1915 „Van İsyanı“: Gerçekleri cımbızla ayıklamak

Selcuk Uzun - 30/09/2011 15:54:52 (618 okunma)



1915 „Van İsyanı“: Gerçekleri cımbızla ayıklamak

Van İsyanı“ konusunda benim iki konu oldukça dikkatimi çeker. Birincisi „Osmanlı Ordusunda Dört Yıl“ veya „Hilal Altında Dört Sene“ başlıklı Rafa el de Nogales`in kitabidir. Bu kitabin orijinali 1924 yılında, daha sonra 1931 yılında Türkçe olarak yayınlanmıştır. Emekli kaymakam Hakki Bey tarafından tamamı değil ilgili bölümleri yayınlanan ve Hakki Bey` in ek olarak eleştirilerinin yer aldığı bu kitap, 2008 yılında Türkçe`ye yeniden kazandırılmıştır. Ancak bu kitabin yeterince kıymetinin bilinmediğini vurgulamak istiyorum. Kitap bir ani kitabi ve kimi zaman günlükler şeklinde yazılmış. 58. ile 84. sayfalar arasında Nogales, neredeyse gün be gün 19 Nisan-17 Mayıs tarihleri arasındaki „Van isyanı“nı anlatır. „Van`a giden kanlı yol“ ve „Van Kuşatması“ başlıkları altında, 25 sayfada Van`i anlatır. Ve ilginçtir Nogales „isyan“ kelimesini kullanmaz, “kuşatma” diye yazar. 

Van İsyanı“ konusunda benim dikkatimi çeken ikinci konu ise, Van Valisi Cevdet Bey`dir. Genellikle Cevdet Bey`e, onun „Van İsyanı“ öncesindeki, sırasındaki ve sonrasındaki rolüne Türkçe kaynaklarda hemen hiç değinilmemiştir. Cevdet Bey, sanki çok sıradan, iyi niyetli, öylesine bir vali gibidir. Özellikle resmi tezlerde „Van isyanı“ söz konusu olunca, Cevdet Bey bir-iki kelime ile geçiştirilir. 

Kitabin 67. Sayfasında Nogales, „Mise Knapp ve Mr. Rushdouni`in yayınladığına göre, Aram Paşa ve Ermenileri 30.000 kişi olup, bütün Van ve Aykesdan varoşu ellerindeydi“ der. Ve 71. sayfada „eğer Van`da tutsak olan 30.000 veya 40.000 Ermeni „ diye başlayan paragrafta Ermenilerin sayısını bir kez daha verir. Yine ayni sayfanın 3. paragrafında „ kendileri de her gün civar köylerden gelenleri saymazsak, 30.000 veya daha fazla kişi olduklarını kabul ediyorlar.“ şeklinde üçüncü bir kayıt düşer. „Ve sayı fazlalığından bizden avantajlıydı“ der Ermeniler için. 

„Van İsyanı“ sırasındaki nüfus durumuna da bir göz atmakta yarar var. 17 Temmuz 1914 tarihinde dönemin Van Valisi Tahsin (Üzer) Bey, Dahiliye Nezareti`ne Bitlis valisi ile birlikte gönderdiği raporda, Van vilayetinin 14 kazası ile birlikte 225.000 kadar nüfusu içinde, 150.500 Müslüman, 70.000 gayrimüslim bulunmaktadır diye yazmaktadır. 

Van vilayetinde nüfus yapısı 1914 yılı Dahiliye Nezareti istatistiklerine göre şöyledir: Vilayet toplamında Van dahil 10 kazada toplam 242.260 kişi yaşamaktadır. Müslüman nüfus 166.609 (kimi yayınlarda 179.380), Ermeni nüfus ise 66.834 (kimi yayınlarda 67.792) kişidir. Van Vilayeti Merkez Kazası, yani Van şehrinde de nüfus dağilimi şöyle: Müslüman 45.119, Ermeni 33.789 kişi. Toplam: 79.736. Van şehri için farklı kaynaklarda 25 bin ile 35 bin arasında Ermeni nüfusu verilir. Nogales`in de sözünü ettiği 30-40 bin rakamı Van´da ki Ermeni nüfustur. 

Nogales, şehre girdiği andan itibaren top sesleri ile karşılaşır: „Kent ayağımızın altında canlı bir volkan gibi alevle karışık duman püskürtüyordu. Topçu bataryaları kulakları sağır edecek gibi patlıyorlardı.“ diye anlatır. „Modern toplara gelince, doğrusu birkaç sahra topum vardı. Diğer taraftan iki buçuk batarya maktelli top vardı. Yine birkaç düzine namlusu yivsiz topum vardı. Bu son toplar bana çok faydalı oldu. Çünkü onların mermisi çoktu. Evlerin kalın kerpiç duvarlarında da yararlı oluyorlardı. Çünkü ucu sivri mermiler duvarı delip öteki tarafına geçiyorlardı. Oysaki bunlar duvarları yıkıyorlardı. Temele kadar her kati yıkıyorlardı.” Nogales toplarını böyle tarif ediyordu. Ve bu toplar tüm kuşatma boyunca gece ve gündüz durmadan, Ermeni mahallelerini topa tutuyordu. Ve Nogales, topçu ateşiyle yerle bir edilen binaların isimlerini de tek sayar. 
Nogales Ermenilerin silah gücü konusunda şöyle yazar: „Ermenilerin elindeki toplar, kendilerinin yapmış oldukları birkaç bomba atıcısıydı. Diğer taraftan da iki üç katlı kerpiç evler onları koruyordu. Aralarındaki dar, dolambaçlı yollar, siper ve barikat yapmaya yarıyordu. Kısa mesafede makineli tüfek etkisi yapan Mavzer tabancalarından ellerinde binlercesi vardı. Kuşatma altındakilerde uzun süre içersinde biriktirdikleri çok sayıda Karabina tüfekleri, Rus tüfekleri ve Mavzerler vardı. Yine onlarda çok el bombası olup, bizlere epey kayıp verdirdi. 
Nogales`in anılarını kapsayan kitabin 58. ile 84. sayfaları arasında Van anlatılır. 21 gün Van kuşatmasında çarpışan Venezüellalı Nogales „Van İsyanı“ndaki kuvvetler dengesi hakkında , Van`da iki tabur gönüllü birlik, 1200-1300 Kürt komiteci ve diğer birliklerle birlikte 10-12 bin kişilik bir tümen kadar birlik olduğunu yazar. Birlikler Kürt aşiretlerinden, Laz, Çerkeş, Türk gönüllülerden ve Türk birliklerinden, Başkale jandarmasından oluşmaktadır. Bu birliklerin rakamına jandarma kışlasında bekleyen piyade, süvarilerden oluşan yedek kuvvetler de dâhildir. 10-12 bin kişilik birliğin tecrübeli ve değerli subaylardan oluştuğunu belirtir Nogales. Bu arada gönüllüler arasında hapishaneden salıverilenlerin ve kanun kaçaklarının da olduğunu ekleyelim. 

Van Kuşatması“da görev alan Nogales`in birinci elden verdiği verilerin aksine, resmi tarih türü yazılarda bu konuda oldukça farklı rakam ve diğer verilerin kullanıldığını görmek insanin tuhafına gidiyor. Bu konunun resmi tarih türü yazılarda ele alınışına bazı örnekler vermek istiyorum.

Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi, Kafkas Cephesi 3. Ordu Harekâtı, 1993: s.591-592“ adli kaynakta „Van İsyanı“ sırasında Türk birliklerinin şayisi, „Türk kuvvetleri 2300 kadar olup, dır ve civarindan toplanan 1200 kadar aşiret piyade ve süvarisi Van’a gönderilmiştir.“ şeklinde verilmektedir. Toplam silahlı kuvvet şayisi yukarıdaki verilere göre 3.500`dür. Nogales`in şayisinin neredeyse üçte biri kadar. Bir başka örnekte ise Van´da muharip 1500 Türeten söz edilmektedir. Bu tür yayınlarda Ermenilerin sayısı ise Türk birliklerinin sayısında olduğu gibi yine farklılıklar göstermektedir. Bazı yayınlarda Van`da ki Ermeni nüfusu kadar yani 30-35 bin silahlı „isyancı“dan söz edilirken, Van`da ki Ermeni direnişçisinin şayısının 10.000 kadar gösterildiği de görülmektedir. Bazı yayınlarda ise direnişçi en az 2.000`den başlamaktadır. Ve bu sayının hergün arttığına da vurgu yapılmaktadır. 

„Van İsyanı“ ile ilgili resmi tarih türü yayınlarda, „15 Nisan 1915 tarihinde Ruslar ve onlarla işbirliği hayalindeki Ermeni taburları Van`i kuşattılar“ şeklinde yazılara da rastlamak mümkün. „Van İsyanı“nın başlamadan Van`ın kuşatıldığı, düpedüz tarihi bir olayın tersine çevrilmesinden başka bir şey değil. Bu noktada oysa Van`daki Ermeni mahallelerinin Cevdet Bey tarafından kuşatma altına alınmaya başlanması olgusu da gözardı edilir. „İsyan“ başladığında Rus ordusunun yaklaşık 1 ay kadar uzakta İran`in kuzeyinde olduğunu burada hatırlatalım. 

Bu yayınların hemen hemen hemen tümünde, Ermenilerin isyana başladıktan sonra, „Türk askeri kışlasına, postahane ve Reji (Tütün) idaresine, camilere ve evlere saldırılar başladı. Ermeni silahlı milisler siperler kazarak ve ağır silahlarla hazırlıklı bir şekilde saldırıyordu Türk ordusuna” türünden yazıları da okumak, genel geçer bir ifade tarzı olarak karşımıza çıkıyor. 

Van İsyanı” konusundaki bu tür yayınlarda genel tezlerden biri de, Van`da ki Ermeni silahlı direnişçi sayısını sürekli artırma gayretinin yanı sıra, Türk birliklerinin sayısını mümkün olduğunca azaltma, az gösterme gayretidir. Van ve çevresindeki Ermenilerden şehre sığınmak zorunda kalanlar bile, çeteci muamelesi görmektedirler. Bu gayrete, silah sayısı, cinsini de eklemek gerekmektedir. Bu tür doğru olmayan tezlerle, Van şehrinin yakılıp yıkılmasının tüm faturasının Ermenilere yıkılmak istendiği sezilmektedir. Bu yakıp yıkma işlemlerinin nasıl ve hangi silahlarla yapıldığına ilişkin anlatılara rastlamak mümkün değildir. Oysa Nogales anılarında ellerindeki toplarla gece gündüz Ermeni mevzilerini bombaladığını, gece alınan ama çekilmek zorunda kalınan binaları ateşe verdiklerini, hatta Ermeniler orada mevzilendikleri için camiyi bile topa tuttuğunu anlatır. Bu arada içinde Müslümanların da olduğu misyonerlik binaları da bu top atışından nasibini alır. 
Resmi tarih türü yayınlarda, ileri sürülen iddialardan biri de, “Van İsyanı” nedeniyle, Osmanlı Ordusu`nun ikmal yollarının kesilmek istenmesidir. Nogales anılarında bu durumu şöyle anlatır: „Eğer Van`da tutsak olan 30.000 veya 40.000 Ermeni, bando, mızıka ve geçici yöneticiler düzenleyeceklerine, madalya ve askeri haçlar bastıracaklarına, sopalarla, baltalarla ve bıçaklarla bile hep birlikte saldırıya geçseydiler bizi ezip geçebilirler veya Bitlis`e geri çekilmeye zorlayabilirler miydi? Başarsalardı, bu bizim İran`daki ordumuzun geri çekilme yolunu keserlerdi.“ Nogales, İran`daki ordunun geri çekilme yollarının kesilmesinden söz eder. Yoksa genel anlamda 3. ve 4. Ordu birliklerinin ikmal yollarının kesilmesinden değil. İran`daki ordular da, Halil (Kut) Paşa`nin emrindeki Teşkilati Mahsusa birlikleridir. Ruslara yenilmişlerdir ve Van`a doğru geri çekilmektedirler. Ayrıca Van`a yardıma gelmeye çalışan aşiret birlikleri ve kuzeyden de Erzurum Jandarma birliklerinin yolunun kesilmesi tehlikesi vardır. Ama yayınlarda bu ayrıntılar belirtilmez. Sadece çok genel bir ifadeyle “Ordunun ikmal yolları kesilecektir.” iddiası ortaya atılır. 

Van İsyanı” konusunda resmi tarih yayınlarında hiç sözü edilmeyen bir konu vardır: „Van`da ihtilal olmazdı ve olamazdı.“ Bu sözler 27 Mart 1913 ile 30 Eylül 1914 arasinda Van valisi olan Tahsin (Uzer) Bey`e aittir. Tahsin Uzer, 11 Aralık 1918`de Divan-i Harb-i Örfi Mahkemeleri Komisyonu´ndaki ifadesinden önce kendisine yönelik suçlamalar karşısında “ben sorulara belge ve ispatlarla cevap vereceğim“ der. Komisyona sunduğu bir belgeye göre Tahsin Bey, 23 Mayıs 1915 tarihinde kendisine Erzurumlu Ermenileri tehcir etmesi konusunda tamim gönderen Dahiliye Naziri Talat Bey`in telgrafına ertesi günü yazdığı cevapta, Ermenilerin devlete sadakatlerine kefil olduğunu ve bu karardan vazgeçilmesini ister.Ermenilerin düşmanla işbirliği yaptıkları vs. karşısında iddiaların asilsiz olduğunu ve böyle bir tehcirinde ordu ve savaş açısından kötü sonuçlar yaratabileceğini belirtir. “ Ermenilerin sevki, casusluk ve ihtilal gibi esbaba müstenid ise bendenizce bu gayri variddir. Ermenileri dahile sevke teşebbüs etmekle ordunun korktuğu başına gelmiş olur. Kasem ederim ki (yemin ederim ki) Van`da ihtilal olmazdı ve olamazdı. Kendimiz zorlaya zorlaya şu içinden çıkamadığımız kargaşalığı meydana getirdik ve orduyu müşkül mevkiye soktuk.“ Tahsin Uzer`in kendisine sakladığı ve ancak 1918 tarihinde Komisyon`a ifade verirken ortaya çıkardığı yukarıda aktardığımız bu belgenin, şimdiye kadar resmi veya başka hiçbir kaynakta yayınlanmadığını da ekleyelim. 

Van İsyanı” indan çok önceleri, Temmuz 1914 tarihinden itibaren, askeri ve sivil yetkililer Van`i adeta tarassut altına almışlardı. 6 Eylül 1914’te Başkomutanlık, Van Ermenilerinin Ruslarla haberleştiklerini; 14 Eylül`de Erzurum vali vekili Defterdar Cemal Bey, Rus Hükümetinin Kafkasya’daki Ermenilere görülmedik derecede güvendiklerini, onları kendi tarafına çekip Doğu Anadolu`da istedikleri isyanı çıkartarak içişlerimize karışmaya çalışacaklarını; 18 Eylül`de de Bitlis Valisi Mustafa Abdulhalik, 3. Ordu Komutanlığı`na, Ermenilerin komitelerin talimatlarına göre Kafkasya Ermenileriyle birleşerek, Rus Ordusu`nun harekatını kolaylaştırmaya karar verdiklerini; 14 Ekim`de Beyazit Mutasarrifi, Dahiliye Nezareti`ne Van, Muş, Bitlis ve Kars`ta Ermeni gönüllülerin toplandıklarını ve saldırı hazırlıkları yaptıklarını bildiriyordu. Ancak en önemli haberi 29 Kasım 1914`de Van Seyyar Jandarma Komutanı Kazım (Özalp) veriyordu: " İki casus yakalandı. İfadelerine göre Van´da kıyam olacağı anlaşılmıştır. Durum da bunu gösteriyor, böyle kıyam olursa müşkül durumda kalırız“ diyordu telgrafında. Bir gün sonra Van Valisi Cevdet Bey, Rus kuvvetlerinin Van`a doğru ilerlediklerini, Van`da Ermenilerin herhangi bir olay çıkarmamalarına çalıştığını bildiriyordu. 4 Aralık`ta yine Kazım (Özalp)Bey, düşmanın bölgede yerler ele geçirmeye başladığını, Ermenilerin kıtalar oluşturduğunu bildiriyordu. 1914 Aralık ayında Van valisi Cevdet Bey, Talat Paşa`ya çektiği telgrafta „Ermenilerin sorun teşkil edeceğine inandığını“ bildirirken, Kazım Karabekir 3. Ordu Komutanlığı`na çektiği telgrafta, iki Ermeni ajanını yakaladığını ve yakında Van`da isyan başlatılacağını itiraf ettiklerini, „ve mevcut durum da bunu gösteriyor“ diyordu. Ancak 1915 Ocak ayinin başında da Rus birlikleri İran sınırından çekilmeye başlamışlardı. 

Tüm bu haberleşmeler 1914 yılında oluyordu. „Van İsyanı“ndan en geriye doğru 8 ay, en yakin da 4 ay öncesine kadar. Yani Van`da isyan bekleniyordu. Bölgenin en yüksek mülki ve askeri amirleri böyle, feryat figan isyan olacak diye tutturdukları aylarda, Van`ında doğrudan etkileyen bazı hareketlenmeler oluyordu. 1914 Ekim ayında Harput`taki kolordu Erzurum`a çağrılmış, birgün önce de bu kolorduya bağlı iki tümenden biri Muş`a, diğeri Elazığ´a hareket etmişti. Van`da bulunan 3. Tümen ise telgraflar karıştığı için biraz geç te olsa ayrılmak için hazırlığa başlamıştı. Van`da Nisan ayından 8 ay öncesine kadar bir „isyan“ bekleyen askeri ve mülki erkâna rağmen bu birlik kaydırmaları ne anlama geliyordu? Birkaç ihtimal var: Tümenlerin ayrılması emrini veren hangi komutansa, Van`dan haberi yoktu. 3. Ordu`ya ve Dahiliye Nezareti`ne çekilen isyan telgrafları ciddiye alınmamıştı. Ya da Van`daki isyanı ciddiye almıyorlar, tümenlerin gittiği yerde durum daha ciddi idi. Belki de son ihtimal, isyan olursa da bastırırız düşüncesi. Belki de bunların hepsi. “İsyan” olacağı “gün gibi aşikâr” olan Van ve çevresinden askeri birlikler başka yere kaydırılmıştı. 

Nisan ayından önce „askeri vali”, “genel vali” gibi sıfatlar taşıyan vali Cevdet Bey`in de bir süre önemli bir kuvvet ile İran`da olduğunu biliyoruz. Yani koşullar Nisan ayından önce hatta 1915´in ilk aylarında Ermeniler açısından adeta bir “isyan” için uygun gibi. Peki Vanlı Ermeniler ne yapıyorlar? Bana kalırsa yukarıda ileri sürülenlerin aşağı yukarı tam tersini. Elde silah, bomba, ağır silahlarla, kimi yazılarda ağır toplarla tepeden tırnağa silahlı 35 bin kişi Nisan ayinin ortasında “isyan” ediyor. Hem de görece „en uygunsuz“ zamanda. Hem de Rus ordusunun 1 ay uzaklıkta İran´in kuzeyinde olduğu bir ayda, hem de Vali Cevdet Bey`in Rus ordusuna yenilip, Ermenilerden intikam almaya yemin ettiği ve Van`a dönüp komutayı ele aldığı, birliklerin yavaş yavaş toplanmaya başladığı bir ayda. Hem de birkaç hükümet binasını ele geçirdikten sonra sadece kendi varoş ve mahallelerinde „isyan“ ediyorlar. Hem de gece çocuklara mermi kovanı toplatıp, tekrar mermi imal ederek. Hem de yaklaşık 35-40 bin kişinin açlığa mahkum edilebileceği koşullarda. Nogales bu durum karşısında biraz da hayret ederek, Ermeniler taş, sopa ve tüfeklerle saldırsalardı, durumun hiç ta iyi olmayacağını belirtir. Vanlı Ermenilere ne demeli bilemiyorum. Belki en azından şu söylenebilir: Madem Ruslarla anlaşarak isyan edip, Van´i ele geçirecek, Büyük Ermenistan´i kuracaksınız (resmi tezlere göre durum böyle) öyleyse neden en uygunsuz bir zamanda isyan ettiniz?

Rus Ordusu, Van „isyanı“nı haber aldıktan sonra Halil (Kut) ve diğer birliklerle savaşa savaşa ancak yaklaşık bir ay sonra Van'a ulaşır. Halil (Kut) Paşa`ya da Van`da durumun ciddi olduğu ve birliklerinin bir kimsini Van`a göndermesi istenir. Van`da durum neden ciddidir? Çünkü Ermeniler çok ciddi bir şekilde direnirler. Mahallelerini kuşatma altındaki sağlam bir kaleye çevirirler. İT birlikleri onlarla ancak topa tutarak baş edebilir. Bu da yetmez, çevredeki katliamlardan kaçarak Van merkeze gelen kadın ve çocuklardan oluşan Ermenilerin kuşatma altındaki siperlere girmesine izin verilir. Çünkü Cevdet Bey, topla yenemediği Ermeni direnişini, onları açlığa mahkûm ederek yenmeyi düşünür. Öte yandan kuşatma sırasında, Rusların Van`a giderek yaklaştıkları günlerde, Cevdet Bey, ateşkes anlaşması yapıldığını söyler. Yapılan görüşmelerde, Ermeniler İran`a geçmek istediklerini belirtirler. Cevdet Bey izin vermez, çünkü Nogales`e göre Cevdet Bey, bir bahane bulup Ermenileri yok etmek istemektedir. „Van bölgesini ele geçirip, Rusya`ya teslim edilmesini ve Van`da Rusya`nın kontrolünde bir Ermeni Devleti kurulması“nı isteyenler, niye Van`i terk edip İran´a gitmek istesinler ki? Kuşatma devam eder ve Rus ordusuna dâhil bir Ermeni Gönüllü Birliği, 20 Mayıs`ta Van`a girer. Temmuz ayında Rus ordularının çekilme kararı ile birlikte Van ve çevresindeki Ermeniler göç etmeye başlarlar. 

Van İsyanı“ tehcirin önemli bir gerekçesi olur. Ve hatta kimi resmi yayınlarda „bölgede yaşayan 500.000’i aşkın Türk ve Müslüman halktan sadece 1500 kişi kalıncaya kadar kırılması Osmanlı Hükümetini çok zor bir durumda bıraktı. Ermeniler için acil ve sert tedbirler tartışılmaya başlandı. 27 Mayıs günü toplanan hükümet üyeleri değişik olasılıkları tartıştıktan sonra, Harbiye Nazirliğinin tavsiye ettiği Tehcir ( Zorunlu Göç) kararı aldı.“ şeklinde bir gerekçelendirme de yer alır. 

Yukarıdaki ifadeye göre, Van bölgesinde yaşayan 500.000 Türk ve Müslümancın 498.500`nün katledilmesi sonucunda Osmanlı Hükümeti tehcir kararı almıştır. Söz konusu olan Van bölgesi. Ben Van bölgesinden, Hakkari dahil Van Vilayeti`ni anlıyorum. Van bölgesinde bir kere bu kadar Müslüman nüfus yok. Kemal Karpat`in 1914 Osmanli Nüfusu üzerine yaptığı çalışmada bu bölgenin toplam nüfusu 179.380`dir. Yukarıdaki 500.000 rakamı neresinden bakılırsa bakılsın tutarsız. Eğer 1910-1922 yılında Başbakanlık Devlet Arşivi`ndeki katliam listesindeki rakam kastediliyorsa, yine bir tutarsızlık var. Çünkü Başbakanlık Arşivinde yayınlanan katledilen Müslüman sayısı daha yüksek.

Öte yandan resmi tezlerde, 16 Eylül 1916 tarihli Hariciye Nezareti`nin, yabancı misyonlara gönderdiği bir genelgeye atıfta bulunularak, Van’da yaklaşık 23.000’in üzerinde Türkün katledildiği ve geride sadece 1.500 Türkün hayatta kaldığı belirtilir. 1914 resmi istatistiklerinde Van`da Türk/Müslüman nüfus 45.119 olduğuna ve geride sadece 1.500 Türk kaldığına göre, 20.500 kişilik bir göç söz konusu olmalıdır. Başbakanlık Devlet Arşivi`ndeki listede, 11 Mayıs 1916 yılına kadar olan Van ve yakin çevresindeki katliam rakamları ise 71.233. Biraz dikkatli bir çalışma yaptığınızda görülür ki, ortada uluorta birbirini tutmayan, biri diğerini yanlışlayan bir dizi rakam dolaşmaktadır. 

Bir başka teze başvuralım: „Yani tehcir fiilen bir isyanı ve yabancı bir ülkeyle işbirliğini önlemeye yönelikti. Ermeniler bir devlet kurmak için Fransız, İngiliz ve Rusların vaad ettiği topraklarda bir çoğunluk oluşturamamış. Bu, büyük devletler tarafından da dile getirilmiş. İşte bu nedenle çoğunluk oluşturabilmek için belirli bölgelerde sistematik katliam yapmışlar. Katliamların özellikle Doğu Anadolu ve Çukurova`da yoğunlaşmasının nedeni de etnik temizliğe girişmiş olmalarıdır. „ Bu tezin arkasına da 1910-1922 yılında Başbakanlık Devlet Arşivi`ndeki katliam listesini eklediğinizde, tez kanıtlanmış oluyor. Abartarak yazalım, 3-4 milyon Ermeni, 15 milyon Müslüman’ı ve Türkü katlederek çoğunluk oluşturacaklar ve Büyük Ermenistan Devleti`ni kuracaklar. Ve bunu da esasen Rusların yardımıyla yapacaklar. Ve bunun adi da „etnik temizlik“ olacak. Yani tersten bir argümantasyon. Esasen Türkler/Müslümanlar „etnik temizliğe“ ya da soykırıma uğradı.
Timuçin Binder (Birikim, Mayıs-Haziran 2005, sayı 193-194) „Ermeni Çeteler 523 bin Türkü katletmiş“ başlıklı yazısında, Başbakanlık Devlet Arşivi`ndeki karışık olarak nitelediği listeden, iki ayrı tablo çıkarıyor: Biri bölgelere göre, diğeri yıllara göre. Ve yazar dört grup bölge belirliyor: Van ( Muş, Bitlis, Van ve güney Ağrı), Kuzeydoğu Anadolu (Ardahan, Kars, Iğdır, Ağrı, Erzurum ve Erzincan`in doğusu), Karadeniz ve Güneydoğu Anadolu (Adana, Osmaniye, Kilis, Gaziantep). Bu listeye baktığımızda 1910-1922 arasında Çukurova`da „etnik temizliğe“ kurban giden 20 Türk/Müslüman olduğunu, Zeytun, Şebinkarahisar, Urfa`da Ermenilerin isyan ettiği kabul edilen yerlerde ise bir tek katliam bile olmadiğini belirtelim. Bir bölgede Ermeniler binlerce insani katlediyor, diğer bölgelerde ise bir tek kişiyi bile katledemiyorlar. 

Timuçin Binder`in yazısından özetle aktarmak istiyorum. Birinci evre (1915/16) katliamlarının yoğunluk kazandığı bölge, özellikle de 1916 Ağustos`una kadar olan katliamlar Muş-Bitlis-Van bölgesinde. 22 Mayıs 1916 günü Van`da 119.008 Müslüman öldürülmüş gözüküyor listeye göre. Ve bu rakam belli günleri kapsamıyor. Bir tek 22 Mayıs 1916 diye geçiyor. Yani bir günde 119.008 kişi katlediliyor. Tüm Van ile ilgili rakamları topladığınızda 190.884 Türk/Müslüman katledilmiş gözüküyor. 1914 nüfus verilerine göre Van`da bu kadar kişi yok. Hakkari`yi de dâhil ettiğinizde toplam Türk/Müslüman nüfus 179.380. Yani 11.504 kişilik bir fazlalık var. Eğer toplam rakama Hakkari`yi katmazsak fazlalık 81.367 kişi oluyor. Ermeniler fazladan 11.504/81.367 kişi katletmiş oluyorlar. Acaba başka yerden Türk/Müslüman getirmiş te, hepsini Van`da katletmiş olabilirler mi sorusu akla geliyor. Böyle düşünürsek, daha ciddi sorunlar çikiyor. Bazi kaynaklara göre (Fuat Dündar: İT`nin Müslümanlari İskan Politikası.Kitaptaki rakamlar, Justin McCarthy`nin kitabından alınmıştır) Ermenilerin gelmesiyle Ekim 1916`ya kadar, Van`dan Elazığ`a 80.000, Bitlis ve Van`dan Diyarbakır`a 200.000 mülteci sevk edildiği belirtilmektedir. (Yazar burada en az 50.000 kişinin doğrudan Van`dan göç ettiğini varsayıyor.) Yine Fuat Dündar`in 11 Mayis 1919 tarihli Tasvir-i Efkar gazetesinde yayınlanan resmi istatistiklerden aktardığı rakamlara göre, Van`dan savaş sırasında 208.000 kişi başka yerlere iltica etmiştir. Van`da Haziran 1916 tarihinden sonra ise katliam gözükmüyor. Öyleyse bu tarihe kadar Van`dan kaç kişi ayrılmıştır? 80.000 (Elaziğ`a göç eden Vanli)+11.000(Nüfus fazlası: 190.884-179.380)+50.000(Bitlis ve Van`dan Diyarbakır`a göç edenlerden tahminen Vanlı sayısı) =141.000. Eğer bu rakamlara Hakkari`yi de katarsak 141.000+81.000=222.000 kişi. Bu iki rakam Van`dan göç edenlerin toplam sayısı. Bu hesaplara göre Van`in Türk/Müslüman toplam nüfusunun 190.884(katledilen) +141.000(göç eden)=331.884 kişi olması gerekiyor. 1914 istatistiklerine göre Van nüfusu ise 179.380. 

Timuçin Binder`in yazısının son bölümünü aynen aktarıyorum: „Oysa 1914 nüfus istatistiklerine göre Ermeni çetelerinin Van`da bu kadar Müslüman’ı ( 190.884.S.U.) katletmiş olmaları mümkün değildir. Çünkü Van`da bu kadar Müslüman yoktur. Bu durumun açıklanması gerekmektedir. Daha önce belirtildiği gibi, Ermeni çetelerinin bu kadar insani bu bölgede toplamış olduklarını düşünebiliriz. Ama bu kadar insani nereden getirdiler, neden bu zahmete girdiler ve nasıl becerdiler bu operasyonu? Ya da listede verilen rakamların bir kimsinin hatalı oldukları ihtimalini göz önüne almamız gerekecektir ki, bu da eğer istisnai bir durum söz konusu değilse, hatanın kendisinin sistematik (tesadüfi ve kasti) bir uygulamanın parçası olup olmadığı sorusunu dayatacaktır. 

Bu tartışma bizi nereye getirir? Ermeni çetelerinin Müslümanları katletmiş olduğunu biliyoruz; bu herkesin kabul ettiği gerçek. Mesele bu katliamların sistematik bir etnik temizlik girişimi olarak tanımlanıp tanımlanamayacağı? Sadece rakamın kendisine bakıldığında sistematik bir etnik temizlikten, toplu bir Ermeni isyanından bahsetmek bile epey zorlaşıyor. Liste, tehcir kararından öncesine giden bir katliamlar dizisi içermemektedir. Bu listeye göre Ermeniler neredeyse tehcir kararıyla ayni zamanda ve bazı bölgelerde (listeye göre sadece Van bölgesinde) isyan etmiştir. Bu da katliamlar için farklı bir neden bulunması gerektiğini düşündürüyor. Bu listeye göre, tehcir kararı verenler aslında kayda değer bir Ermeni etnik temizlik girişimi görmemiştir. Van ile Kuzeydoğu Anadolu bölgesi arasında üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir kopukluk ta vardır. Van bölgesinde katliamlar tüm hızıyla sürerken, Kuzeydoğu Anadolu bölgesinde kayda değer bir hareket yoktur. Bu bölgedeki sistematik katliamlar 1919`da Osmanlı/Türk ordusunun ilerlemesiyle ayni anda başlamış gözükmektedir. Burada ilk evrede gördüğümüz, tehcir kararının katliamlarla aynı zamana denk gelmesine benzer bir durum vardır: Bu sefer de katliamlar Osmanlı/Türk ordusunun ilerleyişiyle aynı zamana denk gelmiştir. Her iki durumda da önceden var olan sistematik bir etnik temizlik girişiminin işaretleri, en azından bu listede yoktur. Bu, açıklanması gereken önemli bir ayrıntıdır. Bu listeyi yukarıda Van örneğinde değindiğimiz türden hatalardan ayıkladığımızda bile Ermeni çetelerinin yaptığı bir dizi katliamın olduğu görülecektir ama bunlar tepki katliamları olarak ta tanımlanabilir. Elbette böyle bir tanım katliamlar olduğu gerçeğini değiştirmeyecek, sorumluları aklamayacaktır ama burada çok daha farklı toplumsal bir dinamikle, insanca yaşama dair her türlü ölçütü aşmış bir felaket karşısında, karşılıklı olarak cinnet geçiren iki topluluktan bahsetmemiz gerekecektir ki, bu önceden planlanmış sistematik temizlikten farklıdır. Bu durumda dikkate alınması gereken başka bir seçenek, bir ölü kalım mücadelesi sırasında ortaya çıkan tepkisel katliamlar ve bu bağlamda düşünülecek bir karşı tarafı yok etme çabasıdır. Ve bunu ortaya çıkaran nedeni, bu listedeki rakamlar dikkate alındığında, önceden planlanmış bir „büyük tasarı“ (örneğin Büyük Ermenistan) yerine, bir tecavüzün ve köşeye sikiştirilmişliğin getirdiği toplumsal bir kendini kaybetme olarak görmek çok daha uygundur.“
Timuçin Binder, yazısında ayrıca resmi tezlerdeki Ermeni çetelerine atfedilen katliamların hemen hemen tehcir uygulamaları ile birlikte başladığına dikkat çekiyor. Öte yandan „ Üstelik bu listeye göre, Zeytun, Şebinkarahisar, Urfa gibi Ermenilerin isyan ettiğini kabul ettiğimiz yerlerde bile tek bir katliam olmamıştır. Buradaki isyanların erken fark edildiği, bu yüzden de Ermenilerin genel kıyıma girişecek zaman bulamadığı iddia edilebilir. Fakat yukarıda verilen listeye bir kişiye ait katliamlar bile dahil edildiğine göre, bu ´isyan bölgelerinde´ tek bir Müslüman dahi katledilmemiş midir? Bu mümkün müdür? Bir bölgede binlerce insani katledebilen Ermeni çeteleri nasıl olmuş da diğer bölgelerde bir kişiyi bile katledememiştir?“ diye yazmaktadır. Öyleyse burada şöyle bir soru ortaya çıkıyor: Ermenilerin toplu isyanda olduklari iddia edildiğine göre, ya bazı bölgelerde Müslümanlar katliama uğramamış ya da tüm Ermeniler isyan etmemiştir. Meraklısına bu yazıyı okumalarını tavsiye ederim. 

Van İsyanı“ bu topraklarda yaşanan en büyük acılardan birinin temel „gerekçesi“olarak sunulmaktadır. „Van İsyanı“ konusunda, aradan geçen 96 yıl sonra, bana kalırsa Türkiye okuru nezdinde henüz daha aydınlanmamış birçok nokta bulunmaktadır. Gelecek yazılarda „Van İsyana“ konusunda belirleyici bir rol oynayan dönemin Van valisi Cevdet (Belbez) Bey`i ve “Van İsyanı”nın daha az bilinen yönlerini aktarmaya çalışacağım. 

Küreselleşme, her ne kadar politik gündeme neoliberalizmin yükselişi ile seksenli yıllardan bu yana girdiyse de, 16. yüzyıldan beri yaşanan bir olgu. Çok kabaca yeryüzündeki tüm kıtalararası iletişim ve ürün akışının yoğunlaşması olarak tanımlanabilecek küreselleşme, daha eskiye de götürülebilir. Ancak bu dönemlerde “yeni dünya” (Kuzey ve Güney Amerika ile Avustralya ve Okyanusya) henüz “keşfedilmediği” için küreselleşmeden söz edemiyoruz. 16. yüzyılda bu kıtalara ulaşan Batılılar, özellikle altın, gümüş gibi değerli madenleri buralardan Avrupa’ya taşıyarak küreselleşmeyi başlattılar. Böylece kapitalizmin toplumsal bir sistem olarak ortaya çıkışını sağlayan sermaye birikimi büyük bir hız kazanmış oluyordu. 18. ve 19. yuzyıllar ise bir yandan dünyanın her tarafında sömürgeciliğin yaygınlaşmasına tanık olurken, öbür yanda ABD’nin ve Latin Amerika ülkelerinin bağımsızlıklarını kazanmaları ile dünyadaki siyasal dengelerin değişmesinin işaretlerini veriyordu.

Küreselleşmenin temel karakteristiği, baştan beri kapitalizmin sermaye birikimini ve sömürüyü artırmaya yönelik bir sömürgeleştirme politikası olmuştur. Bununla birlikte bu sürecin daha etkili bir biçimde gerçekleştirilmesi için teknolojik yenilikler her zaman önem taşımıştır. 1883’te bugünkü Endonezya’da patlayan Krakatoa volkanının dört saat içinde Boston’da basılan gazetelerde haber edilmesi o gün için büyük bir aşamaydı ve bu okyanusları aşan telgraf telleri sayesinde oluyordu.

Peki 1980’lerde neoliberalizm küreselleşmeyi neden gündeme getiriyordu? Bu sorunun yanıtını bulmak için 1960’ların sonlarında bunalıma girmeye başlayan ve 1970’lerde petrol fiyatlarındaki artışla birlikte bunalımın doruğuna ulaştığı sırada kapitalizmin bu dönemi nasıl aşmaya çalıştığına bakmak gerekiyor. İkinci Dünya savaşını izleyen yıllar hızlı bir sanayileşme ve toplumsal refahın neredeyse tüm dünyada arttığı yıllar oldu. Bunu izleyen bunalım başladığında, 1970’lerde ilk tepki sanayinin, işgücünün daha ucuz ve örgütsüz olduğu Üçüncü Dünya ülkelerine taşınması olmuştu. Ancak bunalım buna karşın devam edince, sermaye teknoloji yoğun sektörlere yönelmeye ve daha önce girmemiş olduğu alanlara yönelerek hizmet sektöründe gelişmeye başladı. Bu süreç, otomasyonda görülmemiş bir artışa ve bilgi ağırlıklı bir sermaye birikimine yol açtı. Bir yanda bilgisayar ve iletişim teknolojileri yaşamın her alanına girerken, bir yandan da bağımsız küçük işletmelerin yerine merkezi olarak örgütlenen ve bayiler aracılığı ile yayılan hizmet sektörüne yönelik işletmeler yaygınlaşmaya başladı [1].

Bilgisel sermayenin bu yaygınlaşması ister istemez kapitalist ideologları da yeni sloganlar üretmeye ve bu yeni gelişmeleri kapitalizmin bir zaferi ve insanlığa katkısı olarak sunmaya yöneltti. Neoliberal politikaların yarattığı işsizlik, yoksullaşma, gelir dengesizliğinin derinleşmesi, yaratılan tüketim toplumunun allanıp pullanmasıyla gizlenmeliydi. Sermayenin yapısındaki bu değişikliklerin en göze çarpan sonucu, sanayinin Üçüncü Dünya ülkelerine kayması ve yeni gelişen teknolojiler ile kıtalararası iletişimin yayılması idi. Bu göstergeler küreselleşme adı altında sloganlaştırıldı. Gerçekten de artık yoksul ülkelerde dahi çoğu evde televizyon vardı ve insanlar dünyada olup biteni izler olmuşlardı. Ancak bunlardan daha önemlisi kapitalizm artık yeni pazarlara ve daha önce ulaşamadığı doğal kaynaklara gereksinim duyuyordu. Bu genişleme de daha önce soyutlayarak yok etmeye çalıştığı “sosyalist” ülkeleri pazar ilişkileri içine çekerek ve Üçüncü Dünya ülkelerinde daha önce ulaşamadığı bölgelere girerek gerçekleşecekti. Böylece yumuşama ve silahsızlanma politikaları ile artık kendini tehdit altında hissetmeyen “sosyalist” blok ülke liderlerine kapitalizme yumuşak geçiş olanağı açılmış oluyordu. Daha geniş pazarlara gereksinim duyan kapitalizm artık eski sömürge ilişkileri olmaksızın küresel bir sistem olmaya hazırdı. Pazar ilişkileri, para ve teknoloji ile tüm dünyayı denetleyebileceğine güveniyordu artık.

Böyle bir ortamda Gorbaçev liderliğindeki Sovyetler Birliği açıklık ve yeniden yapılanma politikaları ile kapitalizme yolu açtı. Tüm dünyada neoliberal ekonomik politikalar etkin oldu. Ulusal paralar piyasadaki fiyat dalgalanmalarına açık olmaya başladı. Şirket birleşmeleri ya da uluslararası yatırımlar yoluyla tüm büyük şirketler ulusötesi şirketlere dönüştü. Bu ortamın gerektirdiği internet üzerinden yaygın iletişim gibi teknolojiler de hızla yayılmaya başladı.

DİRENİŞ VE YENİ TEKNOLOJİLER
Ancak bu gelişen teknolojiler yalnızca ulusötesi şirketlere ve egemen güçlere hizmet etmiyordu. Bunlar aynı zamanda daha önce duyulmayan görülmeyen haksızlıkları duyulur ve görülür kılıyordu. Sözgelimi, 1992’de Los Angeles’ta polisin kimsenin görmediğini varsaydığı bir saatte, haksız olarak cadde ortasında acımasızca dövdüğü Rodney King, olayı amatör video kaydedicisi aracılığı ile filme alan bir kişinin yerel basını haberdar etmesi ile büyük bir ayaklanmaya yol açtı. King’in bu şekilde dövülmesi LA polisinin uyguladığı acımasız ırkçı baskının ilk örneği değildi, ancak benzer olaylara daha önce tanık olanların bunu kaydetme olanağı olmamıştı. Oysa 1992’de artık amatör video kayıt aygıtlarını satın almak ve taşımak sıradan insanlar için olanaklıydı. Bu aygıtlar izleyen yıllarda maden ve petrol şirketleri tarafından topraklarından sürülmeye çalışılan yerli topluluklarına karşı yapılan baskıları da bütün dünyaya duyurmak için etkili bir şekilde kullanıldı.

Yerel radyolar, alternatif haber kaynağı olarak ve gerektiğinde hızlı bir şekilde eylemlerin örgütlenmesi için kullanılan bir başka teknoloji. Yüz yüze ilişkilerin ve telefonun sağlayamadığı bir hız ile tepki verilmesi gereken olaylar ayrıntılarıyla duyuruluyor ve gösterilere katılım sağlanabiliyor. 1990’ların ortalarından itibaren ise internetin işyerlerinde, üniversitelerde, okullarda ve evlerde yaygınlaşması ile karşılıklı iletişim olanakları hızla gelişti. Telefonun çok pahalı olduğu ya da güvenilir olmadığı uzak mesafelerle iletişim kolaylaşıyor, yalnız haber metinleri değil fotoğraf ya da video filmleri bile kısa sürede tüm dünyaya yayılabiliyor.

Burada küreselleşmeye karşı en etkili ve uzun süreli direnişi gerşekleştiren Zapatistaları anmak yerinde olacak, çünkü 1994 yılbaşında orada olanlar kısa süre içinde tüm dünyaya duyurulmasaydı ve geniş bir dayanışma hareketi örgütlenmeseydi, bu direniş kısa sürede acımasızca bastırılan bir ayaklanma olarak kalabilirdi. Özellikle internetin böyle bir dayanışmayı örgütlemekte etkin olarak kullanılması Zapatistaların davalarını bütün dünyaya duyurmalarını ve geniş kesimlerin desteğini almalarını kolaylaştırdı. Onları destekleyenler de böylece ABD gibi gelişmiş ülkelerde internet aracılığıyla geniş eylemler örgütleyebileceklerini gördüler ve bu süreç onları 1999’da Seattle’a kadar götürdü.

KÜRESELLEŞME VE DUVARLAR

Dünya Ticaret Örgütü, 1999 Kasımında Seattle’da serbest ticaretin önündeki engelleri kaldırmak için uluslararası bir anlaşma yapmayı amaçlayarak toplanmıştı. Gelişmiş ülkeler ve ulusötesi şirketler Üçüncü Dünya ülkelerinin kendi kaynaklarını korumayı amaçlayan önlemler almalarından rahatsız oluyorlar ve bu kaynakların serbest piyasa ortamında güçlü olanlar tarafından sınırsızca kullanılmasını istiyorlardı. Çevreciler ve ekolojistler buna, doğal kaynakların talanına ve yokedilmesine yol açacağı için karşı duruyorlardı. Giderek artan yoksullaşmayı daha da hızlandıracağı için toplumsal adalet konusunda duyarlı olanlar eylemlerde yerlerini alıyordu. Sendikalar ise serbest ticaretin, sanayi ve hatta hizmet sektöründeki işlerin Üçüncü Dünya ülkelerine daha fazla taşınmasına yol açacağı için DTÖ’ye tepki duyuyorlardı [2]. Bunlara ulusötesi şirketler eliyle endüstrileşen tarımdan etkilenen küçük çiftçi örgütlerinden her türlü ayrımcılığa karşı çıkanlara kadar çok geniş bir katılım da eklendi. Bu tarihe değin bu denli farklı duyarlılıkları olan bu hareketler hiç bu ölçekte bir araya gelmemişlerdi. Eylemin yığınsallığından öte bu denli farklı hareketlerin ortak bir hedefte birleşmeleri önemliydi. Bunun ötesinde Seattle eylemleri yalnızca ABD boyutunda değil uluslararası bir katılımla gerçekleşmişti.

Seattle’ı Melbourne, Prag, Quebec, Göteburg ve Cenova izledi. Dünyanın her tarafında küreselleşmeyi temsil eden DTÖ, DEF(Dünya Ekonomik Forumu) gibi kuruluşların toplantılarına karşı yığınsal eylemler ve bu eylemlerle dayanışma gösterileri örgütleniyordu. Berlin duvarının yıkılışının üzerinden daha henüz 10 yıl geçmişken, duvarları yıkmakla övünen küreselleşmeci kapitalizm, kendi toplantılarını halka karşı korumak için tüm bu kentlerde beton duvarlar örmek ve binlerce polisi bu duvarları korumak için seferber etmek zorunda kalıyordu.

Küreselleşmeciler kendi söylemlerini yalnız bu şekilde yalanlamıyorlardı. Üçüncü Dünya ülkelerinde yoksulluğun giderek artması ve küreselleşmenin yarattığı politik istikrarsızlıklar bu ülkelerden gelişmiş kapitalist ülkelere kaçak yollardan göçü sürekli artırıyordu. Oysa otomasyonun yaygınlaşması işgücü talebini her yerde azaltıyordu ve gelişmiş kapitalist ülkeler için bu göç, yalnızca toplumsal ve ekonomik açıdan dengeleri bozabilecek bir tehditti. Kaçak göçmenler ucuz işgücü sağlasa da, bu durum, mevcut işsizliği istenmeyen boyutlara ulaştırıyordu. Ayrıca belirli ülkelerden büyük oranda göç gelmesi karşısında dinsel ve ırksal farklılıklardan ötürü yerel halk kendi kültürünü tehdit altında görmeye başlıyordu. Bu bir çok ülkede halkın politik eğilimlerini ve tercihlerini etkilemeye ve dolayısıyla hükümetleri önlem almaya yöneltti. Artık küreselleşmeci hükümetler ulusal sınırlarını kaçak göçmenlere karşı korumak için Berlin duvarından daha güçlü duvarlar örmeye, daha sıkı önlemler almaya, gözaltı merkezleri inşa etmeye başladılar. Bu duvarlar belki beton değildi, ama sınır korumak ve kaçak gelenleri gözaltında tutmak için ayrılan kaynaklar hiç bir dönemde görülmemiş boyutlara ulaştı. Duvarlar yalnızca sermayenin ve sömürünün akışı için yıkılmalıydı, insanların özgürce dolaşmaları için değil.

PORTO ALEGRE
Gelişmiş Batı ülkelerinde bu eylemlilikler yaşanırken, Üçüncü Dünya (ya da Güney) ülkeleri de daha az hareketli değildi. Zapatistaların Meksika’nın güneyinde, Chiapas eyaletindeki ayaklanmasına yukarıda değinmiştik. Bu ayaklanma, NAFTA’nın yürürlüğe girdiği gün başlamış olması ve yerli halkların örgütlenmesi sonucu gerçekleşmiş olması açısından çok önemliydi. Bununla birlikte bu tarihten önce ve sonra bir çok ülkede emperyalist küreselleşmeye karşı gösteriler yapıldığını vurgulamak doğru olur. Bolivya’da suyun özelleştirilmesine karşı yığınsal gösteriler olurken, Venezuela’daki muhalefet neoliberalizm karşıtı Hugo Chavez’i ezici bir seçim zaferiyle iktidara getiriyordu. Brezilya’da ise İşçi Partisi önce 1988’de güney eyaletlerinde Porto Alegre gibi kimi önemli kentlerde belediye başkanlığını, ardından da eyalet hükümetini ele geçiriyordu. Böylece gerek Venezuela’da, gerek Brezilya’da katılımcı demokrasiden sıkça söz edilir oldu.

Porto Alegre örneğinde, kimi zaman “doğrudan demokrasi” olarak da nitelendirilen, bu katılımcı demokrasiye biraz yakından bakmakta yarar var. Öncelikle bu kavramın ortaya atılmasında, İşçi Partisi’nin belediye başkan adayı seçimi kazandığı halde --belediye meclisi seçimlerinde aynı başarı elde edilemediği için-- belediye meclisinde çoğunluğu elde etmekten çok uzak olmasının etkisi olduğunu saptamak durumundayız. Vaad ettikleri politikaları belediye meclisinden geçirmek için halkın doğrudan desteğine gereksinimleri vardı. Bu desteği örgütlemek için kenti oluşturan 16 ilçede tüm vatandaşlara açık toplantılar organize edildi. Bu toplantılarda bütçe öncelikleri saptanıyor ve 2’şer delege Katılımcı Bütçe Danışmanı seçiliyor. İlçe toplantılarında saptanan önceliklere göre kent düzeyinde temizlik, yol bakım, eğitim v.b. gibi konulardaki öncelikler saptanıyor. 

Ancak bu önceliklerin nasıl uygulanacağı konusunda oluşturulan Tematik Komisyonlar da söz sahibi. Sendikalar, işveren kuruluşları ve hükümet dışı kuruluşların temsilcilerinden oluşan bu komisyonlar nihai kararlar üzerinde etkili oluyorlar. İlk yıllarda ilçe bazında yapılan toplantılara geniş bir halk katılımı olmuşken, sonraki yıllarda bu katılımın belediye bürokrasinin vereceği kararlar için yalnızca bir danışma forumu olduğu ortaya çıkınca katılım oldukça düştü [3]. Tabanı olmayan, ancak uzman kişiler aracılığı ile kararları manipüle etmeye çalışan sivil toplum kuruluşlarının katıldığı Tematik Komisyonlar daha öne çıktı. Kimi kararların yerel yatırımlarda ekonomik çıkarı olan işverenlerce manipüle edilerek belirlendiği de iddia edilmektedir[4]. Varolan merkezi belediye örgütlenmesine ve bu yapının finans kuruluşlarına bağımlılığına çözüm bulmayı amaçlamayan bu katılımcılık, sonuçta sorunlar karşısında çaresizliğe halkı ortak etmekten başka bir işe yaramamıştır. Halk sözde ilçeler düzeyinde örgütleniyordu, ama karar verme mekanizması doğrudan katılıma olanak vermeyecek boyutta olan kent düzeyinde gerçekleşiyordu. Yatırımlar ilçe düzeyinde değil tüm kent düzeyinde belediye bürokrasisi tarafından organize ediliyordu. Bu durum projelerin çok büyümesine ve büyük finans kuruluşlarına bağımlılık yaratarak, bütçenin büyük bölümünün faiz ödemelerine gitmesiyle sonuçlanıyordu. Tabii bürokrasinin bizzat kendisinin yarattığı maliyeti de unutmamak gerek.

DÜNYA SOSYAL FORUMU


Yukarıda söz ettiğimiz 2000 yılındaki küreselleşme karşıtı gösteriler olurken Brezilya’da İşçi Partisi kendisini iktidara daha yakın görüyor ve uluslararası örgütlenmelerle kendisine destek bulmaya çalışıyordu. Aynı dönemde Avrupa’da, uluslararası finans işlemlerinden alınacak binde bir gibi bir vergi ile küresel adaletsizliğe çözüm aramayı savunan ATTAC(Finanssal İşlemlerin Vatandaşlara Yardım İçin Vergilendirilmesi Birliği), küreselleşme karşıtı hareket içinde reformcuların ağırlığını artırmaya çalışıyordu. Sonuçta bunlar kimi diğer küresel örgütleri de yanlarına alarak 2001 yılında Porto Alegre’de Dünya Sosyal Forumunu(DSF) organize ettiler[5]. Bu forum Dünya Ekonomik Forumu(DEF) ile aynı tarihte yapılarak, orada ele alınmayan toplumsal sorunları tartışmayı ve çözümler geliştirmeyi amaçlıyordu. DEF’na seçenek olarak ortaya çıkmakla birlikte daha baştan Brezilya İşçi Partisinin iktidar mücadelesine gölge düşürebilecek katılımcıların dışlanması ile organize edilmişti. Siyasal partilere değil sivil toplum kuruluşlarına dayandığını iddia eden DSF, Zapatistaları silaha başvurdukları iddiası ile dışlıyordu. Anarşist ve özgürlükçü örgütler ise doğrudan dışlanmasalar dahi organizasyon ve karar verme sürecine katılmaları engelleniyordu.

Birinci DSF “Başka bir Dünya Mümkün” sloganını yaygınlaştırarak büyük etkiler yaratırken gerçekte geniş sayılamayacak bir katılımla gerçekleşmişti (yaklaşık 15 bin). Ancak hiyerarşik bir örgütlenme tarzı yerine tüm hareketlere açık bir forum olma iddiası ile ortaya çıkması önemli bir çekim noktası olmasına yol açtı. İkinci DSF böylece 2002 yılı Şubatında 75 bin kişilik bir katılımla yapıldı. Bu katılımcıların büyük çoğunluğu yalnızca yapılan gösterilere katılmış dahi olsa bu büyük bir desteği ifade ediyordu. Anarşistler ve diğer özgürlükçülerin bir bölümü ise önceki DSF’de tüm kararların İşçi Partisi ve ATTAC tarafından belirlenmiş olmasını gözönüne alarak, ayrı bir mekanda paralel bir konferans örgütlemeyi yeğlediler. Çoğunluğu Latin Amerika ülkeleri olmak üzere 17 ülkeden 150 katılımcı bu toplantılarda bir çok konuyu ele aldılar[6]. DSF toplantılarında ise yalnız Zapatistalar değil Arjantin’in doğrudan demokrasi deneyimlerine dahi, son anda yapılan konuşmacı değişiklikleri ile yer verilmemeye çalışıldı.

Özellikle İkinci forumdan sonra dünyanın her yanında kent sosyal forumları ve bunların bir araya geldiği kıta forumları örgütlenmeye başlandı. Bu forumlar kimi yerde daha açık ve demokratik olabiliyorlarsa da kıta forumlarının yapısı DSF yapısından pek farklı olamadı. Sözgelimi ATTAC benzeri reformcu kuruluşlar ve İtalyan Komünist Partisinin devamı olan reformcu sol tarafından denetlendiği öne sürülen Avrupa Sosyal Forumu’na kimi radikal örgütler hiç katılmamayı savundular[7].

Ocak 2003’te Üçüncüsü yine Porto Alegre’de yapılan DSF’na bu kez 100 bin kişi katıldı ve 1000 forum toplantısı yapıldı (günde 200 adet). Açılışta devlet başkanlığı seçimini farklı bir şekilde kazanarak daha henüz İşçi Partisini iktidara taşımış olan Lula Da Silva davetli olarak, Venezüela devlet başkanı Hugo Chavez ise davetsiz olarak konuşmalar yaptılar. Yeni katılımcıların arasında ICFTU (“Özgür” Sendikalar Uluslararası Konfederasyonu) başkanı da vardı. Bürokratik sendikaların ve resmi devlet yetkililerinin bu artan katılımıyla birlikte açılış konuşmalarını yorumlayan Naomi Klein, daha önceki forumlarda “yeni” olmaya vurgu yapılırken bu kez “büyük” olmaya vurgu yapıldığını belirtiyor ve bu sol devlet başkanlarınca Forumun rehin alındığını söylüyordu. Bu rehin alınma ve kaçırılma ile forum “olgunlaşıyor”, “ciddileşiyor” ve eski solun başarısız projelerinin mezarları arasında, seçim kazanarak toplumu değiştirme projeleri küreselleşme karşıtı harekete, katılımı artırıcı çözümleri gölgede bırakacak şekilde sunuluyordu[8].People’s Global Action’dan (PGA, Halkın Küresel Eylemi) Andrej Grubacic ise Naomi Klein ile bu konuda hemfikir olmadığını söylüyor, “çünkü o zaten hiç bir zaman bizim forumumuz olmamıştı” diyor. “Başka bir Dünya Mümkün” sloganının Zapatista’lardan geldiğini anımsatarak, Forumdaki bu konuşmaları otoriterlik karşıtı olanların istismar edilmesi olarak niteliyor[9].

Açılış konuşmalarının ötesinde kimi forumların yerlerinin bir kaç kez değiştirilmesi, toplantı mekanlarının birbirinden uzak olması ve bu yerlerin bulunmasındaki zorluklar Üçüncü DSF’nun dile getirilen olumsuzluklarıydı. Eğer bu olumsuzluklar her eğilimdeki kesimleri eşit şekilde etkilemiş olsaydı belki bu denli dile getirilmezdi. Sendikalar veya ATTAC gibi büyük hükümet dışı kuruluşların desteklediği toplantılar çok iyi duyurulup organize edilirken, kapitalizme seçenek getirmeye çalışan forumların yerleri değiştiriliyor, ulaşılması en güç yerlere atılıyordu. Katılımcı Ekonomi önerisiyle tanınan Michael Albert’in, Z magazinin katkısı ile organize ettiği Kapitalizmden Sonra Yaşam forumu bunlardan biriydi ve sonuçta aksaklıklardan ötürü kimse bu foruma katılamadı [10].

DSF İÇİNDEKİ ANA EĞİLİMLER


DSF’na katılan kuruluşlardan yukarıda kısaca söz ettiysek de bunların benimsediği politik eğilimleri de kategorik olarak kısaca analiz etmekte yarar var. Brezilya İşçi Partisi ile İtalya’daki Demokratik Sol ve Komünist Yeniden Oluşum gibi Avrupa’daki Komünist Partilerin devamı olan partileri bu anlamda birinci ve en etkin kategori olarak görebiliriz. Bu partiler, denetledikleri sendikalar ve köylü örgütleri gibi yığınsal örgütler aracılığı ile belirleyici olmaya çalışıyorlar. Bu partilerin kimi söylemleri anti-kapitalist dahi olsa, esas olarak varolan uluslararası ekonomik yapıyı reformlar yoluyla daha adaletli bir hale getirmeyi ve ulusal kalkınma yoluyla toplumsal sorunlara devletçi çözümler bulmaya çalışıyorlar[11].
Anti-kapitalist olmakla birlikte devletçi çözümleri savunan diğer sol partileri ayrı bir kategori olarak görmek daha doğru olur. Bunlar daha çok enternasyonalist özelliklerini de koruyan Trotskist partilerdir. DSF ve kıta forumlarından çok yerel kent forumlarında daha etkin olabilmektedirler. Bu forumları kendi politik doğrultularında örgütlenmenin bir aracı olarak ele almaktadırlar.

Bir diğer önemli kategori hükümet dışı kuruluşlardır. Bunların ATTAC gibi kimileri uluslararası spekülatif finans hareketlerinin kendisini dahi sorgulamadan bunların vergilendirilmesi yoluyla çözümler üretilebileceğini savunacak denli sınırlı bir bakış açısına sahiptir. Radikal çevre örgütleri gibi göreli olarak daha bağımsız olanları ise hükümetlere yapılacak baskıyla uluslararası ilişkilerin reforme edilebileceğini, ulusötesi şirketlerin etkinliklerinin sınırlanabileceğini ve böylece ekolojik sorunların ve toplumsal adaletsizliğin azaltılabileceğini savunmaktadırlar. Devlet fonlarına ya da şirketlerden beslenen vakıflara dayanan kuruluşlar ise genelde tek bir sorunla ilgilenmekte ve küresel sorunların tümünün birbirine bağımlı olduğunu dahi gözden kaçırmayı yeğlemektedirler. Sivil toplum kuruluşları olarak da adlandırılan tüm bu örgütlerden anti-kapitalist bir çıkışı yönlendirmelerini beklemek olanaksızdır. Ancak sahip oldukları mali kaynaklarla orantılı olarak anti-kapitalist eylemciler de dahil olmak üzere geniş bir kesim için çekim odağı olmaktadırlar.

Son olarak anti-kapitalist ve anti-otoriter örgütleri bir kategori olarak ele alabiliriz. Kendi içinde çok çeşitli yaklaşımları barındırmakla birlikte, bu kapsamda olup yukarıda değindiğimiz gibi forumlarda yer alabilecekken katılmamayı tercih eden örgütler de var. Bunlara bir diğer örnek ise 10 milyon Hintli köylünün desteklediği KRRS(Karnataka Eyaleti Çiftçiler Birliği). PGA’nin oluşmasına da öncülük eden bu köylü örgütü, ATTAC başkanının tutarsız açıklamalarına ilişkin sorularına tatmin edici yanıtlar alamayınca DSF’na katılmamıştır. Zapatistalar Foruma kabul edilmezken insan hakları ihlalleriyle suçlanan Chiapas valisinin ve göçmenlere karşı acımasız politikaları ile bilinen Fransız bakanın foruma katılması sordukları sorulardan bazılarıdır. KRRS, Asya Sosyal Forumuna da halk tarafından bilinmeyen örgütlerce girişimin başlatıldığı ve yığınsal örgütlerin uzantı gibi ele alındığı gerekçesiyle katılmadı[12].

BİR İDEOLOJİK YENİLENME OLARAK KÜRESELLEŞME

Burada geriye dönüp küreselleşme kavramının nasıl bir ideolojik boşluğu doldurmak için yaratıldığına ve bunun seçeneğine bakmakta yarar var. Avrupa’lı sömürgeciliğin İspanya ve Portekiz eliyle başladığı ilk dönemlere bakacak olursak, Hrıstiyanlığın çok güçlü bir ideolojik araç olarak kullanıldığını görürüz. Bugün dahi dünyada Hrıstiyanlığın en güçlü olduğu kıta Latin Amerika’dır. İlk doğduğu dönemde evrenselci bir anlayış geliştirmiş olan bu din, o dönemde artık dogmacılığın en ileri düzeyine ulaşmış ve yerli halkların kültürlerini aşağı görmenin ve yok etmenin bir aracı haline gelmişti. Sömürgeleştirme askeri gücün yanısıra Hrıstiyan misyonerlerce yürütülüyor ve yerli kültürler ortadan kaldırılmaya çalışılıyordu.

Ancak bu dogmatik dinsel yaklaşım, gelişen kapitalizmin gereklerine yanıt vermediği gibi mutlakiyetçi krallıklar gibi ayak bağı oldu. Sanayileşme aşamasına gelen kapitalizm, aydınlanma çağında geliştirilen hümanist, evrenselci düşünceleri kendi ideolojisine yerleştirmeyi yeğledi. Fransız devrimi böylece laik bir eşitlik, adalet ve kardeşlik sloganı ile gerçekleşti. Bununla birlikte bu laik eşitlikçiliğin evrenselciliği ancak Avrupalılar için geçerliydi. Sanayileşme sömürgeleştirmeyi gerektirdiğinde bu halklar için eşitlikten söz edilmiyordu. Böylece Antik Yunan’dan bu yana insanlığın hedeflediği evrenselcilik bir kez daha sözde kaldı. Burjuva ideolojisinin bu konuda başarısızlığı ve ikiyüzlülüğü yirminci yüzyılda özellikle “komünizm” tehditi ile haklılaştırılmaya çalışıldı. Halkların bu tehdite karşı her yol denenerek “korunması” gerekiyordu.

1980’lerde ise artık bu tehdit ortadan kalkmıştı ve sanayileşmiş tüketim toplumunun homojen kültürünü yaymak için yeni sloganlara gerek vardı. Bu kültür kendisini sorgulayacak her türlü kültürel zenginliği yerelci ve gerici olarak niteleyip ortadan kaldırmak durumundaydı. Yerel zenginliklere değer veren evrenselci bir anlayış yerine onları dışlayıcı bir küreselci anlayış kampanyası böylece başlatıldı. Hatta bu, küreselciliğe seçenek yaratmaya çalışanları dahi etkiledi. Seçenek olarak, tüm yerel zenginliklerin bir sentezi olması gereken evrenselcilik değil, daha adil bir küreselleşme ortaya kondu. Oysa bu, yine belirli bir kültürde yaratılmış olan bir seçenek olarak yerel zenginlikleri dışlamak durumunda olacak. Sözcüğün başta belirlediğimiz anlamına bakacak olursak bunu daha net olarak görürüz. Evrenselci bir anlayışı benimsemiş bir dünya, belki bugünkünden daha fazla iletişime gerek duyacak, ama bu boyutta bir mal ve hizmet akışına gerek duyacağı çok kuşkulu. Çünkü bu mal ve hizmet akışı esas olarak sömürüye dayalı ilişkilere yarıyor. Bunun seçeneği ise üretim bilgisinin evrenselci bir anlayışla karşılıklı olarak paylaşılmasıdır. Yoksa alışverişin daha adil koşullarda yapılması değil.

SOSYAL FORUMLARA YAKLAŞIM NE OLMALI ?

Sosyal forum örgütlenmeleri küreselleşme karşıtı hareketin içinden çıkmıştır. Ancak aynı zamanda bir hareketler hareketi olan bu hareketin reformcu kesimleri tarafından ve yukarıdan aşağıya bir örgütlenme ile yaratılmıştır. Bu durum gerçekte küreselleşme karşıtı hareketin yeterince olgunlaşmadığının ve küreselleşmeyi aşacak hedeflere yönelmekte yetersiz kaldığının bir göstergesidir. Ulusal kalkınmacı politikalarla ve DTÖ gibi yapıların reforme edilerek uluslararası sistemin değiştirilmesiyle günümüzün sorunlarının çözüleceğini öngören yaklaşımlarla küreselleşmenin aşılması olası değildir. Bu yaklaşımlarla ezilen halkın sorunları belki biraz hafifletilebilir, ama evrenselci değerlere dayanan bir toplum yaratılamaz. Anti-otoriter, özgürlükçü bir açıdan soruna bakıldığında bu forumların küreselleşmenin evrenselci bir şekilde aşılmasına hizmet edip edemeyeceği sorgulanmalıdır. Tarihi ters yöne çevirip ulusal devletlere dayalı çözümler üretmek eski hataların bir yinelenmesi olacaktır. Reforme edilmiş bir küresel pazar sistemi, “başka bir dünya” değil, ancak kapitalizmin daha uygar bir versiyonu olabilir. Hedeflenmesi gereken ulusal sınırların ve dargörüşlülüğün yok edildiği, insanlığın doğrudan demokrasi yoluyla geliştirilen evrensel etik değerlere dayalı olarak örgütlenmesidir.

Ne yazık ki şu anki yapısı ile sosyal forumların bu doğrultuya yönelmesi olanaksız görünmektedir. Ancak bu anlayışı benimseyen örgütler bir yandan kendi aralarındaki ağları geliştirirken bir yandan da özellikle yerel forumlar aracılığı ile diğer eylemcilere ulaşabilirler. Bu bir yandan anti-kapitalist olup hükümet dışı kuruluşların maddi olanaklarının cazibesine kapılan bir çok eylemciyi etkilemek açısından işlevli olabilir, öbür yandan da devletçi solun defalarca iflas etmesine karşın halen etki alanında tuttuğu geniş bir kesime ulaşmak açısından önemlidir. Bununla birlikte katılınan sosyal forumlarda edilgen bir izleyici değil, özerk alanlar yaratarak alternatif politikaları ortaya koymak önemli. Böylece gerek katılmamayı yeğleyenlerce dışarıdan, gerek katılmayı yeğleyenlerce içeriden gelen baskıyla sosyal forumlar kendi amacı içinde tutarlı olmaya zorlanacaktır. Bu zorlama DSF’nu devrimci bir yöne çekemeyecek dahi olsa onu aşacak, anti-otoriter ve anti-kapitalist bir ağın ortaya çıkmasına hizmet edecektir.

Bu noktada DSF’na eleştirel yaklaşımlarla birlikte katılmayı savunan Ezequiel Adamovsky’nin, Dünya Toplumsal Hareketleri Ağı oluşturulma çabasını zaten oluşmakta olan bir ağın DSF denetimine alınma çabası olduğunu belirten sesine kulak verelim: “Artık Örgütlenme Komitesinin, daha saydam işleyiş mekanizmalarını benimsemesi ve karar verme sürecini toplumsal hareketlere devretmesi zamanı geldi. Ancak bunun aksine, DSF’nu büyük ölçüde denetleyen kimi örgütler –ATTAC Fransa, CUT and MST (Brezilya), Küresel Güney’e Odaklanma (Tayland) ve Kadınların Dünya Yürüyüşü (Quebec, Kanada)—Toplumsal Hareketlerin Dünya Ağı’nı (THDA) yaratmaya giriştiler.

“Toplumsal hareketlerin ‘daha kalıcı düzeyde’ eşgüdümü düşüncesi tartışmasız önemlidir. Eğer bu ağ tam olarak tüm dünyadaki toplumsal hareketleri temsil edecekse, bu birkaç örgütün eline bırakılamayacak kadar çok önemlidir. Fakat THDA’nın ilkelerini kim yazdı? Kim onun nasıl örgütleneceğine karar verdi? Daha önemlisi kim Sekretaryayı seçti, hatta bir Sekretaryaya gerek olduğuna karar verdi? Elbette benim ait olduğum hareket değil, ya da Arjantin’deki hiç bir hareket değil, ya da bildiğim kadarıyla diğer ülkelerdeki hareketlerin çoğu tarafından değil. Piqueteros, Bolivyalı cocalero köylüleri, Avrupalı Sınırlara Hayır eylemcileri, Güney Afrikalı boşaltma karşıtı kampanyayı yürütenler ve diğerleri bu konuyu tartıştı mı? Eğer neden sözettiğimden haberleri varsa şaşarım. Toplumsal hareketlerin yerel halk örgütü eylemcileri o toplantılarda değildiler. Ve en azından hareketlerin, önerilenleri ülkelerinde tartışması ve görüşlerini iletmeleri için ilk önerinin önceden onlara ulaştırılması için hiç de doyurucu çaba harcanmadı.”[13]

Umalım ki insanlığı doğrudan demokrasiye götürebilecek forumlar ve toplumsal hareketler ağı çok gecikmeden bu anlayışların aşılması ile yaşama geçirilebilsin.

[1] Bkz. Chaia Heller, “McDonalds, Mtv ve Monsanto: Bilgisel Sermaye Çağında Biyoteknoloji Yükselişi”, Toplumsal Ekoloji, Sayı 2 (Güz 2002), sy. 108-119, çev: Halide Demir ve Reha Alpay, “Teknoloji: Nasıl Geliştirildi? Nasıl geliştirilmeli?” Toplumsal Ekoloji, Sayı 2 (Güz 2002), sy. 97-107
[2] Burada sendikaların yaklaşımının dargörüşlü ve ulusalcı olduğunu belirtmekte yarar var. İşlerini yitirenlerin sahip olması gereken toplumsal güvenceler çok önemli olmakla birlikte, gelişmiş bir ülkede ulusal düzeyde işsizlik artacak gerekçesiyle gümrüklerin artırılmasını, kota uygulamalarını desteklemek sorunu bir başka ülkenin halkı aleyhine çözmeyi beklemektir.
[3] “KENT SAKİNLERİ KENTLERİNİ GERÇEKTEN YÖNETMEYE BAŞLAYINCA”, Derleme, Çeviren Bülent Tanatar
[4] Bu konuda Brezilya’daki en büyük işçi sendikası konfederasyonu TUC’un kimi yöneticilerince İkinci Dünya Sosyal Forumuna gönderilen metine bakılabilir: “CRITIQUE OF PORTO ALEGRE, Open Letter to the Trade Unionists and Activists Participating in the World Social Forum 2002 in Porto Alegre, Brazil”.İngilizce çeviri New York sosyal forumunun web sitesinde yayınlanmıştı (http://www.nycsocialforum.org). Özet bir Türkçe çeviri İstanbul Sosyal Forumu’nun yahoogroups’taki tartışma listesi arşivinde bulunabilir.
[5] DSF ve yerel forumlar için, bkz. Abdullah Anar , “Dünya Sosyal Forumu”, Toplumsal Ekoloji, Sayı 2 (Güz 2002), sy. 76
[6] Jason Adams, “Jornadas Anarquistas: Anarchist Convergence in Porto Alegre, Brazil”ASK, Anarcho-Syndicalist Review, Sayı: 34 (Bahar 2002), Sayfa 24
[7] “Who Controls the European Social Forum?”, http://web.inter.nl.net/users/Paul.Treanor/esf.html
[8] Naomi Klein, `What happened to the new Left,” http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/naomiklein.htm
[9] Andrej Grubacic, “Life After Social Forums”, http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/life-after-sf.htm
[10] Michael Albert, “What happened in Porto Alegre”, http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/albertroy.htm
[11] Devletçi çözümlerin açmazları için bkz. Şadi İdem, “Alternatif Küreselleşme Karşıtı Hareket ve Devlet Yönetimi”, Toplumsal Ekoloji, bu sayıda
[12] Prof. M.D. Nanjundaswamy, “KRRS Reservations on ASF”, http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/asia2003/krrs.htm
[13] Ezequiel Adamovsky, “Another Forum is Possible, Whose Bridges are We Building? Do We Need a New International?”,http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/anotherforum.htm[/b]