1915 „Van İsyanı“ ve Vali Cevdet (Belbez) Bey

Selcuk Uzun - 30/12/2011 20:35:46 (635 okunma)



1915 „Van İsyanı“ ve Vali Cevdet (Belbez) Bey 

10 Mart 1915`te İran`da Salmas ovasındaki Hosrova ile Dilman arasındaki Haftevan köyündeki katliam, İT (İttihat Terakki) birliklerinin Kafkasya Harekatında sivillere yönelik kitlesel katliamlarından biriydi. Yerlerde bütün bir sancağın yetişkin Hristiyan nüfusunun cesetleri yatıyordu. Cesetlerin tümü parçalanmıştı. Cevdet Bey, Rusların geldiğini öğrenmiş ancak komutasındaki kuvvetlerle Rusları durduramayacağını, Halil Paşa`nın takviyesinin gelmeyeceğini anlayınca, çevredeki tüm Hristiyan erkekleri kaydetmek amacıyla Haftevan köyüne çağırmış, ayrıca Dilman kasabasındaki, yakın köylerdeki Ermeni ve Süryani erkekleri de tutuklayarak Haftevan`da toplamıştı.(Bkz: 12 Aralık tarihli “1915/16´da Teşkilatı Mahsusa ve çeteler üzerine” yazı.) 

Cevdet Bey, İran seferinden arkasında ağır bir yenilgi ve vahşi bir katliam bırakarak Van´a döner. 1915 Mart ayının başlarıdır. Bu günlerde Halil Paşa, Enver Paşa`dan bir emir alır. İran üzerinden Kafkasya`yı işgal edecek, Dağıstan`a kadar ilerlemek için Beşinci Sefer Kuvveti`ni tertip edecektir. Yaklaşık 10 bin asker ve yerel jandarma ve 12 bin düzensiz Kürt süvarisi ile birlikte Halil Paşa İran, oradan da Azerbaycan`a varır. Ruslarla kesin çarpışmaya girmeden önce, Van`da durumun denetim dışına çıktığını ve kuvvetlerinin bir kısmını Van`a göndermesi istenir. Zayıflayan ordu, Dilman yakınlarında ağır bir yenilgiye uğrar. Antranik komutasındaki Ermeni ve Süryani gönüllüler Halil Paşa`nın yenilgisinde önemli bir rol oynarlar. Halil Paşa yenilginin faturasını Ermenilere keser. Bu arada Sefer Kuvveti`ndeki Ermeni subay, asker ve sağlık personelinin infaz emrini verir. Toplam infaz edilenlerin sayısı amele taburları da dahil yaklaşık 1.800`dür. Geriye çekilen Halil Paşa`nın birlikleri, Van ve civarında Süryani ve Ermeni katliamına başlarlar. Venezuellalı paralı asker Nogales “Halil`in Ruslara verdikleri maddi ve manevi yardımlar yüzünden, Hıristiyanlardan dilediği gibi intikam aldığını” yazar. 

Cevdet Bey´in 1915/16 yıllarında Van ve çevresindeki rolünün, bu bölgede belirleyici bir etken olduğunu iyi saptamak gerektiği kanısındayım. Tam da birinci dünya savaşının arifesinde Van valiliğine atanması hiç te raslantı değildir. Tahsin (Uzer) Bey´in Erzurum valiliğine atanması ve yerine Cevdet Bey´in gelmesi, savaş öncesi İT Merkezi´nin ve Harbiye Nezareti´nin yürürlüğe koyduğu bir planın parçasıdır. 1914 ortalarından başlayarak İran’da, sınırda, Van ve çevresinde, daha sonra “Van isyanı”nda, tehcir ve civar vilayetlerde yaşanan katliamlar bu planın sonuçlarıdır.

İttihat ve Terakki`nin planları konusunda ilk önce Cemil Koçak`ın “Ey Tarihçi Belgen Kadar Konuş!” Bir Teşkilatı Mahsusa Öyküsü“ adlı yazısını özetle aktarayım: “(Hasan) Ruşeni (Barkın) Bey, Cumhuriyet döneminde, 7 Haziran 1931 tarihinde, Milli Müdafaa Vekaleti’ne bir dilekçe sunar ve kendisine yaptığı hizmetlerden dolayı maaş bağlanmasını talep eder ve bunu niçin hak ettiğini olayları anlatarak, şahitler göstererek kanıtlamaya çalışır. Erkanı Harb Kolağası Ruşeni Bey, Harbi Umumi’de, “seferberlikten bir gün evvel, Dahiliye Nazırı Talat Bey’in davetiyle, Nuruosmaniye Kulübü’nde yapılan ve bazı kişilerin hazır olduğu bir toplantıda, Ömer Naci Bey ile beraber, “İran’dan Kafkas’a geçmek ve Rusların gerisinde siyasi bir inkılap hazırlamak vazifesi ile siyaseten“ görevlendirilir. Ruşeni Bey, Van’a ulaştığında, o zamanki Van Valisi Tahsin Bey ile o zaman Hakkari Mutasarrıfı Cevdet Bey ve o zaman henüz Van Jandarma Kumandanı bulunan Kazım Özalp Paşa ile “tevhidi mesai ederek”, yolculuk ve yanına alacağı arkadaşlarının hazırlıkları için bir ay kadar Van’da kalır. Bu sırada Çerkes Ethem ve kardeşi Çerkes Reşit de kendilerine katılmak üzere İstanbul’dan gönderilir. Ancak Ruşeni Bey, bu kişilerle “teşriki mesai etmekte mazur” olduğunu söyler ve ardından Cevdet Bey’in planına göre, söz konusu kişiler, Kürt Şekkak Aşireti ile birlikte Rumye mıntıkasına taarruz ederler ve Rus Ordusu’nun zamansız bir müdahalesine neden olurlar. Bu gelişmeden Ruşeni Bey, arkadaşları ile birlikte, İran topraklarına geçtiği bir sırada, Van Valiliği’ne atanmış olan Cevdet Bey, Dahiliye Nazırı Talat Paşa’nın bir “şifresi”ni bizzat İran topraklarına geçerek, Ruşeni Beye elden tebliğ eder. Söz konusu “şifre”de, Ruşeni Beye, arkadaşlarının yarısını “Çerkesler”e vermek ve “onlarla beraber çetecilik etmek ve Van’da teşekkül edecek üç kişilik bir heyeti merkeziyeye tabi olmak mecburiyeti” bildirilir. Fakat söz konusu “Çerkesler”in İran’a yapmış oldukları “garet” (yağma) ve İran Türklerinin başına getirdikleri “felaket”, Ruşeni Bey`i “tedhiş ettiği için” (ürküttüğü), bütün arkadaşlarını Van Valisi Cevdet Bey`e “terk” eder ve “bu vazifei siyasiyeden affını rica etmek” zorunda kalır. Arkadaşları arasında daha sonra Büyük Erkanı Harbiye İstihbarat Şubesi Müdürü olacak olan Kaymakam (Yarbay) Nuri Bey`de vardır. 

Ömer Naci, Çerkes Ethem ve Çerkes Reşit ile Kazım Özalp (Van Seyyar Jandarma Fırkası komutanı) ve Tahsin Uzer, literatüre göre Teşkilatı Mahsusa üyesidirler. Teşkilatı Mahsusa ile mülki idare amirleri arasında doğrudan ve yakın bir bağ vardır. Valiler ve Mutasarrıflar, Teşkilatı Mahsusa ile yakın işbirliği içindedirler. İttihat ve Terakki Merkezi Umumisi, seferberlik esnasında herkesin silah altına alınması üzerine, merkez azasıyla Katibi Mesullerin de harbe iştirak etmelerini düşünmüştü. Şimdilik yalnız Katibi Mesuller İstanbul’dan hareketle Erzincan’a kadar gidecekler ve orada emir bekleyeceklerdi. Bilahare Merkezi Umumi azasından Doktor Bahaeddin Şakir Bey’in Şimali Kafkasya’ya, Ömer Naci ve Ruşeni Beylerin İran mıntıkasına, Süleyman Şefik Paşa, Rauf Bey ve Ubeydullah Efendinin Afganistan’a hareketleriyle, (...) Süleyman Askeri Bey’in idaresi altına geçen Teşkilatı Mahsusa işine evvela Katibi Mesullerin İstanbul’dan kara tarikiyle Erzincan’a seferiyle başlamıştı. Katibi Mesullerin Erzincan’a hareketleri son derece gizli tutulacaktı. Katipler ne İstanbul’dan hareketleri esnasında, ne de yolda kendilerini kimseye tanıttırmayacaklardı. Yalnız yolda nereye vasıl olurlarsa orada vilayetin en yüksek memuruna müracaat edebileceklerdi. Hüviyetlerini tayin için her Katibi Mesule bir vesika verilmişti. Bu vesikada, ‘Filanca Bey Erzincan ve daha ileriye gitmek üzere berayı memuriyet izam olunmuştur. İcabında kendisine muaveneti lazımede bulunulması rica olunur.’ diye yazılıydı. Bu vesika dahi polise filan gösterilmeyecek ve icabında yalnız vilayetin en yüksek memuruna ibraz olunacaktı.” 
“Ruşeni Bey, dilekçesinde bütün bu olayların ölmüş ve canlı şahitlerinin de isimlerini veriyordu: Nuruosmaniye Kulübü’ndeki toplantıya katılan üyelerin tamamı bu tarihte artık ölmüştü. Ama eski Van Valisi ve Erzurum eski mebusu Tahsin Uzer Bey, Enver Paşa’nın eski eniştesi ve o zamanki Hakkari Mutasarrıfı Cevdet Bey, hali hazırda TBMM Başkanı olan ve o zaman Van Jandarma Kumandanı olan Kazım Özalp Paşa, Büyük Erkanı Harbiye İstihbarat Şubesi Müdürü Kaymakam Mehmet Nuri Bey, Kazım Karabekir Paşa, tayyare müfettişlerinden Baha Sait Bey, Bitlis ve dördüncü dönem de Muş mebusu Muhittin Nuri Nami Bey, eski İcra Vekilleri Heyeti Başkanı Hasan Rauf Orbay Bey, isimleri verilmeyen bir grup subay, o dönemde Kolordu Kumandanı olan Ali İhsan Sabis Paşa, Ordu Kumandanı Nuri Kıllıgil Paşa ve Yaveri Kılıç Ali, hali hazırda TBMM üyesi Ruşen Eşref Ünaydın ve hatta bizzat Atatürk tanık olarak gösterilmişti.“ 


Seferberliğin birgün öncesinden başlayan İttihat ve Terakki´nin doğu bölgesi planlarında, Cevdet Bey ilk aylarda deyim yerindeyse ikinci planda bir rol oynamaktadır. Ancak Ruşeni Bey`in bütün arkadaşlarını Van Valisi Cevdet Bey`e terkederek ve “ vazifei siyasiyeden affını rica” etmesinden sonra ve Ömer Naci´nin Süryani “ayaklanması”ndaki (İdil/Hazaş/Azaş) başarısızlığından dolayı gözden düşmesi sonucu ve daha sonra ölümüyle, bölgedeki tüm güç ve idare Cevdet Bey ve Halil (Kut) Paşa´nın eline geçmiştir. Tabii ki bu iki kişinin Enver Paşa´nın akrabaları olması da bir tesadüf değildir. Bu gelişmelerden sonra Van ve çevresindeki, İran´daki, Hakkari ve çevresindeki, Muş-Bitlis bölgesindeki tüm çatışmalarda, katliamlarda özellikle bu iki kişinin adı hep ön planda anılacaktır. Cevdet Bey ve Halil (Kut) Paşa, emirlerini doğrudan Harbiye Nezareti Enver Paşa´dan almaktaydılar. Onlar da tüm gelişmeleri Enver Paşa´ya aktarmaktaydılar. Bizzat Enver Paşa ile muhabere etmekteydiler. Çünkü Cevdet Bey ve Halil Paşa´nın klasik anlamda Osmanlı Ordusu hiyerarşisinde yerleri yoktu, onlar ordu komutanlığına da tabi değildiler. Emir-komuta zincirinin dışında idiler. Şöyle genel bir tablo çıkarabiliriz sanırım: Operasyon hattı Trabzon-Erzurum-Van hattıdır. Şimali Kafkasya adı verilen bölge yani Trabzon merkezli ve doğuya doğru olan bölge Trabzon valisi Cemal Azmi, Yenibahçeli Nail, Binbaşı Rıza kontrolünde idi. Özellikle Yakup Cemil´in komutasındaki Teşkilatı Mahsusa birlikleri bu bölgedeki operasyonlara komuta ediyorlardı. Bahaeddin Şakir ve Filibeli Hilmi´nin başına çektikleri Teşkilatı Mahsusa operasyonlarının ana harekat bölgesi de Erzurum, Erzincan, Bayburt ve bu vilayetin İran sınırı idi. Van hattı ise daha sonra Halil Paşa ve Cevdet Bey´e geçmiştir. Bu dönemdeki olayları incelediğinizde, örneğin Bahaeddin Şakir´i Van bölgesinde göremezsiniz. Veya tersinden Cevdet Bey, en azından bu dönemde bir kere bile operasyon için Erzurum bölgesine geçmemiştir denebilir. Bu üç hattaki operasyonlar Harbiye Nezareti tarafından koordine edilmekte, Dahiliye Nezareti tarafından da destek verilmektedir. Arka plan bana kalırsa genel olarak böyledir. 
Başta Ömer Naci, Cevdet Bey ve Halil (Kut) Paşa olmak üzere Van ve çevresinde, İran sınırında ve içlerinde, durumun kontrolden çıkmasında, Ruslara karşı yapılan provokasyonlar en önemli etkendir. Buradaki amaç esasen Rusya`nın Osmanlı`ya daha önceden savaş ilan etmesini sağlamaktı. Tarihçiler İran`daki provokasyonların ve katliamların bu kadar ağır olmasını esasen bu nedene bağlamaktadırlar. Ve ilginçtir ilk katliam da Rus Ortodoks Kilisesi`ne geçen Süryanilere karşı yapılmıştır. O yıllardaki gelişmeler dikkatlice incelendiğinde, İttihat ve Terakki´nin Rusya´yı kışkırtma taktiğinin başarıya ulaştığı tam anlamıyla söylenemez. İran´a giren Teşkilatı Mahsusa birlikleri, Kürt aşiretleri, başıbozuk çeteler sadece geçici başarılar elde edebilmişler ve genellikle Ruslara yenilerek geri çekilmişlerdir. Tüm bu girişimlerin sonucunda belki de bir tek şeyi başarabilmişlerdir: Van ve çevresinde, İran sınırında ve İran´da var olan hassas dengeler bozulmuş, bölge askeri ve siyasi açıdan kontrolden çıkmış ve genel olarak Müslüman-Hıristiyan cephesine bölünmüş, sınır bölgesinde katliamlar ve göçler başlamıştır. Katliamlar ve göçler binli sayılarla ifade edilir hale gelmiştir. Arı kovanına çomak sokmak veya bir tekme atmak suretiyle bölge kısa zamanda, savaş alanına dönmüştür. Bölgede yaşayan görece fazla sayıdaki karışık nüfus, görece dar bir bölgede kendini ağır çatışmaların içinde bulmuştur. Ermeniler, Süryaniler, Müslümanlar, Kürtler, Nasturiler gibi etnik grupların ve halkların çatışmasına, aşiretler arası eski ve yeni hesapların görülmesi de eklenmiştir. Bu karşılıklı çatışmalar ve katliamlar ortamında bölgede belli noktalara kaçış başlamıştır. Van, Gevaş, Çatak, Başkale, Salmas, Urmiye gibi merkezler ve bölgenin biraz dışında kalan Muş ve Bitlis, aynı anda birbirlerine „düşman“ olan halklar ve grupların istilasına uğramıştır. Bu çatışma ortamına, savaşa girilmesi nedeniyle Osmanlı ordusuna asker alımını, erzak teminini, silah arama bahanelerini, nakliye araçlarına el koyma gibi etkenleri de eklemek gerekmektedir. Açlık, barınma, günlük yaşamı idame ettirme olanakları neredeyse durma noktasına gelmiştir. 

Bu gelişmeler sonucunda Van şehri adeta Ermeni ve Müslümanların tek güvenli yerlerin başında gelmektedir. Şehre hem Müslümanların hem de Ermenilerin akını vardır. Bu göç akını ile şehre gelenler genellikle kadınlar ve çocuklardır. Erkekler ya cephede, ya da gönüllü birliklerdedir. Van´ın bu yıllarda önemli bir özelliği de, Kürt aşiret alaylarının toplanma merkezi olmasıdır. 

Cevdet Bey´i en yakından tanıyan kişi Nogales´tir. Cevdet Bey hakkında birinci elden bilgileri Nogales´in anılarından aktaralım. 
Venezeullalı Nogales, Van´a geldiğinde kuşatmanın başlamış olduğunu görür. Nogales, Cevdet Bey ile ilk kez kale kapısı önünde karşılaşır. Vali onu karşılar. 40 yaşlarında, kırpık bıyıklı, zayıf ve ortadan uzun boylu, son Paris modasına göre giyinmiş biriydi diye onu tarif eder. „Koyu siyah gözleri ve saçları, cildinin sarılığıyla zıt bir görüntü yapıyordu. Bütün gerçek Osmanlılar gibi çok kültürlü, terbiyeli ve işine geldiğinde eli açık olan Cevdet Bey, aslında insan biçiminde bir panterdi. Onu taciz edeni ya da gerektiğinden fazla bileni, yolundan sessizce kaldırıyordu. Yüzbaşı Reşit Bey´in komuta ettiği adamları, emirlerini yerine getiriyorlardı.“ Nogales gece bastırınca Vali Cevdet Bey ile ateş hattından geçer ve Avrupa biçiminde çok iyi döşenmiş bir köşke gelir. Burası Cevdet Bey´in köşküdür. 

Akşam yemeğini şöyle anlatır Nogales: „ Odanın ortasında bir masa, gümüş ve kristal yemek takımları parlıyordu. Bu sofranın düzeni Avrupa´da bile geçer not alırdı. Vali akşam yemeği kıyafetiyle, beyaz kravatı, hatta yaka deliğindeki çiçeğiyle karşımda oturuyordu. Solumda da Yüzbaşı Reşit Bey, kusursuz üniformasıyla oturuyordu. Kendisi Laz taburuna komuta ediyordu ve aynı zamanda valinin sağ koluydu. Onun gizli emirlerini uyguluyordu. Onu orada görgülü ve kültürlü biri olarak görünce, onun muntazam ve yüzüklü ellerinden düzinelerce, belki de yüzlerce günahsız kişinin kanlarının damladığını nereden bilebilirdim ki? Sağımda ise Ahmet Bey diye biri, İngiliz kumaşından, iyi dikilmiş giyimiyle oturuyordu. Birçok dili hatasız konuşuyordu. İstanbul´un en iyi kulüplerine üyeydi. Uzun süre Londra´da oturmuştu. Herşeyden doymuş soylu tutumuyla onu gören, Hyde Park´ta araba süren züppelerden biri sanırdı. Oysa ki bu Ahmet Bey, ünlü bir haydut olan Çerkes Ahmet´ti. Çerkes gerillasının başındaydı. Daha sonra valinin emriyle adları Zohrab, Vartkes ve Dağvaryan olan Ermeni mebuslarını Şeytan Deresi´nde öldürdüler. Bir yıl sonra da Cemal Paşa, bu cinayette rolü meydana çıkar diye, Şam´da O´nu astı. Dördümüz parlayan yemek masasında oturup, son yazılan romanları konuşur ve kahramanca serüvenleri hatırlarken, hükümet konağının camları topçu ateşinden sarsılıyordu. „ 

1915 yılında Sevk Komisyonu Başkanı sıfatıyla Eskişehir’e gönderilen Ahmet Refik Altınay, “İki Komite İki Kıtal” adlı kitabında Çerkes Ahmet ile aralarında geçen konuşmayı aktarır: „Ben bu vatana hizmet ettim. Gidin, görün, Van ve çevresini Kabe toprağına çevirdim. Bugün orada tek bir Ermeniye tesadüf edemezsiniz.” der ve Zöhrap ile yanındaki Ermeni milletvekillerini nasıl öldürdüğünü anlatır.
Tekrar Nogales´e dönelim. Ertesi gün ikindi vakti, Cevdet Bey ile tekrar karşılaşır. Vali yazlık evlerin bulunduğu varoşun üç yanına tahkimat yapmış ama doğu tarafını bilerek açık bırakmıştı. Göç eden Ermeniler oradan kente katılacaklar ve içerdekilerin yiyeceklerine ortak olacaklardı. 

Nogales, Van kuşatması sırasında Vali Cevdet Bey´in provokasyonlarını, kurnazlıklarını ve katliamlarını yakından görmüş ve bu nedenle de Cevdet Bey´den kendini korumaya başlamıştır. Şöyle anlatır: „Benim hoşuma gitmeyen, iki Mantelli topun Amerikan misyonuna çevrilmiş olmasıydı. Yüksek binaları biz topçular için dayanılmaz bir hedef oluşturuyorlardı. Bana gereksiz gelen, hatta uluslararası hukuka aykırı olan bu tertibi, Cevdet Bey´e gösterince bozuldu. Misyonda birden fazla Amerikan bayrağı sallanıyordu. Kendisi bunun tamamen yanlışlık olduğunu söyleyerek topları düzeltti. Gülümsemesine rağmen çok bozulduğunu anladım. Oyununa göre, ben kuşatmayla ilgilenirken o Amerikan gavurlarını ortadan kaldıracak ama suçlu ben olacaktım. Benim bu buluşumun sonucunda Cevdet Bey, yapacağı işin duyulmasının getireceği sonuçlardan korkarak, iki yüzlülük göstererek benim yolundan çekilmem için uğraştı. Ben zamanında niyetini anlamasaydım başarıya ulaşırdı.“

„Yedi Kilise Manastırı´nın kütüphanesinde olağanüstü değerli kitaplar vardı. Biz onlara komuta eden subayla konuşurken, geçtikleri zaman ateşe verdikleri Ermeni köyünden kalın dumanlar yükselmeye başladı. Bunu gören Cevdet Bey kızarak atına bindi ve jandarmalarla Kürtleri azarladı. Onlar da Cevdet Bey´in yalancıktan kızdığını anlayıp, bıyık altından güldüler. „


25 Nisan günü Laz taburu, 300 Kürt süvarisiyle Sabağ köyünü ele geçirmeye gider. 400-500 Ermeni siperlerdedir. Topçu ateşiyle desteklenen Lazlar süngü hücumuna, Kürtler de saldırıya geçerler. Kürtler Ermenilerin arkasından gelerek hepsini bıçaklarlar. Cevdet Bey ile Nogales kalenin yamacından bu savaşı seyrederler. 

28 Nisan günü Ermeniler Reşadiye Kışlası´nın yarısını havaya uçururlar. Ve oradan Ayskedan varoşunu ateşe tutarlar. Bu duruma Cevdet Bey çok kızar. Derhal Çerkes Ahmet´e eşkiyalarıyla çevredeki köylere saldırmasını söyler. Devamını Nogales anlatır: „Saldırı sonunda oralarda yalnız kadınlarla çocuklar kalmıştı. Bu kadın ve çocuklara Çerkes Ahmet´in ne yaptığını anlatmayacağım.“ Çerkes Ahmet´in bu vahşice katliamı Kürt çeteleri bile ürkütür, Cevdet Bey de adamını azarlar. 

Nogales „garip olmakla birlikte“ der, „Cevdet Bey´in beni „devlet yararına“ öldürmek istediğini bilmeme rağmen onunla hep iyi geçindik“ demektedir. Nogales 30 Nisan´da Cevdet Bey´den ateşkes ilan edildiğini duyunca şaşırır. Silah sesleri kesilir. Görüşmeler sonucunda Ermeniler İran´a geçmek istediklerini ve Cevdet Bey´in kendilerine refakat etmesini isterler. Ancak reddedilir ama Nogales bu göreve talip olur bu kez Cevdet Bey kabul etmez. „Çünkü benim öldürülmemde suç ortağı olmaktı. Sorumluluğu sonradan orduya yüklenecekti. Cevdet Bey´in istediği Ermenileri kentten çıkardıktan sonra onları öldürmek için bir sözde neden bulmaktı.“ Nogales, Cevdet Bey´in daha sonraki günlerde savaşla yenemeyeceğini anladığı Ermenileri, açlığa mahkum etmekle yenmeyi planladığını anlatır. Çevredeki köylerde kalan Ermeni kadın ve çocukları jandarmaya toplattırır ve kuşatma altındaki siperlere götürülmelerini emreder. Ancak siperlerden bu kafileye ateş açılır. 

Rusların Van´a girmeleri an meselesidir. „Artık Van´ı yıkmayı bıraktık“ der Nogales ve 14 Mayıs´ta istifasını verir. Ve Türk-İran cephesine gidişini şöyle anlatır: „Cevdet Bey gitmeye kararlı olduğumu görünce, daha sonraları hilekarlıklarını açıklayacağımdan korktu. Burhanettin Bey´e bana eşlik edecekleri güvenilir kimselerden seçmesini söylemiş. Bunun anlamı yolda beni öldürecek Türkleri seçmesi demekmiş. Bunu bir saat sonra arkadaşım olan Burhanettin´in kendisi söyledi. Olan biteni herkese açıklamak için benim altımda savaşmış bütün reis ve subayları toplayıp anlattım. Bu ikiyüzlülüğe o kadar kızdılar ki, Ahmet ve Canbulat anında bizzat bana eşlik etmeyi teklif ettiler. Doğal olarak izin vermezdim, ama onların bana uygun gördükleri kimseleri koruma diye yanıma aldım. Ertesi sabah Cevdet Bey korumalarına yeltenmeden yola çıktım.“ 

Nogales daha sonra Halil (Kut) Paşa´nın emrine girecektir. İran, Muş, Bitlis çevresindeki katliamlarda Cevdet Bey ile tekrar karşılaşacaktır. Nogales daha sonra Halil (Kut) Paşa ile Cevdet Bey´i karşılaştırırken şunları yazar: „ Fanatik müslüman Cevdet´in bana saygısı vardı ve askeri hizmetlerime içtenlikle teşekkür ediyordu. Beni öldürmek isteme nedeni „devlet yararına bu Hıristiyanın yok edilmesi gerekir“ düşüncesiydi.“ 

Türk birlikleri, Teşkilatı Mahsusa çeteleri, Kürt, Laz ve Çerkes çeteleri ile Cevdet Bey´in „kasap taburu“, Rus ordusu ve Ermeni gönüllü birliklerinin Van´a girmesinden birkaç gün önce sessizce Van´ı terk ederler. Ermeniler ancak bu durumu nöbetçilerin haber getirmesi üzerine fark ederler. Ve Rus Ordusu´nu beklemeye başlarlar. Van ve çevresi, yaklaşık 1 ay süren kuşatma ve çevredeki çatışmalar sonucunda adeta yerle bir olmuş görünümündedir. Ermeniler merkeze 1-2 kilometre uzaklıktaki Türk bölgesinde bulunan hapishaneye koştururlar. Hapishanedeki yakınlarını ararlar geceyarısı. Ancak karşılaştıkları manzara gerçekten korkunçtur. Hapishanenin rutubetli dehlizleri, hücreleri kan gölüne dönmüştür. Yerler ceset parçaları ile doludur. Hapishanede tutuklu bulunan Ermenilerden hemen hemen bütün bir ceset bulmak mümkün değildir. Yerler kol, kafa, el, bacak ve insan vücudunun diğer parçaları ile doludur. Cevdet Bey´in „kasap taburu“, Van´ı terk etmeden önce kendilerine yakıştırılan meslekleri konusunda bütün hünerlerini göstermişlerdir, tıpkı Mart başında Haftevan´da olduğu gibi. 

Vanlı Ermeniler, Cevdet Bey´in Van valisi olmasından sonra durumun gerginleştiğini anlatırlar. Cevdet Bey, Mart başında Van´a döndükten sonra önde gelen müslümanlarla yaptığı bir toplantıdan söz edilir. Bu toplantıda „Azebaycan Ermenilerini ve Süryanilerini güzelce temizledik. Aynısını Van Ermenilerine de yapmalıyız“ diye övündüğü söylenir. Lepsius´un da kulağına geldiği belirtilen bu sözlerin bir başka tanığı da Van Kildani Kilisesi Başpiskoposu Yagub-Avgin Manna´dır. O da aynı sözleri duyduğunu ve „Başkale ve Seray kırsalını Hıristiyanlardan temizledim. Onları Van ve dolaylarından da temizlemek istiyorum“ dediğini yazmıştır. „Van İsyanı“ başlamadan hemen önce de Cevdet Bey’in Ermenileri tehdit ederek bir tek kurşun atıldığı taktirde dizini göstererek buraya kadar olan her Hıristiyan erkek, kadın ve çocuğu öldürmekle tehdit ettiği söylenir.

Cevdet Bey´in, İran yenilgisi ve Haftevan katliamından sonra Van´a döndüğünde, yaptığı ilk provokasyonlardan biri, Ermenilerden 4.000 (kimi kaynaklarda 3.000) asker istemek olur. Vanlı Ermeniler, bu istek karşısında direnirler. Askere alınan ve cepheye gönderilen Ermenilerin başına neler geldiklerini pekala bilmektedirler. Hele Amele taburlarına gönderilenlerin akıbeti bellidir. Ermeni temsilcileri ve Cevdet Bey arasında süren pazarlıklar sonucu, Vanlı Ermeniler 400 asker verme konusunda diretirler. Geri kalanlar bedel ödeyerek askerlikten muaf tutulacaklardır. Bu provokasyon boşa çıkınca Cevdet Bey, Vanlı Ermenilerden 500 kişi ister. Bunlar Rus Ordusu´na karşı siper kazacaklardır. Vanlı Ermeniler Cevdet Bey´in bu provokasyonuna da gelmezler. Vanlı Ermeniler için tüm bu provokasyonların yanısıra belki de en önemlisi Çatak (Şatak) kazasındaki olaylardır. Cevdet Bey, oradaki olayları yatıştırmak için Vanlı Ermeni liderlerle görüşür. Oraya gidilip sorununun çözülmesini önerir. Vanlı Ermeniler, Cevdet Bey´in tuzağına düşerler. Kazaya gitmeyi kabul eden 3 Ermeni lider yolda öldürülür. Suç Kürt çetelere atılır. Cevdet Bey daha sonra Ermeni yerleşim bölgesi içinde yer alan Amerikan Misyonerliğine 50 asker yerleştirmeye kalkar. Van ve çevresinde yaşayan Ermeni köyleri , genellikle silah arama bahanesiyle sürekli baskına uğrarlar. Osmanlı´nın savaşa girmesiyle, orduya erzak toplama bahanesiyle hem Müslüman hem de Ermenilerden toplanan, el konan erzak ve malzeme nedeniyle Van ve çevresinde kıtlık başlar. „Van isyanı“ nda olup bitenleri, Küyerel sayfalarındaki daha önceki iki yazıda anlattığım için ayrıntılara girmeyeceğim. 

Cevdet Bey Van´ı terk ettikten sonra, akrabası olan Halil (Kut) Paşa´nın Teşkilatı Mahsusa birliklerine katılacaktır. Cevdet Bey, Van´ı terk ederken yanında „kasap taburu“ adı verilen çetecileri de birlikte götürecektir. Bu taburun 8.000 kişi ( kimi kaynaklarda 5.000) olduğu belirtilir. Cevdet Bey´e Van´dan çekildikten sonra, Urmiye´den püskürtülen Halil Bey´in birlikleri ile İran sınırındaki Tergavar`da birleşmeleri emri gelir. Bu konuda ayrıntılı bilgiler şöyle: Kazım Karabekir, Van Seyyar Jandarma Tümeni (Kazım Özalp) ve Kürt gönüllüleri burada birleşirler. Buradan da çekilmek zorunda kalan birlikler, Başkale´de katliam yaparlar. Daha sonra Hakkari´den çekilmekte olan Halil ve Cevdet Bey´in birlikleri 1915 Haziran ayında Siirt´e yönelir. Bundan sonrasını Nogales´ten özetleyeceğim. Nogales anılarının 12 Haziran tarihli bölümünde (s.101) Bitlis´e girdiklerini yazar: „Cevdet Bey´in yardımıyla Siirt, Bitlis, Muş ve Sason toplu kıyımlarını gerçekleştirmek üzere Halil Bey, ordusuyla kuzeye doğru yürüdü. Ben Hıristiyanlara yapılan toplu kıyımlardan tiksinmiştim.“ Nogales Siirt´e gelirken yolda karşılaştığı Başkale gönüllü taburunun subaylarının büyük bir memnuniyetle Bitlis´teki hükümet güçlerinin toplu kıyım için herşeyi hazırladığını ve Halil Bey´in gelmesini beklediklerini anlattıklarını belirterek, eğer Siirt´teki büyük toplu kıyımı görmek istersem acele etmem gerektiğini söylediler diye yazar. „Cevdet Bey Genel Vali olduğundan toplu kıyımın o aralık başlamış olması gerekirdi“ der. Nogales daha sonra Bitlis´e gittiğini tekrar geri döndüğünü yazar. 18 Haziran´da Siirt´e girdiğini yazan Nogales, „Bu yamaç binlerce yarı çıplak ve hala kanayan cesetlerle dolmuştu. Cesetler öbek halinde ya da ölüm halinde birbirine sarılmış olarak yatıyordu. Babalar, kardeşler, oğullar ve torunlar orada vuruldukları gibi yatıyorlardı. Akbabalar başlarına birikmişti. Köpekler bağırsakları parçalıyorlardı.“ diye anlatır. Nogales Siirt´e girdiğinde polis ve halkın evleri talan ettiklerini belirtir ve hükümet konağında mutasarrıfların toplantısının yapıldığını ve „başkan yerel jandarmaların subayı olan Nesim Efendiydi. Toplu kıyımı kendisi yönetmişti. Konuşmalarından anladığım kadarıyla toplu kıyım bir gün önce Cevdet Bey´ce düzenlenmişti. Cevdet Bey o sabah Bitlis´e yola çıkmıştı.“ diye yazar. Nogales anılarında „beş hafta sonra Bitlis vilayetinin bütün hıristiyanları Kürtlerin yatağanları ve Cevdet Bey´in gönüllülerinin mermileriyle öldürülecekti. Cevdet Bey öldürmeyi sevdiği için öldürmüyordu ama memleketine ve özellikle dinine hizmet ettiğine inanıyordu“ diye yazacaktır. 

25 Haziran günlü anılarında Nogales, Cevdet Bey´in Bitlis´in ileri gelen 200 Ermenisini, onlardan 5000 altın lira sızdırdıktan sonra astığını ve parayı Halil Bey´le aralarında paylaştıklarını anlattıktan sonra, Bitlis kenti ve çevresinde bir günde 15.000 kadar Ermeni´nin yok edildiğini yazar. Bitlis´teki toplu kıyımdan kurtulan Ermeniler Muş bölgesine sığınırlar. Kürtlerin ve Cevdet Bey´in eline geçmemek için 30.000 Ermeni´nin Sason ve Antok dağlarına çekildiklerini ve daha sonra kendilerini uçurumdan aşağıya attıklarını söyler. Bitlis´te katliamı bitiren Cevdet Bey, yanına yarbay Kasım Bey´i alarak Muş ovasındaki asileri cezalandırmaya gittiğini belirtir: „Muş´ta ve ona bağlı yerlerde, jandarma birlikleri ve Kürt aşiretlerini kullanarak çevreyle bütün iletişimi kesti. Cevdet Bey adeti olduğu üzere, önce para sızdırdı. Sonradan yaptıklarıyla, Muş ovasındaki 80 ila 100 Hıristiyan köyü ile Muş içindeki Ermeniler ayaklandı. Orada da Ermeniler stratejik hata yaptılar. Önemli binalara ve kiliselere sığındılar. Osmanlı topçusu oraları yıktı. 15 gün içersinde, Muş ve civarında 50.000 Ermeni yok edildi. Aledyan, Magrakom ve Keskeg gibi köylerde korkunç suçlar işlendi.“
Nogales daha sonra Mardin, Diyarbakır, Mezre ve Karut´ta toplu kıyım ve göçlere değinir, Hıristiyan halkın yok edildiğini yazar, Diyarbakır´dan sonra sıranın Adana, Urfa ve Maraş´a geldiğini ve bu bölgenin Orta ve Kuzey Anadolu´dan gelen Ermeni göçmenlerle dolu olduğunu hatırlatarak gerçek kıyımın Van, Bitlis ve Elazığ vilayetinin bir bölümünde uygulandığını belirtir. Ve Nogales Diyarbakır´a doğru yola çıkar. „Mardin kapısında içeri girerken, birden fazla kez, atım ceset kokusundan kişnedi. Gözleri parlayan köpekler Ermeni evlerinin çevresinde dolaşıp duruyorlardı. Bu toplu kıyımı düzenleyen Vali Reşit Bey´in ünü, Cevdet Bey´inkine yaklaşıyordu“ diye yazar. 
Cevdet Bey daha sonra Diyarbakır üzerinden Musul`a geçer. Burada Kürt ve Ermeni katliamlarına karıştığı da bilinmektedir. Cevdet Bey daha sonra Adana Valisi olur. Bölgede kalan son Ermeniler de ondan paylarını alırlar. Buradan da Ankara Valiliğine atanır. 

İstanbul’daki Amerikan Büyükelçisi Henry Morgenthau anılarında, “...faaliyetlerinden daha öncede bahsettiğim Van Valisi Cevdet Bey'in ünü tüm Ermenistan'a yayılmıştı. Cevdet bu ülkenin her köşesinde "Başkale nalbantı" olarak biliniyordu çünkü bu işkence uzmanı, Ermeni kurbanlarının ayaklarına at nalı çakarak, bütün işkenceler arasında başyapıt olabilecek bir işkence yöntemi keşfetmişti.” diye yazar. 

Bu bölümde Cevdet hakkında ulaşabildiğim bilgileri paylaşmak istiyorum. Cevdet Bey, Makedonya´da görev yapmış, Başkale ve Hakkari Mutasarrıflığı, Van Valiliği daha sonra Adana ve Ankara valiliği yapmış, savaşın bitiminde İzmir´e yerleşmiş ancak İngiliz Yüksek Komiserliği tarafından tutuklanmış ve Malta´ya sürülmüştür. Malta sürgünleri arasında yer alması ise Amerikalıların İngiliz Yüksek Komiserliği´ne başvurması ile mümkün olmuştur. Yani Van’daki olaylar nedeniyle. Bu aylarda İzmir´de ikamet ettiği saptanan Cevdet Bey, bir müddet bulunamaz ancak daha sonra tutuklanır. Malta´dan Trabzon tehcir sanıklarından Acente Mustafa Bey (Kırzade) ile 1920 Aralık ayında kaçmış, daha sonra Anadolu´ya geçmiştir. 15 Ekim 1921 tarihli The Daily Malta Chronicle´de şöyle bir haber yayınlanır: “Halkımızca bilinen yeminli Türk mahkumlarından on altısının Malta´dan kaçtıkları kamuoyuna açıklanmış bulunmaktadır. Bunlardan ikisi 1. Dünya Harbi´nde önemli görevler alan General Ali İhsan ve Mahmud Kamil paşalardır. Kaçan mahkumlar arasında en azılı iki Türk katili de bulunmaktadır. Bunlardan biri Trabzon´daki İttihad ve Terakki Cemiyeti´nin celladı ki, 1915´te Ermenileri boğma harekatının öncüsü idi. Kendisi henüz anne kucağında olan bebeklerin dahi denize atılmasına sebep olan şahıstır. Diğeri ise Enver Paşa´nın kayınbiraderi Cevat Paşa olup, Van´daki katliamı emreden ve Ermeni Patriki tarafından Sivas rahipliğine atanmış olan zatı katletmeden önce ayaklarına nal vurarak ata bağlayıp şehrin etrafında sürükleyerek öldüren kişidir ve Ermeni Patriği tarafından suçlandırılmaktadır. Bu iki azılı da bir yelkenli ile diğerleri ile birlikte kaçmaya muvafak olmuştur.“ (Bu haberde Cevdet Bey´in adı yanlışlıkla Cevat Paşa olarak yazılmıştır. Onunla birlikte kaçan kişi de, Trabzon Davasında yargılanan Acente Mustafa (Kırzade)´dir.) 

Ali İhsan Sabis „İstiklal Harbi ve Gizli Cihetleri“ adlı hatıralarında, bu kaçış konusunu şöyle anlatır: „Bu arada iki zengin arkadaş, pasaport ile vapura binip kaçmaya muvaffak oldu. Biri Van Valisi Cevdet, diğeri Acente Mustafa Bey idi. Kaçtıklarını anlayınca, beni aralarına almadıklarından dolayı, günlerce bu iki yoldaşa kızgınlığım geçmedi.“

Ahmed Emin Yalman, 1970 senesinde neşrettiği „Yakın Tarihte Gördüklerimve Geçirdiklerim“ isimli hatıralarının 2. cildinde, Cevdet Bey için "Çok mert ve dinamik bir insan olan dostum eski Van valisi“ diye söz eder. "Valilerden Cevdet Bey Polveristan'daki en hoş mizaçlı arkadaşlardan biriydi. Muhtaç olan arkadaşlara hiç belli etmeden yardım ederdi. Bugün eşine rast gelinmeyecek kadar mert bir insandı. Babası Tahir Paşa Van'da yıllarca valilik etmişti. Kendisi de Van valisi oluncaya kadar bütün idare hayatını Van'ın civarında geçirmişti. Van'da Çatak kaymakamlığında bulunduğu sırada başından geçen şu hadise mertliğinin bir örneğidir: Rus Konsolosu, bilmem ne sebeple kendisine Cevdet Bey‘den hakaret görmüş sayarak, tarziye (özür) istemiş, vali ve kumandanla konuşmuş. Konsolosun bir ziyafet vermesi ve Cevdet Bey‘in ziyafete gelip tarziye vermesi kararlaştırılmış. Cevdet Bey‘in bunu önlemek için vali ve kumandana olan ricaları para etmemiş. Bunun üzerine ziyafet akşamı tabancasını çekip, dizini bir kurşunla yaralamış, haftalarca yaralı olarak yatmış, tarziye işi de böylece ortadan kalkmış.“

Cevdet Bey‘in Malta’dan kaçma teşebbüsü ile ilgili olarak Yalman şunları yazmaktadır. "Zindanda bulunanların tabii derdi, buradan kurtulmaktı. Kurtulmanın üç yolu vardı: Kaçmak, şahsi olarak serbest bırakılmak, toplu olarak veya gruplar halinde kurtulmak...Esirliğe karşı isyan hissi duydukça insanın zihni bu üç yola ait ihtimaller arasında dolaşıyordu. Aramızda kaçmayı ciddi surette düşünenler ve bir düzüne yol arayanlar da vardı. Nitekim sonradan bu yolu bulanlar da oldu. Eski Van valisi Cevdet Tahir Bey ateşli kaçış sevdalısıydı. Gece gündüz plan yapmak ve çare aramakla uğraşırdı. Düşündüklerini bana açar ve beni de beraber kaçmaya sürüklemek isterdi. Ben onun hesabına çare düşünmekle beraber, kendim kaçmaya pek taraftar değildim. Bir defa tabiat itibarıyla iyimserim. Az zamanda kurtulacağımıza kendi kendimi inandırmak için kırk delil buluyordum. Sonra, l6 Mart'tan sonra Milli Kuvvetler taraftarı diye tutulanların daha kolay kurtulmak ümidi vardı. Ben kaçacak olursam gazetenin kapanması ve birçok arkadaşın açıkta kalması tehlikesi olabilirdi. Cevdet Bey o kadar azim ve sebatla işe sarılmıştı ki, günün birinde Kırzade Mustafa Bey‘le beraber kaçmanın yolunu buldu.“

Daha önce belirttiğim gibi Nogales, Cevdet Bey´i „ fanatik müslüman” olarak tanımlar ve kendisini öldürmek istemesinin nedeni olarak ta „devlet yararına bu Hıristiyanın yok edilmesi gerekir“ diye düşünür. Cevdet Bey, doğma büyüme Vanlıdır. Babası 1898-1906 arasında Van valiliği yapan İşkodralı Tahir Paşa “Bediüzzaman`ı ilk keşfeden Osmanlı devlet adamlarından“ biri olarak tanınır. İşkodralı Tahir Paşa`nın Bediüzzaman ile ciddi bir tartışma sonucu ona kızıp sürdürdüğü daha sonra Tahir Paşa`nın onu affettiği ve barıştıkları belirtilir. Bitlis valiliğine atanan İşkodralı Tahir Paşa ile ilişkileri devam eder. Cevdet Bey, (soyadı kanunundan sonra Belbez soyadını almıştır) İşkodralı Tahir Paşa`nın ilk eşinden olan oğludur. İki eşinden 11 çocuğu olmuştur. Cevdet, Fikriye ve Naima ilk eşinden, Münime, Münibe, Mükrime, Necdet, Fikret, Hikmet, Fahrünisa, Mihrinisa ikinci eşi Bedia´dan olmuştu. Cevdet Bey, Bediüzzaman`ın Van`da ders verdiği Horhor´daki medrese talebelerindendir. Cevdet Bey´in devlet hizmetine ne zaman girdiği konusunda da net bilgilere ulaşamadım. Ancak babası İşkodralı Tahir Paşa`nın oğullarının devlet hizmetine girmesi için yüksek saray görevlilerinden bir çeşit yardım istediğine ilişkin bilgiler de bulunmaktadır. 

Son Şahitler Bediüzzaman´ı Anlatıyor“ adlı kitapta Cevdet Bey hakkında şunlar yazılıdır: “Bediüzzaman' ın dostu Van Valisi Cevdet Bey: Bediüzzaman' ın dostu ve arkadaşı olan Van eski valisi Cevdet Bey (Paşa) Tahir Paşa´nın oğludur. Cevdet Bey´in Hikmet ve Fikret Belbez adında iki kardeşi vardır. Bediüzzaman' ın büyük Tarihçe-i Hayat' ında Cevdet Bey´den şöyle bahsedilmektedir: "Bediüzzaman Kafkas Cephesinde Enver Paşa ve fırka kumandanının hayranlıkla takdir ettikleri hizmet-i cihadiyeyi yaptıktan sonra Rus kuvvetlerinin ilerlemesinden dolayı Van 'a çekildi. Van' ın tahliyesi ve Rusların hücumu sırasında, bir kısım müdafaaya karar verdikleri halde, geri çekilen Van Valisi Cevdet Bey´in ısrarıyla Vastan (Gevaş) kasabasına çekildi. Cevdet Bey´den 1916 Haziran sayısında Harb Mecmuası da sitayişle bahsetmektedir.” Yine aynı kitapta Diyarbakır´da Cevdet Bey´in evinde İşaratül İcaz´ın temize çekildiği de belirtilmektedir. 

Cevdet Bey´in Milli Mücadele döneminde ve Cumhuriyet kurulduktan sonra doğrudan politika ile uğraştığına ilişkin bir bilgi bulunmamaktadır. Cevdet Bey İzmir´de eski İttihat ve Terakki liderlerinden İstanbul Polis Müdürü Bedri Bey, Dışişleri Bakanı Halil Menteşe ve İT Genel Sekreteri Mithat Şükrü Bleda ve kardeşi Fikret Belbez ile kurdukları İnkişaf adlı şirkette ticaret ile uğraşmıştır. Bu şirketin faaliyetlerine Halil (Kut) Paşa´da katılmıştır. Cevdet Bey´in adı İstanbul´da eski Moda Deniz Kulübü´nün sahibi olarak geçer. Ayrıca Cevdet Bey´i 13 Nisan 1934 tarihinde Mustafa Kemal´in Dikili´yi ziyareti sırasında uğradığı Makaron Çiftliği´nin sahibi olarak görmekteyiz. Cevdet Belbez 1955 yılında vefat etmiştir. 

24 Şubat 1955 tarihli Milliyet gazetesinde yayınlanan bir ilan şöyledir: „Mevlid: Aile büyüğümüz, eski valilerden Cevdet Tahir Belbez´in ruhuna ithaf edilmek üzere, vefatının 40 ıncı gününe tesadüf eden bugün, öğle namazını müteakip, Şişli Camii Şerifinde Hafız Esad Gerede tarafından mevlid okunacak, hatim duası yapılacaktır. Akraba ve tallukat ile kendisini sevenlerin, din kardeşlerimizin teşrifleri rica olunur. Belbez Ailesi.“

24 Mart 1984 tarihli Milliyet Gazetesi´nde yayınlanan Prof. Dr. Hikmet Belbez ile ilgili ölüm ilanı da şöyledir: “Merhum Vezir Tahir Paşa ile merhume Bedriye Hanım´ın oğulları, merhum Hüsnü Zadil, Merziye Zadil´in damatları, merhum Cevdet ve Necdet Belbez, merhume Fikriye Koper, Naime Ispanakçı, Münime Altay, Münibe Yaşın ve Mükrime Bilgişin, Fikret Belbez, Fahrünisa Eliyeşil, Mihrünisa Devrin´in kardeşleri, Enver Bozyakalı´nın manevi kardeşi, Ekmel Fuat Zadil, Beraet Renda´nın enişteleri, merhum Tahir Belbez ile Musa Giray, Belma Belbez Giray´ın çok kıymetli babaları, Hiko´ları, Bedia Belbez´in çok sevgili eşi Prof. Dr. Hikmet Belbez´i 22 Mart 1984 günü kaybetmenin ıstırabı içindeyiz.„

Küreselleşme, her ne kadar politik gündeme neoliberalizmin yükselişi ile seksenli yıllardan bu yana girdiyse de, 16. yüzyıldan beri yaşanan bir olgu. Çok kabaca yeryüzündeki tüm kıtalararası iletişim ve ürün akışının yoğunlaşması olarak tanımlanabilecek küreselleşme, daha eskiye de götürülebilir. Ancak bu dönemlerde “yeni dünya” (Kuzey ve Güney Amerika ile Avustralya ve Okyanusya) henüz “keşfedilmediği” için küreselleşmeden söz edemiyoruz. 16. yüzyılda bu kıtalara ulaşan Batılılar, özellikle altın, gümüş gibi değerli madenleri buralardan Avrupa’ya taşıyarak küreselleşmeyi başlattılar. Böylece kapitalizmin toplumsal bir sistem olarak ortaya çıkışını sağlayan sermaye birikimi büyük bir hız kazanmış oluyordu. 18. ve 19. yuzyıllar ise bir yandan dünyanın her tarafında sömürgeciliğin yaygınlaşmasına tanık olurken, öbür yanda ABD’nin ve Latin Amerika ülkelerinin bağımsızlıklarını kazanmaları ile dünyadaki siyasal dengelerin değişmesinin işaretlerini veriyordu.

Küreselleşmenin temel karakteristiği, baştan beri kapitalizmin sermaye birikimini ve sömürüyü artırmaya yönelik bir sömürgeleştirme politikası olmuştur. Bununla birlikte bu sürecin daha etkili bir biçimde gerçekleştirilmesi için teknolojik yenilikler her zaman önem taşımıştır. 1883’te bugünkü Endonezya’da patlayan Krakatoa volkanının dört saat içinde Boston’da basılan gazetelerde haber edilmesi o gün için büyük bir aşamaydı ve bu okyanusları aşan telgraf telleri sayesinde oluyordu.

Peki 1980’lerde neoliberalizm küreselleşmeyi neden gündeme getiriyordu? Bu sorunun yanıtını bulmak için 1960’ların sonlarında bunalıma girmeye başlayan ve 1970’lerde petrol fiyatlarındaki artışla birlikte bunalımın doruğuna ulaştığı sırada kapitalizmin bu dönemi nasıl aşmaya çalıştığına bakmak gerekiyor. İkinci Dünya savaşını izleyen yıllar hızlı bir sanayileşme ve toplumsal refahın neredeyse tüm dünyada arttığı yıllar oldu. Bunu izleyen bunalım başladığında, 1970’lerde ilk tepki sanayinin, işgücünün daha ucuz ve örgütsüz olduğu Üçüncü Dünya ülkelerine taşınması olmuştu. Ancak bunalım buna karşın devam edince, sermaye teknoloji yoğun sektörlere yönelmeye ve daha önce girmemiş olduğu alanlara yönelerek hizmet sektöründe gelişmeye başladı. Bu süreç, otomasyonda görülmemiş bir artışa ve bilgi ağırlıklı bir sermaye birikimine yol açtı. Bir yanda bilgisayar ve iletişim teknolojileri yaşamın her alanına girerken, bir yandan da bağımsız küçük işletmelerin yerine merkezi olarak örgütlenen ve bayiler aracılığı ile yayılan hizmet sektörüne yönelik işletmeler yaygınlaşmaya başladı [1].

Bilgisel sermayenin bu yaygınlaşması ister istemez kapitalist ideologları da yeni sloganlar üretmeye ve bu yeni gelişmeleri kapitalizmin bir zaferi ve insanlığa katkısı olarak sunmaya yöneltti. Neoliberal politikaların yarattığı işsizlik, yoksullaşma, gelir dengesizliğinin derinleşmesi, yaratılan tüketim toplumunun allanıp pullanmasıyla gizlenmeliydi. Sermayenin yapısındaki bu değişikliklerin en göze çarpan sonucu, sanayinin Üçüncü Dünya ülkelerine kayması ve yeni gelişen teknolojiler ile kıtalararası iletişimin yayılması idi. Bu göstergeler küreselleşme adı altında sloganlaştırıldı. Gerçekten de artık yoksul ülkelerde dahi çoğu evde televizyon vardı ve insanlar dünyada olup biteni izler olmuşlardı. Ancak bunlardan daha önemlisi kapitalizm artık yeni pazarlara ve daha önce ulaşamadığı doğal kaynaklara gereksinim duyuyordu. Bu genişleme de daha önce soyutlayarak yok etmeye çalıştığı “sosyalist” ülkeleri pazar ilişkileri içine çekerek ve Üçüncü Dünya ülkelerinde daha önce ulaşamadığı bölgelere girerek gerçekleşecekti. Böylece yumuşama ve silahsızlanma politikaları ile artık kendini tehdit altında hissetmeyen “sosyalist” blok ülke liderlerine kapitalizme yumuşak geçiş olanağı açılmış oluyordu. Daha geniş pazarlara gereksinim duyan kapitalizm artık eski sömürge ilişkileri olmaksızın küresel bir sistem olmaya hazırdı. Pazar ilişkileri, para ve teknoloji ile tüm dünyayı denetleyebileceğine güveniyordu artık.

Böyle bir ortamda Gorbaçev liderliğindeki Sovyetler Birliği açıklık ve yeniden yapılanma politikaları ile kapitalizme yolu açtı. Tüm dünyada neoliberal ekonomik politikalar etkin oldu. Ulusal paralar piyasadaki fiyat dalgalanmalarına açık olmaya başladı. Şirket birleşmeleri ya da uluslararası yatırımlar yoluyla tüm büyük şirketler ulusötesi şirketlere dönüştü. Bu ortamın gerektirdiği internet üzerinden yaygın iletişim gibi teknolojiler de hızla yayılmaya başladı.

DİRENİŞ VE YENİ TEKNOLOJİLER
Ancak bu gelişen teknolojiler yalnızca ulusötesi şirketlere ve egemen güçlere hizmet etmiyordu. Bunlar aynı zamanda daha önce duyulmayan görülmeyen haksızlıkları duyulur ve görülür kılıyordu. Sözgelimi, 1992’de Los Angeles’ta polisin kimsenin görmediğini varsaydığı bir saatte, haksız olarak cadde ortasında acımasızca dövdüğü Rodney King, olayı amatör video kaydedicisi aracılığı ile filme alan bir kişinin yerel basını haberdar etmesi ile büyük bir ayaklanmaya yol açtı. King’in bu şekilde dövülmesi LA polisinin uyguladığı acımasız ırkçı baskının ilk örneği değildi, ancak benzer olaylara daha önce tanık olanların bunu kaydetme olanağı olmamıştı. Oysa 1992’de artık amatör video kayıt aygıtlarını satın almak ve taşımak sıradan insanlar için olanaklıydı. Bu aygıtlar izleyen yıllarda maden ve petrol şirketleri tarafından topraklarından sürülmeye çalışılan yerli topluluklarına karşı yapılan baskıları da bütün dünyaya duyurmak için etkili bir şekilde kullanıldı.

Yerel radyolar, alternatif haber kaynağı olarak ve gerektiğinde hızlı bir şekilde eylemlerin örgütlenmesi için kullanılan bir başka teknoloji. Yüz yüze ilişkilerin ve telefonun sağlayamadığı bir hız ile tepki verilmesi gereken olaylar ayrıntılarıyla duyuruluyor ve gösterilere katılım sağlanabiliyor. 1990’ların ortalarından itibaren ise internetin işyerlerinde, üniversitelerde, okullarda ve evlerde yaygınlaşması ile karşılıklı iletişim olanakları hızla gelişti. Telefonun çok pahalı olduğu ya da güvenilir olmadığı uzak mesafelerle iletişim kolaylaşıyor, yalnız haber metinleri değil fotoğraf ya da video filmleri bile kısa sürede tüm dünyaya yayılabiliyor.

Burada küreselleşmeye karşı en etkili ve uzun süreli direnişi gerşekleştiren Zapatistaları anmak yerinde olacak, çünkü 1994 yılbaşında orada olanlar kısa süre içinde tüm dünyaya duyurulmasaydı ve geniş bir dayanışma hareketi örgütlenmeseydi, bu direniş kısa sürede acımasızca bastırılan bir ayaklanma olarak kalabilirdi. Özellikle internetin böyle bir dayanışmayı örgütlemekte etkin olarak kullanılması Zapatistaların davalarını bütün dünyaya duyurmalarını ve geniş kesimlerin desteğini almalarını kolaylaştırdı. Onları destekleyenler de böylece ABD gibi gelişmiş ülkelerde internet aracılığıyla geniş eylemler örgütleyebileceklerini gördüler ve bu süreç onları 1999’da Seattle’a kadar götürdü.

KÜRESELLEŞME VE DUVARLAR

Dünya Ticaret Örgütü, 1999 Kasımında Seattle’da serbest ticaretin önündeki engelleri kaldırmak için uluslararası bir anlaşma yapmayı amaçlayarak toplanmıştı. Gelişmiş ülkeler ve ulusötesi şirketler Üçüncü Dünya ülkelerinin kendi kaynaklarını korumayı amaçlayan önlemler almalarından rahatsız oluyorlar ve bu kaynakların serbest piyasa ortamında güçlü olanlar tarafından sınırsızca kullanılmasını istiyorlardı. Çevreciler ve ekolojistler buna, doğal kaynakların talanına ve yokedilmesine yol açacağı için karşı duruyorlardı. Giderek artan yoksullaşmayı daha da hızlandıracağı için toplumsal adalet konusunda duyarlı olanlar eylemlerde yerlerini alıyordu. Sendikalar ise serbest ticaretin, sanayi ve hatta hizmet sektöründeki işlerin Üçüncü Dünya ülkelerine daha fazla taşınmasına yol açacağı için DTÖ’ye tepki duyuyorlardı [2]. Bunlara ulusötesi şirketler eliyle endüstrileşen tarımdan etkilenen küçük çiftçi örgütlerinden her türlü ayrımcılığa karşı çıkanlara kadar çok geniş bir katılım da eklendi. Bu tarihe değin bu denli farklı duyarlılıkları olan bu hareketler hiç bu ölçekte bir araya gelmemişlerdi. Eylemin yığınsallığından öte bu denli farklı hareketlerin ortak bir hedefte birleşmeleri önemliydi. Bunun ötesinde Seattle eylemleri yalnızca ABD boyutunda değil uluslararası bir katılımla gerçekleşmişti.

Seattle’ı Melbourne, Prag, Quebec, Göteburg ve Cenova izledi. Dünyanın her tarafında küreselleşmeyi temsil eden DTÖ, DEF(Dünya Ekonomik Forumu) gibi kuruluşların toplantılarına karşı yığınsal eylemler ve bu eylemlerle dayanışma gösterileri örgütleniyordu. Berlin duvarının yıkılışının üzerinden daha henüz 10 yıl geçmişken, duvarları yıkmakla övünen küreselleşmeci kapitalizm, kendi toplantılarını halka karşı korumak için tüm bu kentlerde beton duvarlar örmek ve binlerce polisi bu duvarları korumak için seferber etmek zorunda kalıyordu.

Küreselleşmeciler kendi söylemlerini yalnız bu şekilde yalanlamıyorlardı. Üçüncü Dünya ülkelerinde yoksulluğun giderek artması ve küreselleşmenin yarattığı politik istikrarsızlıklar bu ülkelerden gelişmiş kapitalist ülkelere kaçak yollardan göçü sürekli artırıyordu. Oysa otomasyonun yaygınlaşması işgücü talebini her yerde azaltıyordu ve gelişmiş kapitalist ülkeler için bu göç, yalnızca toplumsal ve ekonomik açıdan dengeleri bozabilecek bir tehditti. Kaçak göçmenler ucuz işgücü sağlasa da, bu durum, mevcut işsizliği istenmeyen boyutlara ulaştırıyordu. Ayrıca belirli ülkelerden büyük oranda göç gelmesi karşısında dinsel ve ırksal farklılıklardan ötürü yerel halk kendi kültürünü tehdit altında görmeye başlıyordu. Bu bir çok ülkede halkın politik eğilimlerini ve tercihlerini etkilemeye ve dolayısıyla hükümetleri önlem almaya yöneltti. Artık küreselleşmeci hükümetler ulusal sınırlarını kaçak göçmenlere karşı korumak için Berlin duvarından daha güçlü duvarlar örmeye, daha sıkı önlemler almaya, gözaltı merkezleri inşa etmeye başladılar. Bu duvarlar belki beton değildi, ama sınır korumak ve kaçak gelenleri gözaltında tutmak için ayrılan kaynaklar hiç bir dönemde görülmemiş boyutlara ulaştı. Duvarlar yalnızca sermayenin ve sömürünün akışı için yıkılmalıydı, insanların özgürce dolaşmaları için değil.

PORTO ALEGRE
Gelişmiş Batı ülkelerinde bu eylemlilikler yaşanırken, Üçüncü Dünya (ya da Güney) ülkeleri de daha az hareketli değildi. Zapatistaların Meksika’nın güneyinde, Chiapas eyaletindeki ayaklanmasına yukarıda değinmiştik. Bu ayaklanma, NAFTA’nın yürürlüğe girdiği gün başlamış olması ve yerli halkların örgütlenmesi sonucu gerçekleşmiş olması açısından çok önemliydi. Bununla birlikte bu tarihten önce ve sonra bir çok ülkede emperyalist küreselleşmeye karşı gösteriler yapıldığını vurgulamak doğru olur. Bolivya’da suyun özelleştirilmesine karşı yığınsal gösteriler olurken, Venezuela’daki muhalefet neoliberalizm karşıtı Hugo Chavez’i ezici bir seçim zaferiyle iktidara getiriyordu. Brezilya’da ise İşçi Partisi önce 1988’de güney eyaletlerinde Porto Alegre gibi kimi önemli kentlerde belediye başkanlığını, ardından da eyalet hükümetini ele geçiriyordu. Böylece gerek Venezuela’da, gerek Brezilya’da katılımcı demokrasiden sıkça söz edilir oldu.

Porto Alegre örneğinde, kimi zaman “doğrudan demokrasi” olarak da nitelendirilen, bu katılımcı demokrasiye biraz yakından bakmakta yarar var. Öncelikle bu kavramın ortaya atılmasında, İşçi Partisi’nin belediye başkan adayı seçimi kazandığı halde --belediye meclisi seçimlerinde aynı başarı elde edilemediği için-- belediye meclisinde çoğunluğu elde etmekten çok uzak olmasının etkisi olduğunu saptamak durumundayız. Vaad ettikleri politikaları belediye meclisinden geçirmek için halkın doğrudan desteğine gereksinimleri vardı. Bu desteği örgütlemek için kenti oluşturan 16 ilçede tüm vatandaşlara açık toplantılar organize edildi. Bu toplantılarda bütçe öncelikleri saptanıyor ve 2’şer delege Katılımcı Bütçe Danışmanı seçiliyor. İlçe toplantılarında saptanan önceliklere göre kent düzeyinde temizlik, yol bakım, eğitim v.b. gibi konulardaki öncelikler saptanıyor. 

Ancak bu önceliklerin nasıl uygulanacağı konusunda oluşturulan Tematik Komisyonlar da söz sahibi. Sendikalar, işveren kuruluşları ve hükümet dışı kuruluşların temsilcilerinden oluşan bu komisyonlar nihai kararlar üzerinde etkili oluyorlar. İlk yıllarda ilçe bazında yapılan toplantılara geniş bir halk katılımı olmuşken, sonraki yıllarda bu katılımın belediye bürokrasinin vereceği kararlar için yalnızca bir danışma forumu olduğu ortaya çıkınca katılım oldukça düştü [3]. Tabanı olmayan, ancak uzman kişiler aracılığı ile kararları manipüle etmeye çalışan sivil toplum kuruluşlarının katıldığı Tematik Komisyonlar daha öne çıktı. Kimi kararların yerel yatırımlarda ekonomik çıkarı olan işverenlerce manipüle edilerek belirlendiği de iddia edilmektedir[4]. Varolan merkezi belediye örgütlenmesine ve bu yapının finans kuruluşlarına bağımlılığına çözüm bulmayı amaçlamayan bu katılımcılık, sonuçta sorunlar karşısında çaresizliğe halkı ortak etmekten başka bir işe yaramamıştır. Halk sözde ilçeler düzeyinde örgütleniyordu, ama karar verme mekanizması doğrudan katılıma olanak vermeyecek boyutta olan kent düzeyinde gerçekleşiyordu. Yatırımlar ilçe düzeyinde değil tüm kent düzeyinde belediye bürokrasisi tarafından organize ediliyordu. Bu durum projelerin çok büyümesine ve büyük finans kuruluşlarına bağımlılık yaratarak, bütçenin büyük bölümünün faiz ödemelerine gitmesiyle sonuçlanıyordu. Tabii bürokrasinin bizzat kendisinin yarattığı maliyeti de unutmamak gerek.

DÜNYA SOSYAL FORUMU


Yukarıda söz ettiğimiz 2000 yılındaki küreselleşme karşıtı gösteriler olurken Brezilya’da İşçi Partisi kendisini iktidara daha yakın görüyor ve uluslararası örgütlenmelerle kendisine destek bulmaya çalışıyordu. Aynı dönemde Avrupa’da, uluslararası finans işlemlerinden alınacak binde bir gibi bir vergi ile küresel adaletsizliğe çözüm aramayı savunan ATTAC(Finanssal İşlemlerin Vatandaşlara Yardım İçin Vergilendirilmesi Birliği), küreselleşme karşıtı hareket içinde reformcuların ağırlığını artırmaya çalışıyordu. Sonuçta bunlar kimi diğer küresel örgütleri de yanlarına alarak 2001 yılında Porto Alegre’de Dünya Sosyal Forumunu(DSF) organize ettiler[5]. Bu forum Dünya Ekonomik Forumu(DEF) ile aynı tarihte yapılarak, orada ele alınmayan toplumsal sorunları tartışmayı ve çözümler geliştirmeyi amaçlıyordu. DEF’na seçenek olarak ortaya çıkmakla birlikte daha baştan Brezilya İşçi Partisinin iktidar mücadelesine gölge düşürebilecek katılımcıların dışlanması ile organize edilmişti. Siyasal partilere değil sivil toplum kuruluşlarına dayandığını iddia eden DSF, Zapatistaları silaha başvurdukları iddiası ile dışlıyordu. Anarşist ve özgürlükçü örgütler ise doğrudan dışlanmasalar dahi organizasyon ve karar verme sürecine katılmaları engelleniyordu.

Birinci DSF “Başka bir Dünya Mümkün” sloganını yaygınlaştırarak büyük etkiler yaratırken gerçekte geniş sayılamayacak bir katılımla gerçekleşmişti (yaklaşık 15 bin). Ancak hiyerarşik bir örgütlenme tarzı yerine tüm hareketlere açık bir forum olma iddiası ile ortaya çıkması önemli bir çekim noktası olmasına yol açtı. İkinci DSF böylece 2002 yılı Şubatında 75 bin kişilik bir katılımla yapıldı. Bu katılımcıların büyük çoğunluğu yalnızca yapılan gösterilere katılmış dahi olsa bu büyük bir desteği ifade ediyordu. Anarşistler ve diğer özgürlükçülerin bir bölümü ise önceki DSF’de tüm kararların İşçi Partisi ve ATTAC tarafından belirlenmiş olmasını gözönüne alarak, ayrı bir mekanda paralel bir konferans örgütlemeyi yeğlediler. Çoğunluğu Latin Amerika ülkeleri olmak üzere 17 ülkeden 150 katılımcı bu toplantılarda bir çok konuyu ele aldılar[6]. DSF toplantılarında ise yalnız Zapatistalar değil Arjantin’in doğrudan demokrasi deneyimlerine dahi, son anda yapılan konuşmacı değişiklikleri ile yer verilmemeye çalışıldı.

Özellikle İkinci forumdan sonra dünyanın her yanında kent sosyal forumları ve bunların bir araya geldiği kıta forumları örgütlenmeye başlandı. Bu forumlar kimi yerde daha açık ve demokratik olabiliyorlarsa da kıta forumlarının yapısı DSF yapısından pek farklı olamadı. Sözgelimi ATTAC benzeri reformcu kuruluşlar ve İtalyan Komünist Partisinin devamı olan reformcu sol tarafından denetlendiği öne sürülen Avrupa Sosyal Forumu’na kimi radikal örgütler hiç katılmamayı savundular[7].

Ocak 2003’te Üçüncüsü yine Porto Alegre’de yapılan DSF’na bu kez 100 bin kişi katıldı ve 1000 forum toplantısı yapıldı (günde 200 adet). Açılışta devlet başkanlığı seçimini farklı bir şekilde kazanarak daha henüz İşçi Partisini iktidara taşımış olan Lula Da Silva davetli olarak, Venezüela devlet başkanı Hugo Chavez ise davetsiz olarak konuşmalar yaptılar. Yeni katılımcıların arasında ICFTU (“Özgür” Sendikalar Uluslararası Konfederasyonu) başkanı da vardı. Bürokratik sendikaların ve resmi devlet yetkililerinin bu artan katılımıyla birlikte açılış konuşmalarını yorumlayan Naomi Klein, daha önceki forumlarda “yeni” olmaya vurgu yapılırken bu kez “büyük” olmaya vurgu yapıldığını belirtiyor ve bu sol devlet başkanlarınca Forumun rehin alındığını söylüyordu. Bu rehin alınma ve kaçırılma ile forum “olgunlaşıyor”, “ciddileşiyor” ve eski solun başarısız projelerinin mezarları arasında, seçim kazanarak toplumu değiştirme projeleri küreselleşme karşıtı harekete, katılımı artırıcı çözümleri gölgede bırakacak şekilde sunuluyordu[8].People’s Global Action’dan (PGA, Halkın Küresel Eylemi) Andrej Grubacic ise Naomi Klein ile bu konuda hemfikir olmadığını söylüyor, “çünkü o zaten hiç bir zaman bizim forumumuz olmamıştı” diyor. “Başka bir Dünya Mümkün” sloganının Zapatista’lardan geldiğini anımsatarak, Forumdaki bu konuşmaları otoriterlik karşıtı olanların istismar edilmesi olarak niteliyor[9].

Açılış konuşmalarının ötesinde kimi forumların yerlerinin bir kaç kez değiştirilmesi, toplantı mekanlarının birbirinden uzak olması ve bu yerlerin bulunmasındaki zorluklar Üçüncü DSF’nun dile getirilen olumsuzluklarıydı. Eğer bu olumsuzluklar her eğilimdeki kesimleri eşit şekilde etkilemiş olsaydı belki bu denli dile getirilmezdi. Sendikalar veya ATTAC gibi büyük hükümet dışı kuruluşların desteklediği toplantılar çok iyi duyurulup organize edilirken, kapitalizme seçenek getirmeye çalışan forumların yerleri değiştiriliyor, ulaşılması en güç yerlere atılıyordu. Katılımcı Ekonomi önerisiyle tanınan Michael Albert’in, Z magazinin katkısı ile organize ettiği Kapitalizmden Sonra Yaşam forumu bunlardan biriydi ve sonuçta aksaklıklardan ötürü kimse bu foruma katılamadı [10].

DSF İÇİNDEKİ ANA EĞİLİMLER


DSF’na katılan kuruluşlardan yukarıda kısaca söz ettiysek de bunların benimsediği politik eğilimleri de kategorik olarak kısaca analiz etmekte yarar var. Brezilya İşçi Partisi ile İtalya’daki Demokratik Sol ve Komünist Yeniden Oluşum gibi Avrupa’daki Komünist Partilerin devamı olan partileri bu anlamda birinci ve en etkin kategori olarak görebiliriz. Bu partiler, denetledikleri sendikalar ve köylü örgütleri gibi yığınsal örgütler aracılığı ile belirleyici olmaya çalışıyorlar. Bu partilerin kimi söylemleri anti-kapitalist dahi olsa, esas olarak varolan uluslararası ekonomik yapıyı reformlar yoluyla daha adaletli bir hale getirmeyi ve ulusal kalkınma yoluyla toplumsal sorunlara devletçi çözümler bulmaya çalışıyorlar[11].
Anti-kapitalist olmakla birlikte devletçi çözümleri savunan diğer sol partileri ayrı bir kategori olarak görmek daha doğru olur. Bunlar daha çok enternasyonalist özelliklerini de koruyan Trotskist partilerdir. DSF ve kıta forumlarından çok yerel kent forumlarında daha etkin olabilmektedirler. Bu forumları kendi politik doğrultularında örgütlenmenin bir aracı olarak ele almaktadırlar.

Bir diğer önemli kategori hükümet dışı kuruluşlardır. Bunların ATTAC gibi kimileri uluslararası spekülatif finans hareketlerinin kendisini dahi sorgulamadan bunların vergilendirilmesi yoluyla çözümler üretilebileceğini savunacak denli sınırlı bir bakış açısına sahiptir. Radikal çevre örgütleri gibi göreli olarak daha bağımsız olanları ise hükümetlere yapılacak baskıyla uluslararası ilişkilerin reforme edilebileceğini, ulusötesi şirketlerin etkinliklerinin sınırlanabileceğini ve böylece ekolojik sorunların ve toplumsal adaletsizliğin azaltılabileceğini savunmaktadırlar. Devlet fonlarına ya da şirketlerden beslenen vakıflara dayanan kuruluşlar ise genelde tek bir sorunla ilgilenmekte ve küresel sorunların tümünün birbirine bağımlı olduğunu dahi gözden kaçırmayı yeğlemektedirler. Sivil toplum kuruluşları olarak da adlandırılan tüm bu örgütlerden anti-kapitalist bir çıkışı yönlendirmelerini beklemek olanaksızdır. Ancak sahip oldukları mali kaynaklarla orantılı olarak anti-kapitalist eylemciler de dahil olmak üzere geniş bir kesim için çekim odağı olmaktadırlar.

Son olarak anti-kapitalist ve anti-otoriter örgütleri bir kategori olarak ele alabiliriz. Kendi içinde çok çeşitli yaklaşımları barındırmakla birlikte, bu kapsamda olup yukarıda değindiğimiz gibi forumlarda yer alabilecekken katılmamayı tercih eden örgütler de var. Bunlara bir diğer örnek ise 10 milyon Hintli köylünün desteklediği KRRS(Karnataka Eyaleti Çiftçiler Birliği). PGA’nin oluşmasına da öncülük eden bu köylü örgütü, ATTAC başkanının tutarsız açıklamalarına ilişkin sorularına tatmin edici yanıtlar alamayınca DSF’na katılmamıştır. Zapatistalar Foruma kabul edilmezken insan hakları ihlalleriyle suçlanan Chiapas valisinin ve göçmenlere karşı acımasız politikaları ile bilinen Fransız bakanın foruma katılması sordukları sorulardan bazılarıdır. KRRS, Asya Sosyal Forumuna da halk tarafından bilinmeyen örgütlerce girişimin başlatıldığı ve yığınsal örgütlerin uzantı gibi ele alındığı gerekçesiyle katılmadı[12].

BİR İDEOLOJİK YENİLENME OLARAK KÜRESELLEŞME

Burada geriye dönüp küreselleşme kavramının nasıl bir ideolojik boşluğu doldurmak için yaratıldığına ve bunun seçeneğine bakmakta yarar var. Avrupa’lı sömürgeciliğin İspanya ve Portekiz eliyle başladığı ilk dönemlere bakacak olursak, Hrıstiyanlığın çok güçlü bir ideolojik araç olarak kullanıldığını görürüz. Bugün dahi dünyada Hrıstiyanlığın en güçlü olduğu kıta Latin Amerika’dır. İlk doğduğu dönemde evrenselci bir anlayış geliştirmiş olan bu din, o dönemde artık dogmacılığın en ileri düzeyine ulaşmış ve yerli halkların kültürlerini aşağı görmenin ve yok etmenin bir aracı haline gelmişti. Sömürgeleştirme askeri gücün yanısıra Hrıstiyan misyonerlerce yürütülüyor ve yerli kültürler ortadan kaldırılmaya çalışılıyordu.

Ancak bu dogmatik dinsel yaklaşım, gelişen kapitalizmin gereklerine yanıt vermediği gibi mutlakiyetçi krallıklar gibi ayak bağı oldu. Sanayileşme aşamasına gelen kapitalizm, aydınlanma çağında geliştirilen hümanist, evrenselci düşünceleri kendi ideolojisine yerleştirmeyi yeğledi. Fransız devrimi böylece laik bir eşitlik, adalet ve kardeşlik sloganı ile gerçekleşti. Bununla birlikte bu laik eşitlikçiliğin evrenselciliği ancak Avrupalılar için geçerliydi. Sanayileşme sömürgeleştirmeyi gerektirdiğinde bu halklar için eşitlikten söz edilmiyordu. Böylece Antik Yunan’dan bu yana insanlığın hedeflediği evrenselcilik bir kez daha sözde kaldı. Burjuva ideolojisinin bu konuda başarısızlığı ve ikiyüzlülüğü yirminci yüzyılda özellikle “komünizm” tehditi ile haklılaştırılmaya çalışıldı. Halkların bu tehdite karşı her yol denenerek “korunması” gerekiyordu.

1980’lerde ise artık bu tehdit ortadan kalkmıştı ve sanayileşmiş tüketim toplumunun homojen kültürünü yaymak için yeni sloganlara gerek vardı. Bu kültür kendisini sorgulayacak her türlü kültürel zenginliği yerelci ve gerici olarak niteleyip ortadan kaldırmak durumundaydı. Yerel zenginliklere değer veren evrenselci bir anlayış yerine onları dışlayıcı bir küreselci anlayış kampanyası böylece başlatıldı. Hatta bu, küreselciliğe seçenek yaratmaya çalışanları dahi etkiledi. Seçenek olarak, tüm yerel zenginliklerin bir sentezi olması gereken evrenselcilik değil, daha adil bir küreselleşme ortaya kondu. Oysa bu, yine belirli bir kültürde yaratılmış olan bir seçenek olarak yerel zenginlikleri dışlamak durumunda olacak. Sözcüğün başta belirlediğimiz anlamına bakacak olursak bunu daha net olarak görürüz. Evrenselci bir anlayışı benimsemiş bir dünya, belki bugünkünden daha fazla iletişime gerek duyacak, ama bu boyutta bir mal ve hizmet akışına gerek duyacağı çok kuşkulu. Çünkü bu mal ve hizmet akışı esas olarak sömürüye dayalı ilişkilere yarıyor. Bunun seçeneği ise üretim bilgisinin evrenselci bir anlayışla karşılıklı olarak paylaşılmasıdır. Yoksa alışverişin daha adil koşullarda yapılması değil.

SOSYAL FORUMLARA YAKLAŞIM NE OLMALI ?

Sosyal forum örgütlenmeleri küreselleşme karşıtı hareketin içinden çıkmıştır. Ancak aynı zamanda bir hareketler hareketi olan bu hareketin reformcu kesimleri tarafından ve yukarıdan aşağıya bir örgütlenme ile yaratılmıştır. Bu durum gerçekte küreselleşme karşıtı hareketin yeterince olgunlaşmadığının ve küreselleşmeyi aşacak hedeflere yönelmekte yetersiz kaldığının bir göstergesidir. Ulusal kalkınmacı politikalarla ve DTÖ gibi yapıların reforme edilerek uluslararası sistemin değiştirilmesiyle günümüzün sorunlarının çözüleceğini öngören yaklaşımlarla küreselleşmenin aşılması olası değildir. Bu yaklaşımlarla ezilen halkın sorunları belki biraz hafifletilebilir, ama evrenselci değerlere dayanan bir toplum yaratılamaz. Anti-otoriter, özgürlükçü bir açıdan soruna bakıldığında bu forumların küreselleşmenin evrenselci bir şekilde aşılmasına hizmet edip edemeyeceği sorgulanmalıdır. Tarihi ters yöne çevirip ulusal devletlere dayalı çözümler üretmek eski hataların bir yinelenmesi olacaktır. Reforme edilmiş bir küresel pazar sistemi, “başka bir dünya” değil, ancak kapitalizmin daha uygar bir versiyonu olabilir. Hedeflenmesi gereken ulusal sınırların ve dargörüşlülüğün yok edildiği, insanlığın doğrudan demokrasi yoluyla geliştirilen evrensel etik değerlere dayalı olarak örgütlenmesidir.

Ne yazık ki şu anki yapısı ile sosyal forumların bu doğrultuya yönelmesi olanaksız görünmektedir. Ancak bu anlayışı benimseyen örgütler bir yandan kendi aralarındaki ağları geliştirirken bir yandan da özellikle yerel forumlar aracılığı ile diğer eylemcilere ulaşabilirler. Bu bir yandan anti-kapitalist olup hükümet dışı kuruluşların maddi olanaklarının cazibesine kapılan bir çok eylemciyi etkilemek açısından işlevli olabilir, öbür yandan da devletçi solun defalarca iflas etmesine karşın halen etki alanında tuttuğu geniş bir kesime ulaşmak açısından önemlidir. Bununla birlikte katılınan sosyal forumlarda edilgen bir izleyici değil, özerk alanlar yaratarak alternatif politikaları ortaya koymak önemli. Böylece gerek katılmamayı yeğleyenlerce dışarıdan, gerek katılmayı yeğleyenlerce içeriden gelen baskıyla sosyal forumlar kendi amacı içinde tutarlı olmaya zorlanacaktır. Bu zorlama DSF’nu devrimci bir yöne çekemeyecek dahi olsa onu aşacak, anti-otoriter ve anti-kapitalist bir ağın ortaya çıkmasına hizmet edecektir.

Bu noktada DSF’na eleştirel yaklaşımlarla birlikte katılmayı savunan Ezequiel Adamovsky’nin, Dünya Toplumsal Hareketleri Ağı oluşturulma çabasını zaten oluşmakta olan bir ağın DSF denetimine alınma çabası olduğunu belirten sesine kulak verelim: “Artık Örgütlenme Komitesinin, daha saydam işleyiş mekanizmalarını benimsemesi ve karar verme sürecini toplumsal hareketlere devretmesi zamanı geldi. Ancak bunun aksine, DSF’nu büyük ölçüde denetleyen kimi örgütler –ATTAC Fransa, CUT and MST (Brezilya), Küresel Güney’e Odaklanma (Tayland) ve Kadınların Dünya Yürüyüşü (Quebec, Kanada)—Toplumsal Hareketlerin Dünya Ağı’nı (THDA) yaratmaya giriştiler.

“Toplumsal hareketlerin ‘daha kalıcı düzeyde’ eşgüdümü düşüncesi tartışmasız önemlidir. Eğer bu ağ tam olarak tüm dünyadaki toplumsal hareketleri temsil edecekse, bu birkaç örgütün eline bırakılamayacak kadar çok önemlidir. Fakat THDA’nın ilkelerini kim yazdı? Kim onun nasıl örgütleneceğine karar verdi? Daha önemlisi kim Sekretaryayı seçti, hatta bir Sekretaryaya gerek olduğuna karar verdi? Elbette benim ait olduğum hareket değil, ya da Arjantin’deki hiç bir hareket değil, ya da bildiğim kadarıyla diğer ülkelerdeki hareketlerin çoğu tarafından değil. Piqueteros, Bolivyalı cocalero köylüleri, Avrupalı Sınırlara Hayır eylemcileri, Güney Afrikalı boşaltma karşıtı kampanyayı yürütenler ve diğerleri bu konuyu tartıştı mı? Eğer neden sözettiğimden haberleri varsa şaşarım. Toplumsal hareketlerin yerel halk örgütü eylemcileri o toplantılarda değildiler. Ve en azından hareketlerin, önerilenleri ülkelerinde tartışması ve görüşlerini iletmeleri için ilk önerinin önceden onlara ulaştırılması için hiç de doyurucu çaba harcanmadı.”[13]

Umalım ki insanlığı doğrudan demokrasiye götürebilecek forumlar ve toplumsal hareketler ağı çok gecikmeden bu anlayışların aşılması ile yaşama geçirilebilsin.

[1] Bkz. Chaia Heller, “McDonalds, Mtv ve Monsanto: Bilgisel Sermaye Çağında Biyoteknoloji Yükselişi”, Toplumsal Ekoloji, Sayı 2 (Güz 2002), sy. 108-119, çev: Halide Demir ve Reha Alpay, “Teknoloji: Nasıl Geliştirildi? Nasıl geliştirilmeli?” Toplumsal Ekoloji, Sayı 2 (Güz 2002), sy. 97-107
[2] Burada sendikaların yaklaşımının dargörüşlü ve ulusalcı olduğunu belirtmekte yarar var. İşlerini yitirenlerin sahip olması gereken toplumsal güvenceler çok önemli olmakla birlikte, gelişmiş bir ülkede ulusal düzeyde işsizlik artacak gerekçesiyle gümrüklerin artırılmasını, kota uygulamalarını desteklemek sorunu bir başka ülkenin halkı aleyhine çözmeyi beklemektir.
[3] “KENT SAKİNLERİ KENTLERİNİ GERÇEKTEN YÖNETMEYE BAŞLAYINCA”, Derleme, Çeviren Bülent Tanatar
[4] Bu konuda Brezilya’daki en büyük işçi sendikası konfederasyonu TUC’un kimi yöneticilerince İkinci Dünya Sosyal Forumuna gönderilen metine bakılabilir: “CRITIQUE OF PORTO ALEGRE, Open Letter to the Trade Unionists and Activists Participating in the World Social Forum 2002 in Porto Alegre, Brazil”.İngilizce çeviri New York sosyal forumunun web sitesinde yayınlanmıştı (http://www.nycsocialforum.org). Özet bir Türkçe çeviri İstanbul Sosyal Forumu’nun yahoogroups’taki tartışma listesi arşivinde bulunabilir.
[5] DSF ve yerel forumlar için, bkz. Abdullah Anar , “Dünya Sosyal Forumu”, Toplumsal Ekoloji, Sayı 2 (Güz 2002), sy. 76
[6] Jason Adams, “Jornadas Anarquistas: Anarchist Convergence in Porto Alegre, Brazil”ASK, Anarcho-Syndicalist Review, Sayı: 34 (Bahar 2002), Sayfa 24
[7] “Who Controls the European Social Forum?”, http://web.inter.nl.net/users/Paul.Treanor/esf.html
[8] Naomi Klein, `What happened to the new Left,” http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/naomiklein.htm
[9] Andrej Grubacic, “Life After Social Forums”, http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/life-after-sf.htm
[10] Michael Albert, “What happened in Porto Alegre”, http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/albertroy.htm
[11] Devletçi çözümlerin açmazları için bkz. Şadi İdem, “Alternatif Küreselleşme Karşıtı Hareket ve Devlet Yönetimi”, Toplumsal Ekoloji, bu sayıda
[12] Prof. M.D. Nanjundaswamy, “KRRS Reservations on ASF”, http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/asia2003/krrs.htm
[13] Ezequiel Adamovsky, “Another Forum is Possible, Whose Bridges are We Building? Do We Need a New International?”,http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/anotherforum.htm[/b]

...faaliyetlerinden daha öncede bahsettiğim Van Valisi Cevdet Bey'in ünü tüm Ermenistan'a yayılmıştı. Cevdet bu ülkenin her köşesinde "Başkale nalbantı" olarak biliniyordu çünkü bu işkence uzmanı, Ermeni kurbanlarının ayaklarına at nalı çakarak, bütün işkenceler arasında başyapıt olabilecek bir işkence yöntemi keşfetmişti.

“Halkımızca bilinen yeminli Türk mahkumlarından on altısının Malta´dan kaçtıkları kamuoyuna açıklanmış bulunmaktadır. Bunlardan ikisi 1. Dünya Harbi´nde önemli görevler alan General Ali İhsan ve Mahmud Kamil paşalardır. Kaçan mahkumlar arasında en azılı iki Türk katili de bulunmaktadır. Bunlardan biri Trabzon´daki İttihad ve Terakki Cemiyeti´nin celladı ki, 1915´te Ermenileri boğma harekatının öncüsü idi. Kendisi henüz anne kucağında olan bebeklerin dahi denize atılmasına sebep olan şahıstır. Diğeri ise Enver Paşa´nın kayınbiraderi Cevat Paşa olup, Van´daki katliamı emreden ve Ermeni Patriki tarafından Sivas rahipliğine atanmış olan zatı katletmeden önce ayaklarına nal vurarak ata bağlayıp şehrin etrafında sürükleyerek öldüren kişidir ve Ermeni Patriği tarafından suçlandırılmaktadır. Bu iki azılı da bir yelkenli ile diğerleri ile birlikte kaçmaya muvafak olmuştur.“ 

s „İstiklal Harbi ve Gizli Cihetleri„Bu arada iki zengin arkadaş, pasaport ile vapura binip kaçmaya muvaffak oldu. Biri Van Valisi Cevdet, diğeri Acente Mustafa Bey idi. Kaçtıklarını anlayınca, beni aralarına almadıklarından dolayı, günlerce bu iki yoldaşa kızgınlığım geçmedi.“

Yakın Tarihte Gördüklerimve Geçirdiklerim“ "Çok mert ve dinamik bir insan olan dostum eski Van valisiValilerden Cevdet Bey Polveristan'daki en hoş mizaçlı arkadaşlardan biriydi. Muhtaç olan arkadaşlara hiç belli etmeden yardım ederdi. Bugün eşine rast gelinmeyecek kadar mert bir insandı. Babası Tahir Paşa Van'da yıllarca valilik etmişti. Kendisi de Van valisi oluncaya kadar bütün idare hayatını Van'ın civarında geçirmişti. Van'da Çatak kaymakamlığında bulunduğu sırada başından geçen şu hadise mertliğinin bir örneğidir: Rus Konsolosu, bilmem ne sebeple kendisine Cevdet Bey‘den hakaret görmüş sayarak, tarziye (özür) istemiş, vali ve kumandanla konuşmuş. Konsolosun bir ziyafet vermesi ve Cevdet Bey‘in ziyafete gelip tarziye vermesi kararlaştırılmış. Cevdet Bey‘in bunu önlemek için vali ve kumandana olan ricaları para etmemiş. Bunun üzerine ziyafet akşamı tabancasını çekip, dizini bir kurşunla yaralamış, haftalarca yaralı olarak yatmış, tarziye işi de böylece ortadan kalkmış.“

"Zindanda bulunanların tabii derdi, buradan kurtulmaktı. Kurtulmanın üç yolu vardı: Kaçmak, şahsi olarak serbest bırakılmak, toplu olarak veya gruplar halinde kurtulmak...Esirliğe karşı isyan hissi duydukça insanın zihni bu üç yola ait ihtimaller arasında dolaşıyordu. Aramızda kaçmayı ciddi surette düşünenler ve bir düzüne yol arayanlar da vardı. Nitekim sonradan bu yolu bulanlar da oldu. Eski Van valisi Cevdet Tahir Bey ateşli kaçış sevdalısıydı. Gece gündüz plan yapmak ve çare aramakla uğraşırdı. Düşündüklerini bana açar ve beni de beraber kaçmaya sürüklemek isterdi. Ben onun hesabına çare düşünmekle beraber, kendim kaçmaya pek taraftar değildim. Bir defa tabiat itibarıyla iyimserim. Az zamanda kurtulacağımıza kendi kendimi inandırmak için kırk delil buluyordum. Sonra, l6 Mart'tan sonra Milli Kuvvetler taraftarı diye tutulanların daha kolay kurtulmak ümidi vardı. Ben kaçacak olursam gazetenin kapanması ve birçok arkadaşın açıkta kalması tehlikesi olabilirdi. Cevdet Bey o kadar azim ve sebatla işe sarılmıştı ki, günün birinde Kırzade Mustafa Bey‘le beraber kaçmanın yolunu buldu.“

fanatik müslüman” „devlet yararına bu Hıristiyanın yok edilmesi gerekir“Bediüzzaman`ı ilk keşfeden Osmanlı devlet adamlarından“

Son Şahitler Bediüzzaman´ı Anlatıyor“ "Bediüzzaman Kafkas Cephesinde Enver Paşa ve fırka kumandanının hayranlıkla takdir ettikleri hizmet-i cihadiyeyi yaptıktan sonra Rus kuvvetlerinin ilerlemesinden dolayı Van 'a çekildi. Van' ın tahliyesi ve Rusların hücumu sırasında, bir kısım müdafaaya karar verdikleri halde, geri çekilen Van Valisi Cevdet Bey´in ısrarıyla Vastan (Gevaş) kasabasına çekildi. Cevdet Bey´den 1916 Haziran sayısında Harb Mecmuası da sitayişle bahsetmektedir.”



Mevlid: Aile büyüğümüz, eski valilerden Cevdet Tahir Belbez´in ruhuna ithaf edilmek üzere, vefatının 40 ıncı gününe tesadüf eden bugün, öğle namazını müteakip, Şişli Camii Şerifinde Hafız Esad Gerede tarafından mevlid okunacak, hatim duası yapılacaktır. Akraba ve tallukat ile kendisini sevenlerin, din kardeşlerimizin teşrifleri rica olunur. Belbez Ailesi.“

Merhum Vezir Tahir Paşa ile merhume Bedriye Hanım´ın oğulları, merhum Hüsnü Zadil, Merziye Zadil´in damatları, merhum Cevdet ve Necdet Belbez, merhume Fikriye Koper, Naime Ispanakçı, Münime Altay, Münibe Yaşın ve Mükrime Bilgişin, Fikret Belbez, Fahrünisa Eliyeşil, Mihrünisa Devrin´in kardeşleri, Enver Bozyakalı´nın manevi kardeşi, Ekmel Fuat Zadil, Beraet Renda´nın enişteleri, merhum Tahir Belbez ile Musa Giray, Belma Belbez Giray´ın çok kıymetli babaları, Hiko´ları, Bedia Belbez´in çok sevgili eşi Prof. Dr. Hikmet Belbez´i 22 Mart 1984 günü kaybetmenin ıstırabı içindeyiz.„