1915/1916 söz konusu olunca Lepsius'un hakkı Lepsius'a

 Selcuk Uzun - 15/09/2011 16:03:20 (876 okunma)




1915/1916 söz konusu olunca Lepsius'un hakkı Lepsius'a

Eğer 1915-16 Ermeni Tehciri üzerine bir araştırma yapmak isterseniz, bir kişiyi ve onun eserlerini okumadan, tehciri anlamanız mümkün değildir. Bu kişi Alman Teolog, Misyoner, Politikacı ve Tarihçi Johannes Lepsius'tur. Lepsius ayrıca "Alman Doğu Misyonu"nun (Deutsche Orient-Mission) ve "Alman Ermeni Cemiyeti"nin (Deutsch-Armenische Gesellschaft) kurucusu ve yöneticileri arasındadır.

Lepsius'un kim olduğunu tanımlarken, Teolog, Misyoner, Politikacı ve Tarihçi gibi çok çeşitli yanlarını vurgulamak gerekmektedir. Bu dört kimliği şu veya bu şekilde, bazen birbirini tamamlayan, bazen de birbiriyle çelişen görüşler ve bakış tarzları olarak ortaya çıksa da Lepsius, 1. Dünya Savaşı öncesi ve sonrasında karmaşık koşullarda yaşamını bu dört „mesleğe" adamıştır. Johannes Lepsius, yayınladığı kitaplar, çıkardığı dergiler, kurduğu misyonerlik kuruluşları ile o dönemin önemli kişiliklerinden biridir. 1858-1926 arasındaki 68 yıllık yaşamında Lepsius, Babası Carl Richard Lepsius'un izinden gitmiştir. Baba Lepsius, Prusya İmparatorluğu döneminde başta Mısır olmak üzere İzmir, İstanbul, Beyrut, Kudüs ve Şam'a uzanan 3 yıllık bir araştırma gezisi yapmış ve dönüşünde Almanya'da „Mısır Uygarlığı" Enstitüsü'nün kurucularından biridir. Johannes Lepsius daha sonra „bir Mısır uygarlığı araştırmacısının oğlu olarak, gençliğimden bu yana Doğu ile bir bağlantım olmuştur"diye yazmıştır.

Johannes Lepsius'un kişiliği her zaman farklı değerlendirmelere neden olmuştur. Almanya'da kimileri onu „ Alman Teoloji ve Kilise Tarihinin en unutulmuş ve en az tanınan bir kişisi" olarak tanımlamıştır. Bir başka açıdan belki de en fazla ön plana çıkarılan yanı olarak „insanlığın cesur savunucusu, kendini davasına adamış İsa 'nın iyi bir elçisi, adaletin çağrısı ve bayrağı olarak adı Ermeni halkının tarihinde yerini almış"biri olarak değerlendirilmektedir. Ve 1998 yılında Erivan'da Soykırım Anıtı'nda kendisi için bir anı levhası konulmuştur. Bu yazının konusu da Lepsius'un bu nitelikleri olacaktır.

Dr. Johannes Lepsius, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Ermeniler hakkında 3 kitap yayınlamıştır: Armenien und Europa (Ermenistan ve Avrupa), Berlin, 1897; Bericht über die Lage des Armenischen Volkes in der Türkei (Ermeni Halkının Türkiye'deki Durumu hakkında Rapor), Tempelverlag, Potsdam, 1916; Deutschland und Armenien 1914-1918 -Sammlung Diplomatischer Aktenstücke- (Almanya ve Ermenistan 1914-1918- Diplomatik Belgeler Koleksiyonu), Der Tempelverlag, Potsdam, 1919.

Lepsius'u, insan hakları, adalet ve insanlığın cesur bir savunucusu yapan en önemli özelliği, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki misyoner faaliyetleri ile başlayan ve 1915/16 Ermeni tehcirinin ilk önce Almanya'da daha sonra da dünya kamuoyuna duyurulmasıdır. Lepsius, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra da bu alandaki çalışmalarına devam etmiş ve 1926'da yaşamını yitirdikten sonra „unutulanlar" arasına katılmıştır. Uzun süre 1980'li yıllara kadar adından çok az söz edilen Lepsius, 1915/16 Ermeni tehcirinin özellikle Avrupa'da tekrar tartışılmaya başlanması ile birlikte yeniden „hatırlanmıştır." Buna ek olarak İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra kamuoyuna açılan Alman Dışişleri Bakanlığı arşivlerinde araştırmaya başlayan tarihçiler, Lepsius'un „Deutschland und Armenien 1914-1918 -Sammlung Diplomatischer Aktenstücke- (Almanya ve Ermenistan 1914-1918- Diplomatik Belgeler Koleksiyonu) kitabında yayınlanan 444 belgenin, arşivdeki orijinaller ile karşılaştırılması sonucu, orijinal belgeler ile yayınlanan kitap arasındaki farklılıkları ortaya çıkarmaya başladılar. 1968 yılında tarihçi Ulrich Trumpener, arşiv belgeleri ile Lepsius'un yayınladığı dokümanlar arasındaki farklılıklara dikkat çekmiş, İsviçreli tarihçi Christoph Dinkel ise Lepsius dokümanlarının tekrar gözden geçirilmesini istemişti. Alman gazeteci ve yayıncı Wolfgang Gust, Lepsius'un kitabında yayınlanan 444 belgenin 440'nı orijinalleri ile karşılaştırır ve 2000 yılında kendi internet sitesinde „Gözden geçirilmiş Lepsius-Baskısı/Manipule edilen Belgeler" adıyla yayınlar. Daha sonra „Belgeler" adi altinda Lepsius'un 1919 yılında yayınladığı belgelerin orijinallerini yayınlar. Bu belgeler, „Soykırım 1915/16" ve „Kafkasya Kampanyası" başlığıyla yayınlanır. Wolfgang Gust, Nisan 2003'te Alman Dışişleri Bakanlığı arşivinde bulunan ve Lepsius'un kitabında yer almayan ve başka farklı kaynaktan 500 belge daha yayınlar. 2005 yılında yine 240 belge daha yayınlar. Böylelikle gerek Lepsius'un kitabındaki belgelerin orijinalleri ve yayınlanmamış belgeler okuyucuya ulaştırılmış olur. Bu anlamda Wolfgang Gust'a büyük bir teşekkür borçlu olduğumuzu da burada belirtmek isterim.

Lepsius'un kitabında neden, niçin ve nasıl değişiklikler, çıkarmalar yapılmıştı. Ve kitap hangi amaçla yayınlanmıştı?

Lepsius, kuşkusuz Almanya'da Ermeniler hakkında en fazla bilgiye sahip biriydi. Eylül 1896'da yayınlanan „Ermenistan ve Avrupa" adlı kitap ileHamidiye katliamını kamuoyuna duyuran gerçekte Lepsius'tu. Arkasından bu kitabın hemen İngilizce ve Fransızcası yayınlandı. Lepsius, 1916'da yani Kayser İmparatorluğu'nun en katı sansür uyguladığı savaşın ortasında „Türkiye'deki Ermeni halkının durumu üzerine rapor" başlıklı kitabı yayınladı. Lepsius, birçok kere İstanbul'a ve Anadolu'ya seyahatler gerçekleştirmiş, bunun yanısıra "Alman Doğu Misyonu"nun (Deutsche Orient-Mission) ve "Alman Ermeni Cemiyeti"nin (Deutsch- Armenische Gesellschaft) çalışmaları ve çalışanları ile çok yakından ilgilenmiştir. Onlarla sürekli haberleşmiş, raporlarını okumuş ve herşeyden önce de Osmanlı'daki Ermeniler hakkında birinci elden bilgiler edinmişti.

Birinci Dünya Savaşı'nda ateşkes yapıldıktan 9 gün sonra 20 Kasım 1918'de Lepsius, daha önceden tanıdığı, ateşkes görüşmelerini yürüten Dışişleri Bakanı Wilhelm Heinrich Solf a bir mektup yazar: „Hem Türkiye hem de Kafkasya Ermeni halkının ve liderlerinin tam güvenine sahip belki de tek Alman olduğumu söylersem, abarttığımı sanmıyorum" diye yazar ve ve kendisini Paris'teki Barış Görüşmelerinde Doğu Sorunları için danışman olarak önerir. Solf, „dilekçenin ciddi olarak incelenmesini" ister, çünkü Lepsius'u iyi tanıyordu. Lepsius Solf a tekrar şöyle yazar: „ Türk hükümetinin Ermeni halkını yoketmek için Alman Hükümetinin emir verdiği, Alman konsoloslarının, yüksek rütbeli ve üst düzey subayların yardımıyla Almanlara özgü titizlikle organize edildiği ve uygulandığına ilişkin, düşman ve tarafsız yabancı basının sadece yalanlar yazmasıyla değil, tersine gerçekten inandıkları, inanılmaz iftiralara karşı durabilmek için, belgelere bakmamın sağlanmasını rica ederim. Bu iftiralara inanılıyor, çünkü Türk tarafı kendi hükümetini temize çıkardı."'
Lepsius, Kasım'da Berlin'e geri döndüğünde Solf, belgelere bakmasını sağlar, Ermeni sorunu üzerine Beyaz Kitap yayınlanması fikrinden başka Lepsius şöyle anlatır son durumu: Solf „Ermeni sorununda Almanya nın tutumunu açıklayan ve belge materyalleri temel alınarak açıklanması konusunda bir görevi kabul edip etmeyeceğimi sordurdu. Teklifi kabul ettim."

Almanya Dışişleri Bakanlığı, Ermeni sorununun başını ağrıtacağını çok iyi bildiği için, zaten başka kanallardan girişimlerde bulunuyordu. Ancak propaganda kokan yayınlar yerine, Almanların suç ortağı olmadığını belgesel olarak kanıtlayacak uluslararası itibara sahip Lepsius gibi birinin kazanılması, daha değerli olacaktı. Lepsius „belge seçimlerinde amaç, sadece Türk ve uluslararası iftiraları gözönünde tutarak Almanya 'nın suçlamalardan kurtulması idi. "' diye yazar. Yani durumun farkındadır.

Almanya için esas sorun Ermeni sorununda „muhtemel Almanların ortak sorumluluk veya suç ortaklığını örtbas etmekti." Lepsius için bunun dışında belki de hatta ana hedef, Alman diplomat ve tanıkların çok net raporlarını yayınlayarak, Ermenilerin soykırımının belgeselliğini ön plana çıkarmaktı. İki farklı amaç ortak bir hedefte birleşiyordu. Bu nedenle belgelerin seçimi konusunda Bakanlık ile Lepsius arasında sürekli çatışma çıkmıştı. Lepsius belge seçiminde uzlaşmaz bir tavır sergilendiğinde başını gelecekleri şöyle anlatır: „Önemli belgelerin yarısı bile gün ışığına çıkmazdı. Sözünü ettiğim Elçilik Gizli Komitesi ile nezaketen iyi bir ilişkim vardı. O benim için sürekli pastadan üzümleri dışarı çıkarmak, sürekli Türkleri belli bir mesafede tutmak, hep esas suçluları korumak, Elçilerin peruklarındaki haşaratları tarakla çıkartmak istiyordu." diye şikayet eder. „Almanya ve Ermenistan" kitabı hakkında Lepsius, Alman Dışişleri Bakanlığı görevlisi Göppert'in şu sözlerini aktarır: „Savunmamızı Türklere aldırış etmeden yapmıştık."' Lepsius ise kendi görevini şöyle tanımlamıştı: „ Dört cephe arasındaki bir sanattı: Almanya 'nın aklanması, Türkiye'nin suçlanması, Bakanlığın ihtiyatlı davranışı ve Ermenilerin güvenini kazanma.""
Bununla birlikte Türklerin zorunlu olarak suçu açığa çıkartılmalıydı. Çünkü der Lepsius, „herkesçe malum erkeklerin, kadınların ve çocukların kitlesel katledilmelerindeki Almanların suç ortaklığını tümüyle çürütmek tabii ki mümkün değildi.,
, Lepsius şunu itiraf ediyordu: „Herşey bir yana bununla birlikte sonuç korkunçtu."'

Olup biteni toparlarsak, Alman Dışişleri Bakanlığı, büyük bir olasılıkla Lepsius'un yurtseverlik nedenlerinden dolayı, kirli elleri bulunan yerlerde Almanya'yı da temize çıkarma, Almanya'yı suçlu gösterecek yerleri zayıflatma veya çıkarmaya hazır olduğunu hesaplamış olmalıdır. Ancak Lepsius'un buna razı olup olmadığı konusunda kuşkuları vardı ki, Dışişleri Bakanlığı başka bir yol, güvenli bir yolu seçer: Lepsius'a orijinalleri değil, tüm belgelerin kopyalarını verirler. Bu kopyalar da daha önce değiştirilmiştir. Bu kopyalar değiştirilirken bir başka şey de yapılmıştı: Olaylara karışan Türk yetkililerin de isimleri çıkarılmıştı. Bu belgelerin kopya olduğunu kanıtlayan en önemli olgu da, yayından bir yıl sonra 21.6.1920'de Alman Dışişleri Bakanlığı'nın, belgeler arasında orijinaller yoksa kaydı koyarak yakılmasını emretmesidir. Gelen cevapta orijinal olmadığı belirtilir ve belgeler yakılır.

Burada önemli olan Lepsius'un belgelerin kopya olduğunu bildiği konusunda güçlü belirtilerin var olduğudur. Buna rağmen Lepsius kitabın önsözüne belgelerin kopya olmadığını ve tüm sorumluluğun kendisine ait olduğunu yazmıştı. O da muhtemelen biliyordu ki, böylesi bir dokümantasyon kopya belgeler üzerinden yapılamazdı veya en azından orijinalleri ile karşılaştırma yapıldığının belirtilmesi gerekirdi. Ama Lepsius bunu yapmamıştı. Hatta kimi yerlerde bizzat Lepsius'un da çıkarmalar ve değişiklikler yaptığı konusunda da kuşkular bulunmaktadır.

Evet Lepsius bu kitabı yayınlarken, belgelerin kopyalarından yararlanmıştı. Bu kopyalar değiştirilmiş, çıkarmalar yapılmış ve esasen Almanların Ermeni sorununda sorumluğunun ve suç ortaklığının bulunduğu olgusu olabildiğince hafifletilmişti. Ayrıca her ne kadar Türk yetkililerinin isimleri çıkarılmış olsa da bu kitap hazırlanırken „Türkler dikkate alınmamıştı." Tüm bunlara Lepsius'un da ortak olduğu veya göz yumduğu da aşağı yukarı belli olmuştu. Kuşkusuz tüm bunların ortaya çıkarılması 80'li ve 90'lı yıllardadır. Yani ilk yayınladığından yaklaşık 50-60 yıldan sonra. Kuşkusuz bu konuda en önemli pay, karşılaştırma yaparak kuşkularını belirten tarihçilerdedir. Ve bana göre en büyük pay da, bir dedektif gibi üşenmeden, kendini gerçeğin, sadece gerçeğin ortaya çıkarılmasına adayan Wolfgang Gust ve eşindedir. Wolfgang Gust, 2005 yılında Lepsius'un 1919 yılında yayınlanan kitabını yeniden düzenleyerek yayınlamıştır. Ayrıca „Magisches Viereck" (Sihirli Dörtgen) yazısı ve 24 Nisan 2009 yılında Frankfurt Pauluskirche'da yaptığı „Hâtte Deutschland die Armenier retten können? (Almanya, Ermenileri kurtarabilir miydi?) başlıklı konuşma tarihe geçecek belgelerdir. Almanca'da „Hut ab" diye bir deyim vardır: Evet Wolfgang Gust'un böylesi değerli bir çalışması karşısında ben de „şapkamı çıkarıyorum".

Belki son olarak şunlar söylenebilir: Lepsius Türk okur çevresinde dar bir akademik kesim dışında maalesef yeterince bilinmeyen biridir. Ve „Ermeni Sorunu" konusunda en azından birşeyler bilmek isteyenler için hala da temel bir kaynaktır. Bu kaynağı kesinlikle Wolfgang Gust'un çalışmaları ile tamamlamak kaydıyla. Lepsius'un kıymetinin bir gün Türkiye'de bilinmesi dileğimi burada tekrarlamak isterim. 

Tarihin labirentleri arasında dolaşırken, insanın yolunu biraz da olsa şaşırması, herşeye rağmen affedilebilir. Eğer vicdanınız, sevdiğiniz iki şey arasında bir türlü karar veremiyor ya da ikisini de aynı kefede değerlendirmek, ikisine de sahip çıkmak istiyorsa, belki de hata yapmanız kaçınılmaz olabilir. Ya Alman ya da Ermeni. Ya da ikisi bir arada. Yanlışlarıyla, eksiklikleriyle ama 1915/1916 yılında Anadolu topraklarında yaşanan „Büyük Felaket" in ortaya çıkartılması uğruna verdiği uğraş ile Lepsius belki de budur.

Küreselleşme, her ne kadar politik gündeme neoliberalizmin yükselişi ile seksenli yıllardan bu yana girdiyse de, 16. yüzyıldan beri yaşanan bir olgu. Çok kabaca yeryüzündeki tüm kıtalararası iletişim ve ürün akışının yoğunlaşması olarak tanımlanabilecek küreselleşme, daha eskiye de götürülebilir. Ancak bu dönemlerde “yeni dünya” (Kuzey ve Güney Amerika ile Avustralya ve Okyanusya) henüz “keşfedilmediği” için küreselleşmeden söz edemiyoruz. 16. yüzyılda bu kıtalara ulaşan Batılılar, özellikle altın, gümüş gibi değerli madenleri buralardan Avrupa’ya taşıyarak küreselleşmeyi başlattılar. Böylece kapitalizmin toplumsal bir sistem olarak ortaya çıkışını sağlayan sermaye birikimi büyük bir hız kazanmış oluyordu. 18. ve 19. yuzyıllar ise bir yandan dünyanın her tarafında sömürgeciliğin yaygınlaşmasına tanık olurken, öbür yanda ABD’nin ve Latin Amerika ülkelerinin bağımsızlıklarını kazanmaları ile dünyadaki siyasal dengelerin değişmesinin işaretlerini veriyordu.

Küreselleşmenin temel karakteristiği, baştan beri kapitalizmin sermaye birikimini ve sömürüyü artırmaya yönelik bir sömürgeleştirme politikası olmuştur. Bununla birlikte bu sürecin daha etkili bir biçimde gerçekleştirilmesi için teknolojik yenilikler her zaman önem taşımıştır. 1883’te bugünkü Endonezya’da patlayan Krakatoa volkanının dört saat içinde Boston’da basılan gazetelerde haber edilmesi o gün için büyük bir aşamaydı ve bu okyanusları aşan telgraf telleri sayesinde oluyordu.

Peki 1980’lerde neoliberalizm küreselleşmeyi neden gündeme getiriyordu? Bu sorunun yanıtını bulmak için 1960’ların sonlarında bunalıma girmeye başlayan ve 1970’lerde petrol fiyatlarındaki artışla birlikte bunalımın doruğuna ulaştığı sırada kapitalizmin bu dönemi nasıl aşmaya çalıştığına bakmak gerekiyor. İkinci Dünya savaşını izleyen yıllar hızlı bir sanayileşme ve toplumsal refahın neredeyse tüm dünyada arttığı yıllar oldu. Bunu izleyen bunalım başladığında, 1970’lerde ilk tepki sanayinin, işgücünün daha ucuz ve örgütsüz olduğu Üçüncü Dünya ülkelerine taşınması olmuştu. Ancak bunalım buna karşın devam edince, sermaye teknoloji yoğun sektörlere yönelmeye ve daha önce girmemiş olduğu alanlara yönelerek hizmet sektöründe gelişmeye başladı. Bu süreç, otomasyonda görülmemiş bir artışa ve bilgi ağırlıklı bir sermaye birikimine yol açtı. Bir yanda bilgisayar ve iletişim teknolojileri yaşamın her alanına girerken, bir yandan da bağımsız küçük işletmelerin yerine merkezi olarak örgütlenen ve bayiler aracılığı ile yayılan hizmet sektörüne yönelik işletmeler yaygınlaşmaya başladı [1].

Bilgisel sermayenin bu yaygınlaşması ister istemez kapitalist ideologları da yeni sloganlar üretmeye ve bu yeni gelişmeleri kapitalizmin bir zaferi ve insanlığa katkısı olarak sunmaya yöneltti. Neoliberal politikaların yarattığı işsizlik, yoksullaşma, gelir dengesizliğinin derinleşmesi, yaratılan tüketim toplumunun allanıp pullanmasıyla gizlenmeliydi. Sermayenin yapısındaki bu değişikliklerin en göze çarpan sonucu, sanayinin Üçüncü Dünya ülkelerine kayması ve yeni gelişen teknolojiler ile kıtalararası iletişimin yayılması idi. Bu göstergeler küreselleşme adı altında sloganlaştırıldı. Gerçekten de artık yoksul ülkelerde dahi çoğu evde televizyon vardı ve insanlar dünyada olup biteni izler olmuşlardı. Ancak bunlardan daha önemlisi kapitalizm artık yeni pazarlara ve daha önce ulaşamadığı doğal kaynaklara gereksinim duyuyordu. Bu genişleme de daha önce soyutlayarak yok etmeye çalıştığı “sosyalist” ülkeleri pazar ilişkileri içine çekerek ve Üçüncü Dünya ülkelerinde daha önce ulaşamadığı bölgelere girerek gerçekleşecekti. Böylece yumuşama ve silahsızlanma politikaları ile artık kendini tehdit altında hissetmeyen “sosyalist” blok ülke liderlerine kapitalizme yumuşak geçiş olanağı açılmış oluyordu. Daha geniş pazarlara gereksinim duyan kapitalizm artık eski sömürge ilişkileri olmaksızın küresel bir sistem olmaya hazırdı. Pazar ilişkileri, para ve teknoloji ile tüm dünyayı denetleyebileceğine güveniyordu artık.

Böyle bir ortamda Gorbaçev liderliğindeki Sovyetler Birliği açıklık ve yeniden yapılanma politikaları ile kapitalizme yolu açtı. Tüm dünyada neoliberal ekonomik politikalar etkin oldu. Ulusal paralar piyasadaki fiyat dalgalanmalarına açık olmaya başladı. Şirket birleşmeleri ya da uluslararası yatırımlar yoluyla tüm büyük şirketler ulusötesi şirketlere dönüştü. Bu ortamın gerektirdiği internet üzerinden yaygın iletişim gibi teknolojiler de hızla yayılmaya başladı.

DİRENİŞ VE YENİ TEKNOLOJİLER
Ancak bu gelişen teknolojiler yalnızca ulusötesi şirketlere ve egemen güçlere hizmet etmiyordu. Bunlar aynı zamanda daha önce duyulmayan görülmeyen haksızlıkları duyulur ve görülür kılıyordu. Sözgelimi, 1992’de Los Angeles’ta polisin kimsenin görmediğini varsaydığı bir saatte, haksız olarak cadde ortasında acımasızca dövdüğü Rodney King, olayı amatör video kaydedicisi aracılığı ile filme alan bir kişinin yerel basını haberdar etmesi ile büyük bir ayaklanmaya yol açtı. King’in bu şekilde dövülmesi LA polisinin uyguladığı acımasız ırkçı baskının ilk örneği değildi, ancak benzer olaylara daha önce tanık olanların bunu kaydetme olanağı olmamıştı. Oysa 1992’de artık amatör video kayıt aygıtlarını satın almak ve taşımak sıradan insanlar için olanaklıydı. Bu aygıtlar izleyen yıllarda maden ve petrol şirketleri tarafından topraklarından sürülmeye çalışılan yerli topluluklarına karşı yapılan baskıları da bütün dünyaya duyurmak için etkili bir şekilde kullanıldı.

Yerel radyolar, alternatif haber kaynağı olarak ve gerektiğinde hızlı bir şekilde eylemlerin örgütlenmesi için kullanılan bir başka teknoloji. Yüz yüze ilişkilerin ve telefonun sağlayamadığı bir hız ile tepki verilmesi gereken olaylar ayrıntılarıyla duyuruluyor ve gösterilere katılım sağlanabiliyor. 1990’ların ortalarından itibaren ise internetin işyerlerinde, üniversitelerde, okullarda ve evlerde yaygınlaşması ile karşılıklı iletişim olanakları hızla gelişti. Telefonun çok pahalı olduğu ya da güvenilir olmadığı uzak mesafelerle iletişim kolaylaşıyor, yalnız haber metinleri değil fotoğraf ya da video filmleri bile kısa sürede tüm dünyaya yayılabiliyor.

Burada küreselleşmeye karşı en etkili ve uzun süreli direnişi gerşekleştiren Zapatistaları anmak yerinde olacak, çünkü 1994 yılbaşında orada olanlar kısa süre içinde tüm dünyaya duyurulmasaydı ve geniş bir dayanışma hareketi örgütlenmeseydi, bu direniş kısa sürede acımasızca bastırılan bir ayaklanma olarak kalabilirdi. Özellikle internetin böyle bir dayanışmayı örgütlemekte etkin olarak kullanılması Zapatistaların davalarını bütün dünyaya duyurmalarını ve geniş kesimlerin desteğini almalarını kolaylaştırdı. Onları destekleyenler de böylece ABD gibi gelişmiş ülkelerde internet aracılığıyla geniş eylemler örgütleyebileceklerini gördüler ve bu süreç onları 1999’da Seattle’a kadar götürdü.

KÜRESELLEŞME VE DUVARLAR

Dünya Ticaret Örgütü, 1999 Kasımında Seattle’da serbest ticaretin önündeki engelleri kaldırmak için uluslararası bir anlaşma yapmayı amaçlayarak toplanmıştı. Gelişmiş ülkeler ve ulusötesi şirketler Üçüncü Dünya ülkelerinin kendi kaynaklarını korumayı amaçlayan önlemler almalarından rahatsız oluyorlar ve bu kaynakların serbest piyasa ortamında güçlü olanlar tarafından sınırsızca kullanılmasını istiyorlardı. Çevreciler ve ekolojistler buna, doğal kaynakların talanına ve yokedilmesine yol açacağı için karşı duruyorlardı. Giderek artan yoksullaşmayı daha da hızlandıracağı için toplumsal adalet konusunda duyarlı olanlar eylemlerde yerlerini alıyordu. Sendikalar ise serbest ticaretin, sanayi ve hatta hizmet sektöründeki işlerin Üçüncü Dünya ülkelerine daha fazla taşınmasına yol açacağı için DTÖ’ye tepki duyuyorlardı [2]. Bunlara ulusötesi şirketler eliyle endüstrileşen tarımdan etkilenen küçük çiftçi örgütlerinden her türlü ayrımcılığa karşı çıkanlara kadar çok geniş bir katılım da eklendi. Bu tarihe değin bu denli farklı duyarlılıkları olan bu hareketler hiç bu ölçekte bir araya gelmemişlerdi. Eylemin yığınsallığından öte bu denli farklı hareketlerin ortak bir hedefte birleşmeleri önemliydi. Bunun ötesinde Seattle eylemleri yalnızca ABD boyutunda değil uluslararası bir katılımla gerçekleşmişti.

Seattle’ı Melbourne, Prag, Quebec, Göteburg ve Cenova izledi. Dünyanın her tarafında küreselleşmeyi temsil eden DTÖ, DEF(Dünya Ekonomik Forumu) gibi kuruluşların toplantılarına karşı yığınsal eylemler ve bu eylemlerle dayanışma gösterileri örgütleniyordu. Berlin duvarının yıkılışının üzerinden daha henüz 10 yıl geçmişken, duvarları yıkmakla övünen küreselleşmeci kapitalizm, kendi toplantılarını halka karşı korumak için tüm bu kentlerde beton duvarlar örmek ve binlerce polisi bu duvarları korumak için seferber etmek zorunda kalıyordu.

Küreselleşmeciler kendi söylemlerini yalnız bu şekilde yalanlamıyorlardı. Üçüncü Dünya ülkelerinde yoksulluğun giderek artması ve küreselleşmenin yarattığı politik istikrarsızlıklar bu ülkelerden gelişmiş kapitalist ülkelere kaçak yollardan göçü sürekli artırıyordu. Oysa otomasyonun yaygınlaşması işgücü talebini her yerde azaltıyordu ve gelişmiş kapitalist ülkeler için bu göç, yalnızca toplumsal ve ekonomik açıdan dengeleri bozabilecek bir tehditti. Kaçak göçmenler ucuz işgücü sağlasa da, bu durum, mevcut işsizliği istenmeyen boyutlara ulaştırıyordu. Ayrıca belirli ülkelerden büyük oranda göç gelmesi karşısında dinsel ve ırksal farklılıklardan ötürü yerel halk kendi kültürünü tehdit altında görmeye başlıyordu. Bu bir çok ülkede halkın politik eğilimlerini ve tercihlerini etkilemeye ve dolayısıyla hükümetleri önlem almaya yöneltti. Artık küreselleşmeci hükümetler ulusal sınırlarını kaçak göçmenlere karşı korumak için Berlin duvarından daha güçlü duvarlar örmeye, daha sıkı önlemler almaya, gözaltı merkezleri inşa etmeye başladılar. Bu duvarlar belki beton değildi, ama sınır korumak ve kaçak gelenleri gözaltında tutmak için ayrılan kaynaklar hiç bir dönemde görülmemiş boyutlara ulaştı. Duvarlar yalnızca sermayenin ve sömürünün akışı için yıkılmalıydı, insanların özgürce dolaşmaları için değil.

PORTO ALEGRE
Gelişmiş Batı ülkelerinde bu eylemlilikler yaşanırken, Üçüncü Dünya (ya da Güney) ülkeleri de daha az hareketli değildi. Zapatistaların Meksika’nın güneyinde, Chiapas eyaletindeki ayaklanmasına yukarıda değinmiştik. Bu ayaklanma, NAFTA’nın yürürlüğe girdiği gün başlamış olması ve yerli halkların örgütlenmesi sonucu gerçekleşmiş olması açısından çok önemliydi. Bununla birlikte bu tarihten önce ve sonra bir çok ülkede emperyalist küreselleşmeye karşı gösteriler yapıldığını vurgulamak doğru olur. Bolivya’da suyun özelleştirilmesine karşı yığınsal gösteriler olurken, Venezuela’daki muhalefet neoliberalizm karşıtı Hugo Chavez’i ezici bir seçim zaferiyle iktidara getiriyordu. Brezilya’da ise İşçi Partisi önce 1988’de güney eyaletlerinde Porto Alegre gibi kimi önemli kentlerde belediye başkanlığını, ardından da eyalet hükümetini ele geçiriyordu. Böylece gerek Venezuela’da, gerek Brezilya’da katılımcı demokrasiden sıkça söz edilir oldu.

Porto Alegre örneğinde, kimi zaman “doğrudan demokrasi” olarak da nitelendirilen, bu katılımcı demokrasiye biraz yakından bakmakta yarar var. Öncelikle bu kavramın ortaya atılmasında, İşçi Partisi’nin belediye başkan adayı seçimi kazandığı halde --belediye meclisi seçimlerinde aynı başarı elde edilemediği için-- belediye meclisinde çoğunluğu elde etmekten çok uzak olmasının etkisi olduğunu saptamak durumundayız. Vaad ettikleri politikaları belediye meclisinden geçirmek için halkın doğrudan desteğine gereksinimleri vardı. Bu desteği örgütlemek için kenti oluşturan 16 ilçede tüm vatandaşlara açık toplantılar organize edildi. Bu toplantılarda bütçe öncelikleri saptanıyor ve 2’şer delege Katılımcı Bütçe Danışmanı seçiliyor. İlçe toplantılarında saptanan önceliklere göre kent düzeyinde temizlik, yol bakım, eğitim v.b. gibi konulardaki öncelikler saptanıyor. 

Ancak bu önceliklerin nasıl uygulanacağı konusunda oluşturulan Tematik Komisyonlar da söz sahibi. Sendikalar, işveren kuruluşları ve hükümet dışı kuruluşların temsilcilerinden oluşan bu komisyonlar nihai kararlar üzerinde etkili oluyorlar. İlk yıllarda ilçe bazında yapılan toplantılara geniş bir halk katılımı olmuşken, sonraki yıllarda bu katılımın belediye bürokrasinin vereceği kararlar için yalnızca bir danışma forumu olduğu ortaya çıkınca katılım oldukça düştü [3]. Tabanı olmayan, ancak uzman kişiler aracılığı ile kararları manipüle etmeye çalışan sivil toplum kuruluşlarının katıldığı Tematik Komisyonlar daha öne çıktı. Kimi kararların yerel yatırımlarda ekonomik çıkarı olan işverenlerce manipüle edilerek belirlendiği de iddia edilmektedir[4]. Varolan merkezi belediye örgütlenmesine ve bu yapının finans kuruluşlarına bağımlılığına çözüm bulmayı amaçlamayan bu katılımcılık, sonuçta sorunlar karşısında çaresizliğe halkı ortak etmekten başka bir işe yaramamıştır. Halk sözde ilçeler düzeyinde örgütleniyordu, ama karar verme mekanizması doğrudan katılıma olanak vermeyecek boyutta olan kent düzeyinde gerçekleşiyordu. Yatırımlar ilçe düzeyinde değil tüm kent düzeyinde belediye bürokrasisi tarafından organize ediliyordu. Bu durum projelerin çok büyümesine ve büyük finans kuruluşlarına bağımlılık yaratarak, bütçenin büyük bölümünün faiz ödemelerine gitmesiyle sonuçlanıyordu. Tabii bürokrasinin bizzat kendisinin yarattığı maliyeti de unutmamak gerek.

DÜNYA SOSYAL FORUMU


Yukarıda söz ettiğimiz 2000 yılındaki küreselleşme karşıtı gösteriler olurken Brezilya’da İşçi Partisi kendisini iktidara daha yakın görüyor ve uluslararası örgütlenmelerle kendisine destek bulmaya çalışıyordu. Aynı dönemde Avrupa’da, uluslararası finans işlemlerinden alınacak binde bir gibi bir vergi ile küresel adaletsizliğe çözüm aramayı savunan ATTAC(Finanssal İşlemlerin Vatandaşlara Yardım İçin Vergilendirilmesi Birliği), küreselleşme karşıtı hareket içinde reformcuların ağırlığını artırmaya çalışıyordu. Sonuçta bunlar kimi diğer küresel örgütleri de yanlarına alarak 2001 yılında Porto Alegre’de Dünya Sosyal Forumunu(DSF) organize ettiler[5]. Bu forum Dünya Ekonomik Forumu(DEF) ile aynı tarihte yapılarak, orada ele alınmayan toplumsal sorunları tartışmayı ve çözümler geliştirmeyi amaçlıyordu. DEF’na seçenek olarak ortaya çıkmakla birlikte daha baştan Brezilya İşçi Partisinin iktidar mücadelesine gölge düşürebilecek katılımcıların dışlanması ile organize edilmişti. Siyasal partilere değil sivil toplum kuruluşlarına dayandığını iddia eden DSF, Zapatistaları silaha başvurdukları iddiası ile dışlıyordu. Anarşist ve özgürlükçü örgütler ise doğrudan dışlanmasalar dahi organizasyon ve karar verme sürecine katılmaları engelleniyordu.

Birinci DSF “Başka bir Dünya Mümkün” sloganını yaygınlaştırarak büyük etkiler yaratırken gerçekte geniş sayılamayacak bir katılımla gerçekleşmişti (yaklaşık 15 bin). Ancak hiyerarşik bir örgütlenme tarzı yerine tüm hareketlere açık bir forum olma iddiası ile ortaya çıkması önemli bir çekim noktası olmasına yol açtı. İkinci DSF böylece 2002 yılı Şubatında 75 bin kişilik bir katılımla yapıldı. Bu katılımcıların büyük çoğunluğu yalnızca yapılan gösterilere katılmış dahi olsa bu büyük bir desteği ifade ediyordu. Anarşistler ve diğer özgürlükçülerin bir bölümü ise önceki DSF’de tüm kararların İşçi Partisi ve ATTAC tarafından belirlenmiş olmasını gözönüne alarak, ayrı bir mekanda paralel bir konferans örgütlemeyi yeğlediler. Çoğunluğu Latin Amerika ülkeleri olmak üzere 17 ülkeden 150 katılımcı bu toplantılarda bir çok konuyu ele aldılar[6]. DSF toplantılarında ise yalnız Zapatistalar değil Arjantin’in doğrudan demokrasi deneyimlerine dahi, son anda yapılan konuşmacı değişiklikleri ile yer verilmemeye çalışıldı.

Özellikle İkinci forumdan sonra dünyanın her yanında kent sosyal forumları ve bunların bir araya geldiği kıta forumları örgütlenmeye başlandı. Bu forumlar kimi yerde daha açık ve demokratik olabiliyorlarsa da kıta forumlarının yapısı DSF yapısından pek farklı olamadı. Sözgelimi ATTAC benzeri reformcu kuruluşlar ve İtalyan Komünist Partisinin devamı olan reformcu sol tarafından denetlendiği öne sürülen Avrupa Sosyal Forumu’na kimi radikal örgütler hiç katılmamayı savundular[7].

Ocak 2003’te Üçüncüsü yine Porto Alegre’de yapılan DSF’na bu kez 100 bin kişi katıldı ve 1000 forum toplantısı yapıldı (günde 200 adet). Açılışta devlet başkanlığı seçimini farklı bir şekilde kazanarak daha henüz İşçi Partisini iktidara taşımış olan Lula Da Silva davetli olarak, Venezüela devlet başkanı Hugo Chavez ise davetsiz olarak konuşmalar yaptılar. Yeni katılımcıların arasında ICFTU (“Özgür” Sendikalar Uluslararası Konfederasyonu) başkanı da vardı. Bürokratik sendikaların ve resmi devlet yetkililerinin bu artan katılımıyla birlikte açılış konuşmalarını yorumlayan Naomi Klein, daha önceki forumlarda “yeni” olmaya vurgu yapılırken bu kez “büyük” olmaya vurgu yapıldığını belirtiyor ve bu sol devlet başkanlarınca Forumun rehin alındığını söylüyordu. Bu rehin alınma ve kaçırılma ile forum “olgunlaşıyor”, “ciddileşiyor” ve eski solun başarısız projelerinin mezarları arasında, seçim kazanarak toplumu değiştirme projeleri küreselleşme karşıtı harekete, katılımı artırıcı çözümleri gölgede bırakacak şekilde sunuluyordu[8].People’s Global Action’dan (PGA, Halkın Küresel Eylemi) Andrej Grubacic ise Naomi Klein ile bu konuda hemfikir olmadığını söylüyor, “çünkü o zaten hiç bir zaman bizim forumumuz olmamıştı” diyor. “Başka bir Dünya Mümkün” sloganının Zapatista’lardan geldiğini anımsatarak, Forumdaki bu konuşmaları otoriterlik karşıtı olanların istismar edilmesi olarak niteliyor[9].

Açılış konuşmalarının ötesinde kimi forumların yerlerinin bir kaç kez değiştirilmesi, toplantı mekanlarının birbirinden uzak olması ve bu yerlerin bulunmasındaki zorluklar Üçüncü DSF’nun dile getirilen olumsuzluklarıydı. Eğer bu olumsuzluklar her eğilimdeki kesimleri eşit şekilde etkilemiş olsaydı belki bu denli dile getirilmezdi. Sendikalar veya ATTAC gibi büyük hükümet dışı kuruluşların desteklediği toplantılar çok iyi duyurulup organize edilirken, kapitalizme seçenek getirmeye çalışan forumların yerleri değiştiriliyor, ulaşılması en güç yerlere atılıyordu. Katılımcı Ekonomi önerisiyle tanınan Michael Albert’in, Z magazinin katkısı ile organize ettiği Kapitalizmden Sonra Yaşam forumu bunlardan biriydi ve sonuçta aksaklıklardan ötürü kimse bu foruma katılamadı [10].

DSF İÇİNDEKİ ANA EĞİLİMLER


DSF’na katılan kuruluşlardan yukarıda kısaca söz ettiysek de bunların benimsediği politik eğilimleri de kategorik olarak kısaca analiz etmekte yarar var. Brezilya İşçi Partisi ile İtalya’daki Demokratik Sol ve Komünist Yeniden Oluşum gibi Avrupa’daki Komünist Partilerin devamı olan partileri bu anlamda birinci ve en etkin kategori olarak görebiliriz. Bu partiler, denetledikleri sendikalar ve köylü örgütleri gibi yığınsal örgütler aracılığı ile belirleyici olmaya çalışıyorlar. Bu partilerin kimi söylemleri anti-kapitalist dahi olsa, esas olarak varolan uluslararası ekonomik yapıyı reformlar yoluyla daha adaletli bir hale getirmeyi ve ulusal kalkınma yoluyla toplumsal sorunlara devletçi çözümler bulmaya çalışıyorlar[11].
Anti-kapitalist olmakla birlikte devletçi çözümleri savunan diğer sol partileri ayrı bir kategori olarak görmek daha doğru olur. Bunlar daha çok enternasyonalist özelliklerini de koruyan Trotskist partilerdir. DSF ve kıta forumlarından çok yerel kent forumlarında daha etkin olabilmektedirler. Bu forumları kendi politik doğrultularında örgütlenmenin bir aracı olarak ele almaktadırlar.

Bir diğer önemli kategori hükümet dışı kuruluşlardır. Bunların ATTAC gibi kimileri uluslararası spekülatif finans hareketlerinin kendisini dahi sorgulamadan bunların vergilendirilmesi yoluyla çözümler üretilebileceğini savunacak denli sınırlı bir bakış açısına sahiptir. Radikal çevre örgütleri gibi göreli olarak daha bağımsız olanları ise hükümetlere yapılacak baskıyla uluslararası ilişkilerin reforme edilebileceğini, ulusötesi şirketlerin etkinliklerinin sınırlanabileceğini ve böylece ekolojik sorunların ve toplumsal adaletsizliğin azaltılabileceğini savunmaktadırlar. Devlet fonlarına ya da şirketlerden beslenen vakıflara dayanan kuruluşlar ise genelde tek bir sorunla ilgilenmekte ve küresel sorunların tümünün birbirine bağımlı olduğunu dahi gözden kaçırmayı yeğlemektedirler. Sivil toplum kuruluşları olarak da adlandırılan tüm bu örgütlerden anti-kapitalist bir çıkışı yönlendirmelerini beklemek olanaksızdır. Ancak sahip oldukları mali kaynaklarla orantılı olarak anti-kapitalist eylemciler de dahil olmak üzere geniş bir kesim için çekim odağı olmaktadırlar.

Son olarak anti-kapitalist ve anti-otoriter örgütleri bir kategori olarak ele alabiliriz. Kendi içinde çok çeşitli yaklaşımları barındırmakla birlikte, bu kapsamda olup yukarıda değindiğimiz gibi forumlarda yer alabilecekken katılmamayı tercih eden örgütler de var. Bunlara bir diğer örnek ise 10 milyon Hintli köylünün desteklediği KRRS(Karnataka Eyaleti Çiftçiler Birliği). PGA’nin oluşmasına da öncülük eden bu köylü örgütü, ATTAC başkanının tutarsız açıklamalarına ilişkin sorularına tatmin edici yanıtlar alamayınca DSF’na katılmamıştır. Zapatistalar Foruma kabul edilmezken insan hakları ihlalleriyle suçlanan Chiapas valisinin ve göçmenlere karşı acımasız politikaları ile bilinen Fransız bakanın foruma katılması sordukları sorulardan bazılarıdır. KRRS, Asya Sosyal Forumuna da halk tarafından bilinmeyen örgütlerce girişimin başlatıldığı ve yığınsal örgütlerin uzantı gibi ele alındığı gerekçesiyle katılmadı[12].

BİR İDEOLOJİK YENİLENME OLARAK KÜRESELLEŞME

Burada geriye dönüp küreselleşme kavramının nasıl bir ideolojik boşluğu doldurmak için yaratıldığına ve bunun seçeneğine bakmakta yarar var. Avrupa’lı sömürgeciliğin İspanya ve Portekiz eliyle başladığı ilk dönemlere bakacak olursak, Hrıstiyanlığın çok güçlü bir ideolojik araç olarak kullanıldığını görürüz. Bugün dahi dünyada Hrıstiyanlığın en güçlü olduğu kıta Latin Amerika’dır. İlk doğduğu dönemde evrenselci bir anlayış geliştirmiş olan bu din, o dönemde artık dogmacılığın en ileri düzeyine ulaşmış ve yerli halkların kültürlerini aşağı görmenin ve yok etmenin bir aracı haline gelmişti. Sömürgeleştirme askeri gücün yanısıra Hrıstiyan misyonerlerce yürütülüyor ve yerli kültürler ortadan kaldırılmaya çalışılıyordu.

Ancak bu dogmatik dinsel yaklaşım, gelişen kapitalizmin gereklerine yanıt vermediği gibi mutlakiyetçi krallıklar gibi ayak bağı oldu. Sanayileşme aşamasına gelen kapitalizm, aydınlanma çağında geliştirilen hümanist, evrenselci düşünceleri kendi ideolojisine yerleştirmeyi yeğledi. Fransız devrimi böylece laik bir eşitlik, adalet ve kardeşlik sloganı ile gerçekleşti. Bununla birlikte bu laik eşitlikçiliğin evrenselciliği ancak Avrupalılar için geçerliydi. Sanayileşme sömürgeleştirmeyi gerektirdiğinde bu halklar için eşitlikten söz edilmiyordu. Böylece Antik Yunan’dan bu yana insanlığın hedeflediği evrenselcilik bir kez daha sözde kaldı. Burjuva ideolojisinin bu konuda başarısızlığı ve ikiyüzlülüğü yirminci yüzyılda özellikle “komünizm” tehditi ile haklılaştırılmaya çalışıldı. Halkların bu tehdite karşı her yol denenerek “korunması” gerekiyordu.

1980’lerde ise artık bu tehdit ortadan kalkmıştı ve sanayileşmiş tüketim toplumunun homojen kültürünü yaymak için yeni sloganlara gerek vardı. Bu kültür kendisini sorgulayacak her türlü kültürel zenginliği yerelci ve gerici olarak niteleyip ortadan kaldırmak durumundaydı. Yerel zenginliklere değer veren evrenselci bir anlayış yerine onları dışlayıcı bir küreselci anlayış kampanyası böylece başlatıldı. Hatta bu, küreselciliğe seçenek yaratmaya çalışanları dahi etkiledi. Seçenek olarak, tüm yerel zenginliklerin bir sentezi olması gereken evrenselcilik değil, daha adil bir küreselleşme ortaya kondu. Oysa bu, yine belirli bir kültürde yaratılmış olan bir seçenek olarak yerel zenginlikleri dışlamak durumunda olacak. Sözcüğün başta belirlediğimiz anlamına bakacak olursak bunu daha net olarak görürüz. Evrenselci bir anlayışı benimsemiş bir dünya, belki bugünkünden daha fazla iletişime gerek duyacak, ama bu boyutta bir mal ve hizmet akışına gerek duyacağı çok kuşkulu. Çünkü bu mal ve hizmet akışı esas olarak sömürüye dayalı ilişkilere yarıyor. Bunun seçeneği ise üretim bilgisinin evrenselci bir anlayışla karşılıklı olarak paylaşılmasıdır. Yoksa alışverişin daha adil koşullarda yapılması değil.

SOSYAL FORUMLARA YAKLAŞIM NE OLMALI ?

Sosyal forum örgütlenmeleri küreselleşme karşıtı hareketin içinden çıkmıştır. Ancak aynı zamanda bir hareketler hareketi olan bu hareketin reformcu kesimleri tarafından ve yukarıdan aşağıya bir örgütlenme ile yaratılmıştır. Bu durum gerçekte küreselleşme karşıtı hareketin yeterince olgunlaşmadığının ve küreselleşmeyi aşacak hedeflere yönelmekte yetersiz kaldığının bir göstergesidir. Ulusal kalkınmacı politikalarla ve DTÖ gibi yapıların reforme edilerek uluslararası sistemin değiştirilmesiyle günümüzün sorunlarının çözüleceğini öngören yaklaşımlarla küreselleşmenin aşılması olası değildir. Bu yaklaşımlarla ezilen halkın sorunları belki biraz hafifletilebilir, ama evrenselci değerlere dayanan bir toplum yaratılamaz. Anti-otoriter, özgürlükçü bir açıdan soruna bakıldığında bu forumların küreselleşmenin evrenselci bir şekilde aşılmasına hizmet edip edemeyeceği sorgulanmalıdır. Tarihi ters yöne çevirip ulusal devletlere dayalı çözümler üretmek eski hataların bir yinelenmesi olacaktır. Reforme edilmiş bir küresel pazar sistemi, “başka bir dünya” değil, ancak kapitalizmin daha uygar bir versiyonu olabilir. Hedeflenmesi gereken ulusal sınırların ve dargörüşlülüğün yok edildiği, insanlığın doğrudan demokrasi yoluyla geliştirilen evrensel etik değerlere dayalı olarak örgütlenmesidir.

Ne yazık ki şu anki yapısı ile sosyal forumların bu doğrultuya yönelmesi olanaksız görünmektedir. Ancak bu anlayışı benimseyen örgütler bir yandan kendi aralarındaki ağları geliştirirken bir yandan da özellikle yerel forumlar aracılığı ile diğer eylemcilere ulaşabilirler. Bu bir yandan anti-kapitalist olup hükümet dışı kuruluşların maddi olanaklarının cazibesine kapılan bir çok eylemciyi etkilemek açısından işlevli olabilir, öbür yandan da devletçi solun defalarca iflas etmesine karşın halen etki alanında tuttuğu geniş bir kesime ulaşmak açısından önemlidir. Bununla birlikte katılınan sosyal forumlarda edilgen bir izleyici değil, özerk alanlar yaratarak alternatif politikaları ortaya koymak önemli. Böylece gerek katılmamayı yeğleyenlerce dışarıdan, gerek katılmayı yeğleyenlerce içeriden gelen baskıyla sosyal forumlar kendi amacı içinde tutarlı olmaya zorlanacaktır. Bu zorlama DSF’nu devrimci bir yöne çekemeyecek dahi olsa onu aşacak, anti-otoriter ve anti-kapitalist bir ağın ortaya çıkmasına hizmet edecektir.

Bu noktada DSF’na eleştirel yaklaşımlarla birlikte katılmayı savunan Ezequiel Adamovsky’nin, Dünya Toplumsal Hareketleri Ağı oluşturulma çabasını zaten oluşmakta olan bir ağın DSF denetimine alınma çabası olduğunu belirten sesine kulak verelim: “Artık Örgütlenme Komitesinin, daha saydam işleyiş mekanizmalarını benimsemesi ve karar verme sürecini toplumsal hareketlere devretmesi zamanı geldi. Ancak bunun aksine, DSF’nu büyük ölçüde denetleyen kimi örgütler –ATTAC Fransa, CUT and MST (Brezilya), Küresel Güney’e Odaklanma (Tayland) ve Kadınların Dünya Yürüyüşü (Quebec, Kanada)—Toplumsal Hareketlerin Dünya Ağı’nı (THDA) yaratmaya giriştiler.

“Toplumsal hareketlerin ‘daha kalıcı düzeyde’ eşgüdümü düşüncesi tartışmasız önemlidir. Eğer bu ağ tam olarak tüm dünyadaki toplumsal hareketleri temsil edecekse, bu birkaç örgütün eline bırakılamayacak kadar çok önemlidir. Fakat THDA’nın ilkelerini kim yazdı? Kim onun nasıl örgütleneceğine karar verdi? Daha önemlisi kim Sekretaryayı seçti, hatta bir Sekretaryaya gerek olduğuna karar verdi? Elbette benim ait olduğum hareket değil, ya da Arjantin’deki hiç bir hareket değil, ya da bildiğim kadarıyla diğer ülkelerdeki hareketlerin çoğu tarafından değil. Piqueteros, Bolivyalı cocalero köylüleri, Avrupalı Sınırlara Hayır eylemcileri, Güney Afrikalı boşaltma karşıtı kampanyayı yürütenler ve diğerleri bu konuyu tartıştı mı? Eğer neden sözettiğimden haberleri varsa şaşarım. Toplumsal hareketlerin yerel halk örgütü eylemcileri o toplantılarda değildiler. Ve en azından hareketlerin, önerilenleri ülkelerinde tartışması ve görüşlerini iletmeleri için ilk önerinin önceden onlara ulaştırılması için hiç de doyurucu çaba harcanmadı.”[13]

Umalım ki insanlığı doğrudan demokrasiye götürebilecek forumlar ve toplumsal hareketler ağı çok gecikmeden bu anlayışların aşılması ile yaşama geçirilebilsin.

[1] Bkz. Chaia Heller, “McDonalds, Mtv ve Monsanto: Bilgisel Sermaye Çağında Biyoteknoloji Yükselişi”, Toplumsal Ekoloji, Sayı 2 (Güz 2002), sy. 108-119, çev: Halide Demir ve Reha Alpay, “Teknoloji: Nasıl Geliştirildi? Nasıl geliştirilmeli?” Toplumsal Ekoloji, Sayı 2 (Güz 2002), sy. 97-107
[2] Burada sendikaların yaklaşımının dargörüşlü ve ulusalcı olduğunu belirtmekte yarar var. İşlerini yitirenlerin sahip olması gereken toplumsal güvenceler çok önemli olmakla birlikte, gelişmiş bir ülkede ulusal düzeyde işsizlik artacak gerekçesiyle gümrüklerin artırılmasını, kota uygulamalarını desteklemek sorunu bir başka ülkenin halkı aleyhine çözmeyi beklemektir.
[3] “KENT SAKİNLERİ KENTLERİNİ GERÇEKTEN YÖNETMEYE BAŞLAYINCA”, Derleme, Çeviren Bülent Tanatar
[4] Bu konuda Brezilya’daki en büyük işçi sendikası konfederasyonu TUC’un kimi yöneticilerince İkinci Dünya Sosyal Forumuna gönderilen metine bakılabilir: “CRITIQUE OF PORTO ALEGRE, Open Letter to the Trade Unionists and Activists Participating in the World Social Forum 2002 in Porto Alegre, Brazil”.İngilizce çeviri New York sosyal forumunun web sitesinde yayınlanmıştı (http://www.nycsocialforum.org). Özet bir Türkçe çeviri İstanbul Sosyal Forumu’nun yahoogroups’taki tartışma listesi arşivinde bulunabilir.
[5] DSF ve yerel forumlar için, bkz. Abdullah Anar , “Dünya Sosyal Forumu”, Toplumsal Ekoloji, Sayı 2 (Güz 2002), sy. 76
[6] Jason Adams, “Jornadas Anarquistas: Anarchist Convergence in Porto Alegre, Brazil”ASK, Anarcho-Syndicalist Review, Sayı: 34 (Bahar 2002), Sayfa 24
[7] “Who Controls the European Social Forum?”, http://web.inter.nl.net/users/Paul.Treanor/esf.html
[8] Naomi Klein, `What happened to the new Left,” http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/naomiklein.htm
[9] Andrej Grubacic, “Life After Social Forums”, http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/life-after-sf.htm
[10] Michael Albert, “What happened in Porto Alegre”, http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/albertroy.htm
[11] Devletçi çözümlerin açmazları için bkz. Şadi İdem, “Alternatif Küreselleşme Karşıtı Hareket ve Devlet Yönetimi”, Toplumsal Ekoloji, bu sayıda
[12] Prof. M.D. Nanjundaswamy, “KRRS Reservations on ASF”, http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/asia2003/krrs.htm
[13] Ezequiel Adamovsky, “Another Forum is Possible, Whose Bridges are We Building? Do We Need a New International?”,http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/anotherforum.htm[/b]