişilik Taşnak Komitesi, daha önce 1915`te Tiflis`te hazırlanmış olan „idam listesi“ ni gözden geçirerek tatbik safhasına başlamıştır. Bu yazıda aziz vatan evlatlarının birbiri ardına Avrupa`nın muhtelif şehirlerinde nasıl şehit edildiklerini ve bu katiller karşısında ise ilgili devletlerin nasıl lakayt kalışlarını okuyacaksınız.)

„Türkiye`yi yoketmek isteyenlerin büyük ümitler bağladıkları mahut „Sevr“ muahedesi yırtılıp atıldı. Mülkün hakiki sahibi olan millet, büyük kurtarıcıya sarılarak, dört taraftan üstüne saldıran ehlisalibe karşı mukaddes vatanı müdafaa etti. Doğu`da derin ve meşru bir intikamın hamasetli yürüyüşüne öncü olan koca Kazım Karabekir, bir hamlede gasıparı ezdi, Türk toprağını kurtardı. Ermeniler Dimyat`a pirince giderlerken, evdeki bulgurdan oldular.  Bu sıralarda patlak veren büyük Rus ayaklanması, Ermeni idealini büyük değişikliklere uğrattı. Ermeniliği tehlikeden tehlikeye uğratan Taşnaklar Erivan çevresinden kovuldu, tepelendi. Birleşik Amerika Cumhurreisi hayalperest Mister Vilson`un çizdiği veya çizeceği çerçevenin bir serap olduğu, aklı başında kimselerce anlaşıldı. İşte bugünkü Ermenistan`ın tabii vaziyeti, nihayet kararlaştırıldı. Artık mukadderatı ilahiyenin bu kati neticesine boyun eğerek, hem kendilerini hem de dünyayı rahat bırakmak icab ederken, sergüzeşt peşinde  koşan  azılı komitecilerden mürekkep Taşnak Komitesi, 1920 senesi iptidasında „Zürih“ şehrinde yirmi kişilik gizli bir kongre topladı. Bermutad büyük Ermenistan projesinin takibine ve daha bazı hususlara karar verdikten sonra -daha evvel Tiflis`te 1915 tarihinde hazırlanmış olan- kara (idam listesi) ni bir daha gözden geçirdi.  

Muhterem şehit Doktor Reşit ve Bozdoğan Kaymakamı Kemal Beylerin (Nemrut Mustafa Divan-ı Harbinin, şerrine uğrayarak idam edilmiştir. Yakın Tarihimiz Dergisi`nin notu.) isimlerini, Damat Ferit Paşa hükümetine teşekkür kararı ile listeden çıkardı. Liste dışında- Ermenilere zulüm etti diye bizim Divan-ı Harbimizce idam sureti ile-kurban edilen Nusret Bey`den dolayı, bu Divan-ı Harbi reisi nemrut Mustafa Paşa`ya selamlar gönderdi.

Vatansever Ömer Naci merhumu azraile bağışladı ve nihayet yirmibeş kişilik iki idam hücceti tanzim ile icra kuvvetine tevdi eyledi.  

Behbut Han`ın şahadeti, Zürih kararlarının tatbikine başladığına işaretti. Kaatil (Torlakyan), İstanbul İngiliz Divan-ı Harbinde kırk anbar hikayesi gibi muhakeme edildi. Müddeiumumi değiştirildi, beraat etti.


Bu beraat iyi bir alamet değildi. Nitekim çok geçmedi, 15 Mart 1920`de Talat Paşa, Berlin`in en kalabalık bir caddesinde şehit edildi. Halk tarafından tutulan kaatil (Taleryan) Alman jüri heyeti tarafından serbest bırakıldı. Talat Paşa`nın şahadetinden üç-dört ay sonra, Berlin İngiliz sefareti ile temasta bulunan asil ve zengin bir Hintli, kendi şoförü tarafından katledilmişti. Şoförün muhakemesinde Hintli`nin karısı veya metresi: „Kocamı ingilizler öldürttü, çünkü Talat Paşa`yı katleden komiteye İngiltere sefaretinden verilen mükafata ve daha bu gibi mühim sırlara vakıftı“ diye şahadette bulundu. Mahkemenin bu zabıtlarını bütün Alman gazeteleri, büyük harflerle yazdılar. Velhasıl birbirini takip eden beraatler, kaatillere yapılan tezahürat, toplanan ianeler komitenin emellerine ve maksatlarına yaradı.

Ufak bir aralık vermeden sonra, 1921 Kasım`ında eski Sadrazam Sait Halim Paşa, Roma`da bir sergi dolusu insan içinde şehit edildi. Doğrusu İtalya hükümeti zabıtası daha akıllıca hareket etti. İngiliz ve Alman mahkemelerinin yaptıklarına uyarak kaatilleri beraat ettirip Türk-İslam efkarını incitmektense, hiç tutmamayı muvafık gördü ve öyle yaptı.

Almanya Hariciye Nezareti, İsviçre sefareti vasıtasıyla, Ermenilerin gizli listelerini elde etmiş ve hariciye erkanından doktor (…………) marifeti ile bu isimlerden Almanya`da bulunanları haberdar etmişti.

Bu arada Cemal Azmi, Bahaatin Şakir merhumların evlerine polis konmak istedi. Fakat daha esaslı tedbirler alınması lüzumundan bahisle bu teklif reddedildi. Polis Müdürlüğü Siyasi Kısmında toplanan bazı Türk ricali, henüz gelmiş, tanınmamış Ermenilerin memleketten çıkarılması teklifinde bulundu. Almanlar da Ermenilerin esasen Türk pasaportunu hamil bulunmalarından, isimler üzerinde  kimlerin Türk ve kimlerin Ermeni veya başka ırktan olduklarını takdirden aciz bulunduklarını ileri sürdüler. Umumi Harpten sonra Almanya`da bütün idare şubeleri eski kudretli intizamını kaybettiği gibi, polis te büsbütün bozulmuştu. Nitekim Bahaattin Şakir ve Cemal Azmi Beyler, Nisan 1922`de-meşhur Olanda Ştrase`de- polisin göz yumuşu ve hatta kasdi önünde ve aile efradı arasında, şehit edilmişlerdir. Kaatiller sırra kadem bastılar.

Allah cümlesine rahmet eylesin. Bir hafta evvel Tiflis`ten gelen yeni bir kara haber, henüz kurumayan gözlerden, yine kanlı yaşlar akıtıyor. Cemal Paşa yaverleri ile şehit edilmiş. Tiflis, Gürcistan ve aynı zamanda (Kafkas Konfederasyonu)nun merkezidir. Yani emellerimiz, gayelerimiz müşterek dostlarımızın merkezidir. O halde kaatiller mutlaka tutulacak, cinayetin amilleri ve müessirleri bütün dünyaya ilan edilecektir. Çünkü Cemal Paşa merhumunun Efganistan`da yaptığı fikir inkilabı ve islahat, İngilizleri çok düşündürüyordu. Hatta İsviçre Kongresinde Loid Jorj, bu endişelerini Rus delegelerinden gizleyemiyerek, merhum Cemal Paşa`nın Efganistan`a geçmemesini rica ettiği bile söyleniyor. Eğer bu facialarda da Taşnaksiyon parmağı varsa, iş listeden çıkmış, millet intikamı meselesi olmuştur.

Şimdi birinci listeden yalnız bir zat Avrupa`da bulunuyor. Vatanın bağrına dönünceye kadar Cenab-ı Hak onu muhafaza buyursun. „ ((Kaynak: Yakın Tarihimiz Mecmuası, 1 Kasım 1962, Cilt: 3, Sayı: 36. Not: Yukarıdaki yazı, söz konusu kaynaktan aynen aktarılmıştır. S.U.)

 
Sadece “Şimdi birinci listeden yalnız bir zat Avrupa`da bulunuyor. Vatanın bağrına dönünceye kadar Cenab-ı Hak onu muhafaza buyursun.” cümlesindeki şahsın kim olduğunu ekleyeceğim: Dr. Nazım. 1926 İzmir Suikasti´nde Mustafa Kemal tarafından idam ettirilen kişi.

 

Kişisel bir yorum

 
Yukarıdakileri okuyunca ve Tahsin Uzer´in tüm biyografisine bakınca, Alman doktor Mayer´in 1915 yılında söylediği gibi insan kendisinin „ahmak“ yerine konulduğunu hissediyor. Gençlik çağından bu yana sadece ve sadece İttihat ve Terakki´de çalışmış olan bir kişinin böyle davranması nasıl açıklanabilir? Malta´da bu anıların yazıldığı tarihten geriye bakıldığında, durum vahimdir. Koskoca imparatorluk tarumar olmuş durumdadır. Kayıtsız şartsız bir teslimiyet söz konusudur. İttihat ve Terakki´nin en ağır suçluları kaçmış durumdadırlar. Soruşturma komisyonlarında öylesine ağır suçlamalar vardır ki, Tahsin Uzer ilk başta, Ermenilerin katledilmesi suçunu Bahaeddin Şakir´e atar. Çünkü Almanya´dadır. İkinci olarak Ermenilerin menkul ve gayrimenkulleri yağmalanmıştır. Yüzlerce askeri ve mülki amir bu yağmadan nasibini almıştır. Tahsin Uzer kendisini kurtarmak için Erzurumlu Ermenilerin menkullerini, hükümetin zoruyla vermek zorunda kaldığını ispatlamaya kalkar. Hatta makbuzu bile bendedir der. Bu soruşturmalar ve daha sonraki mahkemeler sonucunda birkaç kişi de idam edilmiştir. Bunları da bilmektedir. Neresinden bakılırsa bakılsın, özellikle Ermeni tehciri konusundaki suçlamalar çok ciddidir. Bu ciddiyetin farkında olan İttihatçılar, tüm soruşturma ve mahkemelerde genellikle üç maymunu oynamışlardır. Bu onların Bekirağa Bölüğünde aralarında kararlaştırdıkları bir savunma mekanizması idi. En ağır suçlamalara maruz kalanlar bile „Aaa, öyle mi olmuş“ havasında idiler. Tahsin Uzer, bir şekilde İstanbul Mahkemelerinde yargılanmaktan kurtulmuştur.

 Ancak  koskoca imparatorluğun önde gelenleri derdest edilip, köhne bir geminin ambarlarına tıkılıp, Malta´ya götürülmüşlerdi. Orada kendilerini aşağılanmış hissediyorlardı. Bir zamanlar imparatorluğun en önemli kişileriydiler. Bana kalırsa içlerinden birkaçının  idam edilmesi içten bile değildi. Tahsin Uzer burada anılarını kaleme alırken bir çeşit „süngüsü düşmüş“ durumdaydı. Neresinden bakılsa, sorumlusu olduğu vilayetteki 100 Ermeni´den 97´si artık bulunmuyordu. Bu oran da 125-134 bin arasındaki bir nüfusa tekabül ediyordu. Ayrıca bir de Teşkilatı Mahsusa komutanı Bahaeddin Şakir söz konusu idi. Ben kişisel olarak Tahsin Uzer´in tüm bunların farkında olduğu kanısındayım. Bu nedenle İttihat ve Terakki konusunda „nedamet“ getiren bir şeyler yazmak zorundaydı. Yazdı da. Ancak anılarında Van ve Erzurum valiliği dönemi hakkında neler yazdığını, yayınlanmadığı için bilmiyoruz. Vefatına kadar da bu anılardan kamuoyu haberdar değildi. Pek te önemli olduğunu sanmıyorum. Olsa olsa onun kaleminden nasıl baktığı konusunda merakımızı gidermiş olurduk. Tahsin Uzer´in Malta´dan kaçması da başka bir ilginçliktir. Malta´da bulunanların bir kısmı „biz suç işlemedik ki, niye kaçalım“ diye düşünüyorlardı. Bir kısmı ise kaçmayı düşünüyordu. Örneğin Van valisi Cevdet (Belbez) kaçtı. Tahsin Uzer de kaçtı. Daha sonra Anadolu´ya geldi, Derhal Mustafa Kemal hareketine katıldı. Sonra da 1922´de yukarıdaki  yazıyı yazdı.

 Kuşkusuz Tahsin  Uzer´i başka valilerle karşılaştırmak istemem. Örneğin Ermeni kızları konağına kapatan, erkekleri teknelerle Karadeniz`de boğduran,  “Sopalı vali“ olarak anılan, kendisinin “minnet borcunu Trabzon valiliğine atanmasında“ gösteren  bir Trabzon valisi Cemal Azmi gibi değildir. Hatta „bu yıl boğmalardan bol hamsi olacak“ diye espri yapan bir vali değildir.

 Örneğin  kendisine karşı çıkan kaymakamları öldürten, Ermenilere bizzat işkence yapan, 120 bin Ermeniyi sürmekle övünen, giderken bir bavulla, dönerken de tren dolusu sandıkla gelen, resmi tarihçileri bile “mahcup“ eden, “muhterem şehit doktor“ olarak andığı, “cellat“ ve “kasap“ lakaplı Diyarbakır valisi Dr. Çerkez Reşit ayarında değildir.

 Örneğin isyan ettiği gerekçesi ile Ermenileri  kiliselere doldurtup yaktıran ya da topluca top ateşine tutturan Bitlis Valisi Mustafa Abdülhalik Renda ile boy ölçüşemez.

 Hele halefi olan, casus diye yakaladığı çocukların ve papazın ayaklarına nal çaktıran ve bu nedenle “Başkale Nalbantı“ olarak anılan, “insan kılığında panter“ olarak anılan, aynı zamanda akrabası olan ve Van`ı kan gölüne çeviren Van Valisi Cevdet (Belbez) kategorisinde hiç değildir.

 Der Zor çöllerinde çocukları ve kadınları yakan, sürgünden geri kalan Ermenileri Çerkes ve Çeçen çetelere kuş gibi avlatan, bundan büyğk zevk alan, yaklaşık 200 bine yakın Ermeniyi yok eden Der Zor mutasarrıfı Salih Zeki ile karşılaştırılamaz bile.
Tahsin Bey valisi olduğu Erzurum vilayetinde olup bitenler hakkında bilgi sahibiydi. Kendisine gelen Alman Konsolosunun 10-15 bin kişilik Ermeni kafilelerinin katledildiğini bildirdiğinde, “yok canım o kadar da değil sadece 3-4 bin kişi“ diyebilmekteydi. 500 kişilik bir kafilenin yok edilmesini “14-15 kişi öldürülmüş“ şeklinde “hafife“ alan da Erzurum vilayetinin valisi Tahsin Bey`dir.   Sanırım bu kadar yorum yeterli.

 Peki kendisi de dahil İttihat ve Terakki, ne suçu işlemişti: Taktil-i nüfus (katliam), nehb-i emval ve nukud (mülk ve paraları yağmalama), ihrak-i mebani ve ecsad (binaların ve cesetlerin yakılması), tahrib-i kura (köylerin yıkılması), hetk-i ırz (ırza saldırma),  işkence ve eza-i fazayihini (işkence ve ahlaksızca eziyet), eza ceraimi            (eziyet suçları).

 

Bu suçlamaya Erzurum vilayeti ve valisi de dahildir. Umarım Tahsin Uzer´in neden Ermenilere yardım eden biri olmadığını ve „iyiler“ arasında sayılamayacağına ilişkin itirazımı  izah edebilmişimdir. (Ayrıca okurlardan yazılarımın uzunluğu nedeniyle özür dilemek istiyorum. 80 sayfalık ana metinden ancak bu kadar „kısa“ bir özet çıkarabildim.)