1915/16 üzerine ibret-i âlemlik tasvirler

Selcuk Uzun - 02/11/2011 21:16:44 (442 okunma)



1915/16 üzerine ibret-i âlemlik tasvirler

-Bir gün kari koca iki Ermeni konuşarak gidiyorlardi. İkisi de üzgündü. Fakat erkeğin üzüntüsü daha fazlaydi. Kadin kocasini teselli etmeye çalişti. “Ne yapalım, Allah büyük, elbette bizi gözetir.” dedi. Erkek birdenbire kızdı. Karısına sert nazarla baktı. “Hala Allah mı diyorsun? Allah nerede? Allah var mı? Varsa bu hal ne?” diye bağırdı. Dereye doğru ilerliyor, yırtık kolunun yeniyle gözlerini siliyordu.

-Nihayet İstanbul’dan emir geldi. Eskişehir’e Muhacirin Memurları gönderilmişti. Bütün Ermeniler Konya’ya, Pozantı’ya ve Halep ovalarına gideceklerdi. Siranuş’u merak ettim. Mini mini yavruyu görmek istedim. Binlerce Ermeninin içinde o sarışın masum öksüz yavruyu aradım. Nihayet buldum. Büyükanasına yalvardım. “Bırak bu çocukları, bu felaket geçer, sonra gel, burada beni bul,” dedim. İhtiyar kadın yaşlı gözlerini semaya (gökyüzüne) dikerek:

“Hayır” dedi. “Hayır efendi, sağ ol, biz hep gideceğiz, beraber öleceğiz, hem ben onları nasıl taşıyacağım? Yapacağım şey pek basit: Yolda önce onları sonra kendimi dereye atacağım.” Kalbim sızladı.

-Eskişehir kafile, katar katar boşalıyordu. Bu trenler, kapalı yük vagonları bile değildi, kafes şeklinde her tarafı açık hayvan vagonlarıydı. Muhacirler İdaresinden gelen memura: “Bari kapalı vagonlarla gönderin.” dedim. Hiç tavrını bozmadan, lakayt bir sesle, “Daha iyi ya, hava alırlar.” cevabini verdi.

-Bir gün, yine bir tren, fakat muntazam ve muhteşem bir tren, bu sefalet kafilesi arasından geçti. Enver Paşa ailesiyle, şevket ve ihtişamıyla İzmir’e gidiyordu. Sabahın sisleri arasında aç hakli tiz bir ses uyandırdı. Birkaç dakika sonra, İttihatçıların hürriyet kahramanı, elleri cebinde, başı açık, trenin ön tarafına çıkmış, gözleri yüksek ufuklarda, yıldırım gibi geçip gitti. Yerlere serilen, açlıktan ölen bedbaht (talihsiz) tebaaya başını bile çevirip bakmaya tenezzül etmedi.

-Mütefekkir, vatanperver ne kadar Ermeni varsa kafile sürülmüştü. Hatta İstanbul’dan bütün Ermenilerin çıkarılacağı bile söyleniyordu. Zaten sürülmedik, asılmadık kim kalmıştı? (1915 yılında Sevk Komisyonu Başkanı sıfatıyla Eskişehir’e gönderilen Ahmet Refik Altınay’in “İki Komite İki Kital” adli kitabından)

-Bu büyük talihsizlik ( yenilgi) (Van Valisi) Cevdet’i öylesine çildirtti ki, hemen Çerkes Ahmet’e, zaten sadece kadınlar ve çocuklarin kaldiği civar köylere adamlariyla bir akin tertip etmesini istedi. Çerkes Ahmet’in bu mutsuz insanlara neler yaptığının teferruatına girmeyeceğim. Şu kadarını söyleyeyim ki, ama samimiyetle ama değil, Cevdet yaverini azarlamak mecburiyetinde hissetti ve ziyadesiyle Kürtler, onun gaddarlığından dehşete düştü. (Rafael De Nogales, Hilal Altında 4 Yıl kitabından)

-Çerkes Ahmet ve Nazım’ın eşyaları açıldığı zaman çantalarında kadın yüzüğü, bilezik, küpe ve mücevher buldular… Bu iki serserinin bir ideal için fedakarlık değil, zengin olmak için cinayet yapmış oldukları belli idi. ( Diyarbakır’da çetelerce katledilen Vartakes ile Zöhrap Efendinin katilleri Çerkes Ahmet ve Nazım’ın cürümlerinden dolayı Cemal Paşa tarafından idam edildiğinde olaya şahit olan Falih Rıfkı Atay`in anılarından) 

-Çetecilerin şahsi eşyaları arasında kan lekeli beşibirlik altınlar bulunmuştu. Cellatlara ve katillere karşı minnet borcu ağırdır. Onlar kendilerine ihtiyaç duydukları belirtenlere ve kendilerini kullananlara tahakküm etmek isterler. Kirli işlerde kullanılan vasıtalar ihtiyaç ve kullanım zamanında lüzumludurlar, fakat kullanıldıktan sonra baş üstünde taşınmayıp ortadan kaldırılmaları gerekir (tuvalet kağıtları gibi). (Dördüncü Ordu Kurmay Başkanı Ali Fuat Erden`in hatıralarından )
-Çerkes Ahmet, Ermenilere karşi arkadaşı Nazım ve Halil ile beraber birçok fecaatler (felaketler) yaptıktan sonra, Cemal Paşa’nın bölgesine gitmiş, orada yığınlarla Ermenileri görünce hayret etmiş. Askerce bir selam ifasından sonra: “Emir buyurun, bir teşkilat yapalım, bunları da temizleyelim,” demiş. Çerkes Ahmet, Ermeni fecayii için mühim bir vesika idi. Bu kanlı olayın safahatın (nasıl olduğunu) bizzat failinden dinlemek istedim.Çerkes Ahmet’e vilayet-i şarkiyyede neler yaptığını sordum. Çizmeli ayaklarını birbirinin üzerine attı, sigarasının dumanlarını karşıya doğru savurarak: “Bey birader,” dedi. “Şu durum namusuma dokunuyor. Ben bu vatana hizmet ettim. Gidin, görün, Van ve çevresini Kabe toprağına çevirdim. Bugün orada tek bir Ermeniye tesadüf edemezsiniz. Vatana bu kadar hizmet ettim, sonra o Talat gibi hergeleler İstanbul’da buzlu bira içsinler, beni de böyle muhafaza altında getirtsinler, yok, bu haysiyetime dokunuyor!” Fakat onun bir arkadaşı vardı, kendisiyle beraber Zeki Bey’i öldüren Nazım! Çerkes Ahmet’e Nazım’ı sordum: “Sus bey birader. Zavallı şehit oldu,” dedi. Çerkes Ahmet’ten daha fazla malumat almak istiyordum. “Peki bu Zöhrap falan ne oldular?” “Aaa… Duymadınız mi? Hepsini geberttim.” Cigarasının dumanlarını havaya doğru savurdu, sol eliyle bıyıklarını düzelterek sözüne devam etti: “Halep’ten çıkmışlardı. Yolda rast geldik. Derhal arabalarını kuşattım. Gebereceklerini anladılar. Varteks dedi ki: ‘Peki Ahmet Bey, bize bunu yapıyorsunuz, fakat Araplara ne yapacaksınız? Sizden onlar da memnun değiller.’ ‘O senin bileceğin iş değil kerata,’ dedim. Bir mavzer kurşunuyla beynini patlattım. Sonra Zöhrap’i yakaladım. Ayağımın altına adlim, kafasını ezdim. (1915 yılında Sevk Komisyonu Başkanı sıfatıyla Eskişehir’e gönderilen Ahmet Refik Altinay’in “İki Komite İki Kıtal” adli kitabından)

-Bu tehcir işi ile alakadar olmayan Türk, Anadolu’da pek azdır. (Halil Menteşe`Nil anılarından) 

- Cani emellerini yerine getirmek için cinayetleri yönlendiren valiler, çok sinirli istisnalar dışında suç ortaklarıydı. (29 Aralık 1918 tarihli İkdam Gazetesinde Ahmet Refik Altinay´in yazısından)

- Kasem ederim ki (yemin ederim ki) Van’da isyan olmazdı. Kendimiz zorlaya zorlaya şu içinden çıkamadığımız kargaşalığı meydana getirdik. (İsyan öncesi Van valiliği ve daha sonra Erzurum valisi olan Tahsin Uzer´in, Van`deki olaylar üzerine Talat Paşa’ya gönderdiği telgraftan) 

-Bir Ermeni’ye tesahüp edecek bir müslümanin hanesi önünde idam ve hanesi ihrak ve memuriyeden ise tard ve Divani Harbe sevk ve himayeyi reva görenler ciheti askeriyeden iseler nikbeti askeriyelerinin kati ile berai muhakeme mezkur divani harbilere tevdi olunmasına mütedair. (Bir Ermeni’ye yardim edecek bir Müslüman evinin önünde 
asılacak ve evi de yakılacaktır. Yardım eden memur ise işten atılacak ve Harp Divanı’na Verilecektir. Yârdim edenler asker iseler askerlikten atılacak ve Divani Harbe verileceklerdir.) (10 Temmuz 1915 tarihinde 3. Ordu Komutanı Mahmut Kamil Paşa’nın komuta bölgesinde yayınladığı emir)

-Bir Türk komiseri bana şöyle demişti: Artik, kaç kadın veya kızın, zorla veya hükümetin onayıyla Araplar ve Kürtler tarafından alındığını bilemiyoruz. Bu defa Ermenilere karşı uzun zamandır istediğimiz şeyi yerine getirdik. 10 kişiden 9’unu hayatta bırakmadık. (27 Temmuz 1915 tarihinde Almanya’nın Aleppo Konsolosu Rössler, Başbakan Bethmann Hollçeg’e çektiği telgraftaki rapordan Bağdat Demiryolu memurlarından Ç. Spieker’in anlattıkları)

-Boğazlıyan Kaymakamı vasıtasıyla üç bin yüz altmış (3.160) Ermeni’nin katledilmiş olduğu bilgisi haber edilmiştir. Ciddi bir tetkikatın yapılması ve bildirilmesi. (9 Ağustos 1915 Talat Paşa`Nil, Ankara vilayetine çektiği bir telgraf) 

-Ermenileri keserek Yozgat Mutasarrıfı vekilliğine terfi ettiğini böbürlenerek anlattı. „Boğazlıyan’da Ermenileri kestim, mutasarrıf vekili oldum, burada da keserim, mutasarrıf belki de vali olurum“ dedi. (19 Aralık 1919’da Yozgat Mebusu Şakır Bey`in, İstanbul Sorgu Kurulu Başkanı önünde verdiği ifadeden)

-Sevgili Vatandaşlarım! Ben bir Türk memuruyum, Aldığım emri yerine getirdim. Vazifemi yaptığıma vicdanim emindir. (Yozgat Mutasarrıfı olan Kemal Bey`in idam edilmeden önceki sözleri) 

-Türkler nüfusun kalanını müdafisiz bırakmak için… sağlam Ermeni erkeklerini katletmeye başladılar. (Osmanlı Erkanıharbinde Askeri Murahhas Avusturyalı Mareşal Pomiankovski) 

-Sadece hududa yakin bölgelerdeki Ermenilerin geri bölgelere çekilmek için tedbir âlindi. Ancak Doktor Bahaettin Şakir gibi kişiler bunu umumi bir tehcire dönüştürdüler. Bu uluorta hareketlerden Umumi Merkez memnun olmadığından dolayı bazı valileri merkeze çağırdı, bunlardan biri de Dr. Reşit Bey idi. Umumi Merkezde beni ziyarete geldi. Aramızda şu konuşma geçti: “ Siz hekimsiniz ve bir hekim sıfatıyla daima can kurtarmakla vazifeli bir insansınız. Nasıl oldu da bunca masumun sürü yakalanıp, ölümün kucağına atılmasına sebep oldunuz?“ Dr. Reşit Bey bu soruya “ Hekim olmak bana milliyetimi unutturamazdı.Reşit elbette bir doktordur. Fakat dünyaya bir Türk olarak gelmiştir. Daha sonra Ermenilerin „korkunç bir şekilde örgütlendiği üzerine“ nutuk atan Dr. Reşit Bey şöyle konuşur:“ Hey Doktor Reşit, ortada iki ihtimal var: Ya Ermeniler Türkü temizleyecekler yahut da Türkler tarafından temizlenecekler. Türklüğüm hekimliğime galebe çaldı. Onlar bizi ortadan kaldıracaklarına, bir onları ortadan kaldırırız dedim.“ Dr. Reşit Bey bu konuşma sırasında“Baktım ki vatan elden gidiyor, milletim adına gözü kapalı hareket ettiğini“ de ekledi. (İttihat ve Terakki Genel Sekreteri Mithat Şükrü (Bleda) ile Dr. Reşit Bey arasında geçen konuşmadan)

-120.000 Ermeni’yi bölgemden uzaklaştırdım. Artik tehcir edilecek Ermeni kalmadı. (Diyarbakır Valisi Dr. Reşit`in 28 Eylül 1915’te Talat Paşa’ya çektiği telgraftan)

-Diyarbakır Valisi Dr. Reşit, görevine yalnızca iki sandıkla gittiği fakat İstanbul’a Ermeni kurbanlarından alınan mallarla yüklü vagonlarla döndü. … Farcalyan, Reşit Bey’in Costantinople’a gitmek üzere 43 kutu mücevherat ve 2 sandık kıymetli taşla bir trenle Halep’e geldiğini bizzat gördüm diye ekleyerek, bu talanın mücevher ve değerli taşlar, birkaç hali ve çeşitli antikalar içerdiğini aktarmaktadır. (Alemdar Gazetesinin 5 ve 6 Nisan 1919 tarihli sayılarında Hasan Amca tarafından kaleme alınan bir makaleden )

-Talat Paşa bundan fevkalade münfail (cani sikilmiş) olarak „katil“ sıfatıyla takdir ettiği Reşit’i, „gasıp“ (hırsız) olduğu için azl etmiştir. (Tehcir’den sonra Ankara’ya atanan eski Diyarbakır Valisi Dr. Reşit, açığa alinmiş ve hakkında soruşturma başlatılmıştır. Dr. Reşit Ermenilerden gasp ettiği paralarla İstanbul’da bir yalı almak isteyecek, Talat Paşa da olaydan haberdar olunca onu görevden azledecektir. 8 Şubat 1919 tarihli Hadisat gazetesinde Süleyman Nazif`in yazısından)

-Ben sizlere kafile kafile Ermeni teslim edeceğim…Bunlar ne kadar altın, para, mücevherat ve kıymetli eşya varsa beraber alacaklar. Onları kelekle Dicle üzerinden götüreceksiniz. Kimsenin görmeyeceği ve duymayacağı bir yere varınca, hepsini öldürüp Dicle’ye atacaksınız. Midelerini yarıp taş dolduracaksınız ki, su yüzüne çıkmasın. Ne kadar malları varsa adamlarınıza. Ne kadar altın, para ve mücevherat varsa onun yarısı sizin, diğer yarısını da Hilal-i Ahmet`e vermek üzere bana getireceksiniz.Yalnız bu sırrı kimse bilmeyecek, duymayacak. Bu sır açığa çıktığı gün siz de ve ben de mahvoluruz. ( Raman aşiretine mensup bir kişinin, Vali Reşit ve Raman aşiret reisi arasinda geçen konuşmaya tanıklığı)

-Biz 2115 erkektik. ( Biz Türk ve Kürt refakatçilere adam başına para vermek zorundaydık ve bir liste tutuyorduk. Sayıyı bu nedenle tam olarak biliyordum). Bu arada kadın ve çocuklar bizden ayrılmışlardı. Kürt ve jandarmalar bize „şimdi öleceğimizi ama kendilerinin suçsuz olduklarını çünkü hükümetin böyle emrettiğini“ söylediler. Bağlandık. Seyyal Bey, Kürtlere ve jandarmalara, tek tek insanları önüne getirmesini istiyor, üzerinde ne varsa alıyor ve10 adim bile gitmeden infaz ediyordu. Balta ve bıçaklarla kafalar kesiliyor ve uçuruma atılıyorlardı. (30 Kasım 1915`de Aleppo’da Alman Misyoneri M. Didszun’un Adana Vilayeti’nden Ermenilerin sürgünü ve Ermeni Manukyan’in Erzurum’dan Suruç’a sürgününü anlatan raporundan)

-Türkiye teşkilat ve kabiliyet itibariyle ön sıralarda olmayabilir, ancak katliamlar, hırsızlıklar, vs. mevzu bahis olduğunda, iyi planlanmış ve çok hızlı bir fiildi. Sadece bir Türk kısa zamanda yüz binlerce insani bu dünyadan sevk edebilir. (4 Aralık 1915 tarihinde Samsun’da görevli ABD Konsolosluk görevlisi V. Peter´in Çashington’a gönderdiği rapordan)

-Hosep’in kafilesi 1.700 kişiden oluşuyordu. Habur nehri kıyısındaki Şedadiye’de Çerkezler tarafından baskına uğrarlar. Tüm kafile elbiselerine kadar soyulur. Elbiseler Araplara dağıtılır. 3 saat sonra Karadağ mevkiinde Çerkezler tarafından ikinci kez baskına uğrarlar. Ve kafile katliama uğrar. Hossep bir arabaya binmiş mutasarrıf Zeki Beyi görür. Katliam yapan Çerkesleri „bravo“ haykırışları ile cesaretlendirmektedir. Çerkeslerin birçok kere baskınına ve katliamına maruz kalan kafileden 31 kişi sağ kalır. (23 Ekim 1916 günü Aleppo’daki Almanya Konsolosu Rössler, 1 yildir Der Zor’da bulunan Antepli Hosep Sarkisyan’in anlattıklarını rapor eder)

-10.000 Ermeni’yi ortadan kaldırdığınız söyleniyor doğru mu? “Benim namusum var. On bine tenezzül etmem. (Der Zor Mutasarrıfı Salih Zeki´Nil Tasviri Efkar muhabiri`ne verdiği yanıt) 

-Harp sırasında trajediler yaşandı ve eza çektirildi. Lakin hiçbir şey haklimi Türkiye’nin binlerce Ermeni’yi denizde boğmasından ziyade tahrik etmedi. (Britanya milletvekili J. Spear’in 10 Kasım 1918’de Avam Kamarasi’nda yaptığı konuşmadan)

-Vali Cemal Azmi, Ermenileri mavnalarla Karadeniz’e atıp boğdurdu. (İki kez Bahriye Nazirliği yapan Çürüksulu Mahmut Paşa`nin, 2 Aralık 1918’de Meclis Mebusan’da yaptığı konuşmadan) 

-Allah bizim belamızı verecektir. Mesele çok açıkta olduğundan inkar edilemez. Ordu şehrindeki Ermeni vakasına şahidim. Samsun’da nakil bahanesiyle sancak mutasarrıfı (Faik) Ermenileri mavnalara doldurdu ve onları bahra ilka attırdı. Bunu bütün vilayette tatbik ettiğini işitmiştim. İstanbul’a döner dönmez, onlar aleyhine davaya muvaffak olamadım. (11 Aralık 1918’de Trabzon Mebusu Hafız Mehmet, Meclisi Mebusan’da utancını ve tanıklığını bu sözlerle dile getirir.)

-Cevdet Bey, aslında insan biçiminde bir panterdi. Gündüz katliam yapıp gece kutlamalarını yapmaktadır. (Osmanlı Ordusu’nda 1915-1918 Yıllarında görev yapmış Venezuelali Subay Rafael De Nogales’in „Hilal Altında Dört Sene“ adli anılarında, Van Valisi Cevdet Bey hakkında yazdıkları) 

-Diyarbakır’a Mardin kapısından girdik. Birden fazla kez, atim ceset kokusundan kişnedi. Gözleri parlayan köpekler Ermeni evlerinin çevresinde dolaşıyorlardı. (Osmanlı Ordusu’nda 1915-1918 Yıllarında Görev Yapmış Venezuelali Subay Rafael De Nogales’in „Hilal Altinda Dört Sene“ adli anılarından)

-Evler, araziler, çiftlikler oradaki devlet memurlarının elinde kalıyor, onlar da aralarında pay ediyorlardı. Zenginliğin beşte biri İstanbul’daki İttihat ve Terakki Partisi’ne gidiyordu. Ermeni mallarını paylaşma rezaleti, savaş başlayana kadar dürüst olan İttihatçılara, gasp hevesini verdi. Sel gibi akan altınlar, onları o kadar bozdu ki, daha güç elde edilir şeyleri istemeye başladılar. Savaşın ilk yılının sonunda, Harbiye Nezareti Levazım Başkanı İsmail Hakki Paşa’nın örgütlediği düzenli toptan hırsızlıkla, Ermeni malları pay edildi. (Osmanlı Ordusu’nda 1915-1918 Yıllarında görev yapmış Venezuelali Subay Rafael De Nogales’in „Hilal Altinda Dört Sene“ adli anılarından)

-Bir olay hatırlıyorum; Annesinin yanında uyu¬yan bir bebeği hayvanlar yediler. Anne uyandığında aklini kaçırdı. Hastanemizin kapısında çocuğun parçaları elinde bağırmaya başladı… Mamure vadisinin en çalışkan misafirleri bir kurt sürüsüydü. (Osmanlı Ordusu’nda 1915-1918 Yıllarında görev yapmış Venezuelali Subay Rafael De Nogales’in „Hilal Altında Dört Sene“ adli anılarından)

-O gün Cevdet Bey, Kayikyan Efendi’yle birlikte, Bitlis’in 200 ileri gelen Ermeni’sini, onlardan 5000 altın lira sızdırdıktan sonra astı. Bu parayı Halil Bey’le aralarında paylaştılar. Bununla da kalmayarak, kentteki bütün erkek Ermenilerin 50 kişilik gruplar halinde civardaki dağlarda yalnız bir yere götürülerek, mezarlarını kazdırdıktan sonra öldürülmeleri emrini verdi. Genç kadınlar ayak takimi arasında bölüşüldüler ve yaşlılarla, 12 yaşından aşağı çocuklar sürgün edildi. Bitlis kenti ve çevresinde 15.000 kadar Ermeni, bir günde yok edildi. . (Osmanlı Ordusu’nda 1915-1918 Yıllarında görev yapmış Venezuelali Subay Rafael De Nogales’in „Hilal Altında Dört Sene“ adlı anılarından)

-Kürt şeyhiyle balkonda kahvaltı ederken anlatılması mümkün olmayan görüntüler gözümüzün önünden film gibi geçti. Kürt kurşunlarından kaçan Ermeniler, korkmuş tavşanlar gibi oraya buraya koşuyorlardı. Sersemlemiş olan birkaçı yere oturarak ölümlerini beklediler. Küçük bir grup genç, arkalarını duvara dayamış kendilerini savunuyorlardı. Onlar da yorularak Kürt kasaturaları ve kurşunları ile öldürüldüler. Kürtler mermi ziyan etmemek için ellerinden geldiği kadar kesici alet kullanıyorlardı. (Tanık olduğum bütün bu görüntüleri dudağımda bir gülümsemeyle seyrettiğim için okurdan özür dilerim.) (Osmanlı Ordusu’nda 1915-1918 Yıllarında görev yapmış Venezuelali Subay Rafael De Nogales’in „Hilal Altında Dört Sene“ adlı anılarından) 

-Reis: “Kit’aatin bazilari vilayetlerde bazi valilerin emrine verilmiş. Haberiniz var mi?” 

-Atif Bey: “Hayir efendim; hiç valilerin emrine verilmemiştir. Yalnız hududu bulunan vilayetlerin valileri, Trabzon ve Erzurum valileri, yardim istediler efendim. Yani orada onlar, Teşkilatı Mahsusa’nın şubesinin azası gibi idiler. Oralarda bir, iki şube Yapılmıştı. (İttihat ve Terakki Cemiyeti Merkezi Umumi üyelerinden ve Teşkilatı Mahsusa yöneticilerinden Atıf Bey`in 1919 yılında Divani Harbi Örfi’deki sorgusundan)

-Bunu bendeniz bu vakayii, yani asil bir Ermeni vakasını gördüm. Ordu kazasında bir Kaymakam vardı. Ermenileri kayığa doldurarak Samsun’a göndermek bahanesi ile denize döktürdü. Vali Cemal Azmi ayni muameleyi yaptığını işimdim... Buraya [İstanbul] gelir gelmez meşhuda timi Dahiliye Nazırına söyledim... Fakat Vali hakkında bir şey yaptıramadım. Belki üç sene uğraştım fakat olmadı. Manatiki harbiye dediler, şöyle dediler, hulasa olmadı. (İttihatçı Mehmed Emin Bey`in, 11 Aralık 1918’de, Osmanlı Meclisi’ndeki konuşmasından)

-Bütün yollar kadın ve çocuk cenazesiyle doludur, defnetmeye yetişemiyoruz. (Mamuretülaziz valisinin bir telgrafından)

-Savaş bitip de İngilizler ve müttefikleri, İttihatçı ve hele Ermeni öldürüşçülüğünün hesaplarını sormak yoluna gidince, ne kadar gocunan varsa silahlanıp bir çeteye katılmıştır. (Falih Rıfkı Atay`in Çankaya adli kitabından )

-Bölgedeki etnik dengeleri gözeten Tahsin Paşa’nın yerine kısa bir süre önce atanmış olan Enver Paşa’nın kayınbiraderi Cevdet Bey, işkence ettirdiği insanların tabanlarına nal çaktırdığı için „Başkale Nalbant“ olarak anılırdı. (Tanıkların ifadelerinden)

-Zo’larin işini bitirdik, sıra Lo’larda... (Sakallı Nurettin Paşa) 

-11 Haziran`da Kürtlerin kafilelere saldırılarını durdurmak için birlikler gönderildi. Birlikler, büyük çoğunluğu kadınlar ve çocuklardan oluşan kafileyi savunacaklarına, katlettiler. „Kadınları ve çocukları da mi öldürüyorsunuz?“ şeklindeki soruya askerlerden biri „Ne yapsaydık, emir böyleydi“ cevabini verdi. (Rahibe Thora von Vedel Jarlberg ve Rahibe Eva Elvers`in, Erzincan`deki anılarından bir bölüm)

-Bu kirimi durdurmanın yolu yok mu? (27 Haziran 1915 tarihinde Aleppo Konsolosu Rössler`in, Büyükelçiliğe çektiği telgraftan )

-Okula girip, öğretmeni tuttular/Vay, aman! /Ağzını açıp, dilini kestiler / Ah, aman!. (Bir Ermeni halk şarkısından. Bir Ermeni kadın öğretmen, Ermeni çocuklara Ermenice öğretme cüretini göstermişti)

-Ermenice Türk mollalar tarafından yasaklanmıştı ve Ermenice 7 kelime bir küfür addedildiğinden, bunun için 5 koyunluk bir ceza öngörülmüştü (Bir Ermeni tanıklığı)

-Bu toprakta Türklerin, sadece Türklerin yaşamasını ve ona tamamen sahip olmasını istiyoruz. Milliyeti yahut dini ne olursa olsun, Türk olmayanlar kahrolsun. (Dr. Nazım)

-Ermenileri Allah’a hizmet ettiklerini düşünerek kılıçtan geçirenlerin muharip gücü de hiç kuşkusuz dini fanatizmdir, fakat tasarlayan adamlar için böyle bir şey söz konusu değildir.(ABD İstanbul Büyükelçisi Henry Morgenthau`nun anılarından) 

-Hastanede derin sepetler içine sikiştirilmiş ve denize atılacak zehirlenmiş çocukların cesetlerini gördüğünü söyler. (1919 Trabzon davalarının 7. Duruşması’nda Rahip Laurent`in tanıklığı)

-Her şeyi tetikledi ve başlattı. (Trabzon Defterdarı Lütfü`nün , 1919 Trabzon davalarının 8 Nisan’daki 7. duruşmasında Dr. Bahaeddin Şakir hakkındaki ifadesi) 

-“Dezenfeksiyon” denilen odalarda buharla boğdular. Buhar nefes almalarını engelleyerek boğulmalarını sağlar. “Etüv” denen sistem sonrası boğulan çocuklar büyük sepetlere doldurulup atıldı. (1919 Trabzon davalarının 14. duruşmalarında Manning Yerazyan adli kadının tanıklığı)

-Boğma olaylarının bir kimsi Değirmendere ırmağı yakınında oldu. Kaymakam Faik`in bir öğleden sonra Samsun’a götürme bahanesiyle kadın ve çocukları iki mavnaya doldurduğunu gördüm. Ama seyahat için iki güne ihtiyaç duyan mavnalar iki saatte döndü. Kurbanların cesetleri sahilde görülmeye başlandı. (Adli Müfettiş Kenan ve Tüccar Hüseyin`in 1919 Trabzon davalarının 17. duruşmasındaki ifadelerinden)

-Kızların maruz kalmış oldukları ve naklettikleri inanılmazdı. Oturdum ve dinledim... Hikayesi inanılmaz tuhaflıkta bir kız geldi, vücudu bir mısra vezni gibiydi. Ama gözlerini açtığında ona bakmaktan acı hissetim. Gözün ince adalesinde mikroskobik yara izleri vardı. Mükemmel tahsil görmüş vasıflı bir Türk cerrahi tahsilini ameliyat masasında bu kız için kullanmıştı. (ABD’li hekim Mabel Evelyn Elliot`un, Üsküdar Ermeni Kızlar Barinma Evi’ndeki bir tanıklığı)

-Trebizond'daki hükümet memurları en iyi ailelerden bazı zarif Ermeni kadınları topladı. Tecavüz ettikten sonra onları katlettiler. (1919 Trabzon davalarının 10. duruşmasında Teğmen Hasan Manuf`un ifadesinden)

-Başka yere nakil bahanesiyle zükur ve inas (erkek ve kız) çocuklar gruplar halinde mavna ve kayıklara dolduruldu ve gözden nihan (uzaklaştıktan) olduktan sonra bahra ilka (denize atarak) etmekle boğdurup mahvedildiler. (1919 Trabzon davalarının mahkeme kararından)


-Bu yıl boğmalardan dolayı hamsi çoğalacak. (Trabzon valisi ve İttihat ve Terakki liderleri ile Almanya`ya kaçan Cemal Azmi'nin Berlin'de bir toplantıda kahkahalarla sarf ettiği iddia edilen sözleri)

-Bütün Ermeni hemşireler, eczacılar ve hademeler de alindi. Bütün Ermeniler bölgeden tahliye edilmişlerdi. Ve Bitlis'te üç yüz genç kız kalmıştı. Hepsi Ermeni Kilisesi'nde ordunun kullanımı için tutuluyordu. Cepheye giderken kasabadan geçen her müfreze izlerini bırakıyordu. Bu talihsiz kızlar hasta oldular. Kumandan (Nabil Bey) emretti. Bazıları zehirlendi, öbürleri idam edildi. (Bitlis Askeri Hastanesi'ndeki 2 ABD'li hemşirenin tanıklığı) 

-Şayet biri Ermeniyse, mücrim ve muhacir olarak muamele görmesi için kâfi sebepti. Konsolosluk penceresinden denizde cesetler görünüyordu. Evvela zabitler kadınlara tecavüz ediyor, sonra lazım geleni yapmaları için jandarmaya bırakıyorlardı. (ABD Trabzon Konsolosu Oscar S. Heizer`in gönderdiği rapordan)

-Şayet bildiğim her şeyi, gözlerimle görmek mecburiyetinde kaldığım her şeyi bilselerdi, insaniyet isyan eder ve merhametsiz hükümetine ve kudurmuş İttihat ve Terakki Firkasi'ni lanetlerdi. Ve bu melun suçu hoşgörün hatta kuvvetli ordularıyla himaye eden Osmanlı müttefiklerine (Almanya ve Avusturya-Macaristan İmp.) mesuliyet yüklerdi. Utanç, korku ve rezalet. (İtalya’nın Trabzon Konsolosu G. Gorrini`nin 25 Ağustos 1915'te Roma'ya gittiğinde İl Messapero'ya verdiği demeç)

-Türk halkını, Ermenilerin kesilmesi konusunda ikna etmeyi nasıl becerdiler? (10 Ağustos 1915`de İstanbul`a Alman büyükelçiliğine gönderilen çok gizli rapordan)

-Hususiyle milli ticaret, adeta milli bir cinayetti. Bu cinayete iştirak için nazırlar, defterdarlar, valiler ve mutasarrıflar memuriyetlerinden istifa ediyorlar, el birliğiyle bedbaht halkı öldürmeye çalışıyorlardı. Fakat bu cinayette en ziyade iştiraki olanlar, ticaretle meşgul mebuslardı. İttihad’in tacir ve muhtekir mebusları milletin en muhakkik sınıfını teşkil ediyorlardı. İttihad’in cinayetlerini tasdik için bu zatların ağızlarına Topal İsmail Hakki çuvallarla şeker atıyor, Talat deste deste imtiyaz beratları tıkıyordu. (1915 yılında Sevk Komisyonu Başkanı sıfatıyla Eskişehir’e gönderilen Ahmet Refik Altınay’ın “İki Komite İki Kital” adli kitabından)

-Rüşvete niye ihtiyacınız var? Şayet istediğiniz paraysa, evvela onları öldürün, sonra paralarını alin… İmparatora hizmet ediyorsunuz, bu sebepten, işiniz meşru. (Der Zor Mutasarrifi Salih Zeki (Zor)`un, Çeçen infazcılara söyledikleri)

-Saltanat, gündeliği birer Osmanlı lirasına kasaplar tutmuştu. Dört kasap gördüm ve her birinin elinde uzun saplı birer balta vardı. Ermeniler, kapıda onar onar gruplara ayrılarak, birer birer kapıdan içeri sokuluyor. Kasap, Ermeniye ‘boynunu uzat’ diyor ve o uzatıyor, tıpkı bir koyun gibi kesiliyordu.(Merzifon kazasında bulunan Dr. Aziz Bey'in anlattıklarından)

-Keşke Amerikan hayat sigortası şirketlerine başvursaydınız da Ermeni poliçe sahiplerinin tam bir listesini bize göndermelerini sağlasaydınız. Nasıl olsa hepsi öldü şimdi, parayı alacak mirasçıları da yok. Tabii ki bunun tümü devlete kalır. Hükümet şimdi yasal olarak mirasçı durumundadır, yapar miydiniz bunu? (Talat Paşa´nin Amerikan Büyükelçisi Morgenthau ile konuşmasından)

-Maliye Bakanı Ferid, Osman Ağa’yı halkı soyuyorsun diye azarladı. Osman Ağa şu cevabi verdi: „Beyefendi evet para topluyorum, fakat bir Müslümanin bir habbesini almamışımdır. Aldığım hep gavur malidir. Benim başımda binlerce haşarat var. Bunlar kanlı katil, eşkıya. Dağlarda dolaşıp millete zarar vereceklerine toplayıp düşmanla harp ediyorum. Bunlar yiyecek, giyecek ve harçlık istiyor… Bu Rumlar bize neler yapıyorlar. Paralarını, canlarını almak helaldir… Türküm, Müslümanim. Evet Türküm, dini, gavurlardan kurtarmak için çalışıyorum.“ Mükemmel şey. Sonra bilfiil büyük cesaretle harpler ediyor. Yanıma çağırıp oturttum. Ve kendisine: „Ağa! Sen Ferid Bey’e bilmem kime bakma! Yaptığın yanlış değil. Tamamıyla doğrudur. Haklisin vatana büyük hizmetler etmişsin. Bildiğin yolda devam et dedim. Ağa Pontusu iyi temizle’ dedim ‘temizliyorum’ dedi. ‘Rum köylerinde taş üstünde taş bırakma’ dedim. ‘Öyle yapıyorum ama, kiliseleri ve iyi binaları lazım olur diye saklıyorum“ dedi. „Onları da yık, hatta taşlarını uzaklara yolla, dağıt. Ne olur ne olmaz, bir daha burada kilise vardı diyemesinler“ dedim. ‘“Sahi öyle yapalım. Bu kadar akil edemedim dedi.”(Dr. Rıza Nur hatıralarında, Topal Osman’dan bahsederken)

-Talat Paşa`nin kişiliği hakkında bazı görüşlerden Bilhassa yalancılık şöhreti genişlemiştir. (İsmail Danişmend-İzahli Osmanlı Tarihi Kronolojisi) Talat bir makine gibi yalan söylemektedir.(Sabah Editörü, 15 Mayıs 1915)

Hileden başka bir meziyeti olmayan birisidir. (Hadisat, 5 Kasım 1918. Süleyman Nazif`in yazısından) Talat`in yalanlarından Mustafa Kemal de nasibini almıştır. (Falih Rıfkı Atay, Atatürk`ün Bana Anlattıkları) Hükümet ve siyasa işlerinde yalan söylerdi. (Hüseyin Cahit Yalçın, Siyasi Anılar) Ne yalanı, ne de zulmü ahlaksızlık sayan bir kişidir. (Talat Paşa`nin Hususi Katibi Falih Rıfkı Atay, Zeytin dağı) 

-Talat Paşa`nen olağan işlerinden biri de resmi bir telgrafı, şifreli ikinci bir emirle geçersiz saydırmasıdır. (Talat Paşa`nin Hususi Katibi Falih Rıfkı Atay, Zeytindağı)

-Talat Paşa evine özel bir hat kurdurmuş ve haberleşmelerini buradan yürütürdü. ( Halil Menteşe ve Amerikan Büyükelçisi Morgenthau`nun anılarından)

- Efendiler Nereye?
Ziyafet bitti, fakat ağzınızı silmeden, elinizi yıkamadan, bir de acı kahvemizi içmeden efendiler nereye? Yaz başlangıcında sırtı karnına yapışmış, sari, sıska, cansız birtakım tahtakuruları çıkar, iğne gibi vücudumuza batarlar, derimizi haşlarlar, kanımızı emerler, sonra sabaha karşı etli canlı, iri yari şuraya buraya kaçarlar... Galiba şafak attı, güneş doğuyor; tahtakuruları nereye? Kedisiz evlerde fareler vardır; kilerlere girerler, dolapları delerler, şunu, bunu kemirip, sağa sola koşuşup başköşede gezerler, bir pıtırtı olunca deliklere girerler... Galiba koku adliniz, kedi geliyor; koca fareler nereye? Dul annelerin haylaz çocukları vardır; sandıkları kırarlar, paraları çalarlar, bohçaları aşırıp Yahudi (eskiciye) satarlar ve sonra korkup sokak kaçarlar... Galiba foyanız meydana çıktı, yakanız ele geçecek, ziyankâr evlatlar nereye? Vurdular, kırdılar; yaktılar, yıktılar, astılar, kestiler, kastılar, kavurdular, nihayet leşimizi meydanlara sererek yılan gibi kaçtılar, memlekete düşmanları sokarak üzerimizden aştılar...Eli sopalı, beli palalı, gözü kanlı paşalar damdan dama nereye? Siz amir olmadınız, sergerdelik (kabadayılık) ettiniz... Siz valilik yapmadınız, asesbaşılık (polis şefliği) ettiniz... Efelere, taş çıkardınız, zorbalara parmak ısırttınız...“As” deyince sıra sıra darağaçları kurulur, “yak” deyince alev alev meşaleler tutuşur, “bas!” deyince tabur tabur jandarmalar üşüşürdü... Elinizde zindan anahtarları, belinizde idam ipleri, sırtınızda darağaçları vilâyet dolaştınız... Beş senedir her tarafta kargalara insan leşinden öbek öbek ziyafetler çektiniz, akbabaları çocuk ölüsü ile besleyip kartalları artik Âdem etinden tiksindirdiniz. Muhalif mi? Al aşağı... Muharrir mi? Vur başına... Türk mü? Sür ölüme... Rum mu? İste parasını... Ermeni mi? Kes kafasını... Arap mı? Çek ipe... Kadın mi? Gönder eve... Haydut mu? Buyurun köşeye... Külhanbeyi mi? Gelsin yanıma... Yahudi mi? Sor fikrini... Kalan kimseye at sopayı... Paraları koy cebine... İşte sizin programınız bu! Palalarla sopalarla işe giriştiniz; sürülerle insanları dağ başlarına götürüp satırlardan geçirdiniz; babaları, evlatları yoktan yere harcayarak Anadolu içerisinde dul kadından, yoksul yetimden başkasını bırakmadınız. Ne oluyordunuz? Bu kanlı işgüzarlıklar, bu canavar akını, bu fitne ve fesat siyaseti ne fayda verecekti? Ne kazanacaktık? Dünyayı mı alacaktık, Mısır’a sultan mi olacak, Hin’de şah mi gidecektik? Sizin sadrazamlıkla, seraskerlikle, nazirlikle gözleriniz doymamıştı, a padişah heveslileri... Şam’da, Halep’te az daha namınıza hutbe okutup, isminize sikke kestirecektiniz. Yiğitlik sizde, kahramanlık sizde, avurt sizde, caka tavır, hepsi sizdeydi... Şimdi böyle sinsi sansar gibi tavandan tavana nereye? Evet, nereye gidiyorlar? Mahalle kahvesinden bir adımda sadarete, meyhane peykesinden bir basışta nezarete, tulumbacı koğuşundan bir hamlede vilâyete eren bu türediler nereye gidiyorlar? Kendileri kürklere büründüler, milletin derisini soydular... Anamıza sövdüler, babamızı dövdüler, hulâsa bacağından yakalayıp bu devleti yerden yere vurdular, paçavraya çevirdiler. İşte milleti artik büsbütün öldürdüklerinden emin olsunlar... Kollarımızda bir zerre kuvvet kalmış olsaydı, yakalarından yapışır öcümüzü alırdık... Hal bu ki kollarını sallıya sallıya, yüzümüze tüküre tüküre gittiler. Aşkolsun! At da size yaraşır; meydan da. Bizde bu ölü kan, sizde o yaman surat olduktan sonra bir gün olur yine gelirsiniz... Biz size: “Kırk katır mi, kırk satir mi?” diye soramadık; yarin sizin bize: Ölümlerden ölüm beğen! Demek artik hakkinizdir. Lâikimiz olan paşalar! Topumuzun başını bir kılıçla çıkarmadan (uçurmadan) nereye? (Refik Halit (Karay)´in , 5 Kasım 1918 günü Zaman gazetesinde yayınlanan yazısından. 3 gün önce İttihat ve Terakkiciler Alman savaş gemisiyle kaçmışlardı.)

Küreselleşme, her ne kadar politik gündeme neoliberalizmin yükselişi ile seksenli yıllardan bu yana girdiyse de, 16. yüzyıldan beri yaşanan bir olgu. Çok kabaca yeryüzündeki tüm kıtalararası iletişim ve ürün akışının yoğunlaşması olarak tanımlanabilecek küreselleşme, daha eskiye de götürülebilir. Ancak bu dönemlerde “yeni dünya” (Kuzey ve Güney Amerika ile Avustralya ve Okyanusya) henüz “keşfedilmediği” için küreselleşmeden söz edemiyoruz. 16. yüzyılda bu kıtalara ulaşan Batılılar, özellikle altın, gümüş gibi değerli madenleri buralardan Avrupa’ya taşıyarak küreselleşmeyi başlattılar. Böylece kapitalizmin toplumsal bir sistem olarak ortaya çıkışını sağlayan sermaye birikimi büyük bir hız kazanmış oluyordu. 18. ve 19. yuzyıllar ise bir yandan dünyanın her tarafında sömürgeciliğin yaygınlaşmasına tanık olurken, öbür yanda ABD’nin ve Latin Amerika ülkelerinin bağımsızlıklarını kazanmaları ile dünyadaki siyasal dengelerin değişmesinin işaretlerini veriyordu.

Küreselleşmenin temel karakteristiği, baştan beri kapitalizmin sermaye birikimini ve sömürüyü artırmaya yönelik bir sömürgeleştirme politikası olmuştur. Bununla birlikte bu sürecin daha etkili bir biçimde gerçekleştirilmesi için teknolojik yenilikler her zaman önem taşımıştır. 1883’te bugünkü Endonezya’da patlayan Krakatoa volkanının dört saat içinde Boston’da basılan gazetelerde haber edilmesi o gün için büyük bir aşamaydı ve bu okyanusları aşan telgraf telleri sayesinde oluyordu.

Peki 1980’lerde neoliberalizm küreselleşmeyi neden gündeme getiriyordu? Bu sorunun yanıtını bulmak için 1960’ların sonlarında bunalıma girmeye başlayan ve 1970’lerde petrol fiyatlarındaki artışla birlikte bunalımın doruğuna ulaştığı sırada kapitalizmin bu dönemi nasıl aşmaya çalıştığına bakmak gerekiyor. İkinci Dünya savaşını izleyen yıllar hızlı bir sanayileşme ve toplumsal refahın neredeyse tüm dünyada arttığı yıllar oldu. Bunu izleyen bunalım başladığında, 1970’lerde ilk tepki sanayinin, işgücünün daha ucuz ve örgütsüz olduğu Üçüncü Dünya ülkelerine taşınması olmuştu. Ancak bunalım buna karşın devam edince, sermaye teknoloji yoğun sektörlere yönelmeye ve daha önce girmemiş olduğu alanlara yönelerek hizmet sektöründe gelişmeye başladı. Bu süreç, otomasyonda görülmemiş bir artışa ve bilgi ağırlıklı bir sermaye birikimine yol açtı. Bir yanda bilgisayar ve iletişim teknolojileri yaşamın her alanına girerken, bir yandan da bağımsız küçük işletmelerin yerine merkezi olarak örgütlenen ve bayiler aracılığı ile yayılan hizmet sektörüne yönelik işletmeler yaygınlaşmaya başladı [1].

Bilgisel sermayenin bu yaygınlaşması ister istemez kapitalist ideologları da yeni sloganlar üretmeye ve bu yeni gelişmeleri kapitalizmin bir zaferi ve insanlığa katkısı olarak sunmaya yöneltti. Neoliberal politikaların yarattığı işsizlik, yoksullaşma, gelir dengesizliğinin derinleşmesi, yaratılan tüketim toplumunun allanıp pullanmasıyla gizlenmeliydi. Sermayenin yapısındaki bu değişikliklerin en göze çarpan sonucu, sanayinin Üçüncü Dünya ülkelerine kayması ve yeni gelişen teknolojiler ile kıtalararası iletişimin yayılması idi. Bu göstergeler küreselleşme adı altında sloganlaştırıldı. Gerçekten de artık yoksul ülkelerde dahi çoğu evde televizyon vardı ve insanlar dünyada olup biteni izler olmuşlardı. Ancak bunlardan daha önemlisi kapitalizm artık yeni pazarlara ve daha önce ulaşamadığı doğal kaynaklara gereksinim duyuyordu. Bu genişleme de daha önce soyutlayarak yok etmeye çalıştığı “sosyalist” ülkeleri pazar ilişkileri içine çekerek ve Üçüncü Dünya ülkelerinde daha önce ulaşamadığı bölgelere girerek gerçekleşecekti. Böylece yumuşama ve silahsızlanma politikaları ile artık kendini tehdit altında hissetmeyen “sosyalist” blok ülke liderlerine kapitalizme yumuşak geçiş olanağı açılmış oluyordu. Daha geniş pazarlara gereksinim duyan kapitalizm artık eski sömürge ilişkileri olmaksızın küresel bir sistem olmaya hazırdı. Pazar ilişkileri, para ve teknoloji ile tüm dünyayı denetleyebileceğine güveniyordu artık.

Böyle bir ortamda Gorbaçev liderliğindeki Sovyetler Birliği açıklık ve yeniden yapılanma politikaları ile kapitalizme yolu açtı. Tüm dünyada neoliberal ekonomik politikalar etkin oldu. Ulusal paralar piyasadaki fiyat dalgalanmalarına açık olmaya başladı. Şirket birleşmeleri ya da uluslararası yatırımlar yoluyla tüm büyük şirketler ulusötesi şirketlere dönüştü. Bu ortamın gerektirdiği internet üzerinden yaygın iletişim gibi teknolojiler de hızla yayılmaya başladı.

DİRENİŞ VE YENİ TEKNOLOJİLER
Ancak bu gelişen teknolojiler yalnızca ulusötesi şirketlere ve egemen güçlere hizmet etmiyordu. Bunlar aynı zamanda daha önce duyulmayan görülmeyen haksızlıkları duyulur ve görülür kılıyordu. Sözgelimi, 1992’de Los Angeles’ta polisin kimsenin görmediğini varsaydığı bir saatte, haksız olarak cadde ortasında acımasızca dövdüğü Rodney King, olayı amatör video kaydedicisi aracılığı ile filme alan bir kişinin yerel basını haberdar etmesi ile büyük bir ayaklanmaya yol açtı. King’in bu şekilde dövülmesi LA polisinin uyguladığı acımasız ırkçı baskının ilk örneği değildi, ancak benzer olaylara daha önce tanık olanların bunu kaydetme olanağı olmamıştı. Oysa 1992’de artık amatör video kayıt aygıtlarını satın almak ve taşımak sıradan insanlar için olanaklıydı. Bu aygıtlar izleyen yıllarda maden ve petrol şirketleri tarafından topraklarından sürülmeye çalışılan yerli topluluklarına karşı yapılan baskıları da bütün dünyaya duyurmak için etkili bir şekilde kullanıldı.

Yerel radyolar, alternatif haber kaynağı olarak ve gerektiğinde hızlı bir şekilde eylemlerin örgütlenmesi için kullanılan bir başka teknoloji. Yüz yüze ilişkilerin ve telefonun sağlayamadığı bir hız ile tepki verilmesi gereken olaylar ayrıntılarıyla duyuruluyor ve gösterilere katılım sağlanabiliyor. 1990’ların ortalarından itibaren ise internetin işyerlerinde, üniversitelerde, okullarda ve evlerde yaygınlaşması ile karşılıklı iletişim olanakları hızla gelişti. Telefonun çok pahalı olduğu ya da güvenilir olmadığı uzak mesafelerle iletişim kolaylaşıyor, yalnız haber metinleri değil fotoğraf ya da video filmleri bile kısa sürede tüm dünyaya yayılabiliyor.

Burada küreselleşmeye karşı en etkili ve uzun süreli direnişi gerşekleştiren Zapatistaları anmak yerinde olacak, çünkü 1994 yılbaşında orada olanlar kısa süre içinde tüm dünyaya duyurulmasaydı ve geniş bir dayanışma hareketi örgütlenmeseydi, bu direniş kısa sürede acımasızca bastırılan bir ayaklanma olarak kalabilirdi. Özellikle internetin böyle bir dayanışmayı örgütlemekte etkin olarak kullanılması Zapatistaların davalarını bütün dünyaya duyurmalarını ve geniş kesimlerin desteğini almalarını kolaylaştırdı. Onları destekleyenler de böylece ABD gibi gelişmiş ülkelerde internet aracılığıyla geniş eylemler örgütleyebileceklerini gördüler ve bu süreç onları 1999’da Seattle’a kadar götürdü.

KÜRESELLEŞME VE DUVARLAR

Dünya Ticaret Örgütü, 1999 Kasımında Seattle’da serbest ticaretin önündeki engelleri kaldırmak için uluslararası bir anlaşma yapmayı amaçlayarak toplanmıştı. Gelişmiş ülkeler ve ulusötesi şirketler Üçüncü Dünya ülkelerinin kendi kaynaklarını korumayı amaçlayan önlemler almalarından rahatsız oluyorlar ve bu kaynakların serbest piyasa ortamında güçlü olanlar tarafından sınırsızca kullanılmasını istiyorlardı. Çevreciler ve ekolojistler buna, doğal kaynakların talanına ve yokedilmesine yol açacağı için karşı duruyorlardı. Giderek artan yoksullaşmayı daha da hızlandıracağı için toplumsal adalet konusunda duyarlı olanlar eylemlerde yerlerini alıyordu. Sendikalar ise serbest ticaretin, sanayi ve hatta hizmet sektöründeki işlerin Üçüncü Dünya ülkelerine daha fazla taşınmasına yol açacağı için DTÖ’ye tepki duyuyorlardı [2]. Bunlara ulusötesi şirketler eliyle endüstrileşen tarımdan etkilenen küçük çiftçi örgütlerinden her türlü ayrımcılığa karşı çıkanlara kadar çok geniş bir katılım da eklendi. Bu tarihe değin bu denli farklı duyarlılıkları olan bu hareketler hiç bu ölçekte bir araya gelmemişlerdi. Eylemin yığınsallığından öte bu denli farklı hareketlerin ortak bir hedefte birleşmeleri önemliydi. Bunun ötesinde Seattle eylemleri yalnızca ABD boyutunda değil uluslararası bir katılımla gerçekleşmişti.

Seattle’ı Melbourne, Prag, Quebec, Göteburg ve Cenova izledi. Dünyanın her tarafında küreselleşmeyi temsil eden DTÖ, DEF(Dünya Ekonomik Forumu) gibi kuruluşların toplantılarına karşı yığınsal eylemler ve bu eylemlerle dayanışma gösterileri örgütleniyordu. Berlin duvarının yıkılışının üzerinden daha henüz 10 yıl geçmişken, duvarları yıkmakla övünen küreselleşmeci kapitalizm, kendi toplantılarını halka karşı korumak için tüm bu kentlerde beton duvarlar örmek ve binlerce polisi bu duvarları korumak için seferber etmek zorunda kalıyordu.

Küreselleşmeciler kendi söylemlerini yalnız bu şekilde yalanlamıyorlardı. Üçüncü Dünya ülkelerinde yoksulluğun giderek artması ve küreselleşmenin yarattığı politik istikrarsızlıklar bu ülkelerden gelişmiş kapitalist ülkelere kaçak yollardan göçü sürekli artırıyordu. Oysa otomasyonun yaygınlaşması işgücü talebini her yerde azaltıyordu ve gelişmiş kapitalist ülkeler için bu göç, yalnızca toplumsal ve ekonomik açıdan dengeleri bozabilecek bir tehditti. Kaçak göçmenler ucuz işgücü sağlasa da, bu durum, mevcut işsizliği istenmeyen boyutlara ulaştırıyordu. Ayrıca belirli ülkelerden büyük oranda göç gelmesi karşısında dinsel ve ırksal farklılıklardan ötürü yerel halk kendi kültürünü tehdit altında görmeye başlıyordu. Bu bir çok ülkede halkın politik eğilimlerini ve tercihlerini etkilemeye ve dolayısıyla hükümetleri önlem almaya yöneltti. Artık küreselleşmeci hükümetler ulusal sınırlarını kaçak göçmenlere karşı korumak için Berlin duvarından daha güçlü duvarlar örmeye, daha sıkı önlemler almaya, gözaltı merkezleri inşa etmeye başladılar. Bu duvarlar belki beton değildi, ama sınır korumak ve kaçak gelenleri gözaltında tutmak için ayrılan kaynaklar hiç bir dönemde görülmemiş boyutlara ulaştı. Duvarlar yalnızca sermayenin ve sömürünün akışı için yıkılmalıydı, insanların özgürce dolaşmaları için değil.

PORTO ALEGRE
Gelişmiş Batı ülkelerinde bu eylemlilikler yaşanırken, Üçüncü Dünya (ya da Güney) ülkeleri de daha az hareketli değildi. Zapatistaların Meksika’nın güneyinde, Chiapas eyaletindeki ayaklanmasına yukarıda değinmiştik. Bu ayaklanma, NAFTA’nın yürürlüğe girdiği gün başlamış olması ve yerli halkların örgütlenmesi sonucu gerçekleşmiş olması açısından çok önemliydi. Bununla birlikte bu tarihten önce ve sonra bir çok ülkede emperyalist küreselleşmeye karşı gösteriler yapıldığını vurgulamak doğru olur. Bolivya’da suyun özelleştirilmesine karşı yığınsal gösteriler olurken, Venezuela’daki muhalefet neoliberalizm karşıtı Hugo Chavez’i ezici bir seçim zaferiyle iktidara getiriyordu. Brezilya’da ise İşçi Partisi önce 1988’de güney eyaletlerinde Porto Alegre gibi kimi önemli kentlerde belediye başkanlığını, ardından da eyalet hükümetini ele geçiriyordu. Böylece gerek Venezuela’da, gerek Brezilya’da katılımcı demokrasiden sıkça söz edilir oldu.

Porto Alegre örneğinde, kimi zaman “doğrudan demokrasi” olarak da nitelendirilen, bu katılımcı demokrasiye biraz yakından bakmakta yarar var. Öncelikle bu kavramın ortaya atılmasında, İşçi Partisi’nin belediye başkan adayı seçimi kazandığı halde --belediye meclisi seçimlerinde aynı başarı elde edilemediği için-- belediye meclisinde çoğunluğu elde etmekten çok uzak olmasının etkisi olduğunu saptamak durumundayız. Vaad ettikleri politikaları belediye meclisinden geçirmek için halkın doğrudan desteğine gereksinimleri vardı. Bu desteği örgütlemek için kenti oluşturan 16 ilçede tüm vatandaşlara açık toplantılar organize edildi. Bu toplantılarda bütçe öncelikleri saptanıyor ve 2’şer delege Katılımcı Bütçe Danışmanı seçiliyor. İlçe toplantılarında saptanan önceliklere göre kent düzeyinde temizlik, yol bakım, eğitim v.b. gibi konulardaki öncelikler saptanıyor. 

Ancak bu önceliklerin nasıl uygulanacağı konusunda oluşturulan Tematik Komisyonlar da söz sahibi. Sendikalar, işveren kuruluşları ve hükümet dışı kuruluşların temsilcilerinden oluşan bu komisyonlar nihai kararlar üzerinde etkili oluyorlar. İlk yıllarda ilçe bazında yapılan toplantılara geniş bir halk katılımı olmuşken, sonraki yıllarda bu katılımın belediye bürokrasinin vereceği kararlar için yalnızca bir danışma forumu olduğu ortaya çıkınca katılım oldukça düştü [3]. Tabanı olmayan, ancak uzman kişiler aracılığı ile kararları manipüle etmeye çalışan sivil toplum kuruluşlarının katıldığı Tematik Komisyonlar daha öne çıktı. Kimi kararların yerel yatırımlarda ekonomik çıkarı olan işverenlerce manipüle edilerek belirlendiği de iddia edilmektedir[4]. Varolan merkezi belediye örgütlenmesine ve bu yapının finans kuruluşlarına bağımlılığına çözüm bulmayı amaçlamayan bu katılımcılık, sonuçta sorunlar karşısında çaresizliğe halkı ortak etmekten başka bir işe yaramamıştır. Halk sözde ilçeler düzeyinde örgütleniyordu, ama karar verme mekanizması doğrudan katılıma olanak vermeyecek boyutta olan kent düzeyinde gerçekleşiyordu. Yatırımlar ilçe düzeyinde değil tüm kent düzeyinde belediye bürokrasisi tarafından organize ediliyordu. Bu durum projelerin çok büyümesine ve büyük finans kuruluşlarına bağımlılık yaratarak, bütçenin büyük bölümünün faiz ödemelerine gitmesiyle sonuçlanıyordu. Tabii bürokrasinin bizzat kendisinin yarattığı maliyeti de unutmamak gerek.

DÜNYA SOSYAL FORUMU


Yukarıda söz ettiğimiz 2000 yılındaki küreselleşme karşıtı gösteriler olurken Brezilya’da İşçi Partisi kendisini iktidara daha yakın görüyor ve uluslararası örgütlenmelerle kendisine destek bulmaya çalışıyordu. Aynı dönemde Avrupa’da, uluslararası finans işlemlerinden alınacak binde bir gibi bir vergi ile küresel adaletsizliğe çözüm aramayı savunan ATTAC(Finanssal İşlemlerin Vatandaşlara Yardım İçin Vergilendirilmesi Birliği), küreselleşme karşıtı hareket içinde reformcuların ağırlığını artırmaya çalışıyordu. Sonuçta bunlar kimi diğer küresel örgütleri de yanlarına alarak 2001 yılında Porto Alegre’de Dünya Sosyal Forumunu(DSF) organize ettiler[5]. Bu forum Dünya Ekonomik Forumu(DEF) ile aynı tarihte yapılarak, orada ele alınmayan toplumsal sorunları tartışmayı ve çözümler geliştirmeyi amaçlıyordu. DEF’na seçenek olarak ortaya çıkmakla birlikte daha baştan Brezilya İşçi Partisinin iktidar mücadelesine gölge düşürebilecek katılımcıların dışlanması ile organize edilmişti. Siyasal partilere değil sivil toplum kuruluşlarına dayandığını iddia eden DSF, Zapatistaları silaha başvurdukları iddiası ile dışlıyordu. Anarşist ve özgürlükçü örgütler ise doğrudan dışlanmasalar dahi organizasyon ve karar verme sürecine katılmaları engelleniyordu.

Birinci DSF “Başka bir Dünya Mümkün” sloganını yaygınlaştırarak büyük etkiler yaratırken gerçekte geniş sayılamayacak bir katılımla gerçekleşmişti (yaklaşık 15 bin). Ancak hiyerarşik bir örgütlenme tarzı yerine tüm hareketlere açık bir forum olma iddiası ile ortaya çıkması önemli bir çekim noktası olmasına yol açtı. İkinci DSF böylece 2002 yılı Şubatında 75 bin kişilik bir katılımla yapıldı. Bu katılımcıların büyük çoğunluğu yalnızca yapılan gösterilere katılmış dahi olsa bu büyük bir desteği ifade ediyordu. Anarşistler ve diğer özgürlükçülerin bir bölümü ise önceki DSF’de tüm kararların İşçi Partisi ve ATTAC tarafından belirlenmiş olmasını gözönüne alarak, ayrı bir mekanda paralel bir konferans örgütlemeyi yeğlediler. Çoğunluğu Latin Amerika ülkeleri olmak üzere 17 ülkeden 150 katılımcı bu toplantılarda bir çok konuyu ele aldılar[6]. DSF toplantılarında ise yalnız Zapatistalar değil Arjantin’in doğrudan demokrasi deneyimlerine dahi, son anda yapılan konuşmacı değişiklikleri ile yer verilmemeye çalışıldı.

Özellikle İkinci forumdan sonra dünyanın her yanında kent sosyal forumları ve bunların bir araya geldiği kıta forumları örgütlenmeye başlandı. Bu forumlar kimi yerde daha açık ve demokratik olabiliyorlarsa da kıta forumlarının yapısı DSF yapısından pek farklı olamadı. Sözgelimi ATTAC benzeri reformcu kuruluşlar ve İtalyan Komünist Partisinin devamı olan reformcu sol tarafından denetlendiği öne sürülen Avrupa Sosyal Forumu’na kimi radikal örgütler hiç katılmamayı savundular[7].

Ocak 2003’te Üçüncüsü yine Porto Alegre’de yapılan DSF’na bu kez 100 bin kişi katıldı ve 1000 forum toplantısı yapıldı (günde 200 adet). Açılışta devlet başkanlığı seçimini farklı bir şekilde kazanarak daha henüz İşçi Partisini iktidara taşımış olan Lula Da Silva davetli olarak, Venezüela devlet başkanı Hugo Chavez ise davetsiz olarak konuşmalar yaptılar. Yeni katılımcıların arasında ICFTU (“Özgür” Sendikalar Uluslararası Konfederasyonu) başkanı da vardı. Bürokratik sendikaların ve resmi devlet yetkililerinin bu artan katılımıyla birlikte açılış konuşmalarını yorumlayan Naomi Klein, daha önceki forumlarda “yeni” olmaya vurgu yapılırken bu kez “büyük” olmaya vurgu yapıldığını belirtiyor ve bu sol devlet başkanlarınca Forumun rehin alındığını söylüyordu. Bu rehin alınma ve kaçırılma ile forum “olgunlaşıyor”, “ciddileşiyor” ve eski solun başarısız projelerinin mezarları arasında, seçim kazanarak toplumu değiştirme projeleri küreselleşme karşıtı harekete, katılımı artırıcı çözümleri gölgede bırakacak şekilde sunuluyordu[8].People’s Global Action’dan (PGA, Halkın Küresel Eylemi) Andrej Grubacic ise Naomi Klein ile bu konuda hemfikir olmadığını söylüyor, “çünkü o zaten hiç bir zaman bizim forumumuz olmamıştı” diyor. “Başka bir Dünya Mümkün” sloganının Zapatista’lardan geldiğini anımsatarak, Forumdaki bu konuşmaları otoriterlik karşıtı olanların istismar edilmesi olarak niteliyor[9].

Açılış konuşmalarının ötesinde kimi forumların yerlerinin bir kaç kez değiştirilmesi, toplantı mekanlarının birbirinden uzak olması ve bu yerlerin bulunmasındaki zorluklar Üçüncü DSF’nun dile getirilen olumsuzluklarıydı. Eğer bu olumsuzluklar her eğilimdeki kesimleri eşit şekilde etkilemiş olsaydı belki bu denli dile getirilmezdi. Sendikalar veya ATTAC gibi büyük hükümet dışı kuruluşların desteklediği toplantılar çok iyi duyurulup organize edilirken, kapitalizme seçenek getirmeye çalışan forumların yerleri değiştiriliyor, ulaşılması en güç yerlere atılıyordu. Katılımcı Ekonomi önerisiyle tanınan Michael Albert’in, Z magazinin katkısı ile organize ettiği Kapitalizmden Sonra Yaşam forumu bunlardan biriydi ve sonuçta aksaklıklardan ötürü kimse bu foruma katılamadı [10].

DSF İÇİNDEKİ ANA EĞİLİMLER


DSF’na katılan kuruluşlardan yukarıda kısaca söz ettiysek de bunların benimsediği politik eğilimleri de kategorik olarak kısaca analiz etmekte yarar var. Brezilya İşçi Partisi ile İtalya’daki Demokratik Sol ve Komünist Yeniden Oluşum gibi Avrupa’daki Komünist Partilerin devamı olan partileri bu anlamda birinci ve en etkin kategori olarak görebiliriz. Bu partiler, denetledikleri sendikalar ve köylü örgütleri gibi yığınsal örgütler aracılığı ile belirleyici olmaya çalışıyorlar. Bu partilerin kimi söylemleri anti-kapitalist dahi olsa, esas olarak varolan uluslararası ekonomik yapıyı reformlar yoluyla daha adaletli bir hale getirmeyi ve ulusal kalkınma yoluyla toplumsal sorunlara devletçi çözümler bulmaya çalışıyorlar[11].
Anti-kapitalist olmakla birlikte devletçi çözümleri savunan diğer sol partileri ayrı bir kategori olarak görmek daha doğru olur. Bunlar daha çok enternasyonalist özelliklerini de koruyan Trotskist partilerdir. DSF ve kıta forumlarından çok yerel kent forumlarında daha etkin olabilmektedirler. Bu forumları kendi politik doğrultularında örgütlenmenin bir aracı olarak ele almaktadırlar.

Bir diğer önemli kategori hükümet dışı kuruluşlardır. Bunların ATTAC gibi kimileri uluslararası spekülatif finans hareketlerinin kendisini dahi sorgulamadan bunların vergilendirilmesi yoluyla çözümler üretilebileceğini savunacak denli sınırlı bir bakış açısına sahiptir. Radikal çevre örgütleri gibi göreli olarak daha bağımsız olanları ise hükümetlere yapılacak baskıyla uluslararası ilişkilerin reforme edilebileceğini, ulusötesi şirketlerin etkinliklerinin sınırlanabileceğini ve böylece ekolojik sorunların ve toplumsal adaletsizliğin azaltılabileceğini savunmaktadırlar. Devlet fonlarına ya da şirketlerden beslenen vakıflara dayanan kuruluşlar ise genelde tek bir sorunla ilgilenmekte ve küresel sorunların tümünün birbirine bağımlı olduğunu dahi gözden kaçırmayı yeğlemektedirler. Sivil toplum kuruluşları olarak da adlandırılan tüm bu örgütlerden anti-kapitalist bir çıkışı yönlendirmelerini beklemek olanaksızdır. Ancak sahip oldukları mali kaynaklarla orantılı olarak anti-kapitalist eylemciler de dahil olmak üzere geniş bir kesim için çekim odağı olmaktadırlar.

Son olarak anti-kapitalist ve anti-otoriter örgütleri bir kategori olarak ele alabiliriz. Kendi içinde çok çeşitli yaklaşımları barındırmakla birlikte, bu kapsamda olup yukarıda değindiğimiz gibi forumlarda yer alabilecekken katılmamayı tercih eden örgütler de var. Bunlara bir diğer örnek ise 10 milyon Hintli köylünün desteklediği KRRS(Karnataka Eyaleti Çiftçiler Birliği). PGA’nin oluşmasına da öncülük eden bu köylü örgütü, ATTAC başkanının tutarsız açıklamalarına ilişkin sorularına tatmin edici yanıtlar alamayınca DSF’na katılmamıştır. Zapatistalar Foruma kabul edilmezken insan hakları ihlalleriyle suçlanan Chiapas valisinin ve göçmenlere karşı acımasız politikaları ile bilinen Fransız bakanın foruma katılması sordukları sorulardan bazılarıdır. KRRS, Asya Sosyal Forumuna da halk tarafından bilinmeyen örgütlerce girişimin başlatıldığı ve yığınsal örgütlerin uzantı gibi ele alındığı gerekçesiyle katılmadı[12].

BİR İDEOLOJİK YENİLENME OLARAK KÜRESELLEŞME

Burada geriye dönüp küreselleşme kavramının nasıl bir ideolojik boşluğu doldurmak için yaratıldığına ve bunun seçeneğine bakmakta yarar var. Avrupa’lı sömürgeciliğin İspanya ve Portekiz eliyle başladığı ilk dönemlere bakacak olursak, Hrıstiyanlığın çok güçlü bir ideolojik araç olarak kullanıldığını görürüz. Bugün dahi dünyada Hrıstiyanlığın en güçlü olduğu kıta Latin Amerika’dır. İlk doğduğu dönemde evrenselci bir anlayış geliştirmiş olan bu din, o dönemde artık dogmacılığın en ileri düzeyine ulaşmış ve yerli halkların kültürlerini aşağı görmenin ve yok etmenin bir aracı haline gelmişti. Sömürgeleştirme askeri gücün yanısıra Hrıstiyan misyonerlerce yürütülüyor ve yerli kültürler ortadan kaldırılmaya çalışılıyordu.

Ancak bu dogmatik dinsel yaklaşım, gelişen kapitalizmin gereklerine yanıt vermediği gibi mutlakiyetçi krallıklar gibi ayak bağı oldu. Sanayileşme aşamasına gelen kapitalizm, aydınlanma çağında geliştirilen hümanist, evrenselci düşünceleri kendi ideolojisine yerleştirmeyi yeğledi. Fransız devrimi böylece laik bir eşitlik, adalet ve kardeşlik sloganı ile gerçekleşti. Bununla birlikte bu laik eşitlikçiliğin evrenselciliği ancak Avrupalılar için geçerliydi. Sanayileşme sömürgeleştirmeyi gerektirdiğinde bu halklar için eşitlikten söz edilmiyordu. Böylece Antik Yunan’dan bu yana insanlığın hedeflediği evrenselcilik bir kez daha sözde kaldı. Burjuva ideolojisinin bu konuda başarısızlığı ve ikiyüzlülüğü yirminci yüzyılda özellikle “komünizm” tehditi ile haklılaştırılmaya çalışıldı. Halkların bu tehdite karşı her yol denenerek “korunması” gerekiyordu.

1980’lerde ise artık bu tehdit ortadan kalkmıştı ve sanayileşmiş tüketim toplumunun homojen kültürünü yaymak için yeni sloganlara gerek vardı. Bu kültür kendisini sorgulayacak her türlü kültürel zenginliği yerelci ve gerici olarak niteleyip ortadan kaldırmak durumundaydı. Yerel zenginliklere değer veren evrenselci bir anlayış yerine onları dışlayıcı bir küreselci anlayış kampanyası böylece başlatıldı. Hatta bu, küreselciliğe seçenek yaratmaya çalışanları dahi etkiledi. Seçenek olarak, tüm yerel zenginliklerin bir sentezi olması gereken evrenselcilik değil, daha adil bir küreselleşme ortaya kondu. Oysa bu, yine belirli bir kültürde yaratılmış olan bir seçenek olarak yerel zenginlikleri dışlamak durumunda olacak. Sözcüğün başta belirlediğimiz anlamına bakacak olursak bunu daha net olarak görürüz. Evrenselci bir anlayışı benimsemiş bir dünya, belki bugünkünden daha fazla iletişime gerek duyacak, ama bu boyutta bir mal ve hizmet akışına gerek duyacağı çok kuşkulu. Çünkü bu mal ve hizmet akışı esas olarak sömürüye dayalı ilişkilere yarıyor. Bunun seçeneği ise üretim bilgisinin evrenselci bir anlayışla karşılıklı olarak paylaşılmasıdır. Yoksa alışverişin daha adil koşullarda yapılması değil.

SOSYAL FORUMLARA YAKLAŞIM NE OLMALI ?

Sosyal forum örgütlenmeleri küreselleşme karşıtı hareketin içinden çıkmıştır. Ancak aynı zamanda bir hareketler hareketi olan bu hareketin reformcu kesimleri tarafından ve yukarıdan aşağıya bir örgütlenme ile yaratılmıştır. Bu durum gerçekte küreselleşme karşıtı hareketin yeterince olgunlaşmadığının ve küreselleşmeyi aşacak hedeflere yönelmekte yetersiz kaldığının bir göstergesidir. Ulusal kalkınmacı politikalarla ve DTÖ gibi yapıların reforme edilerek uluslararası sistemin değiştirilmesiyle günümüzün sorunlarının çözüleceğini öngören yaklaşımlarla küreselleşmenin aşılması olası değildir. Bu yaklaşımlarla ezilen halkın sorunları belki biraz hafifletilebilir, ama evrenselci değerlere dayanan bir toplum yaratılamaz. Anti-otoriter, özgürlükçü bir açıdan soruna bakıldığında bu forumların küreselleşmenin evrenselci bir şekilde aşılmasına hizmet edip edemeyeceği sorgulanmalıdır. Tarihi ters yöne çevirip ulusal devletlere dayalı çözümler üretmek eski hataların bir yinelenmesi olacaktır. Reforme edilmiş bir küresel pazar sistemi, “başka bir dünya” değil, ancak kapitalizmin daha uygar bir versiyonu olabilir. Hedeflenmesi gereken ulusal sınırların ve dargörüşlülüğün yok edildiği, insanlığın doğrudan demokrasi yoluyla geliştirilen evrensel etik değerlere dayalı olarak örgütlenmesidir.

Ne yazık ki şu anki yapısı ile sosyal forumların bu doğrultuya yönelmesi olanaksız görünmektedir. Ancak bu anlayışı benimseyen örgütler bir yandan kendi aralarındaki ağları geliştirirken bir yandan da özellikle yerel forumlar aracılığı ile diğer eylemcilere ulaşabilirler. Bu bir yandan anti-kapitalist olup hükümet dışı kuruluşların maddi olanaklarının cazibesine kapılan bir çok eylemciyi etkilemek açısından işlevli olabilir, öbür yandan da devletçi solun defalarca iflas etmesine karşın halen etki alanında tuttuğu geniş bir kesime ulaşmak açısından önemlidir. Bununla birlikte katılınan sosyal forumlarda edilgen bir izleyici değil, özerk alanlar yaratarak alternatif politikaları ortaya koymak önemli. Böylece gerek katılmamayı yeğleyenlerce dışarıdan, gerek katılmayı yeğleyenlerce içeriden gelen baskıyla sosyal forumlar kendi amacı içinde tutarlı olmaya zorlanacaktır. Bu zorlama DSF’nu devrimci bir yöne çekemeyecek dahi olsa onu aşacak, anti-otoriter ve anti-kapitalist bir ağın ortaya çıkmasına hizmet edecektir.

Bu noktada DSF’na eleştirel yaklaşımlarla birlikte katılmayı savunan Ezequiel Adamovsky’nin, Dünya Toplumsal Hareketleri Ağı oluşturulma çabasını zaten oluşmakta olan bir ağın DSF denetimine alınma çabası olduğunu belirten sesine kulak verelim: “Artık Örgütlenme Komitesinin, daha saydam işleyiş mekanizmalarını benimsemesi ve karar verme sürecini toplumsal hareketlere devretmesi zamanı geldi. Ancak bunun aksine, DSF’nu büyük ölçüde denetleyen kimi örgütler –ATTAC Fransa, CUT and MST (Brezilya), Küresel Güney’e Odaklanma (Tayland) ve Kadınların Dünya Yürüyüşü (Quebec, Kanada)—Toplumsal Hareketlerin Dünya Ağı’nı (THDA) yaratmaya giriştiler.

“Toplumsal hareketlerin ‘daha kalıcı düzeyde’ eşgüdümü düşüncesi tartışmasız önemlidir. Eğer bu ağ tam olarak tüm dünyadaki toplumsal hareketleri temsil edecekse, bu birkaç örgütün eline bırakılamayacak kadar çok önemlidir. Fakat THDA’nın ilkelerini kim yazdı? Kim onun nasıl örgütleneceğine karar verdi? Daha önemlisi kim Sekretaryayı seçti, hatta bir Sekretaryaya gerek olduğuna karar verdi? Elbette benim ait olduğum hareket değil, ya da Arjantin’deki hiç bir hareket değil, ya da bildiğim kadarıyla diğer ülkelerdeki hareketlerin çoğu tarafından değil. Piqueteros, Bolivyalı cocalero köylüleri, Avrupalı Sınırlara Hayır eylemcileri, Güney Afrikalı boşaltma karşıtı kampanyayı yürütenler ve diğerleri bu konuyu tartıştı mı? Eğer neden sözettiğimden haberleri varsa şaşarım. Toplumsal hareketlerin yerel halk örgütü eylemcileri o toplantılarda değildiler. Ve en azından hareketlerin, önerilenleri ülkelerinde tartışması ve görüşlerini iletmeleri için ilk önerinin önceden onlara ulaştırılması için hiç de doyurucu çaba harcanmadı.”[13]

Umalım ki insanlığı doğrudan demokrasiye götürebilecek forumlar ve toplumsal hareketler ağı çok gecikmeden bu anlayışların aşılması ile yaşama geçirilebilsin.

[1] Bkz. Chaia Heller, “McDonalds, Mtv ve Monsanto: Bilgisel Sermaye Çağında Biyoteknoloji Yükselişi”, Toplumsal Ekoloji, Sayı 2 (Güz 2002), sy. 108-119, çev: Halide Demir ve Reha Alpay, “Teknoloji: Nasıl Geliştirildi? Nasıl geliştirilmeli?” Toplumsal Ekoloji, Sayı 2 (Güz 2002), sy. 97-107
[2] Burada sendikaların yaklaşımının dargörüşlü ve ulusalcı olduğunu belirtmekte yarar var. İşlerini yitirenlerin sahip olması gereken toplumsal güvenceler çok önemli olmakla birlikte, gelişmiş bir ülkede ulusal düzeyde işsizlik artacak gerekçesiyle gümrüklerin artırılmasını, kota uygulamalarını desteklemek sorunu bir başka ülkenin halkı aleyhine çözmeyi beklemektir.
[3] “KENT SAKİNLERİ KENTLERİNİ GERÇEKTEN YÖNETMEYE BAŞLAYINCA”, Derleme, Çeviren Bülent Tanatar
[4] Bu konuda Brezilya’daki en büyük işçi sendikası konfederasyonu TUC’un kimi yöneticilerince İkinci Dünya Sosyal Forumuna gönderilen metine bakılabilir: “CRITIQUE OF PORTO ALEGRE, Open Letter to the Trade Unionists and Activists Participating in the World Social Forum 2002 in Porto Alegre, Brazil”.İngilizce çeviri New York sosyal forumunun web sitesinde yayınlanmıştı (http://www.nycsocialforum.org). Özet bir Türkçe çeviri İstanbul Sosyal Forumu’nun yahoogroups’taki tartışma listesi arşivinde bulunabilir.
[5] DSF ve yerel forumlar için, bkz. Abdullah Anar , “Dünya Sosyal Forumu”, Toplumsal Ekoloji, Sayı 2 (Güz 2002), sy. 76
[6] Jason Adams, “Jornadas Anarquistas: Anarchist Convergence in Porto Alegre, Brazil”ASK, Anarcho-Syndicalist Review, Sayı: 34 (Bahar 2002), Sayfa 24
[7] “Who Controls the European Social Forum?”, http://web.inter.nl.net/users/Paul.Treanor/esf.html
[8] Naomi Klein, `What happened to the new Left,” http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/naomiklein.htm
[9] Andrej Grubacic, “Life After Social Forums”, http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/life-after-sf.htm
[10] Michael Albert, “What happened in Porto Alegre”, http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/albertroy.htm
[11] Devletçi çözümlerin açmazları için bkz. Şadi İdem, “Alternatif Küreselleşme Karşıtı Hareket ve Devlet Yönetimi”, Toplumsal Ekoloji, bu sayıda
[12] Prof. M.D. Nanjundaswamy, “KRRS Reservations on ASF”, http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/asia2003/krrs.htm
[13] Ezequiel Adamovsky, “Another Forum is Possible, Whose Bridges are We Building? Do We Need a New International?”,http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/anotherforum.htm[/b]