1915/16´da Teşkilatı Mahsusa ve çeteler üzerine

 Selcuk Uzun - 12/12/2011 15:18:08 (852 okunma)



1915/16´da Teşkilatı Mahsusa ve çeteler üzerine 

-Harici düşmanlarımızın peşine nasıl düşüyorsak, memleket dahilinde de aynı şekilde imha edilmesi lazım halklar olduğu hakikatini gözönünde tutuyoruz. (Erzurum’daki Teşkilatı Mahsusa teşkilatından Dr. Bahattin Şakir’in yardımcısı Filibeli Hilmi`nin, Bahattin Şakir’e yazdığı bir mektuptan)

-Kafkas dağlarını tanıyan ve çetecilik yapmaya muktedir en fazla 100 kişiyi nihayet bir hafta sonra Trabzon’da bulundurup bulunduramayacağınızı şimdiden bildiriniz ki, buradaki kuvveti göre tespit edelim. (Dahiliye Nezareti Emniyeti Umumiye Müdürlüğü’nden Trabzon’a çekilen bir telgraftan)

-Kafkasya’da çetecilikte istihdam olunmak üzere bir haftaya kadar ikiyüz kadar adama ihtiyaç vardır. Bulunan Laz ve Çerkezlerden çeteciliğe elverişli ne kadar şahıs bulunabilirse yollanması. Bu şahısların mahkum ve eşkiyalığı huy edinmiş kimselerden olması da mümkündür. (26 Kasım 1914`de Emniyeti Umum Müdürlüğü’nden Edirne, Hüdavendigar, Ankara vilayetleri ile Bolu, Izmit, Çatalca, Kale-i Sultaniye ve Karesi mutasarrıflıklarına çekilen bir telgraftan)

-Çetecilik için vilayetlerde istenen başvuru miktarının pek ziyade arttığı ve toplananların içinde mahkum olanlar olsa bile isimlerinin bildirilerek yola çıkarılmaları. Kafkasya ahalisinden ve önceki şartlara sahip olanların tıbbi muayeneleri yapılarak elbise hususundaki eksiklikleri tamamlanıp miktarlarının bildirilmesi, mahkum ve tutuklu olanların dahi tıbbi muayeneleri yapılıp, kaabiliyetli olanların isimlerinin bildirilmesi ve hazır edilerek yalnız isimlerinin bildirilmesi. (16 Aralık 1914`de Talat Paşa`nın hemen hemen tüm bölgelere çektiği telgraftan)

-Çerkes Ahmet ve Nazım’ın eşyaları açıldığı zaman çantalarında kadın yüzüğü, bilezik, küpe ve mücevher buldular… bu iki serserinin bir ideal için fedakarlık değil, zengin olmak için cinayet yapmış oldukları belli idi. ( Diyarbakır’da çetelerce katledilen Vartakes ile Zöhrap Efendinin katilleri Çerkez Ahmet ve Nazım’ın cürümlerinden dolayı Cemal Paşa tarafından idam edildiğinde olaya şahit olan Falih Rıfkı Atay`ın anılarından) 

-Çetecilerin şahsi eşyaları arasında kan lekeli beşibirlik altınlar bulunmuştu. Cellatlara ve katillere karşı minnet borcu ağırdır. Onlar kendilerine ihtiyaç duydukları belirtenlere ve kendilerini kullananlara tahakküm etmek isterler. Kirli işlerde kullanılan vasıtalar ihtiyaç ve kullanım zamanında lüzumludurlar, fakat kullanıldıktan sonra baş üstünde taşınmayıp ortadan kaldırılmaları gerekir (tuvalet kağıtları gibi). (Dördüncü Ordu Kurmay Başkanı Ali Fuat Erden`in hatıralarından )
kağıtlar

-Çerkez Ahmet, Ermenilere karşı arkadaşı Nazım ve Halil ile beraber birçok fecaatler (felaketler) yaptıktan sonra, Cemal Paşa’nın bölgesine gitmiş, orada yığınlarla Ermenileri görünce hayret etmiş. Askerce bir selam ifasından sonra: “Emir buyurun, bir teşkilat yapalım, bunları da temizleyelim” demiş.
-Çerkez Ahmet, Ermeni fecayii için mühim bir vesika idi. Bu kanlı olayın safahatın (nasıl olduğunu) bizzat failinden dinlemek istedim.Çerkez Ahmet’e vilayat-ı şarkiyyede neler yaptığını sordum. Çizmeli ayaklarını birbirinin üzerine attı, sigarasının dumanlarını karşıya doğru savurarak: “Bey birader,” dedi. “Şu durum namusuma dokunuyor. Ben bu vatana hizmet ettim. Gidin, görün, Van ve çevresini Kabe toprağına çevirdim. Bugün orada tek bir Ermeniye tesadüf edemezsiniz. Vatana bu kadar hizmet ettim, sonra o Talat gibi hergeleler Istanbul’da buzlu bira içsinler, beni de böyle muhafaza altında getirtsinler, yok, bu haysiyetime dokunuyor!” Fakat onun bir arkadaşı vardı, kendisiyle beraber Zeki Bey’i öldüren Nazım! Çerkez Ahmet’e Nazım’ı sordum: “Sus bey birader. Zavallı şehit oldu” dedi. Çerkez Ahmet’ten daha fazla malumat almak istiyordum. “Peki bu Zöhrap falan ne oldular?” “Aaa… Duymadınız mı? Hepsini geberttim.” Cigarasının dumanlarını havaya doğru savurdu, sol eliyle bıyıklarını düzelterek sözüne devam etti: “Halep’ten çıkmışlardı. Yolda rast geldik. Derhal arabalarını kuşattım. Gebereceklerini anladılar. Varteks dedi ki: ‘Peki Ahmet Bey, bize bunu yapıyorsunuz, fakat Araplara ne yapacaksınız? Sizden onlar da memnun değiller.’ ‘O senin bileceğin iş değil kerata’ dedim. Bir mavzer kurşunuyla beynini patlattım. Sonra Zöhrap’ı yakaladım. Ayağımın altına aldım, kafasını ezdim. (1915 yılında Sevk Komisyonu Başkanı sıfatıyla Eskişehir’e gönderilen Ahmet Refik (Altınay)’ın “İki Komite İki Kıtal” adlı kitabından)

-Vilayet hapishanelerinde mahkum iken tahliye olup çete halinde savaşa sevk olunan kişilerden fayda temin edildiği anlaşılmaktadır. Bu nedenle yeni gönüllülerin bulunması yoluna gidilmesi ve bu konuda 3. Ordu Komutanı Hafız Hakkı Paşa ile ilişkiye geçilerek bu gönüllülerin yola çıkartılması.(13 Ocak 1915 tarihinde Erzurum’a gönderilen Talat Paşa imzalı telgraftan)

-Ermenilerin tehciri sırasında Erzurum’da bulunuyordum. Katliama uğrayan kafileler Teşkilatı Mahsusa namıyla toplananlar tarafından ika olunuyordu. Teşkilatı Mahsusa iki kısımdı. Ben Erzurum’a glediğim vakit Teşkilatı Mahsusa mühimce bir kuvvet idi. Ve bunlar harbe iştirak ediyorlardı. Ordunun da malumatı vardı. Sonra diğer bir Teşkilatı Mahsusa vardı ki o da Bahattin Şakir Bey’in imzasından ibaretti. Yani Teşkilatı Mahsusa Reisi diye öteye beriye telgraf çekerdi. Bahattin Şakir Bey’de bir şifre vardı. Bab-ı Ali ve Harbiye Nezareti ile muhabere ederdi. Tehcir zamanlarında da ordu ile muhabere ederdi. (2 Ağustos 1919 tarihli İstanbul Divan-ı Harbi Örfi Mahkemesi oturumunda, Mamuretülaziz davasında Erzurum valisi Tahsin Uzer`in ifadesinden)
-Hapishaneden salıverilen ve üniforma giydirilen mahkumlar … sürgün konvoylarının geçmesi için saptanan yerlere bir plan dahilinde yerleştirildiler.(Almanya’nın Halep Konsolosu Rössler`in, Başbakan’a gönderdiği 27 Temmuz 1915 tarihli raporunda, Teşkilatı Mahsusa katliamları)

-Eşkiyanın jandarmalarla veya yarbay Agah Bey’in ortaklarıyla anlaşıp, göç kafilesini ormana götürdükleri ve orada bekleyen eşkiyanın onları iç çamaşırlarına kadar soyduğu olaylar az değildir. Bu haydutların cesareti çoktu. (Osmanlı Ordusu’nda 1915-1918 Yıllarında Görev Yapmış Venezuelalı Subay Rafael De Nogales’in „Hilal Altında Dört Sene“ adlı anılarından)

-Birçok eşkiya çetesi göç edenlere saldırıyordu. Eşkiyanın jandarmalarla veya Yarbay Agah Bey’in ortaklarıyla anlaşıp, göç kafilesini ormana götürdükleri ve orada bekleyen eşkiyanın, onları iç çamaşırına kadar soyduğu olaylar az değildir. (Kuşkusuz Agah Bey üstün bir tekaüttü. Eğer (göç eden) adamın bir veya iki güzel kızı varsa, elinden alınıp, bir süre hareminde kalıyor, sonra da, civar köylerdeki Kürtlere satılıyordu. (Osmanlı Ordusu’nda 1915-1918 Yıllarında Görev Yapmış Venezuelalı Subay Rafael De Nogales’in „Hilal Altında Dört Sene“ adlı anılarından)

-Teşkilatı Mahsusa, doğrudan doğruya (Ittihat ve Terakki Cemiyeti’nin) Merkezi Umumi’nin idaresi altında bulunmuş olsun veyahut bir resmî daireye bağlı şaibeli bir idare addedilsin, maksat ve teşkil tarzı bahis konusu olmayıp, zahiren harb gayelerini gerçekleştirmek uğrunda istihdam edileceği duyurulan Teşkilatı Mahsusa’ya mensup kimselerin arasına bir takım mücrimin ve serseriler sokularak, tehcir kafilelerine muhtelif zamanlarda tasallut ederek, sürgün ve katliamları kuvveden fiile çıkarmakta istihdam edilmekle, birçok ailenin mahvolmasına rıza göstermiş ve müzaherette bulunmuş oldukları iddiasını kuvvetten düşürecek mahiyeti haiz olmayan müdafaalardan madut bulundukları gibi. (1919 yılında Divanı Harbi Örfi’de yapılan sorgulamalarda ve mahkeme iddianamesinde Teşkilatı Mahsusa hakkındaki 2. Kararname’den) 

-25-30 güne vasıl olmayan kabinedeki hizmeti ahire-i acizanemde muttali (öğrenmiş) olduğum bazı serair (gizli şeyler) vardır... Bu tehcir emri sureti resmiyyede Dahiliye Nazırı mahuda tarafından verilmiş, vilayata tebliğ edilmiş. Bu emri resmiyi takiben ise çetelerin ifayi vazife-i mel’uneyye şitap etmesi (lanetli vazifeyi bir an önce yapması) için merkezi umumi tarafından her cihete evamiri menhuse (uğursuz emir) tamim olunmuştur. Binaenaleyh, çeteler meydan almış ve mukatele-i zalime (zalimane katliamlar) yüz göstermiştir.’ Yani Osmanlı devletinin bir Bakanı Meclis kürsüsünden diyorki, ‚Ben dahiliye nezareti evrakı arasında bölgelere yollanan tehcir emrine paralel yollanan imha emrini gördüm. ( Şura-yı Devlet Başkanı ve Bakanlar Kurulu üyesi Reşit Akif Paşa`nın, Meclis’in 21 Kasım 1918 tarihli oturumundaki konuşması)

-Tehcir işinde Bahattin Şakir'in rolü nedir? En hususi toplantılarımızda bile bu mesele tasrih edilmemiştir, aydınlanmamıştır. Açık, kati bir kanaatim yok, fakat başka meseleler konuşulurken, ağızdan çıkmış bir kelimeden, sızmış bir fikirden, zapt edilememiş jestlerden, hasılı gözle görülmeyen, fakat insanda bir şüphe uyandıran ince ve hafif delillerden, bende kuvvetle peyda olan zanna göre, tehcir işinin en büyük amili ve haliki odur. Yalnız başına Şark vilayetlerini dolaşarak zemin hazırladığını, esası kararlaştırdığını ve şahsi kanaatlerini tatbike çalışırken, haiz olduğu mevki dolayısıyla, emirlerinin Merkezi Umumi ve hükümet emirleri diye telakki olunduğunu ve nihayet hükümetteki bazı nafiz arkadaşlarını da sürüklediğini kuvvetle zannediyorum. Onun için, bir gün Bahattin Şakir'in hatırasını ihya etmek lazım gelirse, onun heykeline Şark vilayetleri göğüslerini minnetle açacaklardır. (Hüseyin Cahit Yalçın’ın hatıralarında Bahattin Şakir hakkında şunları söyledikleri)

-Ermeni katliamı ve imhası ve mallarının talan edilmesi İttihat ve Terakki'nin kararının bir neticesidir. Bahaeddin Şakir 3. Ordu bölgesinde insan kasaplarını dolduran, onları sevk ve idare eden biriydi. Ipten kazıktan kurtulmuş adamlar, eli kanlı ve kana susamış jandarmalardı. (Vehip Paşa`nın 1919 duruşmalarında mahkemeye verdiği ifadeden)

-Adalet Nazırımız hapishanelerin kapılarını açtı… Kabahati Ermenilerın üzerine atmayalım, dünyanın aptallarla dolu olduğunu zannetmeyelim. Tehcir ve katlettiğimiz insanların mallarını, mal-mülklerini yağmaladık, hırsızlığı meclis ve senatomuzda tasdik ettik. (Ali Kemal`in 18 Temmuz 1919 tarihli Alemdar’daki yazısından)

-10 Mart 1915`te İran`da Salmas ovasındaki Hosrova ile Dilman arasındaki Haftevan köyüne ilk giren sivil görevli bir Rustu. Konsolos Pavel Vvedenski dehşet verici zulmü ilk gören sivildi. Hosrova, Kildani Katoliklerinin merkezi, Dilman ise bir Ermeni kasabasıydı. Vvedenski gördüğü dehşeti not etmişti. Bu dehşetli görüntü, İT birliklerinin Kafkasya Harekatında sivillere yönelik kitlesel katliamlarından ilkiydi. Yerlerde bütün bir sancağın yetişkin Hıristiyan nüfusunun cesetleri yatıyordu. Cesetlerin tümü parçalanmıştı. Görebildiği kadarıyla kafaları kesilmişti. Katliam Rus askerlerinin gelmesinden birkaç gün önce olmuştu. Vvedenski, tümünün başlarının kesilmiş olduğu cesetlerle dolu üstü örtülü bir kuyu bulmuştu. Kuyunun çıkrığında da baş aşağı asılmış başsız bir ceset vardı. Kurbanlar ayaklarından baş aşağı asılıp kuyuya yuvarlanmadan başları kesilmişti. 12`lik gruplar halinde bir duvara dizilen erkekler, başlarının arkasına vurulan balta darbeleriyle birer birer öldürülmüşlerdi. Başka bir yerde, erkekler başlarını bacaklarının arasına sokmaya zorlanmış, sonra koyun boğazlanır gibi boğazlanmışlardı. Bir başka yerde, mahkumlar başlarından bir merdivenin basamaklarına bağlandıktan sonra başları vurulmuştu. Vvedenski, ceset dolu 15 kuyu saymıştı ve gene ceset dolu ambarlar bulunmuştu. Birinci Kafkas Rus Ordusu Komutan Yardımcısı K. Matikyan ise cesetleri saymış, kaymakamın emriyle Osmanlı asker ve Kürt gönüllülerin katlettikleri Ermeni ve Süryanilerin sayısının 707 olduğunu bulmuştu. „Kendi gözlerimle çukurlara atılmış, kokmuş, ortalığa bırakılmış yüzlerce parçalanmış ceset, baltalarla doğranmış, başsız cesetler, kopmuş eller, bacaklar ve kelle yığınları, yıkılmış duvarlar altında ezilmiş cesetler gördüm“ diye yazmıştı. Amerikan Presbiteryan misyoner F.N, 17 Mart 1915`te durumu şöyle anlatıyordu: „Türklerin kaçmaya zorlanacaklarını anladıkları, Rus Ordusu`nun Salamas`a dönüşünden birkaç gün önce, kaydolanları koruyacağız gerekçesiyle tüm Hıristiyanların adlarını kaydettiler. Sonra tüm erkekleri bir yere toplayıp, 25`er kişilik gruplar halinde ayırdılar ve soğukkanlılıkla teker teker vurdular. Bazılarının merdiven aralıklarına bağlanan başları kesildi, bazıları ölmeden önce parçalanıp kesildi. Bu biçimde Salamas`taki hemen hemen her Hıristiyan erkek katledildi. Kız ve kadınların başlarına geleni tahmin edebilirsiniz. Şimdi olay yerinde bulunan birçok kişi tarafından imzalanmış olan en ayrıntılı rapora göre, Salamas`ta 712-720 erkek bu biçimde öldürüldü.“ Katliam, askerler ile birlikte ünlü eşkiya Simko Ağa, Kardeşi Şükrü ve Ömer Han liderliğindeki yerel Şekak aşiret üyeleri tarafından yapılmıştı. Cevdet Bey, Rusların geldiğini öğrenmiş ancak komutasındaki kuvvetlerle Rusları durduramayacağını, Halil Paşa`nın takviyesinin gelmeyeceğini anlayınca, çevredeki tüm Hıristiyan erkekleri kaydetmek amacıyla Haftevan köyüne çağırmış, ayrıca Dilman kasabasındaki, yakın köylerdeki Ermeni ve Süryani erkekleri de tutuklayarak Haftevan`da toplamıştı. Bu katliama orduda görevli Ermeni askerler de dahildi. Cephane az olduğu için, askerlere mermi kullanmamaları söylenmişti. Haftevan katliamı böyle gerçekleştirilmişti. Istanbul`daki askeri komuta merkezinin bile bu olay karşısında şaşkına döndüğü söylenir. Askeri tarih yazımında bu katliam „talihsiz bir olay“ olarak sayılmış, suç disiplinsiz askerlere, gönüllüler ve aşiretlerin üzerine atılmıştır. (David Gaunt, I. Dünya Savaşı sırasında Doğu Anadolu´da Katliamlar, Direniş, Koruyucular, Müslüman-Hıristiyan Ilişkileri, Belge Yayınları, Ekim 2007) 

-Teşkilatı Mahsusa kurulduğunda Kuşçubaşı Eşref'in ilk istediği adamlardan birisiydi Yakup Cemil. Kuşçubaşı Yakup Cemil'e görevini söyleyince. Kendi askerlerini seçme izni istedi. Ve Ardından Sinop Cezaevinde yatan 2000 azılı mahkumun kendisine verilmesini istedi. Sinop Cezaevi, imparatorluğun en azılı mahkumlarının toplandığı cezaeviydi. Yakup Cemil cebinde yetkisi cezaevinin kapısına dayandı. 2000 caninin arasına tek başına girdi. Avluda bir sandalyenin üstüne çıktı ve "siz hayatı beş para etmeyen adamlarsınız. Namımı duyanlarınız duymayanlara anlatsın sizi almaya geldim. Ya benim emrimde ben isteyince ölür, ben isteyince yaşarsınız. Yada bir tekinizi buradan sağ çıkartmam" dedi. Aranızda berberlik yapanlar öne çıksın dedi. Öne çıkan berberlere sordu "kaç leşiniz var" her berber kaç adam öldürdüğünü söyledi. İçlerinden birisi 14 deyince ona "neyle öldürdüğünü sordu. 14 kişiyi" berber "ustura ile boğazlarını kestim" deyince, Yakup Cemil cebinden usturasını çıkardı, berbere uzattı ve "al bakalım seni özel berberim tayin ettim. Traş et şimdi beni" dedi. Sandalyeyi altına çekip oturdu. 14 kişiyi usturayla doğrayan berber Yakup Cemil'i traş etti. 2000 mahkum, Yakup Cemil'in emrinde doğuda ölene kadar savaştılar ve herbiri ölene kadar Yakup Cemil'e sadık kaldılar. (İttihat ve Terakki ile Teşkilatı Mahsusa`nın fedailerinden Yakup Cemil hakkında)

-1914-18 harbinde bu kanlı kaatillerden bir alay teşkil edildi. Bütün zindanlar boşaltıldı ve içeridekiler meşhur Yakup Cemil`e teslim edilmek üzere yola çıkarıldı. Hayatımda gördüğüm pek çok şeylerin arasında bu zindanın boşalışını görmek, uzak bir maziye rağmen hafızamdan silinmeyen bir hatıradır. O tarihte Sinop`ta bulunuyorduk. Mahkumların sevkedileceği haberi üzerine zindanın cümle kapısına biz de yığıldık. Kapılar açıldı. Mahkumların demire vurulması içeride yapılıyordu. Zindan kapısının bir tarafında süvari jandarmaları bekliyordu. Kapıdan dört kişi çıkarıldı. Dördünün de boyunlarında lale tesmiye denilen demir tasmalar vardı. Bu laleler zincirlerle birbirlerine rabtedilmiş ayaklarına pranga vurulmuş ve bütün bu zincirler ellerindeki kelepçelerde kümelenmişti. Sinoplular bunları tanıyordu. Mahkumlar kapıdan göründükleri zaman o havalideki sertlikleri ile meşhur olan ve bilhassa bu iş için celbedilen Kırşehir süvari jandarmalarından dördü gruptan ayrılarak kapuya yaklaştılar. Ilk çıkanlar arasında beyaz sakallı biri de bulunuyordu. Yanımızdakiler bunlar hakkında malumat verdiler: Şu sağ taraftaki Arnavud Halil´dir. 115 seneye mahkumdur. Buraya 15 sene mahkumiyetle geldi, üst tarafı içeride öldürdükleriyle doldurulmuştur. Arnavud Halil Bey, kafesinden çıkarılmış bir kaplan gibi kanlı gözleriyle etrafına bakınıyor, zincirli kelepçeli elini yüzüne kadar kaldırarak bıyıklarını büküyordu. Içeride 8 kişi öldürmüştü. Onun yanındaki zayıf Izmirli Nazif`tir. Beyaz sakallıya da Elbistanlı Ramazan derler. Bunun mahkumiyeti 200 seneyi geçer. Elbistanlı Ramazan dediği mahkum korkunç bir şeydi. Kır kaşlarının altındaki gözlerinden kan fışkırıyor gibiydi. Insan oğlu canavarlaşırsa müthiş bir şey oluyor. Öbür uçtakine Kürd Haydar derler. Onun da mahkumiyeti 150 seneyi geçer. 
Dört kişilik ikinci bir grup daha çıktı. Bunların da boyunlarında lale, ayaklarında pranga, bileklerinde kelepçe vardı. Resmi takdim başladı: Bunların dördü de insan şeklinde birer canavardır. Herbirisinin mahkumiyeti 100 seneden fazladır. Ince bıyıklı, çelimsiz olanı hepsinden beterdir. Keyif için, bıçak sınamak için adam öldürür. 

Içeriden laleli, prangalı, kelepçeli mahkumlar çıkıyorlar ve kafilede yerlerini alıyorlardı. Böylelikle Sinop zindanının kalbur üstü mahkumları, besili hayvanların üzerinde eğer kaşlarına koydukları tüfekleri, gülmek bilmeyen esmer yüzleri ile mahkumlar kadar korkunç jandarmalarla ihata edilerek ilerliyorlardı. 

Boyunlarından ayaklarına kadar zincirbend olan mahkumlardan sonra ikinci sınıf, yani 30-40 seneye mahkum olanlar çıkarıldı. Bunlar da boyunlarında lalelerle birbirlerine bağlı idiler. Yalnız ayaklarında pranga yoktu. Mahkumların çoğu yalın ayaktı, katedecekleri yolun uzaklığını düşünerek daha rahat yürümek için pabuçları kuşaklarına sokmuşlardı. Boyunlarındaki lalelere, ellerindeki kelepçelere, ayaklardaki bukağulara rağmen yüzlerinde elem ve beis yoktu. Hatta bazılarının çehresinde sevinç emareleri bile görülüyordu. Sinop zindanlarının güherçileli duvarlarından çıkmışlar, mukayed de olsalar, bir başka aleme doğru gidiyorlardı. 

Bu korkunç kafile bir korkulu rüya gibi geçti. Son mahkumların arkasında dört süvari jandarma, Çerkes kamçılarını hayvanların yanında sallandırarak ilerliyorlardı.

Bu azılı mahkumlar nereye kadar gittiler? Orasını bilmiyorum. Fakat Kastamonu`da Yakup Cemil, başka hapishanelerden getirilen mahkumlarla beraber bunları da tesellüm etti. Teşkilatını yaparak bu canavar sürüsünü yola çıkardı. Pek tabii olarak muavinleri de kendisi gibi adamlardı. Bu kadar kanlıyı, kaatili, haydudu sımsıkı bir disipline bağlamak mesele idi. Onlar her istediklerini yapabilmek için bu zincirleri taşıyorlardı.Yakup Cemil, Meşrutiyet tarihinde kanlı bir sahifedir. Onun elinde tabanca, bir otuz üçlü tespih gibiydi. 

Kafile geçtiği yerlerde helecanlar, yürek çarpıntıları bırakarak gidiyordu. Fakat bunların bütün merhaleleri kuzu sürüsü gibi geçmelerine imkan yoktu. Songurlu köylerinden birinde ilk vaka oldu. 100 senelik mahkumlardan biri misafir olduğu bir köylünün yetişmiş kızını, kadınsız geçen uzun yılların mukavemet edilmez hırsı ile berbat etti ve kaçtı. Baba kız Yakup Cemil´e gelerek tecavüzü anlattılar. 20 kişilik bir müfreze kısa bir takipten sonra mütecavizi yakaladı. Mahkumu Yakup Cemil´in karşısına çıkardılar. Yakup Cemil, artık zincirleri çözülen canavar sürüsünü köyün meydanında bir halka teşkil edecek surette topladı. „Ulan dedi, sen benim kim olduğumu bilmiyor musun?“ Herif başına geleceğinden bihaber, cevap verdi. „Biliyorum beyim.“ „Ben kimim?“„Yakup Cemil Bey.“ „Yakup Cemil Bey, ama nasıl Yakup Cemil Bey?” “Anlaşıldı. Bilmiyordun. Ben sana anlatayım. Bende yürek taştır, damarlarımdaki kan da ateştir.“ Ondan sonra mahkuma doğru yürüdü. „Bre köpek dedi, seni evinde misafir eden bu adamın kızını nasıl bu hale koyarsın.“ „Ben birşey yapmadım.“ „Neye kaçtın öyleyse. Bana doğrusunu söylersen seni affedeceğim.“ „Cahillik ettim beyim.“ „Ha şöyle. Aferin sana. Bana doğrusunu söylemeli.“ Daha sonra Yakup Cemil, „ben seni bir daha kimseye zarar edemeyecek bir hale koyacağım“ diyerek, muhafızlara ellerini arkadan bağlatır ve belinden ustura gibi keskin gümüş saplı söğüt yaprağı gibi bir bıçak çıkararak, kan kokusu almış bir kaplan gibi dönerek „bunda sünnetçiliği ben yapacağım“ der ve herifin uzvunu kavrar ve söğüt yaprağı bıçak işini görür. Bu arada kimsenin gıkı çıkmıyordu. Insan sesine benzemeyen bir çığlık kopar, Yakup Cemil kıpkırmızı kesilen elinden et parçalarını fırlatır ve „çekin teresi bir hendeğe, geberecekse orada gebersin“ der. Ikinci hadise Çorum`da olur. Katmerli cezalılardan bir Arnavut, adı zengine çıkmış bir adamı öldürmüş, para bulamamış, parayı çıkarması için karısına, kızına işkence etmişti. Olay jandarmaya intikal etmiş ve kumandan da Yakup Cemil`e müracaat etmişti. Kaçan yoktu. Kumandana „bizim canavarların sayısı tam, böyle bir iş yapan nasıl olur da kaçmaz“ der ve elebaşılarını çağırtır. Elebaşı kimseden şüphe etmediğini söyler. Kadın ve kızı çağırtır. Katili teşhis ederler. Ama o inkar eder. Ve sonuna kadar direnmeye başlar. Muhafızlara katili demirlere vurmasını söyler. Ve başlar itiraf ettirmek için en etkili çareyi düşünmeye. Tırnakla et arasına kamış sokmak, donuna kedi koyup dışarıdan kediyi dövmek, zorla su içirmek, hafif ateşe tabanlarını koymak gibi envai çeşit işkence biliyordu. O öyle bir işkence istiyordu ki, patırdısız, gürültüsüz, feryatsız figansız bülbül gibi söyletsin. Birden gözleri parladı. Bulmuştu. „Ulan Arnavut, seninle yarın görüşeceğiz“ dedi. Yattı uyudu. Bu adam bu kadar eşirra arasında kendisini nasıl emniyette hissediyordu? Onların gözünde korku ile karışık nasıl bir tesir bırakmıştı ki, hayatı hiç mesabesinde tutan bu adamlar ona karşı ufak bir itaatsizlikte bile bulunamıyorlardı? Ertesi sabah zincir şakırtıları arasında Arnavut getirildi. Yakup Cemil son defa sordu, Arnavut yine inkar etti. „Demek son sözün bu“ dedi Yakup Cemil. Berber Cafer`i çağırdılar. Arnavut`u bir iskemleye sımsıkı bağladılar. Yakup Cemil, el ayası büyüklüğünde bir teneke kutu kapağını kaatilin tepesine koydu. Berber Cafer Arnavut`un kafasında sadece bu büyüklükteki yeri kazıdı. Yakup Cemil bir sigara yaktı, bir cana kıyacağı zaman insiyaki bir hareketle bıyığını bükerdi. Emir bekleyenlerden birine „git bana beş on tane bit getir“ dedi. Adam anlamadı. „Bit, bit“ dedi. „Pire itte, bit yiğitte bulunur. Bizim yiğitlerde elbette vardır. Haydi çabuk ol.“ Giden adam döndü. Yakup Cemil, bitleri kutuya döktürdü. Kutuyu Arnavut`un kafasındaki traş edilen yere ters çevirip bastırdı ve bir çevre denilen bezle çenesi altından sımsıkı bağlattı. Başladı beklemeye. Oradakiler bu garip ameliyeyi hayretle seyrediyorlardı. Bu işde küçücük hayvanların rolü ne olabilecekti? Yakup Cemil, Arnavut`un yüzünü tetkik edip soruyordu „birşeyler yok mu?“ Birşey yoktu. Yakup Cemil karınları tok galiba diye söylendi. Biraz sonra Arnavut`un yüzü buruştu. Yüzü kızarıyordu. Iskemlenin arkasına bağlı kollarını tartıyor, ipi gevşetmek istiyor gibi hareketler yapıyordu. Arnavut`un alnında ter habbeleri başlamıştı. Dudaklarını ısırıyor, kıvranıyordu. Yakup Cemil Arnavut`la alay etmeye başlamıştı. Arnavut „beynim oyuluyor“ dedi. Rengi sapsarı oldu, „Allah“ diye bağırdı. Kaatil yalvarmaya başladı. „Beynime bir kurşun sık, öldür beni“ diyordu. Arnavut bağırmaya başlamış, öldürmeleri için yalvarıyordu. Yakup Cemil kutuya küçük bir fiske vurdu, bitlerin canlanması için. „Yüzüne biraz su serpin, bayılmasın“ dedi. „Ulan Arnavut iyi dayanıyorsun be. Ben bunu bir iki kişide denedim, beş dakikada bülbül kesildiler“ dedi. Kaatil inliyor, ağzından köpükler geliyordu. Yakup Cemil „yirmi tane daha ilave etmeli“ deyince, Arnavut kaşlarını yukarı kaldırdı. Yakup Cemil kalktı, bezi çözdü, kutuyu kaldırdı, yer mosmordu. Kaatili çözdüler. Su istedi, bir de sigara. Arnavut`u çözdüler ve Yakup Cemil sormaya başladı. „Sen mi öldürdün?“ „Evet.“ „Neden?“ „Parası için.“ „Parayı ne yapacaktın?“ „Memlekete kaçacaktım.“ „Sen bugün memleket müdafaası için buradasın. Nasıl kaçarmışsın?“ Arnavut`un ayağından demiri almadılar. Yakup Cemil, muhafıza dönüp, şehre git, nalburlara uğra, bir kangal sağlam tel getir dedi. Tel geldikten sonra yol boyunca telgraf direklerini birer birer gözden geçirdi. En düzgününü seçti. Bütün mahkumlar takım takım geldiler. Arnavut direğe bağlandı. Bütün vücudu telle sımsıkı sarıldı. Sadece boğazı gevşek bırakıldı. Arnavut bağırıyordu: „Bana ne yapacaksın?“ Yakup Cemil, „seni diri diri yakacağım, öyle geberteceğim“ dedi. Arnavut „Bre herifler, Bu kerhaneci hepinizi birer birer öldürecek. Hepiniz orospu karılar mı oldunuz? Tepeleyin şu pezevengi“ diye bağırıyordu. Getirilen ibrikle Arnavut`u benzinle karışık gazyağı ile suladılar. Keskin bir petrol kokusu ortalığı sardı. Yakup Cemil sigara paketini çıkardı. Bir kibrit çakarak yaktı ve kaatile yaklaştı. Ondan sonra kibriti paçasına doğru yaklaştırdı. Arnavut birden ateş aldı. Sarımtırak dumanlar arasında alev, kaatili canlı bir meşale haline koydu. Arnavut son bir hamle ile kıvrandı. Yakup Cemil, sigarası ağzında, elleri arkasında seyrediyordu. Yüzünde en ufak bir merhamet manası görülmüyordu. Her birisinin üzerinde en aşağı birkaç katlin yükü bulunan bu adamlar, cüretin dehşeti altında ezilmiş gibiydiler. Arnavut`un dediği gibi içlerinden biri silahını Yakup Cemil`e çevirip ateş edebilirdi. Fakat yapamıyorlardı. Insanoğlu böyledir. Kuvvete tapar. Ortalığa kızartılmış bir et ve yağ kokusu yayılıyordu. Yakup Cemil etrafındakilere döndü, „haydi yerinize gidin“ dedi. Çorum Müddeiumumisi atla keşiften geliyordu. Uzaktan kalabalığı ve ortasında yükselen dumanları görmüş, onbaşıyı kalabalığa göndermişti. Jandarma telgraf direğine bağlı adamın çatır çatır yandığını görmüş, mahkumlardan birine sormuştu. Mahkum cevap vermekten bile korktu. Yakup Cemil, uzaktan „ne istiyorsun“ diye sordu. „Birşey istemiyorum beyim, Müddeiumumi ne olduğunu anla dedi.“ „Ona söyle Yakup Cemil Bey, bir adam yakıyor de. Haydi bas.“ „Efendim“ dedi jandarma Müddeiumumi`ye, „Yakup Cemil bir adam yakıyormuş.“ „Ya“ dedi Müddeiumumi, atının başını başka bir cihete çevirdi ve o tarafa hiç bakmayarak sürdü gitti. Bu vakadan 15 gün sonra Çorum`a gelmiştik.Yakup Cemil gitmişti. Fakat bu hadise halk üzerindeki tesirini bir zaman kaybetmedi. Daha sonra Müddeiumumi ile ahbap olduk. Bu vakayı gördünüz mü diye sordum. Müddeiumumi „görmemeye çalıştım, fakat yine de gördüm.“ dedi. Adli tahkikat falan dedim. „Ne söylüyorsun beyim? dedi, „Vakanın olduğu yere uğramadım bile. Herifin şakası yok. Öbür direğe de Müddeiumumi`yi sarın dese, ne halt edeceğim?“ 
Yakup Cemil`in kumandası altındaki mahkumlar, bir aç kurt sürüsü gibi geçtikleri yerlere dehşet salarak hududa doğru sevkedildiler. Haylisi yolda harcandı. Bunlar hududdan düşman toprağına girecekler, orada çete harbi yaparak düşmanı içeriden vuracaklardı. Fakat bu bir hayal-i muhal idi. Bu gibi fedakarlıklar için yalnız hunriz olmak kafi gelmez, vatanperver olmak ve bilhassa idealist olmak lazımdır. Nihayet hududa geldikleri zaman zorla ava götürülen her köpeğin zağar gibi iş göremeyeceği anlaşıldı ve kalanlar da dağıldı gitti.“ ( Sayılı Fırtınalar, Refi Cevat Ulunay,1955) 

Küreselleşme, her ne kadar politik gündeme neoliberalizmin yükselişi ile seksenli yıllardan bu yana girdiyse de, 16. yüzyıldan beri yaşanan bir olgu. Çok kabaca yeryüzündeki tüm kıtalararası iletişim ve ürün akışının yoğunlaşması olarak tanımlanabilecek küreselleşme, daha eskiye de götürülebilir. Ancak bu dönemlerde “yeni dünya” (Kuzey ve Güney Amerika ile Avustralya ve Okyanusya) henüz “keşfedilmediği” için küreselleşmeden söz edemiyoruz. 16. yüzyılda bu kıtalara ulaşan Batılılar, özellikle altın, gümüş gibi değerli madenleri buralardan Avrupa’ya taşıyarak küreselleşmeyi başlattılar. Böylece kapitalizmin toplumsal bir sistem olarak ortaya çıkışını sağlayan sermaye birikimi büyük bir hız kazanmış oluyordu. 18. ve 19. yuzyıllar ise bir yandan dünyanın her tarafında sömürgeciliğin yaygınlaşmasına tanık olurken, öbür yanda ABD’nin ve Latin Amerika ülkelerinin bağımsızlıklarını kazanmaları ile dünyadaki siyasal dengelerin değişmesinin işaretlerini veriyordu.

Küreselleşmenin temel karakteristiği, baştan beri kapitalizmin sermaye birikimini ve sömürüyü artırmaya yönelik bir sömürgeleştirme politikası olmuştur. Bununla birlikte bu sürecin daha etkili bir biçimde gerçekleştirilmesi için teknolojik yenilikler her zaman önem taşımıştır. 1883’te bugünkü Endonezya’da patlayan Krakatoa volkanının dört saat içinde Boston’da basılan gazetelerde haber edilmesi o gün için büyük bir aşamaydı ve bu okyanusları aşan telgraf telleri sayesinde oluyordu.

Peki 1980’lerde neoliberalizm küreselleşmeyi neden gündeme getiriyordu? Bu sorunun yanıtını bulmak için 1960’ların sonlarında bunalıma girmeye başlayan ve 1970’lerde petrol fiyatlarındaki artışla birlikte bunalımın doruğuna ulaştığı sırada kapitalizmin bu dönemi nasıl aşmaya çalıştığına bakmak gerekiyor. İkinci Dünya savaşını izleyen yıllar hızlı bir sanayileşme ve toplumsal refahın neredeyse tüm dünyada arttığı yıllar oldu. Bunu izleyen bunalım başladığında, 1970’lerde ilk tepki sanayinin, işgücünün daha ucuz ve örgütsüz olduğu Üçüncü Dünya ülkelerine taşınması olmuştu. Ancak bunalım buna karşın devam edince, sermaye teknoloji yoğun sektörlere yönelmeye ve daha önce girmemiş olduğu alanlara yönelerek hizmet sektöründe gelişmeye başladı. Bu süreç, otomasyonda görülmemiş bir artışa ve bilgi ağırlıklı bir sermaye birikimine yol açtı. Bir yanda bilgisayar ve iletişim teknolojileri yaşamın her alanına girerken, bir yandan da bağımsız küçük işletmelerin yerine merkezi olarak örgütlenen ve bayiler aracılığı ile yayılan hizmet sektörüne yönelik işletmeler yaygınlaşmaya başladı [1].

Bilgisel sermayenin bu yaygınlaşması ister istemez kapitalist ideologları da yeni sloganlar üretmeye ve bu yeni gelişmeleri kapitalizmin bir zaferi ve insanlığa katkısı olarak sunmaya yöneltti. Neoliberal politikaların yarattığı işsizlik, yoksullaşma, gelir dengesizliğinin derinleşmesi, yaratılan tüketim toplumunun allanıp pullanmasıyla gizlenmeliydi. Sermayenin yapısındaki bu değişikliklerin en göze çarpan sonucu, sanayinin Üçüncü Dünya ülkelerine kayması ve yeni gelişen teknolojiler ile kıtalararası iletişimin yayılması idi. Bu göstergeler küreselleşme adı altında sloganlaştırıldı. Gerçekten de artık yoksul ülkelerde dahi çoğu evde televizyon vardı ve insanlar dünyada olup biteni izler olmuşlardı. Ancak bunlardan daha önemlisi kapitalizm artık yeni pazarlara ve daha önce ulaşamadığı doğal kaynaklara gereksinim duyuyordu. Bu genişleme de daha önce soyutlayarak yok etmeye çalıştığı “sosyalist” ülkeleri pazar ilişkileri içine çekerek ve Üçüncü Dünya ülkelerinde daha önce ulaşamadığı bölgelere girerek gerçekleşecekti. Böylece yumuşama ve silahsızlanma politikaları ile artık kendini tehdit altında hissetmeyen “sosyalist” blok ülke liderlerine kapitalizme yumuşak geçiş olanağı açılmış oluyordu. Daha geniş pazarlara gereksinim duyan kapitalizm artık eski sömürge ilişkileri olmaksızın küresel bir sistem olmaya hazırdı. Pazar ilişkileri, para ve teknoloji ile tüm dünyayı denetleyebileceğine güveniyordu artık.

Böyle bir ortamda Gorbaçev liderliğindeki Sovyetler Birliği açıklık ve yeniden yapılanma politikaları ile kapitalizme yolu açtı. Tüm dünyada neoliberal ekonomik politikalar etkin oldu. Ulusal paralar piyasadaki fiyat dalgalanmalarına açık olmaya başladı. Şirket birleşmeleri ya da uluslararası yatırımlar yoluyla tüm büyük şirketler ulusötesi şirketlere dönüştü. Bu ortamın gerektirdiği internet üzerinden yaygın iletişim gibi teknolojiler de hızla yayılmaya başladı.

DİRENİŞ VE YENİ TEKNOLOJİLER
Ancak bu gelişen teknolojiler yalnızca ulusötesi şirketlere ve egemen güçlere hizmet etmiyordu. Bunlar aynı zamanda daha önce duyulmayan görülmeyen haksızlıkları duyulur ve görülür kılıyordu. Sözgelimi, 1992’de Los Angeles’ta polisin kimsenin görmediğini varsaydığı bir saatte, haksız olarak cadde ortasında acımasızca dövdüğü Rodney King, olayı amatör video kaydedicisi aracılığı ile filme alan bir kişinin yerel basını haberdar etmesi ile büyük bir ayaklanmaya yol açtı. King’in bu şekilde dövülmesi LA polisinin uyguladığı acımasız ırkçı baskının ilk örneği değildi, ancak benzer olaylara daha önce tanık olanların bunu kaydetme olanağı olmamıştı. Oysa 1992’de artık amatör video kayıt aygıtlarını satın almak ve taşımak sıradan insanlar için olanaklıydı. Bu aygıtlar izleyen yıllarda maden ve petrol şirketleri tarafından topraklarından sürülmeye çalışılan yerli topluluklarına karşı yapılan baskıları da bütün dünyaya duyurmak için etkili bir şekilde kullanıldı.

Yerel radyolar, alternatif haber kaynağı olarak ve gerektiğinde hızlı bir şekilde eylemlerin örgütlenmesi için kullanılan bir başka teknoloji. Yüz yüze ilişkilerin ve telefonun sağlayamadığı bir hız ile tepki verilmesi gereken olaylar ayrıntılarıyla duyuruluyor ve gösterilere katılım sağlanabiliyor. 1990’ların ortalarından itibaren ise internetin işyerlerinde, üniversitelerde, okullarda ve evlerde yaygınlaşması ile karşılıklı iletişim olanakları hızla gelişti. Telefonun çok pahalı olduğu ya da güvenilir olmadığı uzak mesafelerle iletişim kolaylaşıyor, yalnız haber metinleri değil fotoğraf ya da video filmleri bile kısa sürede tüm dünyaya yayılabiliyor.

Burada küreselleşmeye karşı en etkili ve uzun süreli direnişi gerşekleştiren Zapatistaları anmak yerinde olacak, çünkü 1994 yılbaşında orada olanlar kısa süre içinde tüm dünyaya duyurulmasaydı ve geniş bir dayanışma hareketi örgütlenmeseydi, bu direniş kısa sürede acımasızca bastırılan bir ayaklanma olarak kalabilirdi. Özellikle internetin böyle bir dayanışmayı örgütlemekte etkin olarak kullanılması Zapatistaların davalarını bütün dünyaya duyurmalarını ve geniş kesimlerin desteğini almalarını kolaylaştırdı. Onları destekleyenler de böylece ABD gibi gelişmiş ülkelerde internet aracılığıyla geniş eylemler örgütleyebileceklerini gördüler ve bu süreç onları 1999’da Seattle’a kadar götürdü.

KÜRESELLEŞME VE DUVARLAR

Dünya Ticaret Örgütü, 1999 Kasımında Seattle’da serbest ticaretin önündeki engelleri kaldırmak için uluslararası bir anlaşma yapmayı amaçlayarak toplanmıştı. Gelişmiş ülkeler ve ulusötesi şirketler Üçüncü Dünya ülkelerinin kendi kaynaklarını korumayı amaçlayan önlemler almalarından rahatsız oluyorlar ve bu kaynakların serbest piyasa ortamında güçlü olanlar tarafından sınırsızca kullanılmasını istiyorlardı. Çevreciler ve ekolojistler buna, doğal kaynakların talanına ve yokedilmesine yol açacağı için karşı duruyorlardı. Giderek artan yoksullaşmayı daha da hızlandıracağı için toplumsal adalet konusunda duyarlı olanlar eylemlerde yerlerini alıyordu. Sendikalar ise serbest ticaretin, sanayi ve hatta hizmet sektöründeki işlerin Üçüncü Dünya ülkelerine daha fazla taşınmasına yol açacağı için DTÖ’ye tepki duyuyorlardı [2]. Bunlara ulusötesi şirketler eliyle endüstrileşen tarımdan etkilenen küçük çiftçi örgütlerinden her türlü ayrımcılığa karşı çıkanlara kadar çok geniş bir katılım da eklendi. Bu tarihe değin bu denli farklı duyarlılıkları olan bu hareketler hiç bu ölçekte bir araya gelmemişlerdi. Eylemin yığınsallığından öte bu denli farklı hareketlerin ortak bir hedefte birleşmeleri önemliydi. Bunun ötesinde Seattle eylemleri yalnızca ABD boyutunda değil uluslararası bir katılımla gerçekleşmişti.

Seattle’ı Melbourne, Prag, Quebec, Göteburg ve Cenova izledi. Dünyanın her tarafında küreselleşmeyi temsil eden DTÖ, DEF(Dünya Ekonomik Forumu) gibi kuruluşların toplantılarına karşı yığınsal eylemler ve bu eylemlerle dayanışma gösterileri örgütleniyordu. Berlin duvarının yıkılışının üzerinden daha henüz 10 yıl geçmişken, duvarları yıkmakla övünen küreselleşmeci kapitalizm, kendi toplantılarını halka karşı korumak için tüm bu kentlerde beton duvarlar örmek ve binlerce polisi bu duvarları korumak için seferber etmek zorunda kalıyordu.

Küreselleşmeciler kendi söylemlerini yalnız bu şekilde yalanlamıyorlardı. Üçüncü Dünya ülkelerinde yoksulluğun giderek artması ve küreselleşmenin yarattığı politik istikrarsızlıklar bu ülkelerden gelişmiş kapitalist ülkelere kaçak yollardan göçü sürekli artırıyordu. Oysa otomasyonun yaygınlaşması işgücü talebini her yerde azaltıyordu ve gelişmiş kapitalist ülkeler için bu göç, yalnızca toplumsal ve ekonomik açıdan dengeleri bozabilecek bir tehditti. Kaçak göçmenler ucuz işgücü sağlasa da, bu durum, mevcut işsizliği istenmeyen boyutlara ulaştırıyordu. Ayrıca belirli ülkelerden büyük oranda göç gelmesi karşısında dinsel ve ırksal farklılıklardan ötürü yerel halk kendi kültürünü tehdit altında görmeye başlıyordu. Bu bir çok ülkede halkın politik eğilimlerini ve tercihlerini etkilemeye ve dolayısıyla hükümetleri önlem almaya yöneltti. Artık küreselleşmeci hükümetler ulusal sınırlarını kaçak göçmenlere karşı korumak için Berlin duvarından daha güçlü duvarlar örmeye, daha sıkı önlemler almaya, gözaltı merkezleri inşa etmeye başladılar. Bu duvarlar belki beton değildi, ama sınır korumak ve kaçak gelenleri gözaltında tutmak için ayrılan kaynaklar hiç bir dönemde görülmemiş boyutlara ulaştı. Duvarlar yalnızca sermayenin ve sömürünün akışı için yıkılmalıydı, insanların özgürce dolaşmaları için değil.

PORTO ALEGRE
Gelişmiş Batı ülkelerinde bu eylemlilikler yaşanırken, Üçüncü Dünya (ya da Güney) ülkeleri de daha az hareketli değildi. Zapatistaların Meksika’nın güneyinde, Chiapas eyaletindeki ayaklanmasına yukarıda değinmiştik. Bu ayaklanma, NAFTA’nın yürürlüğe girdiği gün başlamış olması ve yerli halkların örgütlenmesi sonucu gerçekleşmiş olması açısından çok önemliydi. Bununla birlikte bu tarihten önce ve sonra bir çok ülkede emperyalist küreselleşmeye karşı gösteriler yapıldığını vurgulamak doğru olur. Bolivya’da suyun özelleştirilmesine karşı yığınsal gösteriler olurken, Venezuela’daki muhalefet neoliberalizm karşıtı Hugo Chavez’i ezici bir seçim zaferiyle iktidara getiriyordu. Brezilya’da ise İşçi Partisi önce 1988’de güney eyaletlerinde Porto Alegre gibi kimi önemli kentlerde belediye başkanlığını, ardından da eyalet hükümetini ele geçiriyordu. Böylece gerek Venezuela’da, gerek Brezilya’da katılımcı demokrasiden sıkça söz edilir oldu.

Porto Alegre örneğinde, kimi zaman “doğrudan demokrasi” olarak da nitelendirilen, bu katılımcı demokrasiye biraz yakından bakmakta yarar var. Öncelikle bu kavramın ortaya atılmasında, İşçi Partisi’nin belediye başkan adayı seçimi kazandığı halde --belediye meclisi seçimlerinde aynı başarı elde edilemediği için-- belediye meclisinde çoğunluğu elde etmekten çok uzak olmasının etkisi olduğunu saptamak durumundayız. Vaad ettikleri politikaları belediye meclisinden geçirmek için halkın doğrudan desteğine gereksinimleri vardı. Bu desteği örgütlemek için kenti oluşturan 16 ilçede tüm vatandaşlara açık toplantılar organize edildi. Bu toplantılarda bütçe öncelikleri saptanıyor ve 2’şer delege Katılımcı Bütçe Danışmanı seçiliyor. İlçe toplantılarında saptanan önceliklere göre kent düzeyinde temizlik, yol bakım, eğitim v.b. gibi konulardaki öncelikler saptanıyor. 

Ancak bu önceliklerin nasıl uygulanacağı konusunda oluşturulan Tematik Komisyonlar da söz sahibi. Sendikalar, işveren kuruluşları ve hükümet dışı kuruluşların temsilcilerinden oluşan bu komisyonlar nihai kararlar üzerinde etkili oluyorlar. İlk yıllarda ilçe bazında yapılan toplantılara geniş bir halk katılımı olmuşken, sonraki yıllarda bu katılımın belediye bürokrasinin vereceği kararlar için yalnızca bir danışma forumu olduğu ortaya çıkınca katılım oldukça düştü [3]. Tabanı olmayan, ancak uzman kişiler aracılığı ile kararları manipüle etmeye çalışan sivil toplum kuruluşlarının katıldığı Tematik Komisyonlar daha öne çıktı. Kimi kararların yerel yatırımlarda ekonomik çıkarı olan işverenlerce manipüle edilerek belirlendiği de iddia edilmektedir[4]. Varolan merkezi belediye örgütlenmesine ve bu yapının finans kuruluşlarına bağımlılığına çözüm bulmayı amaçlamayan bu katılımcılık, sonuçta sorunlar karşısında çaresizliğe halkı ortak etmekten başka bir işe yaramamıştır. Halk sözde ilçeler düzeyinde örgütleniyordu, ama karar verme mekanizması doğrudan katılıma olanak vermeyecek boyutta olan kent düzeyinde gerçekleşiyordu. Yatırımlar ilçe düzeyinde değil tüm kent düzeyinde belediye bürokrasisi tarafından organize ediliyordu. Bu durum projelerin çok büyümesine ve büyük finans kuruluşlarına bağımlılık yaratarak, bütçenin büyük bölümünün faiz ödemelerine gitmesiyle sonuçlanıyordu. Tabii bürokrasinin bizzat kendisinin yarattığı maliyeti de unutmamak gerek.

DÜNYA SOSYAL FORUMU


Yukarıda söz ettiğimiz 2000 yılındaki küreselleşme karşıtı gösteriler olurken Brezilya’da İşçi Partisi kendisini iktidara daha yakın görüyor ve uluslararası örgütlenmelerle kendisine destek bulmaya çalışıyordu. Aynı dönemde Avrupa’da, uluslararası finans işlemlerinden alınacak binde bir gibi bir vergi ile küresel adaletsizliğe çözüm aramayı savunan ATTAC(Finanssal İşlemlerin Vatandaşlara Yardım İçin Vergilendirilmesi Birliği), küreselleşme karşıtı hareket içinde reformcuların ağırlığını artırmaya çalışıyordu. Sonuçta bunlar kimi diğer küresel örgütleri de yanlarına alarak 2001 yılında Porto Alegre’de Dünya Sosyal Forumunu(DSF) organize ettiler[5]. Bu forum Dünya Ekonomik Forumu(DEF) ile aynı tarihte yapılarak, orada ele alınmayan toplumsal sorunları tartışmayı ve çözümler geliştirmeyi amaçlıyordu. DEF’na seçenek olarak ortaya çıkmakla birlikte daha baştan Brezilya İşçi Partisinin iktidar mücadelesine gölge düşürebilecek katılımcıların dışlanması ile organize edilmişti. Siyasal partilere değil sivil toplum kuruluşlarına dayandığını iddia eden DSF, Zapatistaları silaha başvurdukları iddiası ile dışlıyordu. Anarşist ve özgürlükçü örgütler ise doğrudan dışlanmasalar dahi organizasyon ve karar verme sürecine katılmaları engelleniyordu.

Birinci DSF “Başka bir Dünya Mümkün” sloganını yaygınlaştırarak büyük etkiler yaratırken gerçekte geniş sayılamayacak bir katılımla gerçekleşmişti (yaklaşık 15 bin). Ancak hiyerarşik bir örgütlenme tarzı yerine tüm hareketlere açık bir forum olma iddiası ile ortaya çıkması önemli bir çekim noktası olmasına yol açtı. İkinci DSF böylece 2002 yılı Şubatında 75 bin kişilik bir katılımla yapıldı. Bu katılımcıların büyük çoğunluğu yalnızca yapılan gösterilere katılmış dahi olsa bu büyük bir desteği ifade ediyordu. Anarşistler ve diğer özgürlükçülerin bir bölümü ise önceki DSF’de tüm kararların İşçi Partisi ve ATTAC tarafından belirlenmiş olmasını gözönüne alarak, ayrı bir mekanda paralel bir konferans örgütlemeyi yeğlediler. Çoğunluğu Latin Amerika ülkeleri olmak üzere 17 ülkeden 150 katılımcı bu toplantılarda bir çok konuyu ele aldılar[6]. DSF toplantılarında ise yalnız Zapatistalar değil Arjantin’in doğrudan demokrasi deneyimlerine dahi, son anda yapılan konuşmacı değişiklikleri ile yer verilmemeye çalışıldı.

Özellikle İkinci forumdan sonra dünyanın her yanında kent sosyal forumları ve bunların bir araya geldiği kıta forumları örgütlenmeye başlandı. Bu forumlar kimi yerde daha açık ve demokratik olabiliyorlarsa da kıta forumlarının yapısı DSF yapısından pek farklı olamadı. Sözgelimi ATTAC benzeri reformcu kuruluşlar ve İtalyan Komünist Partisinin devamı olan reformcu sol tarafından denetlendiği öne sürülen Avrupa Sosyal Forumu’na kimi radikal örgütler hiç katılmamayı savundular[7].

Ocak 2003’te Üçüncüsü yine Porto Alegre’de yapılan DSF’na bu kez 100 bin kişi katıldı ve 1000 forum toplantısı yapıldı (günde 200 adet). Açılışta devlet başkanlığı seçimini farklı bir şekilde kazanarak daha henüz İşçi Partisini iktidara taşımış olan Lula Da Silva davetli olarak, Venezüela devlet başkanı Hugo Chavez ise davetsiz olarak konuşmalar yaptılar. Yeni katılımcıların arasında ICFTU (“Özgür” Sendikalar Uluslararası Konfederasyonu) başkanı da vardı. Bürokratik sendikaların ve resmi devlet yetkililerinin bu artan katılımıyla birlikte açılış konuşmalarını yorumlayan Naomi Klein, daha önceki forumlarda “yeni” olmaya vurgu yapılırken bu kez “büyük” olmaya vurgu yapıldığını belirtiyor ve bu sol devlet başkanlarınca Forumun rehin alındığını söylüyordu. Bu rehin alınma ve kaçırılma ile forum “olgunlaşıyor”, “ciddileşiyor” ve eski solun başarısız projelerinin mezarları arasında, seçim kazanarak toplumu değiştirme projeleri küreselleşme karşıtı harekete, katılımı artırıcı çözümleri gölgede bırakacak şekilde sunuluyordu[8].People’s Global Action’dan (PGA, Halkın Küresel Eylemi) Andrej Grubacic ise Naomi Klein ile bu konuda hemfikir olmadığını söylüyor, “çünkü o zaten hiç bir zaman bizim forumumuz olmamıştı” diyor. “Başka bir Dünya Mümkün” sloganının Zapatista’lardan geldiğini anımsatarak, Forumdaki bu konuşmaları otoriterlik karşıtı olanların istismar edilmesi olarak niteliyor[9].

Açılış konuşmalarının ötesinde kimi forumların yerlerinin bir kaç kez değiştirilmesi, toplantı mekanlarının birbirinden uzak olması ve bu yerlerin bulunmasındaki zorluklar Üçüncü DSF’nun dile getirilen olumsuzluklarıydı. Eğer bu olumsuzluklar her eğilimdeki kesimleri eşit şekilde etkilemiş olsaydı belki bu denli dile getirilmezdi. Sendikalar veya ATTAC gibi büyük hükümet dışı kuruluşların desteklediği toplantılar çok iyi duyurulup organize edilirken, kapitalizme seçenek getirmeye çalışan forumların yerleri değiştiriliyor, ulaşılması en güç yerlere atılıyordu. Katılımcı Ekonomi önerisiyle tanınan Michael Albert’in, Z magazinin katkısı ile organize ettiği Kapitalizmden Sonra Yaşam forumu bunlardan biriydi ve sonuçta aksaklıklardan ötürü kimse bu foruma katılamadı [10].

DSF İÇİNDEKİ ANA EĞİLİMLER


DSF’na katılan kuruluşlardan yukarıda kısaca söz ettiysek de bunların benimsediği politik eğilimleri de kategorik olarak kısaca analiz etmekte yarar var. Brezilya İşçi Partisi ile İtalya’daki Demokratik Sol ve Komünist Yeniden Oluşum gibi Avrupa’daki Komünist Partilerin devamı olan partileri bu anlamda birinci ve en etkin kategori olarak görebiliriz. Bu partiler, denetledikleri sendikalar ve köylü örgütleri gibi yığınsal örgütler aracılığı ile belirleyici olmaya çalışıyorlar. Bu partilerin kimi söylemleri anti-kapitalist dahi olsa, esas olarak varolan uluslararası ekonomik yapıyı reformlar yoluyla daha adaletli bir hale getirmeyi ve ulusal kalkınma yoluyla toplumsal sorunlara devletçi çözümler bulmaya çalışıyorlar[11].
Anti-kapitalist olmakla birlikte devletçi çözümleri savunan diğer sol partileri ayrı bir kategori olarak görmek daha doğru olur. Bunlar daha çok enternasyonalist özelliklerini de koruyan Trotskist partilerdir. DSF ve kıta forumlarından çok yerel kent forumlarında daha etkin olabilmektedirler. Bu forumları kendi politik doğrultularında örgütlenmenin bir aracı olarak ele almaktadırlar.

Bir diğer önemli kategori hükümet dışı kuruluşlardır. Bunların ATTAC gibi kimileri uluslararası spekülatif finans hareketlerinin kendisini dahi sorgulamadan bunların vergilendirilmesi yoluyla çözümler üretilebileceğini savunacak denli sınırlı bir bakış açısına sahiptir. Radikal çevre örgütleri gibi göreli olarak daha bağımsız olanları ise hükümetlere yapılacak baskıyla uluslararası ilişkilerin reforme edilebileceğini, ulusötesi şirketlerin etkinliklerinin sınırlanabileceğini ve böylece ekolojik sorunların ve toplumsal adaletsizliğin azaltılabileceğini savunmaktadırlar. Devlet fonlarına ya da şirketlerden beslenen vakıflara dayanan kuruluşlar ise genelde tek bir sorunla ilgilenmekte ve küresel sorunların tümünün birbirine bağımlı olduğunu dahi gözden kaçırmayı yeğlemektedirler. Sivil toplum kuruluşları olarak da adlandırılan tüm bu örgütlerden anti-kapitalist bir çıkışı yönlendirmelerini beklemek olanaksızdır. Ancak sahip oldukları mali kaynaklarla orantılı olarak anti-kapitalist eylemciler de dahil olmak üzere geniş bir kesim için çekim odağı olmaktadırlar.

Son olarak anti-kapitalist ve anti-otoriter örgütleri bir kategori olarak ele alabiliriz. Kendi içinde çok çeşitli yaklaşımları barındırmakla birlikte, bu kapsamda olup yukarıda değindiğimiz gibi forumlarda yer alabilecekken katılmamayı tercih eden örgütler de var. Bunlara bir diğer örnek ise 10 milyon Hintli köylünün desteklediği KRRS(Karnataka Eyaleti Çiftçiler Birliği). PGA’nin oluşmasına da öncülük eden bu köylü örgütü, ATTAC başkanının tutarsız açıklamalarına ilişkin sorularına tatmin edici yanıtlar alamayınca DSF’na katılmamıştır. Zapatistalar Foruma kabul edilmezken insan hakları ihlalleriyle suçlanan Chiapas valisinin ve göçmenlere karşı acımasız politikaları ile bilinen Fransız bakanın foruma katılması sordukları sorulardan bazılarıdır. KRRS, Asya Sosyal Forumuna da halk tarafından bilinmeyen örgütlerce girişimin başlatıldığı ve yığınsal örgütlerin uzantı gibi ele alındığı gerekçesiyle katılmadı[12].

BİR İDEOLOJİK YENİLENME OLARAK KÜRESELLEŞME

Burada geriye dönüp küreselleşme kavramının nasıl bir ideolojik boşluğu doldurmak için yaratıldığına ve bunun seçeneğine bakmakta yarar var. Avrupa’lı sömürgeciliğin İspanya ve Portekiz eliyle başladığı ilk dönemlere bakacak olursak, Hrıstiyanlığın çok güçlü bir ideolojik araç olarak kullanıldığını görürüz. Bugün dahi dünyada Hrıstiyanlığın en güçlü olduğu kıta Latin Amerika’dır. İlk doğduğu dönemde evrenselci bir anlayış geliştirmiş olan bu din, o dönemde artık dogmacılığın en ileri düzeyine ulaşmış ve yerli halkların kültürlerini aşağı görmenin ve yok etmenin bir aracı haline gelmişti. Sömürgeleştirme askeri gücün yanısıra Hrıstiyan misyonerlerce yürütülüyor ve yerli kültürler ortadan kaldırılmaya çalışılıyordu.

Ancak bu dogmatik dinsel yaklaşım, gelişen kapitalizmin gereklerine yanıt vermediği gibi mutlakiyetçi krallıklar gibi ayak bağı oldu. Sanayileşme aşamasına gelen kapitalizm, aydınlanma çağında geliştirilen hümanist, evrenselci düşünceleri kendi ideolojisine yerleştirmeyi yeğledi. Fransız devrimi böylece laik bir eşitlik, adalet ve kardeşlik sloganı ile gerçekleşti. Bununla birlikte bu laik eşitlikçiliğin evrenselciliği ancak Avrupalılar için geçerliydi. Sanayileşme sömürgeleştirmeyi gerektirdiğinde bu halklar için eşitlikten söz edilmiyordu. Böylece Antik Yunan’dan bu yana insanlığın hedeflediği evrenselcilik bir kez daha sözde kaldı. Burjuva ideolojisinin bu konuda başarısızlığı ve ikiyüzlülüğü yirminci yüzyılda özellikle “komünizm” tehditi ile haklılaştırılmaya çalışıldı. Halkların bu tehdite karşı her yol denenerek “korunması” gerekiyordu.

1980’lerde ise artık bu tehdit ortadan kalkmıştı ve sanayileşmiş tüketim toplumunun homojen kültürünü yaymak için yeni sloganlara gerek vardı. Bu kültür kendisini sorgulayacak her türlü kültürel zenginliği yerelci ve gerici olarak niteleyip ortadan kaldırmak durumundaydı. Yerel zenginliklere değer veren evrenselci bir anlayış yerine onları dışlayıcı bir küreselci anlayış kampanyası böylece başlatıldı. Hatta bu, küreselciliğe seçenek yaratmaya çalışanları dahi etkiledi. Seçenek olarak, tüm yerel zenginliklerin bir sentezi olması gereken evrenselcilik değil, daha adil bir küreselleşme ortaya kondu. Oysa bu, yine belirli bir kültürde yaratılmış olan bir seçenek olarak yerel zenginlikleri dışlamak durumunda olacak. Sözcüğün başta belirlediğimiz anlamına bakacak olursak bunu daha net olarak görürüz. Evrenselci bir anlayışı benimsemiş bir dünya, belki bugünkünden daha fazla iletişime gerek duyacak, ama bu boyutta bir mal ve hizmet akışına gerek duyacağı çok kuşkulu. Çünkü bu mal ve hizmet akışı esas olarak sömürüye dayalı ilişkilere yarıyor. Bunun seçeneği ise üretim bilgisinin evrenselci bir anlayışla karşılıklı olarak paylaşılmasıdır. Yoksa alışverişin daha adil koşullarda yapılması değil.

SOSYAL FORUMLARA YAKLAŞIM NE OLMALI ?

Sosyal forum örgütlenmeleri küreselleşme karşıtı hareketin içinden çıkmıştır. Ancak aynı zamanda bir hareketler hareketi olan bu hareketin reformcu kesimleri tarafından ve yukarıdan aşağıya bir örgütlenme ile yaratılmıştır. Bu durum gerçekte küreselleşme karşıtı hareketin yeterince olgunlaşmadığının ve küreselleşmeyi aşacak hedeflere yönelmekte yetersiz kaldığının bir göstergesidir. Ulusal kalkınmacı politikalarla ve DTÖ gibi yapıların reforme edilerek uluslararası sistemin değiştirilmesiyle günümüzün sorunlarının çözüleceğini öngören yaklaşımlarla küreselleşmenin aşılması olası değildir. Bu yaklaşımlarla ezilen halkın sorunları belki biraz hafifletilebilir, ama evrenselci değerlere dayanan bir toplum yaratılamaz. Anti-otoriter, özgürlükçü bir açıdan soruna bakıldığında bu forumların küreselleşmenin evrenselci bir şekilde aşılmasına hizmet edip edemeyeceği sorgulanmalıdır. Tarihi ters yöne çevirip ulusal devletlere dayalı çözümler üretmek eski hataların bir yinelenmesi olacaktır. Reforme edilmiş bir küresel pazar sistemi, “başka bir dünya” değil, ancak kapitalizmin daha uygar bir versiyonu olabilir. Hedeflenmesi gereken ulusal sınırların ve dargörüşlülüğün yok edildiği, insanlığın doğrudan demokrasi yoluyla geliştirilen evrensel etik değerlere dayalı olarak örgütlenmesidir.

Ne yazık ki şu anki yapısı ile sosyal forumların bu doğrultuya yönelmesi olanaksız görünmektedir. Ancak bu anlayışı benimseyen örgütler bir yandan kendi aralarındaki ağları geliştirirken bir yandan da özellikle yerel forumlar aracılığı ile diğer eylemcilere ulaşabilirler. Bu bir yandan anti-kapitalist olup hükümet dışı kuruluşların maddi olanaklarının cazibesine kapılan bir çok eylemciyi etkilemek açısından işlevli olabilir, öbür yandan da devletçi solun defalarca iflas etmesine karşın halen etki alanında tuttuğu geniş bir kesime ulaşmak açısından önemlidir. Bununla birlikte katılınan sosyal forumlarda edilgen bir izleyici değil, özerk alanlar yaratarak alternatif politikaları ortaya koymak önemli. Böylece gerek katılmamayı yeğleyenlerce dışarıdan, gerek katılmayı yeğleyenlerce içeriden gelen baskıyla sosyal forumlar kendi amacı içinde tutarlı olmaya zorlanacaktır. Bu zorlama DSF’nu devrimci bir yöne çekemeyecek dahi olsa onu aşacak, anti-otoriter ve anti-kapitalist bir ağın ortaya çıkmasına hizmet edecektir.

Bu noktada DSF’na eleştirel yaklaşımlarla birlikte katılmayı savunan Ezequiel Adamovsky’nin, Dünya Toplumsal Hareketleri Ağı oluşturulma çabasını zaten oluşmakta olan bir ağın DSF denetimine alınma çabası olduğunu belirten sesine kulak verelim: “Artık Örgütlenme Komitesinin, daha saydam işleyiş mekanizmalarını benimsemesi ve karar verme sürecini toplumsal hareketlere devretmesi zamanı geldi. Ancak bunun aksine, DSF’nu büyük ölçüde denetleyen kimi örgütler –ATTAC Fransa, CUT and MST (Brezilya), Küresel Güney’e Odaklanma (Tayland) ve Kadınların Dünya Yürüyüşü (Quebec, Kanada)—Toplumsal Hareketlerin Dünya Ağı’nı (THDA) yaratmaya giriştiler.

“Toplumsal hareketlerin ‘daha kalıcı düzeyde’ eşgüdümü düşüncesi tartışmasız önemlidir. Eğer bu ağ tam olarak tüm dünyadaki toplumsal hareketleri temsil edecekse, bu birkaç örgütün eline bırakılamayacak kadar çok önemlidir. Fakat THDA’nın ilkelerini kim yazdı? Kim onun nasıl örgütleneceğine karar verdi? Daha önemlisi kim Sekretaryayı seçti, hatta bir Sekretaryaya gerek olduğuna karar verdi? Elbette benim ait olduğum hareket değil, ya da Arjantin’deki hiç bir hareket değil, ya da bildiğim kadarıyla diğer ülkelerdeki hareketlerin çoğu tarafından değil. Piqueteros, Bolivyalı cocalero köylüleri, Avrupalı Sınırlara Hayır eylemcileri, Güney Afrikalı boşaltma karşıtı kampanyayı yürütenler ve diğerleri bu konuyu tartıştı mı? Eğer neden sözettiğimden haberleri varsa şaşarım. Toplumsal hareketlerin yerel halk örgütü eylemcileri o toplantılarda değildiler. Ve en azından hareketlerin, önerilenleri ülkelerinde tartışması ve görüşlerini iletmeleri için ilk önerinin önceden onlara ulaştırılması için hiç de doyurucu çaba harcanmadı.”[13]

Umalım ki insanlığı doğrudan demokrasiye götürebilecek forumlar ve toplumsal hareketler ağı çok gecikmeden bu anlayışların aşılması ile yaşama geçirilebilsin.

[1] Bkz. Chaia Heller, “McDonalds, Mtv ve Monsanto: Bilgisel Sermaye Çağında Biyoteknoloji Yükselişi”, Toplumsal Ekoloji, Sayı 2 (Güz 2002), sy. 108-119, çev: Halide Demir ve Reha Alpay, “Teknoloji: Nasıl Geliştirildi? Nasıl geliştirilmeli?” Toplumsal Ekoloji, Sayı 2 (Güz 2002), sy. 97-107
[2] Burada sendikaların yaklaşımının dargörüşlü ve ulusalcı olduğunu belirtmekte yarar var. İşlerini yitirenlerin sahip olması gereken toplumsal güvenceler çok önemli olmakla birlikte, gelişmiş bir ülkede ulusal düzeyde işsizlik artacak gerekçesiyle gümrüklerin artırılmasını, kota uygulamalarını desteklemek sorunu bir başka ülkenin halkı aleyhine çözmeyi beklemektir.
[3] “KENT SAKİNLERİ KENTLERİNİ GERÇEKTEN YÖNETMEYE BAŞLAYINCA”, Derleme, Çeviren Bülent Tanatar
[4] Bu konuda Brezilya’daki en büyük işçi sendikası konfederasyonu TUC’un kimi yöneticilerince İkinci Dünya Sosyal Forumuna gönderilen metine bakılabilir: “CRITIQUE OF PORTO ALEGRE, Open Letter to the Trade Unionists and Activists Participating in the World Social Forum 2002 in Porto Alegre, Brazil”.İngilizce çeviri New York sosyal forumunun web sitesinde yayınlanmıştı (http://www.nycsocialforum.org). Özet bir Türkçe çeviri İstanbul Sosyal Forumu’nun yahoogroups’taki tartışma listesi arşivinde bulunabilir.
[5] DSF ve yerel forumlar için, bkz. Abdullah Anar , “Dünya Sosyal Forumu”, Toplumsal Ekoloji, Sayı 2 (Güz 2002), sy. 76
[6] Jason Adams, “Jornadas Anarquistas: Anarchist Convergence in Porto Alegre, Brazil”ASK, Anarcho-Syndicalist Review, Sayı: 34 (Bahar 2002), Sayfa 24
[7] “Who Controls the European Social Forum?”, http://web.inter.nl.net/users/Paul.Treanor/esf.html
[8] Naomi Klein, `What happened to the new Left,” http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/naomiklein.htm
[9] Andrej Grubacic, “Life After Social Forums”, http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/life-after-sf.htm
[10] Michael Albert, “What happened in Porto Alegre”, http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/albertroy.htm
[11] Devletçi çözümlerin açmazları için bkz. Şadi İdem, “Alternatif Küreselleşme Karşıtı Hareket ve Devlet Yönetimi”, Toplumsal Ekoloji, bu sayıda
[12] Prof. M.D. Nanjundaswamy, “KRRS Reservations on ASF”, http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/asia2003/krrs.htm
[13] Ezequiel Adamovsky, “Another Forum is Possible, Whose Bridges are We Building? Do We Need a New International?”,http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/anotherforum.htm[/b]







13]



1] Bkz. Chaia Heller, “McDonalds, Mtv ve Monsanto: Bilgisel Sermaye Çağında Biyoteknoloji Yükselişi”, Toplumsal Ekoloji, Sayı 2 (Güz 2002), sy. 108-119, çev: Halide Demir ve Reha Alpay, “Teknoloji: Nasıl Geliştirildi? Nasıl geliştirilmeli?” Toplumsal Ekoloji, Sayı 2 (Güz 2002), sy. 97-107
[2] Burada sendikaların yaklaşımının dargörüşlü ve ulusalcı olduğunu belirtmekte yarar var. İşlerini yitirenlerin sahip olması gereken toplumsal güvenceler çok önemli olmakla birlikte, gelişmiş bir ülkede ulusal düzeyde işsizlik artacak gerekçesiyle gümrüklerin artırılmasını, kota uygulamalarını desteklemek sorunu bir başka ülkenin halkı aleyhine çözmeyi beklemektir.
[3] “KENT SAKİNLERİ KENTLERİNİ GERÇEKTEN YÖNETMEYE BAŞLAYINCA”, Derleme, Çeviren Bülent Tanatar
[4] Bu konuda Brezilya’daki en büyük işçi sendikası konfederasyonu TUC’un kimi yöneticilerince İkinci Dünya Sosyal Forumuna gönderilen metine bakılabilir: “CRITIQUE OF PORTO ALEGRE, Open Letter to the Trade Unionists and Activists Participating in the World Social Forum 2002 in Porto Alegre, Brazil”.İngilizce çeviri New York sosyal forumunun web sitesinde yayınlanmıştı (http://www.nycsocialforum.org). Özet bir Türkçe çeviri İstanbul Sosyal Forumu’nun yahoogroups’taki tartışma listesi arşivinde bulunabilir.
[5] DSF ve yerel forumlar için, bkz. Abdullah Anar , “Dünya Sosyal Forumu”, Toplumsal Ekoloji, Sayı 2 (Güz 2002), sy. 76
[6] Jason Adams, “Jornadas Anarquistas: Anarchist Convergence in Porto Alegre, Brazil”ASK, Anarcho-Syndicalist Review, Sayı: 34 (Bahar 2002), Sayfa 24
[7] “Who Controls the European Social Forum?”, http://web.inter.nl.net/users/Paul.Treanor/esf.html
[8] Naomi Klein, `What happened to the new Left,” http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/naomiklein.htm
[9] Andrej Grubacic, “Life After Social Forums”, http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/life-after-sf.htm
[10] Michael Albert, “What happened in Porto Alegre”, http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/albertroy.htm
[11] Devletçi çözümlerin açmazları için bkz. Şadi İdem, “Alternatif Küreselleşme Karşıtı Hareket ve Devlet Yönetimi”, Toplumsal Ekoloji, bu sayıda
[12] Prof. M.D. Nanjundaswamy, “KRRS Reservations on ASF”, http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/asia2003/krrs.htm
[13] Ezequiel Adamovsky, “Another Forum is Possible, Whose Bridges are We Building? Do We Need a New International?”,http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/anotherforum.htm[/b]