1915/16´da Erzurumlu Ermeniler nasıl yok edildi? (1)



 Selcuk Uzun - 21/03/2012 17:04:36 (632 okunma)

1915/16´da Erzurumlu Ermeniler nasıl yok edildi? (1)

Bir gün Hüsrev Sami ile Sapancalı Hakkı evde otururken Bahaeddin Şakir gelir, onlara hitaben „Haydi bakalım, Erzurum'a gidiyoruz. Ermenileri tehcir edeceğiz“ der, her ikisi de şaşırırlar. “Peki Ermenileri tehcir edeceğiz, mal ve mülkleri ne olacak? Bu hususta bir program var mıdır?“ diye sorarlar. Bahaeddin Şakir de onlara şunu söyler: „Yahu ne program olacak, Ermenileri tehcir edeceğiz dedik ya... alt tarafını anlayın!“ der.

Raymond Kevorkian´ın “Osmanlı Ermenilerinin Jön Türk Rejimi tarafından yokedilmesi“ (1915-1916)“ başlıklı kitabında Erzurum vilayetindeki katliamlar çok ayrıntılı olarak anlatılır.
Erzurum Ermenilerinin resmi tehcir öncesi, tehcir döneminde vilayet içinde ve Suriye`ye kadar olan sürgün yollarında uğradıkları katliam yerleri şunlar : Pasin yaylası, Tercan (Nenehatun), Sansa Geçidi ve köprüsü, Piriz yakınları, Kemah boğazı, Zenberek Köprüsü, Telli (Tebelli) Çayı, Bayburt-Erzincan yolu, Aşkale, Hınıs vadisi, Çividih dağı, Kütür Köprüsü, Piriz, Erzincan`ın güney-batısında Karasu ırmağı, Kahta, Çoruh nehri kıyısı, Erzincan`da 60 Ermeni köyü, Bayburt`un kuzeyindeki Yanbastı`daki Değirmendere ve Hus Boğazı, Çağ Boğazı, Güvendüz köyü, Burnaz/Purnak köyleri ve Karaköprü, Kasaba ve Erzincan arası, Kemah kazasına bağlı 15 yerleşim bölgesi, Refahiye/Gercaniş kazasına bağlı Gercaniş, Horopel ve Melikşerif köyleri, Kemah-Arapkir köprüsünden sonra Gümüşmaden, Samsat, Samsat yakınlarında Fırat nehri kıyısı, Suruç, Raffa, Birecik, Urfa, Kiğı köyleri, Deli Mizi Palu Tepesi, Fırat nehri üzerindeki Palu Köprüsü, Palu yakınlarındaki Dabalu mevkiinde, Erzincan Doğusunda Çerbelek köprüsü, Akpunar kazasına bağlı Sarpıçay, Erzurum İçkale, Fırıncılar Malatya mevkii, Diyarbakır-Mardin arası, Nusaybin civarı, Cizre`ye 3 saat uzaklıktaki bir bölge, Erzurum Aşkale Boğazı, Ardahan, Artvin, Olti, Ardanus, Eleşkirt, Diyadin, Beyazıt ve Karakilise. Eğer bir Türkiye haritası üzerinde yerleri kırmızı kalemle işaretlemeye kalkarsanız, tüm vilayetin kıpkırmızı olduğunu görürsünüz.

Katliamlara katılan ve saptanabilen Teşkilatı Mahsusa birlikleri ve çeteleri de şunlar: Dr. Bahaeddin Şakir ve Filibeli Hilmi komutasındaki çeteler, Mehmed Sungur, Mustafa Cafer`in komutasındaki birlikler, Dr. Bahaeddin Şakir`in komutası altındaki Teğmen Pire Necati birliği, Kemah Mebusu Halet (Sağıroğlu) Bey`in çetesi, Gülo Ağa çeteleri, Hoca Hamdi Bey komutasındaki Teşkilatı Mahsusa birliği, Armedanlı İsmail komutasındaki çete, Erzincanlı kasap Memduh çetesi, Ziya Hasan Çavuşoğlu çetesi, Boyağlı Sefer çetesi, Samsatlı Hacı Şeyh İçko komutasındaki çeteler ve askerler, Kiğı kazası Kaymakamı Laz Mithat Mehmed Bey komutasındaki askerler ve yerel çeteler, Mehmedzade Hilmi çetesi, Ulaşzade Mustafa Karaman çetesi, Nuri ile Kemah kaymakamı ve Kozukçioğlu Münir çetesi, Kürt Ziya Bey ve Adil Bey (Adil Güzelzade Şerif) çeteleri, Oturakçı Şevket ve Hurukçizade Vehib çeteleri, Mustafa Cafer`in çeteleri, Dersimli Baloşzade Hacı Mehmet Nuri, kardeşi Ali Paşa, Kürt aşireti Reşvan`dan Zeynal Bey, Hacı Bedri Ağa, Bitlisli Emin çetesi, Halil Kut`un Teşkilatı Mahsusa birlikleri, Kürt Murza Bey çetesi. Yukarıdaki isimleri topladığınızda da 30’a yakın çete ortaya çıkıyor. Bunlar sadece saptanabilenler.

Erzurum Ermenilerinin tehcir güzergahları da şöyle: İlk tehcire Erzurum`un doğusu (Pasinler Ovası) ve kuzeyinden başlandı ve tehcir istikameti Erzurum`du. Erzurum`dan sürgün edilen kafileler Batı`ya Ilıca-Aşkale istikametine doğru Bayburt yol kavşağını izleyerek (burada Trabzon, Gümüşhane, Bayburt Ermenileri kafilelere katıldılar.) bu kavşaktan Tercan (Mamahatun/Nenehatun) üzerinden Erzincan istikametine sürüldüler. Erzincan`dan sonra sürgünün rotası güneybatıya yönelerek Kemah üzerinden Ilıç-Kemaliye-Arapkir istikametini izledi. (Erzurum kafilelerinin ilki, Erzincan`dan Refahiye üzerinden Sivas ve Kastamonu yönüne gönderildiler. Ancak Talat Paşa`nın emri ile geri döndürülüp Kemah istikametine yönlendirildiler.) Arapkir`den sonra kafileleler Ağın üzerinden Malatya`ya gönderildiler. Malatya`dan sonra Adıyaman, Kahta, Samsat üzerinden Urfa`ya gönderildiler. Urfa`dan sonraki durak Suruç idi. Yani şimdiki Suriye sınırı. 

Erzurum`dan başka kafileler, güneye Tekman üzerinden Kiğı-Elazığ istikametine gönderildiler. Erzurum`un doğusundan sürgün edilen kafilelerin bir kısmı da, Hınıs üzerinden Muş-Bitlis üzerine gönderildiler. Ana güzergahı izleyen kafilelerin bir kısmı, Erzincan`dan güneye Pülümür üzerinden Elazığ`a gönderildiler. Ana güzergah üzerinden Ağın`a kadar gelebilen kimi kafileleler, Elazığ-Maden-Ergani-Diyarbakır-Mardin-Nusaybin üzerinden şimdiki Suriye sınırına gönderildiler. Ana güzergahı izleyen kafilelerin bir kısmı, Adıyaman`ı geçtikten sonra Maraş-Antep-Nizip`ten Birecik`e Suriye sınırına geldiler. Bir kısmı da Suruç`a gönderildiler. 

Tüm kafilelerin gönderileceği yerler, Suriye istikametidir. Genel olarak Suriye`ye girişler Yerablus-Aleppo hattı, Aleppo`dan Meskene-Rakka üzerinden Der Zor çölleri. Suriye`ye diğer geçiş yeri Birecik`in doğusunda ve şimdiki Suriye`deki Tal Abyad üzerinden Der Zor çölleri. Suriye`ye bir diğer geçiş yeri ise şimdiki Ceylanpınar`ın güneyinde Suriye`deki Rasul Al Hayn üzerinden güneye Der Zor çöllerine ve güneydoğu yönüne Musul ve Kerkük istikametidir. Ayrıca Aleppo`dan sonra güneye doğru Hama üzerinden Suriye, Şam istikametine. 

Talat Paşa´nın Evrak-ı Metrukesi´nde yaklaşık 125.657 olarak gösterilen Ermeni nüfusu tehcir sonrası 3.364 olarak verilmektedir. Bu rakamlar bile Erzurum vilayeti Ermenilerinin % 97`sinin tehcire tabi tutulduğunu göstermektedir. Dr. Bahaeddin Şakir, 1915 yılının yaz aylarında, Erzurum`dan Antalya Mutasarrıflığına çektiği telgrafta “ Erzurum, Van, Bitlis, Diyarbakır, Sivas, Trabzon havalisinde tek bir Ermeni kalmamak üzere Musul ve Zor taraflarına sevk edildiklerini“ belirterek, Antalya`da ne yapılmakta olduğunu sorar. 

Erzurum`da ve bölgede görev yapan özellikle Alman Konsolosu Scheubner Richter`in, Alman askeri ve sivil görevlilerin, misyonerlerin ve diğer ülke diplomatlarının tanıklıkları da mevcuttur. Doğu Bölgesinde Teşkilatı Mahsusa birliklerinin bir kolundan sorumlu olan Alman Miralay Stange´nin, Erzurum`dan İstanbul`daki Alman Askeri Misyonu`na yolladığı 23 Ağustos 1915 tarihli gizli raporunu aktarmak istiyorum. Alman Albay Stange`nin,“Ermeni sürgünleri hakkında rapor“ başlığını taşıyan gizli raporunda özetle şunlar yazılıdır:

Ermeni sürgünleri yaklaşık Mayıs 1915`te başladı. Bu yılın 10 Şubat`ında buradaki Osmanlı Bankası`nın 2. Müdürü olan bir Ermeni akşam sularında cadde ortasında kurşunlandı. Hükümetin sözümona tüm çabalarına rağmen katil asla bulunamadı. Bugün artık, bu cinayetin açık bir politik cinayet olduğundan kuşku yok. O sıralarda Erzincan Ermeni Başpiskoposu da öldürülmüştü. 20 Mayıs`ta Ordu Komutanı Kamil Paşa(3. Ordu Komutanlığı görev bölgesi Doğu`daki “Ermeni Vilayetleri“ ve Trabzon görev alanı içindeydi.) Erzurum`un kuzeyindeki Ermeni köylerinin boşaltılması emrini verdi. Bu emir, Türk makamları tarafından en kaba şekilde yerine getirildi. 

İnsanlar çok kısa bir zamanda ev, han ve tarlalarından kovuldular ve sürüldüler. İnsanların büyük bir bölümüne en gerekli şeyleri toplamaları ve yanlarına almaları konusunda jandarmalar tarafından hiç zaman bırakılmadı. Geride bıraktıkları ve yanlarında taşıdıkları eşyalar refakatçi jandarma ve askerler tarafından el konuldu veya evlerinden çalındı.

O günkü kötü havada sürülenler geceyi açık havada geçirdiler. Yerleşim bölgelerine gıda maddeleri veya su temini için gitme iznini ancak jandarmalara özel bir para vererek alabiliyorlardı. Tecavüz olayları oldu ve artık korkuya kapılan anneler bebeklerini besleyebilecek imkanları olmadığı için bebeklerini Fırat`a attılar. Alman Konsolos, konsolos çalışanları tarafından ekmek dağıttırdı ve onlar sürülenlerin sefaleti hakkında rapor verebilecek durumdadır. Bu Ermenilerin Nenehatun (Tercan) yakınlarında çeteler, aşiretler ve benzeri çapulcular tarafından askeri refakatçilerin rızasıyla hatta yardımıyla öldürüldükleri hiçbir kuşkuya yer vermeyecek şekilde kesindir. Vali bu gerçeği (tabii ki sadece küçük çapta) doğruladı. Alman Konsolos bu katliamdan yaralı olarak kurtulan yaşlı bir Ermeniyi de sorguladı. 

Çok sayıda ceset, Konsolos çalışanı savaş gönüllüsü Schlimme tarafından da görülmüş. Haziran başında Erzurum`dan Ermenilerin sürgünü başladı. Hükümet, polis ve hükümet organları tarafından bu sürgünün uygulanışındaki yol ve yöntemler, her türlü organizasyon ve düzenden mahrumdu. Tersine bu sürgündeki organizasyon ve düzen, buna katılan tüm Türklerin gaddarca, insani olmayan, kanunsuz keyfiliği ve hayvanca hareketleri, derin bir nefret duyulan ve kanı helal olarak görülen bir halk topluluğuna karşı yapılanlara emsalsiz bir örnektir. Bu konuda birçok örnek bulunmaktadır.

Hükümet sürülenlere herhangi bir yardım konusunda en küçük birşey yapmamaktadır. Amirlerinin zihniyetini bilen polisler de, Ermenilerin çektikleri eziyetin artması için de aynı şeyi yapmaktadırlar. Sürgün emrediliyor, tekrar kaldırılıyor, sonra verilen oturma izinleri polis tarafından birkaç gün içinde tekrar geri alınıyor, iptal ediliyor ve tekrar sürgün emri veriliyor. Sürgün emri birçok durumda akşamdan sabaha kararlaştırılıyor. Itiraz ve şikayetler dikkate alınmıyor, genellikle de kötü muamele ile karşılık veriliyor. Hükümet sürülenlere, gidecekleri yeri söylemiyor. 

Nakliye araçlarının fahiş fiyatlara yükselmesine izin veriliyor, çoğunlukla daha sonra ortaya çıktığı gibi, kötü eğitimli, sürülenleri koruma sorumluluğunu hiçbir şekilde ciddiye almayan yetersiz refakatçi ekibi verilmektedir. Genel olarak şehir dışındaki yollarının güvenilmezliğinin had safhaya çıktığının bilinmesi bile devlet memurlarının Ermenileri sürmesine engel teşkil etmemektedir. Onlar ölmeliler. Trabzon`da Ermenilerin mal ve mülkleri hakkında açıklamada bulunmaları ve yanlarına almaları bile yasaklandı. Konsolosluk çalışanı Alman savaş gönüllüsü Schlimme (Konsolosluk adına Bayburt ve Erzincan üzerinden Trabzon`a bir seyahat yapmıştı), Trabzon`da polis karakolundaki polislerin sürgüne gönderilenlerin yolluk bohçalarını bile aldıklarını gördü. 

Hükümetin olan biteni gizlemeye veya hafife almaya, görmezlikten gelme çabalarına rağmen durum aşağıdaki gibidir: 16 Haziran`da ilk kafileden direkt Harput`a gönderilen ve çok eşya ile yola çıkan Ermenilerin önde gelen eşrafının birkaçı istisna hepsi öldürüldü. Vali öldürülenlerin sayısını 13 olarak verdi. Kadınlar bebeklerle Harput`a geldiler. Yetişkin kızlar hakkında güvenilir bir bilgi yok. Diğer kafileler Bayburt üzerinden Erzincan`a ve oradan da Kemah istikametine (Fırat Vadisi) yönlendirildiler. Onlar bir şans eseri Fırat vadisini geçmiş “olmalılar“. Ama Harput`a giderken daha da tehlikeli yerlerden ve Urfa civarından geçtiler. Trabzon Ermenilerinden erkekler dağın eteklerine götürüldüler ve askerin yardımıyla vahşice katledilirken, kadınlar da acınası bir durumda Erzincan`a sürüldüler. Onlara ne olduğu bilinmiyor.

Trabzon`da Ermeniler denize götürülüp, teknelerden aşağı atıldılar. Trabzon Başpiskoposu Erzurum`da askeri mahkemeye çağrıldı ve oraya giderken bütün kavasları ile birlikte boğuldu. Trabzon ve Bayburt arasında bir Ermeni askeri doktor da öldürüldü. Erzincan Ermenilerinin hepsi Kemah Boğazına sürüldü ve orada vahşice katledildiler. Cesetlerin, oraya daha önce gönderilen arabalarla Fırat`a götürüldüğü ve nehre atıldığına ilişkin güvenilir bilgiler vardır. Erzincan Başpiskoposu bu kafileye refakat etmiş ve öldürülmüştür. Erzurum`da çok az Ermeni bulunmaktadır. Erkekler tarafından korunmayan kadın ve çocukların şehirde kalabileceğine ilişkin daha önce verilen emir de yürürlükten kaldırıldı ve onların da sürgünü katı ve acımasız bir şekilde gerçekleştirildi. Hatta ordu ve devlet işletmelerindeki ustalar, demirciler, şoförler, hastahane personeli, banka ve devlet görevlileri, askeri doktorlar gelişi güzel sürüldüler. Ermenilerin Erzurum savaş bölgesinden uzaklaştırılmalarının kanunlara uygun ve askeri gereklilik için uygun olduğu gerekçesi öne sürüldü. Ancak gerçekte, farklı nedenlerden dolayı Ermeniler asla güvenilmez olarak görülüyordu.

Sürgün önlemlerini yerine getirmek için vali, bazen ordu komutanının emrine, bazen de Istanbul`un emrine dayanıyordu. Başka bir biçimde de, ordu komutanı sürekli olarak acımasızca sürgünlerin hızlandırılmasını emrediyor, uygulamasındaki sorumluluğu valiye yüklüyordu. Ancak valiye gerekli uygulama araçlarını ya vermiyor ya da vermek istemiyordu. 

Ordu komutanlığının Ermenilerin öldürülmüş olmasından, refakatçi jandarmaların tavrından da haberi olması gerekirdi. Ordu komutanlığı yolların güvensiz olduğunu da bilebilirdi. Ama bu zararlı durumların ortadan kaldırılması için birşey yapmadı. Tüm bunlara rağmen Ermenilerin bu yollara sürülmesi emrini verdi. Bu tavır, onun konsolosa yaptığı açıklamaya uygun düşüyordu: Savaştan sonra Ermeni sorunu kalmayacaktı.

Tüm bu olup bitenlerden sonra şu kesinlikle kabul edilebilir: Ermenilerin sürülmesi ve imhası, Istanbul`daki Jön Türk Komitesi tarafından kararlaştırılmıştı. Kanıma göre (muhtemelen) organize edilmiş, ordu mensuplarının ve gönüllü çetelerin yardımıyla uygulanmıştır. Burada bulunan Komite üyeleri de şunlardır: Hilmi Bey, Şakir Bey, Erzurum milletvekili Seyfullah Bey. Ayrıca burada görev yapan: Vali Tahsin Bey, Polis Müdürü Hulusi Bey ve nihayet önlemlerin uygulamasında polis müdürünün yanısıra, en kaba vahşiliği kanıtlanmış olan Mahmut Kamil Paşa.“

İran üzerinden Rusların cephe arkasında operasyonlar düzenlemek ve örgütlemek için, gizli bir görevle Erzurum´a gönderilen ve resmi sıfatı Erzurum Konsolos yardımcısı olan Max Erwin von Scheubner-Richter, bizzat Erzurum ve çevresindeki tehcir uygulamalarına ve katliamlara tanık olmuş biridir. Onun Almanya´ya gönderdiği telgraf ve raporlara bir göz atalım. 

Türk Komitesi temsilcileri ile Ermeniler arasındaki görüş ayrılıklarını gidermek için, benimle Azerbaycan ve Doğu Kafkasya’ya giden ve çok iyi tanıdığım İttihat ve Terakki’nin Genel Komiseri Ömer Naci’nin diğer Komite üyelerinin acımasız önlemlerini onaylamadığından dolayı destek bulacağım. Çünkü o haklı olarak bu uygulamaların Kafkasya’daki Fidai Partisinin liderlerinde iyi bir izlenim bırakmayacağından korkuyordu. Ortak seyahatimiz sırasında Ermenilere karşı önlemlerin anlamsızlığını konusunda onu hala ikna edebilirim. Ayrıca benim olduğum yerde bizimle seyahat eden aralarında Trabzon vilayetinde Ermeni katliamının kışkırtıcısı Dr. Fuat ve diğer birkaç Komite üyesini, tıpkı Halil birliklerinin Kuzey İran’da Hıristiyan katliamı yapmaları gibi Ömer Naci’nin birliklerinin de böyle bir şeye girişmesini en azından dizginleyebilirim. Ömer Naci, benim şahsımda bir Alman subayında, Komitenin diğer üyelerine karşı onun ölçülü tavrını destekleyen bir dayanak bulmuştu. Bitlis’e kadar geçtiğimiz yerlerde, yerle bir edilmiş köylerde öldürülmüş Ermenilerin yarattığı vahşi görünüş, diğer beylerde etkisini göstermemiş değildi. Ben ve benim Alman refakatçilerimin onların ülkü kardeşlerinin yaptıklarının tanığı olmaları, onlar için açıkca rahatsız edici bir durumdu. Ve tekrar tekrar yaptıkları açıklamalarla suçu Kürtlere atıyor ve bizim tarafımızdan edinilen kötü izlenimi zayıflamaya çabalıyorlardı. 

Son olarak aşağıdakileri eklemek istiyorum: Benim Erzurum’dan gönderdiğim rapordaki korkularım yani Ermenilerin göç ettirilmesinin onların imhası olacağı veya imhayı amaçladığı yönündeki korkularım maalesef gerçek çıktı. Göç ettirilen bu halktan hala Mezopotamya’da yaşayanlar da umutsuz bir durumdalar. Türkiye Ermenilerinin İstanbul’da ve diğer büyük şehirlerde yaşayan birkaç yüzbinin dışındakilerinin aşağı yukarı hepsinin imha edildiğini söylemek, abartı değildir. Bu tarihin ilk perdesi maalesef kapandı. Birçok önde gelen Türk kişilerle bir dizi görüşme yaptım. Bende şu izlenimi bıraktılar: Jön Türk Komitesi’nin büyük bir bölümü, Türk imparatorluğunun sadece müslüman, pantürk temelde kurulabileceği görüşünde idi. Müslüman olmayan, Türk olmayan vatandaşlar, zorla müslüman ve Türk olmalıydılar, olmadığı zaman da imha edilmeliydiler. Bu planın uygulanabilmesi için bu insanlar en uygun olanlarıydılar. Bu programın ilk aşaması, Ermenilerin halledilmesiydi. Bunun için Türkiye ile ittifak halinde olan güçler ile Taşnak Partisi’nin sözümona devrim yapma hazırlıkları engellendi. Yerel huzursuzluklar ve Ermenilerin öz savunma çabaları ayrıca abartıldı ve tehdit edilen sınır bölgelerinden Ermenilerin göç ettirilmesini motive etmek için bir bahane olarak kullanıldı. Ermeniler yolda Komite’nin kışkırmalarıyla, Kürt ve Türk çeteler, yer yer de jandarmalar tarafından da öldürüldüler. Aynı zamanda Musul valisi Haydar Bey tarafından Doğu Kürdistan’daki Nestoriyanerler, yiğitçe savunmaya rağmen sürüldüler. Bir kısmı da yok edildiler. Tarlaları ve evleri yerle bir edildi. Yaşayabilenler Ruslara kaçtılar ve Türklere karşı savaştılar. Halil Bey’in Kuzey Iran’a seferi, Ermeni ve Suriye taburlarının katledilmesini getirdi, Ermenilerin, Suriyelilerin ve Iran halkının, Kuzey Iran’dan sürülmesi sonucunu doğurdu ve arkasında Türklere karşı büyük bir nefret bıraktı. Araplarla bir hesaplaşma da düşünüldü. Ancak askeri durumun uygun olmaması bunun gerçekleştirilmesini erteledi gibi görünüyor. Bu arada Arapların büyük ölçüde askere alınması ve Arap birliklerinin olağanüstü eksik donanımla uygun olmayan iklim bölgelerine gönderilmesi ( 1914 Erzurum kış seferi, 1915 Kuzey Iran) olayları, buna yedek bir çözüm olarak gösterilebilir. Pantürkist fikirlerin gücünün ve uzak etkisinin komik bir şekilde abartılmasıyla, Kafkasya’daki Ermenilerin etkisinin küçümsenmesiyle, Kafkasya müslümanlarının Türkiye’ye ilhak edeceği ve Rusya’ya karşı bir isyanı kazanabileceğine inanıldı. Ancak durum sadece yavaş yavaş durulmaya başladı. Ermenilere karşı yapılanlar, Türk-Kürt çetelerinin Kafkas sınır boylarındaki tutumları, bu planın olabilirliği umudunu azalttı. Kafkaslar arasında Alman propaganda çalışması, sempati ile karşılanmadı ve çoğu kere engellendi. 1916 Ağustos sonuna kadar edindiğim izlenimler ışığında, Türklerin orada yaşayan diğer uluslarla olan ilişkileri konusunda gelecek için şunları söyleyebilirim: 6. Ordu Bölgesinde, Türklerin tarafında çarpışan Kürtlerin fanatikliği tekrar kışkırtılarak ve onlara hareket serbestliği tanınarak, oradaki Hıristiyan halka karşı saldırma denemesinin yapılacağı, olasılık dışı değildir.
 „ ( 4 Aralık 1916 tarihinde Almanya’nın Erzurum Konsolosu Scheubner-Richter’in Başbakan’a gönderdiği kendi düşüncelerini anlatan rapordan)

Halil’in (Kut) Irak’a düzenlediği sefer, Ermeni ve Suriye katarlarının katledilmesine sebep oldu. İki gece içinde 15.000 Ermeni Musul’da öldürüldü. Yaşına cinsiyetine bakılmaksızın gruplar halinde nehrin kıyısına götürüldü ve kör aletlerle doğrandı. Böylece barut ve kurşun tasarrufu da sağlandı.“[b] (Konsolos Muavini olarak çalışan Scheubner Richter’in 4 Aralık 1915 tarihli raporundan) 

„[b]Erzincan`a giden kafileler Nenehatun, Sansar, Fırat Köprüsü ve Perez`de Türk ve Kürt gönüllüler tarafından baskına uğradılar, soyuldular ve öldürüldüler. Öldürülenlerin sayısı 10-20 bin arasında olabilir. Hükümete göre ise 3-4 bin arası. Çevrede sayılan ve sevilen büyük bir toprak sahibi bana şunu sordu: Niçin Alman hükümeti, Türk hükümetinin Ermenilere karşı bu hareketini teşvik etti. Eskiden de Errmeni kırımı oldu. Ama çoğunlukla erkekler arasındaki bir savaş olarak sınırlıydı. Şimdi Kuran`ın hükümlerine aykırı olarak binlerce suçsuz kadın ve çocuk öldürülüyor. Bu olanlar halkın galeyana gelmesi ile değil, tersine sistematik bir şekilde hükümetin-Komitenin emirleri ile olmuyor mu? Genel bir amaç olarak ve hazırlanmış bir Ermeni ayaklanması iddiası için bana göre her türlü kanıt eksiktir.“ ([b]Konsolos Scheubner Richter`in, 5 Ağustos 1915 tarihli telgrafından
 )

1915/16´da tehcir edilen Ermenilerin sayısı itibariyle Erzurum, Sivas´tan sonra (141.592) ikinci sırada, en büyük katliamların yapıldığı vilayetler içinde ise ilk sıralarda yer alır. Der Zor´a varabilenler arasında çok az sayıda Erzurumlu Ermeni bulunmaktadır. 



İngiliz Komiser önündeki dilekçeyi okuyunca, ilk önce şaşırdı. Bir kez daha dikkatlice okudu. Dilekçe sahibi İngiliz yetkililerden hesap sorarcasına, mallarım ve param nerede diye soruyordu. Bir takım para hesapları yapmış, kaybettiği sermayesinin ne olacağını soruyordu. İngiliz Komiser ilk önce dilekçede neden bahsedildiğini pek anlamadı. Dilekçenin Malta`dan gönderildiğine ilişkin notu görünce, durumu anladı. Masanın çekmecesinde duran listeyi aldı, ismi bulmaya çalıştı. Yaklaşık 150 kişilik liste alfabetik sıraya göre değil de, numara sırasına göre yazıldığı için, ilk sıradan aşağıya doğru ismi aramaya başladı. Ortalarda bir yerde 2790 numarasında ismi buldu. Sekreterinden 2790 numaralı dosyayı getirmesini istedi. Dosyada 16 Nisan 1919`da Batum`da İngiliz askeri yetkilileri tarafından tutuklandığı, 22 Ocak 1920´de İstanbul´a getirildiği, Çanakkale`ye sevkedildikten sonra Mondros´a 15 Mart 1920´de gönderildiği yazılı idi. 31 Mart`ta da Malta`ya gönderilmişti. İstanbul´a getirilişinden birgün sonra askerlerce yanında bulunan mühürlü bir paket teslim edilmiş, içinde altınlar ve rubleler olduğu söylenmiş ve çanta mahkeme kasasına konulmuştu. 

İngiliz Komiserin kendisine gönderilen sayısız dilekçeler arasında 2790 numaranın gönderdiği dilekçe belki de en kısa olanıydı. İngiliz Komiser dosyayı okumadan önce, gönderilen dilekçedeki rakamlara bir daha göz attı. Şöyle bir üstün körü bir hesap yaptı. Eğer dilekçe sahibinin dedikleri doğruysa, bu zengin bir işadamı olmalıydı. 1920 yılının hesaplarına göre oldukça fazla bir yekun tutuyordu mal ve paraların toplamı. Kendisine aynı yerden gelen dilekçeleri okumaya fazla meraklı değildi, ne de olsa herkes suçsuz olduğunu, insan haklarının çiğnendiğini, kendilerine isnat edilen suçlarla hiçbir alakalarının olmadığını, kimileri bilmediklerini, kimilerini duymadıklarını, kimileri de görmediklerini bile yazıyorlardı. İngiliz Komiser tüm bu yazılanlara alışık biriydi. Hatta çok özel dilekçeleri bile okumuş, bunları okumaktan da sıkılmıştı. Ama bu dosya diğerlerinden farklıydı. Adam resmen, paralarım, mallarım ne oldu, zararımı kim karşılayacak diye bir de adeta kafa tutuyordu. Hem de „işgal kuvvetlerine“!

Dosyada dilekçe sahibinin aleyhine birçok tanıklık vardı. Bazı olaylar ayrıntılarıyla anlatılmış, yer, zaman, para ve mal miktarları çok net olarak belirtilmişti. İngiliz Komiser dosyaları incelemeye başlayınca, bu zengin işadamının alacaklısının çok olduğunu farketti. Onun hakkında şimdiye kadar 14 dilekçe verilmişti, çoğu alacaklarını geri istiyordu. Ayrıca bunlardan başka hakkında tanıklık yapanların ifadeleri de vardı. İstanbul´a getirilişinden bu yana geçen 2,5 ay içersinde verilmişti bu dilekçeler, en son 15. dilekçeyi de 17 Nisan 1920´de kendisi yazmıştı. Tek tek üşenmeden saydığında toplam 20 kişinin bu adam hakkında şikayetlerde ve tanıklıklarda bulunduğunu saptadı. 

Tiflis`ten gönderilen 25 Mayıs 1919 tarihli yazı ile Genel Merkez Karargahı´ndan 9 Haziran 1919 tarihli Tuğgeneral imzalı yazıda, 2790 numaralı kişiye yönelik ağır suçlamalar vardı. Suçlamalar iki noktada toplanıyordu: Birincisi mal, para ve mülke el koyma ve yüz kızartıcı suçlar, ikincisi toplu ölüm olayları. Kendine yöneltilen suçlamalar genellikle 1915 yılına aitti. Kendisine suçlama yöneltenlerin bir kısmı Batum`da, bir kısmı da halen İstanbul´da oturanlardan gelmekteydi. Batum´dakiler askeri yetkili veya askeri vali tarafından onaylanmış ifadeler ve dilekçelerdi. 2790 nolu kişihakkındaki suçlama ve tanıklıkların hepsi Erzincan sancağında 1915 yılında olup bitenlerle ilgiliydi. İngiliz Yüksek Komiserliği dosyayı okuduktan sonra, İngiltere Dışişleri Bakanlığı`na gönderdiği 24 Kasım 1920 tarihli raporunda, 2790 nolu kişinin gözaltına alınıp mahkemeye çıkarılmasını önermişti. 

Dosyadaki „Suçlamalar“ bölümünde birinci kategoride mal, mülk, para ve yüz kızartıcı suçlar konusundaki tanıklıklar şunlardı: 
Bayburtlu olan ve Batum`da ifade veren bir kadın tanık, 1915 Haziran`ında Bayburt`tan Erzincan`a sürüldüğünü, orada açık bir alanda toplandıklarını anlatarak başlamıştı. „Erzincan´da hiç Hıristiyan bırakılmamıştı. Meydanda Erzincan´ın önde gelen adamları vardı. Aralarından bir tek Onu sayabilirim. Bütün küçük çocukları ve bebekleri topladılar ve gözlerimizin önünde nehre attılar. O çocuklarımdan birini nehre attı, üçünü de Türklere verdi. Şu ana kadar ikisini bulabildim. O beni hizmetkarı ile evine yolladı. Birçok genç kadın böyle alınıp götürüldü.“ Tanık bundan sonra kalan erkeklerin nehir kıyısında vurulduğunu anlatıyordu. Kadın tanık günlerce Onun evinde kaldığını ve evinde Erzincanlı zengin bir Ermeni olan Sarkis Efendi`nin 20 yaşındaki kızını gördüğünü söylemişti. Evdeki kadınlar daha sonra kumaş fabrikasına gönderilmiş ve 14 ay orada alıkonmuştu. İkisi de metres gibi kullanılmıştı, daha sonra sürekli karşı koyan kızın yerine yenisi getirilmişti. İki ay sonra kadın Onun tarafından zorla Bayburt`a götürülmüş ve sakladığı paranın hepsi 500 lira ve 200 lira süs eşyası alınmıştı. Rusların gelmesinden 7 gün önce şehri terkederken, kadına askeri madalyasını vermiş ve onu getirdiğinde parasını geri vereceğini söylemişti. Madalyanın üzerinde bir yıldız ve „İbret, Rahmet, Sadakat“ yazılıymış. Kocasının 6 mağazası ve bir evi Türkler tarafından alınmıştı. 

İstanbul´da oturan bir tanık ise kayınpederinin eczane deposunu Ona verdiğini anlatarak başlıyordu ifadesine. Kayınpederi Onun tarafından sürülmüş ve öldürülmüştü. Eczanenin ve deponun o zamanki değerinin 2000 Türk altın olduğunu söyleyen tanık, 750 Türk altını değerindeki evinin mobilyalarının ve bazı değerli ilaçların Onun tarafından çalındığını söylüyordu.

Erzincanlı Ermeni bir tüccar ise kendisi sürüldükten sonra Manisa´daki fabrikayı, 400 liralık Türk altını değerindeki malları, yünleri ve dokuma tezgahlarını Onun gasp ettiğini ifadesinde belirtmişti. Ayrıca mallarını alabilmek için de bir Ermeni tüccarın öldürülmesine neden olmuştu. 
İstanbul´da yaşayan bir başka Ermeni tüccar da, Ona emanet edilmiş ticari mallarının yaklaşık 3000 Türk lirası olduğunu belirterek, bankalarda çok büyük miktarlarda para ve ayrıca mallara sahip olduğunu ifade etmişti. Ermeni tüccar ifadesinde „Kendisi sürülen Ermenilerin mallarını zimmetine geçirerek, muazzam ölçüde zenginleşmiş bir adamdır“ demekteydi.

İstanbul Pangaltı´da oturan bir kadın Ermeni tanık ta, Ondan babasının çalınmış mallarını talep ediyordu.

Mallarına el koyabilmek için Onun tarafından öldürtülen zengin Ermeni tüccarın oğlu da, Ondan 20.000 altın Türk lirasını talep etmekteydi. Tanık ifadesinde, Onun sermayesi 500 lirayı bulmayan bir müteahhit olduğunu, savaş esnasında 300.000 liralık bir servet yaptığını belirtiyordu. Tanık ayrıca, Erzincan Mutasarrıfının Ona danışmadan hiçbirşey yapmadığını söyledikten sonra, Onun Batum´a gittiğini ve Vehip Paşa´nın desteğiyle orada büyük miktarda malı zimmetine geçirdiğini, „50 yıl boyunca sadece 1500 lira kazanmış olan bu adam, 4 yıllık savaş süresinde bunu yarım milyona çıkarmanın yolunu buldu“ demekteydi. Tüm ailesinin Erzincan´dan sürüldüğünü anlatan tanık, babasının dükkanını, evini ve tüm mallarını Ona emanet ettiğini söylüyordu. Mallar daha sonra 18.000 liraya satılmıştı. 

Erzincanlı bir başka tanık, 1915 Mayıs´ında zorla alınan malları karşılığında 15.000 altın talep ediyordu. Bir başka tanık ta, ağabeyinden zorla alınan mallarının karşılığında 2000 altın talep etmişti. 
Dosyanın „Suçlamalar“ bölümündeki ikinci kategorideki ifadeler de şöyleydi.

Transkafkasya´dan Tuğgeneral V.H. Beach imzalı Tiflis kaynaklı iletide Ona yönelik suçlamalar şunlardı: a) Erzincan ya da yakınlarında, Mayıs ya da Haziran 1915´te Ermenilerin toplu katliamı, b) Erzurum-Erzincan arasındaki Sansa Vadisi`nde 1918 Nisan ayında toplu katliam, c) Ve Ermeni kadınlarına yönelik tecavüz. 

Batum´da bulunan Erzincanlı bir Ermeni tüccar, Memduh ve Macit´ten komiteyi idare edenler diye söz ettikten sonra, Erzincan´dan sürgünlerin 1915 20-28 Mayıs´ında başladığını, Onu ve Memduh´u Kemah yolunda gördüğünü ve yol üzerinde cesetler olduğunu belirtiyordu. Erzincanlı bir tanık, Onu Mayıs´ın son günlerinde Erzincan ile Kemah arasında görmüş. Askeri nişanlar takıyormuş ve emirler vermekteymiş. Tanık katliamdan ölü taklidi yaparak kurtulmuş, Memduh´un evinde köle olmuş, o evde Memduh, O, Halat Bey ve vali Tahsin Bey toplantılar yapıyorlarmış. 

Batum´da yaşayan Erzincanlı bir tanık ise babasının ve amcasının asıldığını belirterek, 1915 Ilkbaharındaki Kemah mezaliminde Onu, Halat ve Memduh`u suçluyor. Tanık „Onun askerleri“ diye bahsederek, 250 kadın ve çocuğun tecavüze uğradığını belirtiyordu ifadesinde. 

Erzurumlu bir tanık ta, kendisinin Erzincan´a sürüldüğünü, Onun sürgünleri Erzincan dışına çıkardığını ve ertesi gün Kemah katliamı olduğunu belirtiyordu. Tanık Onu Sivas´ta gördüğünü, ticaret yaptığını ve Erzincan´daki gibi askeri üniforma ile değil sivil dolaştığını söylemişti. 

Erzincanlı ve Erzurum-Erzincan arasındaki Sansa Amele Taburu´nda çalışmaya gönderilen bir tanık, Onun mutasarrıfla birlikte birkaç kere Sansa´ya geldiğini belirterek, 15 gün içinde genç Ermenilerin 15-20 kişilik gruplar halinde elleri bağlanarak götürüldüğünü ve sonra silah sesleri işittiğini, nehirde ve nehre yakın yolda cesetler gördüğünü belirterek, 300´den fazla kişinin böyle alınıp götürüldüğünü söylüyordu.

Erzincanlı olup, askere alınan ve Sansa´daki Amele Taburu´na gönderilen bir başka tanık, resminden Onu tanımıştı. 10 günde üç ya da dört kez Onu gördüğünü söyledikten sonra, subaylara emirler verdiğini, Mutasarrıf ile birlikte Sansa´ya geldiğini, askeri üniforma giydiğini belirtmişti. 

1914´de askere alınan ve silahları alınarak Sansa Amele Taburu´na gönderilen bir tanık, orada 8 gün kaldığını, Onu ve Mutasarrıfı birlikte gördüğünü, daha sonra 20, 40 ya da 100 kişilik Ermeni işçileri sanki çalışmaya gönderdiklerini, yanlarına 8 ya da 10 „çete mensubu refakatçi“ verildiğini söylemişti ifadesinde. Devamla şunları anlatmıştı: „Bizi nehir kıyısında biraz uzağa götürüp soydular, bağladılar ve vurdular. Ama ben bağlanmadan önce kaçtım ve nehirde yüzmeye başladım. Üzerime ateş açıldı ve yaralandım, fakat karşı kıyıya ulaştım ve bir köye çıktım. Benimle olan 20 kişi öldürüldü.“

Erzincanlı bir Teğmen olan tanık ise Onu çocukluğundan beri tanıdığını belirterek, İttihat ve Terakki organize edildiğinde Onun bir bürosu olduğunu anlatmıştı. Daha sonra Sansa´ya gönderilen Teğmen, Halat, Memduh ve Onun Sansa´ya geldiklerini ve kendisini başka yere gönderdiklerini ve daha sonra 2000 işçinin topluca katledildiğini belirtiyordu. Tanık cesetleri bizzat gözleriyle gördüğünü de söylemişti. 

Öğretmen olan ancak savaşta Türk ordusunda Teğmen olarak hizmet ettiğini belirten bir başka tanık şöyle diyordu: 1915 Ağustos- Ocak 1916`da Erzincan´da idim. İttihat ve Terakki´nin baş temsilcisi idi. Onu her zaman İttihat ve Terakki Cemiyeti´nden Halet Bey ve ve ne zaman İstanbul´dan gelse kendisini gören Doktor Bahaettin Şakir ile görürdüm. Buna sık sık şahit oldum. Halet, Memduh, Onu ve Doktoru sık sık birlikte görmüşümdür. O, çevredeki jandarmalara ve Teşkilatı Mahsusa bölüklerine komuta ediyordu. Ağustos ayında şehir tellalı tarafından okunan bir emri işittim: Herkesin sakladığı Ermeni bebeklerini getirmelerini söylüyordu. Bunlar arabalara konup nehre indirildi ve suya atıldı. O, bu iş için arabaları temin etti. Sansa´da birçok Ermeni´nin topluca katledildiğini gördüm. Aslında Ermenilerin canlı canlı gömüldüğünü gördüm.“

İngiliz Yüksek Komiser, 15 Aralık 1919 tarihli Karadeniz Ordusu Başkomutanından gelen mektubun ekinde yer alan Batum Askeri Valisi´nin 26 Kasım 1919 tarihli mektubunu okumaya başladı: 

„O, Batum´a 16 Nisan´da deniz yoluyla geldi ve 1914 ve 1915´de Erzincan´daki Ermenilerin toplu katliamı ile ilgili olduğu haberi üzerine İstihbarat Subayı Yüzbaşı Leahy tarafından derhal tutuklandı. Aleyhindeki kanıtlar büyük ölçüde Batum´da toplandı. 1916 ilkbaharında Erzincan´dan binlerce Ermeninin sürülmesi ve civardaki Kemah vadisinde topluca katledilmelerinde yönetici rollerden birini oynamış olan tiksindirici bir alçak olduğu ortaya çıktı. Onun kovuşturulması için tam bir dava özeti halindeki tanık ifadelerinin kopyaları, Intranscau (Transkafkasya istihbaratı) tarafından Istanbul´daki G.S. istihbaratına Mayıs ve son olarak Haziran´da gönderildi ve bu kanıtlarla kendisinin toplu katliam yapmaktan mahkumiyeti kesinleşecektir. (...) Daha sonraki bölümlerde de Onun nerede yargılanacağı konusunda yazışmalar vardı. 

O, 16 Nisan 1919´da Batum´da İngilizler tarafından tutuklanır. 22 Ocak 1920´de İstanbul´a getirilir, oradan Çanakkale´ye, 15 Mart 1920´de Mondros´a gönderilir. Yanında Rubleler ve Türk altınları bulunan çantasına el konur ve mahkeme kasasına kilitlenir. 31 Mart 1920´de Malta´ya sürgüne gönderilir. 

2790 numaralı sanığın resmi kayıtlardaki adı Eczacı Mehmet Efendi´dir. Ama Mehmet Hasan olarak ta tanınırdı. Kesin bir bilgi olmamakla birlikte orduda binbaşı olduğu ve “Eczacı” lakabıyla tanındığı söylenir. Eczacı Mehmet Efendi, 1915/16 Ermeni tehciri sırasında, Erzincan´ın İttihat ve Terakki temsilciydi. Yukarıdaki tanık ifadelerinde adı geçenlerin yanısıra başka sanıklarla birlikte İstanbul Divan-ı Harb-i Örfi´sinde Erzincan Davasıaçılır. Bu davada şu kişiler yargılanır: Erzincan Mutasarrıfı Memduh Bey bin Tayyar (Mehmet Memduh Bin Tayir), Erzincan Mebusu Halet Bey(Sağıroğlu), Hafız Abdullah Avni Efendi bin Hacı Hüseyin (Hayran Baba), Karmo Yusuf (Meşhur eşkiyalardan), Erzincanlı Jandarma Çavuşu Arslan, Aşiret Reisi Kagü ve Hacı Vahidzade Rıza Efendi (Dava sırasında vefat etti). Davada ayrıca Erzincan Mevki Kumandanı ve Askeri Fabrikalar eski Müdürü Trabzonlu Binbaşı Hafız Süleyman Bey, Erzincan Jandarma Tabur Kumandanı Yüzbaşı İsmail Hakkı, Erzincan Jandarma Subayı Teğmen Cemil ve Süleyman, Jandarma Başçavuşu Erzincanlı Halid Efendi, Erzincan Eşrafından Yaşar Bey, Jandarma Sivaslı Deli Mehmed, Erzincan Mektebi Askeri İdadisi Askeri Müdür Muavini Yüzbaşı Asım, aynı mektebin Dahiliye Subayı Teğmen Cezayirli Mehmed Efendi´nin haklarında kovuşturma açılmasına karar verilir. 

Dava sonunda Hafız Abdullah Avni, Halid, Kırmo (Karmo) Yusuf, Arslan ve Kako (Kagü), 27 Temmuz 1920 tarihinde idama mahkum edilirler.Erzincan Mutasarrıfı Memduh Bey`in dosyası Malta´da sürgünde olduğu için ayrılır. Karar Abdullah Avni`nin yüzüne karşı okunur. Suçları: Tehcir esnasında Erzincan Ermenilerinin katl ve imha ve mallarını yağma etmek. Abdullah Avni idam edilir. 

Erzincan Davası sürerken, Eczacı Mehmed Efendi, Malta´da sürgündedir. Daha sonra Malta sürgünlerinin salıverilmesi ile serbest kalır. Daha sonra yayınlanan Malta Sürgünleri listesinde adı Mehmet Eczacıbaşı ve Mehmet Şazi Elveren´in babası olarak geçer