Der Zor Cehenneminden TKP Teşkilat Bürosu´na: Salih Zeki (Zor)

 Selcuk Uzun - 10/02/2012 13:42:11 (998 okunma)


Der Zor Cehenneminden TKP Teşkilat Bürosu´na: Salih Zeki (Zor)

Der Zor´un Ermeniler için ne anlama geldiği konusuna değinmeyeceğim. Sadece iki Ermeni ağıtından alıntı yapacağım: “Der Zor dedikleri büyük kasaba / Kesilen Ermeni gelmez hesaba / Osmanlı efratı dönmüş kasapa.” Diğer ağıtta şöyle: “Der Zor çölünde şaşırdım kaldım / Yitirdim anamı, yitirdim babamı / Oy anam, oy anam, halimiz yaman! / Der Zor çölünde kaldığım zaman.“Der Zor, kesilen Ermeni´nin hesabının bilinmediği, tüm Osmanlı´nın „kasap“ olduğu ve Der Zor, orada kalanın halinin yaman olduğu bir yer. Eğer Der Zor´da 1916 yılında olup bitenleri bilirseniz, bu ağıtların çok "hafif” kaldığını anlarsınız. 

1916 yılında Der Zor´da ne olup bittiğini konsoloslardan öğrenmeye başlayalım.

Amerika´nın Halep Konsolosu Jesse B. Jackson, Büyükelçi Henry Morgenthau’ya gönderdiği raporda, 3 Şubat 1916 tarihi itibariyle Halep ve Şam civarları ile Fırat nehri boyunca Der Zor’a kadar olan bölgede toplam 486.000 kişinin hayatta olduğunu bildirmekteydi. İttihat ve Terakki Hükümeti’nin Ermenilerin yeni yerleşim yerlerindeki toplam nüfusu, müslüman nüfusun % 10’unu aşamayacak şeklindeki emrini uygulamak için Der Zor’da yaz aylarında birçok katliam yapıldı. Yaklaşık 200.000 civarında Ermeni´nin imha edildiğini yazarlar tarihçiler.

Bölgede olup bitenleri yakından izleyen Almanya’nın Aleppo (Halep) Konsolosu Rössler, 27 Nisan 1916´da, Der Zor Mutasarrıflığı için „20 Nisan tarihinde Der Zor’da görev yapan bir Türk subayından öğrendiğime göre, Der Zor mutasarrıfı yerli halkın % 10’u kadar Ermeni’yi orada (Der Zor’da) bırakıp gerisini Musul’a sürmek üzere emir almış „ şeklinde bir rapor gönderir. 

Rössler ayrıca Halep ve Der Zor hakkında ayrıntılı raporlar yazmış, 29 Temmuz 1916´da Alman Başbakanı Bethmann Hollveg’e gönderdiği raporda, Der Zor Mutasarrıflığı’ndaki Ermenilerin 17 Temmuz itibariyle bölgeyi terk etme emri aldıklarını bildirir. Merkezi Hükümet yerli nüfusun % 10’u kadar Ermeni’nin kalmasına karar vermiştir. Rössler „son geriye kalanların imha edilmeleri gerekecek“ der. Bu amaca uygun olarak Der Zor Mutasarrıfı Suad Bey görevden alınmış yerine „zalim bir kişi göreve atanmıştır. 

Rössler ayrıca „Fırat yakınlarına sürülen Ermenilerin yavaş yavaş imha sürecine ilişkin güvenilir bir kişinin raporu“ başlığını taşıyan bir rapor da gönderir. Rössler yüksek rütbeli Alman bir memurun tanıklıklarını aktarır: Bana 18 Temmuz’da Sabka-Hammam-Meskene yolunun parçalanmış elbise parçaları ile dolu olduğunu anlattı. Sanki oradan bir ordu geçmiş gibiydi. 6 aydır Meskene’de bulunan bir Türk eczacı, sadece Meskene’de 55.000 Ermeni’nin gömülü olduğunu söyledi. Aynı rakam ondan bağımsız olarak bir Türk subay yardımcısı tarafından da söylenmişti. Der Zor’dan 16 Temmuz’da Ermenilerin tekrar sürgüne devam edeceği haberi geldi. Ayın 17.’sinde tüm dini liderler ile önde gelen erkekler tutuklandı. 22 Temmuz’a kadar tüm Ermeniler tekrar sürgüne gönderildiler. Daha önce merkez hükümetin, Ermenilerin oradaki yerlilerin % 10’unu geçmemeleri yönündeki emir, geride kalanların temizlenmesi ile uygulanacaktı. Ayrıca başka bir değişiklik te, büyük bir ihtimalle insancıl mutasarrıf Suat Bey’in Bağdat’a atanması ve yerine acımasız halefinin gelmesi.

23 Ekim 1916´da Konsolos Rössler, 1 yıldır Der Zor’da bulunan Antepli Hosep Sarkisyan’ın anlattıklarını şöyle aktarır: Zeki Bey’in gelmesi ile yeni sürgünler başladı. Temmuz ve Ağustos aylarında Sabka, Der Zor, Meyadin, Ana ve diğer yerlerdeki 15.000’den fazla sürgünü Marrat köyüne götürme oradan da 2-4 bin kişilik karavanlarla tekrar sürgüne gönderme emri verdi. Hosep’in kafilesi 1.700 kişiden oluşuyordu. Habur nehri kıyısındaki Şedadiye’de Çerkezler tarafından baskına uğrarlar. Tüm kafile elbiselerine kadar soyulur. Elbiseler Araplara dağıtılır. 3 saat sonra Karadağ mevkiinde Çerkesler tarafından ikinci kez baskına uğrarlar. Ve kafile katliama uğrar. Hossep bir arabaya binmiş mutasarrıf Zeki Beyi görür. Katliam yapan Çerkesleri „bravo“ haykırışları ile cesaretlendirmektedir. Çerkeslerin birçok kere baskınına ve katliamına maruz kalan kafileden 31 kişi sağ kalır.
Beatrice Rohner’in raporunda da şunlar yazılıdır: 20 Nisan’da Meskene’ye vardığımda 3500 sürgün Ermeni ve 100 yetim çocuk buldum. Meskene geçici bir durak olmasına rağmen bazıları arabacı, fırıncı gibi işlerinde çalışıyor. Geriye kalanlar dileniyorlar. Hastalar çadırsız ve örtünecek birşey olmadan yakıcı sıcakta duruyorlar. Hükümet ne ekmek ne de çadır veriyor. Meskene’de iken Bab’tan bir kafile geldi. Anlatılamaz bir durumdaydılar.“ Rohner ayrıca hergün büyük kafileler halinde Ermenilerin Musul istikametine gönderildiğini yazar. 

5 Eylül 1916´da Aleppo’dan Alman diplomat Hoffmann, İstanbul’daki Büyükelçiliğe şu raporu gönderir. Fırat kıyısından Der Zor’a kadar herbirinde 1-2 bin kişinin bulunduğu küçük kamplar var. Son seyahatimde gördüğüm 20-30 bin Ermeni insani düşünen mutasarrıf yönetiminde biraz nefes alabilmişlerdi. Ancak birkaç ay önce yeni atanan şimdiki acımasız mutasarrıf Çerkes Zeki Bey, birkaç zanaatkarın dışındaki herkesi ve 1.200 çocuğu tekrar sürgüne gönderdi. Duyduğuma göre Habur nehri civarlarında genel kanıya göre katledildiler veya herhangi bir şekilde öldüler. El-Hammam yakınlarında aileleri olmayan 6-700 Ermeni hükümete çalışıyorlar. Kış soğuğu gönderilenleri kesinlikle ortadan kaldıracaktır. Der Zor’dan resmi olarak Musul’a gönderilenlerin akibeti konusunda, son aylarda kaç kişinin oraya geldiğini Musul Konsolosundan sordum. Bana verilen bilgiye göre, 15 Nisan’da 19.000 kişilik 4 kafile iki ayrı yoldan Der Zor’dan çıktılar. Habur nehri kıyısındaki bir kampta birleştiler. 22 Mayıs’ta, yani 5 hafta sonra bu kafileden yaklaşık 2.500 kişi, aralarında birkaç yüz erkek Musul’a vardılar. Kadınların ve kızların bir kısmı yolda Bedevilere satıldı. Geri kalanlar açlık ve susuzluktan yolda öldüler. 3.5 aydan beri Musul’a yeni kafile gelmedi. Gerçek, Der Zor’daki halkın düşüncesine ve bunu kanıtlayan gerçek bilgilere göre yeni Çerkes mutasarrıfın hükümdarlığı altında, Der Zor’dan gönderilenlere Fırat-Habur üçgeninde kısa süren bir muamele yapıldığıdır. Ölenlerin çocukları için kurulan yetimhaneler henüz dağıtılmadı. Buradaki sürgün komiserinin yardımcısı yönetici hemşire resmi olarak, bu yetimlerin Konya’daki büyük ulusal yetimhaneye gönderileceklerini, Türk ismi alacaklarını ve Türk gibi (yani müslüman) yetiştirileceklerini açıkladı. 

Der Zor´da 1916 yılının sonuna kadar olup bitenleri konsoloslar böyle aktarıyorlar. 1915 yılının Ekim/Kasım ayında Ras Ül Ain ve Halep´e binlerce Ermeni kafilesi gelir. Bu aylarda Doğu Anadolu´da tehcir genelde sona ermiştir. 1916 yılının Ocak ayında Aleppo kuzeyindeki kamplar kapatılır ve burada kalanlar Der Zor´a gönderilmeye başlanır. Hergün sadece açlık ve hastalıktan 150-200 kişinin can verdiği Der Zor´a akın akın Ermeni kafileleri gelmeye başlar. 1916 yılının ortalarına kadar genellikle açlık ve hastalık nedeniyle ölümlerin hüküm sürdüğü toplama kamplarında, Anadolu´nun dört bir yanından gelen Ermeni kafileleri nedeniyle kapasitenin üzerinde bir yığılma olur. Bu durumdan kurtulmak için Ermeni kafileler Musul´a gönderilmeye başlanır. Çölün ortasına sürülen kafilelerin çoğu açlıktan ölürken, bir kısmı da yöredeki Çerkes, Çeçen ve Arap çeteleri tarafından katledilirler. Eldeki bilgilere göre 1916 Temmuz ayına kadar Der Zor Mutasarrıflığı yapan Ali Suad Bey, eldeki olanaklar ölçüsünde Ermenilere iyi davranır. Onlara iş imkanı sağlar, daha iyi yaşam koşulları için civardaki köylere dağıtır, elinde ne varsa adeta seferber eder. Talat Bey´in müslümanların % 10´u kadar Ermeni bulundurulması emrini bir çeşit görmezlikten gelir, genellikle uygulamaz, Ermenileri çeşitli yerlere dağıtır. Ancak Talat Bey´e „Ermenilere iyi davranıyor“ diye şikayet edilir. Talat Paşa, Halep ve Der Zor´a 1916 ortasında iki atama yapar. Halep`e Abdulahat Nuri, Der Zor´a Salih Zeki. 

Daha sonra „Zor“ soyadını kullanan Salih Zeki´nin 1913 yılında Alaşehir (Manisa) kaymakamlığı yaptığı ve bölgedeki Rum tehcirinde aktif rol aldığına ilişkin bilgiler bulunmaktadır. Der Zor´a atanmadan önce ise Kayseri Everek (bugünkü Develi) kaymakamı idi. Ayhan Aktar´ın „Yüzbaşı Torosyan’ın hikayesi“ başlıklı yazısında, 1915 yazından itibaren Everek´ten Ermenilerin İttihatçı Zeki tarafından sürüldüğünü, şehrin biraz dışında kafilelerin çeteler tarafından önce soyulup sonra da öldürüldükleri anlatılır. Torosyan ailesi, oğulları subay olduğu için hemen tehcir edilmez. Sonra Kaymakam Zeki, oğullarının savaşta öldüğünü söyler ve Torosyan ailesini de çöle sürer. Sarkis Torosyan´ın ailesi İslahiye´de katliama uğrar yalnız kızkardeşi Bayzar kurtulur ve Suriye´ye ulaşır. Torosyan´ın daha sonraki hayatı kısaca bu yazıda anlatılmaktadır. 

Aslen Çerkes olan Salih Zeki´nin Der Zor´a atanmasıyla, burada Ermeniler için başka bir dönem başlar. Der Zor´daki toplama kampları yağma edilmeye başlanır. Çerkes, Çeçen ve Arap Bedevi çeteleri bizzat Salih Zeki´nin emirleri sonucu resmen katliama başlarlar. Katliamdan önce tutuklama, işkence, idamlar, soygun, gasp, tecavüz, salgın hastalık, açlık Ermenileri kırıp geçirir. Der Zor´daki Ermenilerin sayısı Talat Paşa´nın emrine göre müslüman nüfusun % 10´unundan fazladır. Salih Zeki 1916 sonuna kadar nüfus azaltma işini layıkıyla becerir. Yaklaşık 200 bine yakın Ermeni´nin katledildiği tahmin edilmektedir. Bölgede bulunan konsolosluklar, diğer yabancılar, Alman ve Ermeni tanıklar, Salih Zeki´nin özellikle gaddarlığını anlatırlar. Salih Zeki katliamlara özel arabasıyla eşlik eder, ortalık yerde Ermeniler kesilirken „bravo“ haykırışları ile onları teşvik eder. Der Zor Ermeniler için yok olmanın, inanılmaz acıların bir sembolü. Der Zor´da Salih Zeki, gaddarlığın, vahşetin, insan oğlunun varabileceği en uç barbarlığın bir sembolü olarak bilinir. Der Zor Mutasarrıfı Salih Zeki, Çeçen infazcılara „Rüşvete niye ihtiyacınız var? Şayet istediğiniz paraysa, evvela onları öldürün, sonra paralarını alın… Imparatora hizmet ediyorsunuz, bu sebepten, işiniz meşru.“ diye akıl verirken, Tasviri Efkar muhabiri Agah Bey´in „ Senin için 10.000 Ermeni imha etti diyorlar“ demesine karşılık verdiği yanıt ta „meşhurdur“: “Benim namusum var. On bine tenezzül etmem. Daha çık bakalım.” Der Zor´da olup bitenleri Kevorkian , „soykırımın ikinci aşaması“ olarak nitelendirir ve Salih Zeki de“katliamın celladı” olarak anılır. Alman Ludvig Schraudenbach Muharebe adlı kitabında Salih Zeki´den „Avrupai şık giyimli vali bizi çok iyi karşıladı“ diye yazar ve „Ermeni çocukların kütüklere bağlanıp ateşe atılması“ dahil şoke edici mezalimlerin bu bölgede gerçekleştirildiğini anlatır.

Der Zor Mutasarrıfı Salih Zeki, Kasım 1916’da İstanbul’a çağrıldığında, beraberinde Ermeni kurbanlarından rüşvet aldığı on binlerce altınla dolu sandıklar bulunduğu söylenir.

Divan-ı Harb-i Örfi mahkemelerinde ikinci bir „Deyr-i Zor Tehciri“ davası, Salih Zeki hakkında açılır. Sanık firardadır. Dava kısa sürer ve 28 Nisan 1920´de Salih Zeki idam cezasına çarptırılır. Davanın karar sureti şöyledir: „Zor Sancağı´na tehcir edilen Ermenileri katl ve imha ve mallarını gasb ve yağma eylediği iddiasıyla sanık olup, halen firarda bulunan eski Zor Mutasarrıfı Zeki Bey hakkında icra kılına muhakeme neticesinde, adı geçenin Osmanlı memleketlerinin muhtelif memleketlerinden Zor Sancağı´na tehcir ve iskan edilmiş olan birçok Ermenileri çetecilerden tertib ve teşkil eylediği atlı ve yaya çeteler marifetiyle ve tekrar tehcir bahanesiyle diğer bölgelere sevk ederek yolda giderlerken kendisinin de hazır bulunduğu halde mağdurlara alenan topluca hücum ve üzerlerinde bulunan nakitlerini ve mallarını yağmalamak ve birçoğunu da Habur Havtasının mecra yerlerinde feci surette katl ve imha ettirdiği ve gayri müslim birçok şahitlerin yemin ederek ve sırasıyla vaki olan şahitlikleri ve tahkikat evrağı içeriği ve kendisinin firarda bulunması gibi deliller ve kanuni ipuçlarından oluşan vicdani kanaat ile gerçeklik derecesine ulaştığından adı geçen Zeki Bey´in o yüzden gasb ve yağma ve insanları katletme alçaklığı gerektiren işin faili olmak üzere cezalandırılmasına ve (...) maddelerine uyarak idamına ve haczedilmiş mallarının usul dairesince idare ettirilmesi ve sözü geçen cinayetlerde dahl ve iştirakleri soruşturma evrakında açıklanan Zor eski Mebusu Nuri Efendi ve adı geçen Zeki Bey´in mutasarrıflığı zamanında Jandarma ve Nizamiye Kumandanlıklarında ve Polis komiserliğinde bulunmıuş olanlar ve zikredilen eylemler gözü önünde cereyan ettiği halde yasal girişimlerde bulunduğu anlaşılamayan mahalli savcısı haklarında yasal takibat yazılmasına gıyaben ve oybirliğiyle karar verilmiştir.“ (Tehcir ve Taktil, Divan-ı Harb-i Zabıtları, Vakahn N. Dadrian, Taner Akçam, Istanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, Aralık 2008)

Salih Zeki yargılanması sırasında firardadır. 1918/19 yılında Bakü´de karşımıza çıkar. Kasım 1916`dan Bakü´de ortaya çıkışına kadar geçen sürede Salih Zeki hakkında bilgilere ulaşamadım. Büyük bir ihtimalle arandığını, tutuklanacağını ve yargılanacağını anladığı için, Mondros mütarekesinden sonra bir kısım Ittihatçıların yaptığı gibi Bakü`ye gittiği söylenebilir. 

Bu tarihten itibaren Salih Zeki´yi bambaşka bir yerde bambaşka bir ilişkiler içinde görüyoruz. Özellikle Salih Zeki merkezli bilgileri şöyle derlemek mümkün. 

1918/19 ve sonraki yıllarında Bakü adeta İttihatçı kaynamaktadır. Halil (Kut) Paşa, Küçük Talat, Bahaeddin Şakir, Nuri (Kıllıgil) Paşa başta olmak üzere birçok İttihatçı bu bölgeye sığınmışlar hem de bu bölgede faaliyet göstermektedirler. 1920 yılının özellikle Mayıs ayından sonra Ittihatçılarla Türkiye Komünist Teşkilatı (TKT) nın yolları şu veya bu şekilde kesişmiştir. 1920 baharında Bakü´de „Türkiye Komünist Fırkası/Gruppası“ adını verdikleri İttihatçıların kurduğu oluşumun Azerbaycan´a Kızıl Ordu´nun girmesinden sonra Mustafa Suphi tarafından dağıtılması ve birçok İttihatçıyı uzaklaştırması ve Yeni Yol Gazetesini kapatması sonucunu doğurmuştur. Daha sonra İttihatçılarla TKF arasındaki ilişkiler gergin bir durum almıştır. Ancak kendi ifadesiyle „Türkiye teşkilatının telif ve tercüme şubesini idare“ eden başta Küçük Talat olmak üzere İttihatçıların bir kısmı hala TKF´dedirler. Küçük Talat, Cemal Paşa´ya gönderdiği 8 Eylül 1920 tarihli mektubunda „Mustafa Suphi ile kısmen eski aşinalık, kısmen bazı yoldaşların bana hürmet ve itimadı böyle bir faaliyette bulunmak imkanını veriyor.“ şeklinde yazmıştır. ( Emel Akal, „Dr. Şefik Hüsnü´nün bir konuşmasında ve İttihat ve Terakki Erkanının yazışmalarından Mustafa Suphi“ başlıklı yazı.) Salih Zeki ile ilgili doğrudan bir bilgi de Cemal Paşa´nın 5 Temmuz 1920 tarihli ve Talat Paşa´ya yazdığı mektupta bulunmaktadır: „ Bizim Türklerden bir takım gençler komünist namıyla ortaya atılmış. Bir vakit ki İfham muhariri Mustafa Suphi Bey de bunların başına geçmiş. Bunlara ahiren bizim Küçük Talat ile Zor mutasarrıfı Salih Zeki Bey ve Darülfünun muallimlerinden oldukları haber verilen Ahmet Cevat ve Halim Sabit Beyler de iltihak etmişlerdir. Bu grup elyevm Bakü´de icrai faaliyet ediyor.“ (age)

Tüstav Yayınları tarafından yayınlanan Süleyman Nuri´ nin „Uyanan Esirler“ adlı anı kitabında da Salih Zeki hakkında bilgiler vardır. Süleyman Nuri, Kızıl Ordu´nun Azerbaycan´a girmesinden önce ve daha sonra Türk komünistlerinin faaliyetlerinden bahsetmektedir. 1920 yılının Nisan/Mayıs ayları Azerbaycan´ın Kızıl Ordu´nun kontrolüne girdiği aylardır ve Mustafa Suphi henüz Bakü´ye gelmemiştir. Süleyman Nuri anılarında bu faaliyetlerde Doktor Fuat Sabit, Yakub ve diğer kömünist arkadaşlardan bahsetmektedir. Ancak Salih Zeki´nin adı geçmemesine rağmen büyük bir ihtimalle onun da bu grup içersinde yer aldığı söylenebilir. Çünkü Bakü ve Azerbaycan´da propaganda ve teşkilat işlerine hız verildiğini anlatan Süleyman Nuri, Azerbaycan Komünist Partisi yayın organı „Komünist“ gazetesinin 3 Mayıs 1920 tarihli nüshasında „Azerbaycan ve Bakü´de mevcut Osmanlı Türklerinden Komünist Partisi´ne yazılmak isteyenlerin Türk şair Feyzullah Sacid´e“ müracaatları hakkında bir ilan yayınlandığını anlatır. Aynı gazetenin 14 Mayıs 1920 tarihli nüshasında da“Umum Türkiyeli asker ve zabitana“ başlıklı bir bildiri yayınlanmıştır. Bu bildiride Türk Komünist askeri kıtası kurulacağı belirtilmiş ve programı da eklenmiştir. Bu bildirinin altında da Salih Zeki, Yakub, Abid Alimof ve Süleyman Nuri imzaları bulunmaktadır. 

Salih Zeki aynı zamanda Doğu Halkları Kurultayı delegesidir. Yine Süleyman Nuri´nin „Uyanan Esirler“ adlı anılarını anlattığı kitaptan devam edelim. „Türkiye Komünist Partisi Teşkilat Bürosunun Yeniden Teşkili ve Üçüncü Enternasyonal“ başlıklı bölümdeyiz. Süleyman Nuri anlatıyor:„Tiflis´te Orjonikidze´den aldığım talimat üzerine Bakü´ye geldim. Bakü´de mevcut Türk komünistleri arasında Azerbaycan Komünist Partisi merkez komitesinin birinci katibi Kirof´un yardım ve gösterisiyle Salih Zeki, Abid Alimof, İsmail Kadir ve İsmail Hakkı´nın (Kayserili) iştirakiyle benim de dahil olduğum beş üyeden ibaret bir Türkiye Komünist Partisi teşkilat bürosu teşekkül etti ve derhal faaliyete başladı. M.Suphi ve arkadaşlarının feci surette öldürülmelerinden sonra bunlardan boş kalan yerleri doldurmaya çalışmak ve Türkiye´deki mevcut teşkilatlarla bir an evvel rabıta kurmak lazımdı. Ilk iş olarak da M. Suphi ve arkadaşlarının feci akıbetlerinin intaç eden topluca Türkiye seyahatinden dersi ibret alınarak Türkiye Komünist Partisi teşkilat bürosu Saliyef Adil´i, Tairof Hayderi ve Müftüzade Salahiddin´i Balkanlara ve henüz işgal altında bulunan Istanbul´a ve bu yolla Türkiye´nin diğer yerlerine gönderdiler. Katibi olarak hizmetinde bulunduğum teşkilat bürosu Salih Zeki´yi ve beni Moskova´da toplanacak olan Komünist Enternasyonalinin Üçüncü Kongresi´ne delege olarak seçtiler ve 1921 Haziran ayı sonlarında emrimize verilen bir yük vagonu içinde 19-20 gün gayet ağır şartlar altında yolculuk ettikten sonra Moskova´ya geldik ve her ikimizi Gorki „Tverskoy“ caddesindeki lüks otelin beşinci katında iki yataklı odalardan birine yerleştirdiler. Daha henüz kongre açılmamıştı. Otel lokantasında kahvaltı ediyor, öçle ve akşam yemeklerimizi yiyor, boş vakitlerimizi de otelin kıraathanesinde mütalaa ile meşgul oluyorduk. Moskova´yı hiç bilmediğimiz için biz yalnızca dışarı çıkamıyor ve ancak topluca ekskursiyon gezintilerine katılıyorduk. Bir gün otel salonlarından birinde tanımadığım, Salih Zeki´nin tanıdığı bir adama rastladık; Salih Zeki´nin daha Türkiye´den tanıdığı bu adam kendisiyle biraz hoşbeş ettikten sonra Ankara Resmi Hükümet Partisinin Kominternin Üçüncü Kongresi´ne gönderdiği delegesi Tevfik Rüştü Aras olduğu anlaşıldı. M. Suphi ve arkadaşlarının daha henüz kanları kurumadan ve Ankara Halk Iştirakiyyun Partisi´nin bütün üyeleri cezaevlerinde ağır cezalar altında inlerken, Tevfik Rüştü Aras´ın Ankara Resmi Komünist Partisi´nin mümessili olarakMoskova´ya Komünist Enternasyonali Üçüncü Kongresi´ne delege olarak gelmesi bizim hemen dikkat nazarımızı çekti. Sonra arkadaşım Salih Zeki, Tevfik Rüştü Aras´ı ve onun aralarında bulunduğu Türkiye ve Ankara´daki çevreleri gayet iyi bildiği için de Tevfik Rüştü Aras hakkında müsbet herhangi bir fikir edinmemize imkan yoktu.“

1921 yılının Ekim ayında Moskova ve Kars anlaşmalarının imzalanmasından sonra Bakü´de bulunan TKP teşkilat bürosu kendini fesh eder. Ve büroda çalışanlar çeşitli alanlara çalışmaya gönderilmiştir. Süleyman Nuri´nin anılarında Salih Zeki´nin adı bir daha geçmez. Salih Zeki faslını burada bitirmeden biraz geriye Mustafa Suphi ve arkadaşlarının Türkiye´ye gelmesinden önceki döneme dönelim. 
1920 yılının Temmuz ayında, Türkiye Komünist Teşkilatı Merkez Komitesi üyesi (Kayıt ve Tevzi Şubesi Müdürü olan ve Nahçıvan’da teşkilatın şubesini açmakla görevlendirilen) Salih Zeki´nin , TBMM Hükümeti ile işbirliğini sağlamak ve çalışmalar yapmak üzere Türkiye´ye gönderildiğini biliyoruz. Süleyman Sami de Ankara´ya doğru yola çıkmıştır. Salih Zeki ve arkadaşları Ağustos ayında Kazım Karabekir Paşa ile Erzurum'da görüşür. Salih Zeki, Bolşevik idare tarzının kabul edilmesi gerektiğini, bu amaçla 1 Eylül'de Bakü'de yapılacak olan Türk Komünistlerinin toplantısına Anadolu'dan sekiz-on delegenin gönderilmesini ve kendisine Erzurum'da teşkilat yapması için müsaade edilmesini ister. Kazım Karabekir bu konuda gizli olarak Albayrak Heyeti ile görüşmesini salık verir. Daha sonra Kazım Karabekir, Salih Zeki ile yaptığı görüşmeyi Mustafa Kemal´e aktarır. 3 Ağustos tarihli telgrafta Salih Zeki´nin söylediklerini şöyle özetler: „Varlığımızı korumak ancak Bolşevik sistemini kabul ile mümkündür. Anadolu’nun bazı yerlerinde komünist teşkilatına girmiş kimseler varmış. Erzurum’da açık veya gizli teşkilat yapması için kendisine müsaade etmeliymişim..." Kazım Karabekir"Mustafa Suphi ve arkadaşlarının, emniyetle memleketimize gelmek için, Salih Zeki'nin ne tarzda karşılanacağını beklediklerini sanıyorum" diye de ekler. Kazım Karabekir, Salih Zeki´ye, Ankara’ya giderek hükümetle görüşmesini tavsiye eder. Erzurum ve civarında temaslarda bulunan Salih Zeki, daha sonra Ankara´ya gitmek üzere Trabzon´a hareket eder. Ancak Ankara´ya gitmez ve tekrar Bakü´ye döner. 

Yukarıda yazılanları ilk defa ben dile getiriyorum iddiasında değilim kuşkusuz. Daha önceleri Sait Çetinoğlu, Taner Akçam, Emrah Cilasun gibi yazar ve araştırmacılar bu konuya değinmişlerdi. TKP`nin kuruluşunda ve sonraki yıllarda İttihatçıların varlığı bir gerçek. 1918/21 yılları arasında Bakü´de „Türkiye Komünist Fırkası/Gruppası (TKF) adlı bir örgütlenmenin varlığı malum. Ve bu İttihatçıların kurduğu örgütün Mustafa Suphi tarafından dağıtıldığı, yerine Türkiye Komünist Teşkilatı (TKT) kurduğu da biliniyor. Ancak bu yeni teşkilatlanmada İttihatçıların hepsinin tasfiye edilmediği de ortada. En azından Küçük Talat´ın hala yeni teşkilatta varlığını sürdürebildiği de kendi ifadesinden anlaşılmakta. Eski Der Zor Mutasarrıfı Salih Zeki´nin de „kurucu“ üye, „Merkez Komitesi“ üyesi olduğu da tartışma götürmez bir durum. Öte yandan Salih Zeki´nin TKP adına Türkiye´ye gönderildiği, Kazım Karabekir olmak üzere birçok kişi ile görüştüğü de hem TKP açısından hem de “Milli Mücadele” cephesi tarafından bilinen bir durum. Yine öte yandan o yıllarda TKP adına hareket eden Süleyman Sami ve Mehmet Emin´in de durumları tam olarak aydınlığa kavuşmuş değil. Bu son iki kişi hakkında „ajan“, „İttihatçı ajan“, „Milli Mücadele´nin ajanı“ gibi sıfatlarla birçok suçlama da bilinmekte. Ayrıca bu iki kişinin Mustafa Suphi ve arkadaşlarının katledilmesi olayından kurtuldukları da biliniyor. Öte yandan Mustafa Suphi´nin yanında Trabzon´a kadar götürdüğü içinde 8.000 altın olduğu iddia edilen bir bavuldan da söz edilmektedir. Hatta kimi yazarlar bu bavul nedeniyle öldürüldüğünü bile iddia edebilmektedirler. 

Aslında benim bu yazıyı yazmamın çıkış nedeni, 3-4 yıl önce başladığım Ermeni tehcirindeki sivil ve askeri yöneticilerin daha doğru bir deyimle tehcirde önemli görevler üstlenmiş olan İttihatçıların biyografileriyle ilgili idi. Salih Zeki adı beni 1916‘dan 1918/21 yıllarındaki TKP´ne götürdü. Esas amacım TKP tarihine ilişkin birşeyler yazmak değil. Son günlerde yeni TKP kurulması girişimlerini duyunca ve „Suphi´den Bilen´e Gelenek Yaşıyor“ pankartını da görünce, herşeyden önce „Dante´nin Cehennemi“nden TKP`ne giden yolda „TKP Merkez Komitesi üyesi“ Salih Zeki´yi hatırladım. “Der Zor dedikleri büyük kasaba / Kesilen Ermeni gelmez hesaba / Osmanlı efratı dönmüş kasapa.” Gerçek tam boyutuyla ve biraz da „tarihin acı bir cilvesi“ olarak karşımda durunca, sadece hatırladım ve eğer gerçeği söylemem gerekirse „içim burkuldu“. Belki biraz da duygusal nedenlerden dolayı. Sanırım sorun bir geleneğe ve/veya siyasi bir geçmişe sahip çıkarken, „kötüleri“ veya „işimize gelmeyenleri“ ayıklayıp, sadece„iyiye“ sahip çıkmaktaki „beceride“ yatmakta. Ancak tarihte olup bitenleri de yok saymak „siyasi bir etik“ olarak ne kadar doğru acaba? Bir dönem bu partinin saflarında yer alanlar olarak sırtımızda oldukça fazla bir yükün olduğu tartışma götürmez. Bu yükü nasıl sırtlayacağımız ve/veya bu yükün altından nasıl kalkacağımız ise meçhul.

Küreselleşme, her ne kadar politik gündeme neoliberalizmin yükselişi ile seksenli yıllardan bu yana girdiyse de, 16. yüzyıldan beri yaşanan bir olgu. Çok kabaca yeryüzündeki tüm kıtalararası iletişim ve ürün akışının yoğunlaşması olarak tanımlanabilecek küreselleşme, daha eskiye de götürülebilir. Ancak bu dönemlerde “yeni dünya” (Kuzey ve Güney Amerika ile Avustralya ve Okyanusya) henüz “keşfedilmediği” için küreselleşmeden söz edemiyoruz. 16. yüzyılda bu kıtalara ulaşan Batılılar, özellikle altın, gümüş gibi değerli madenleri buralardan Avrupa’ya taşıyarak küreselleşmeyi başlattılar. Böylece kapitalizmin toplumsal bir sistem olarak ortaya çıkışını sağlayan sermaye birikimi büyük bir hız kazanmış oluyordu. 18. ve 19. yuzyıllar ise bir yandan dünyanın her tarafında sömürgeciliğin yaygınlaşmasına tanık olurken, öbür yanda ABD’nin ve Latin Amerika ülkelerinin bağımsızlıklarını kazanmaları ile dünyadaki siyasal dengelerin değişmesinin işaretlerini veriyordu.

Küreselleşmenin temel karakteristiği, baştan beri kapitalizmin sermaye birikimini ve sömürüyü artırmaya yönelik bir sömürgeleştirme politikası olmuştur. Bununla birlikte bu sürecin daha etkili bir biçimde gerçekleştirilmesi için teknolojik yenilikler her zaman önem taşımıştır. 1883’te bugünkü Endonezya’da patlayan Krakatoa volkanının dört saat içinde Boston’da basılan gazetelerde haber edilmesi o gün için büyük bir aşamaydı ve bu okyanusları aşan telgraf telleri sayesinde oluyordu.

Peki 1980’lerde neoliberalizm küreselleşmeyi neden gündeme getiriyordu? Bu sorunun yanıtını bulmak için 1960’ların sonlarında bunalıma girmeye başlayan ve 1970’lerde petrol fiyatlarındaki artışla birlikte bunalımın doruğuna ulaştığı sırada kapitalizmin bu dönemi nasıl aşmaya çalıştığına bakmak gerekiyor. İkinci Dünya savaşını izleyen yıllar hızlı bir sanayileşme ve toplumsal refahın neredeyse tüm dünyada arttığı yıllar oldu. Bunu izleyen bunalım başladığında, 1970’lerde ilk tepki sanayinin, işgücünün daha ucuz ve örgütsüz olduğu Üçüncü Dünya ülkelerine taşınması olmuştu. Ancak bunalım buna karşın devam edince, sermaye teknoloji yoğun sektörlere yönelmeye ve daha önce girmemiş olduğu alanlara yönelerek hizmet sektöründe gelişmeye başladı. Bu süreç, otomasyonda görülmemiş bir artışa ve bilgi ağırlıklı bir sermaye birikimine yol açtı. Bir yanda bilgisayar ve iletişim teknolojileri yaşamın her alanına girerken, bir yandan da bağımsız küçük işletmelerin yerine merkezi olarak örgütlenen ve bayiler aracılığı ile yayılan hizmet sektörüne yönelik işletmeler yaygınlaşmaya başladı [1].

Bilgisel sermayenin bu yaygınlaşması ister istemez kapitalist ideologları da yeni sloganlar üretmeye ve bu yeni gelişmeleri kapitalizmin bir zaferi ve insanlığa katkısı olarak sunmaya yöneltti. Neoliberal politikaların yarattığı işsizlik, yoksullaşma, gelir dengesizliğinin derinleşmesi, yaratılan tüketim toplumunun allanıp pullanmasıyla gizlenmeliydi. Sermayenin yapısındaki bu değişikliklerin en göze çarpan sonucu, sanayinin Üçüncü Dünya ülkelerine kayması ve yeni gelişen teknolojiler ile kıtalararası iletişimin yayılması idi. Bu göstergeler küreselleşme adı altında sloganlaştırıldı. Gerçekten de artık yoksul ülkelerde dahi çoğu evde televizyon vardı ve insanlar dünyada olup biteni izler olmuşlardı. Ancak bunlardan daha önemlisi kapitalizm artık yeni pazarlara ve daha önce ulaşamadığı doğal kaynaklara gereksinim duyuyordu. Bu genişleme de daha önce soyutlayarak yok etmeye çalıştığı “sosyalist” ülkeleri pazar ilişkileri içine çekerek ve Üçüncü Dünya ülkelerinde daha önce ulaşamadığı bölgelere girerek gerçekleşecekti. Böylece yumuşama ve silahsızlanma politikaları ile artık kendini tehdit altında hissetmeyen “sosyalist” blok ülke liderlerine kapitalizme yumuşak geçiş olanağı açılmış oluyordu. Daha geniş pazarlara gereksinim duyan kapitalizm artık eski sömürge ilişkileri olmaksızın küresel bir sistem olmaya hazırdı. Pazar ilişkileri, para ve teknoloji ile tüm dünyayı denetleyebileceğine güveniyordu artık.

Böyle bir ortamda Gorbaçev liderliğindeki Sovyetler Birliği açıklık ve yeniden yapılanma politikaları ile kapitalizme yolu açtı. Tüm dünyada neoliberal ekonomik politikalar etkin oldu. Ulusal paralar piyasadaki fiyat dalgalanmalarına açık olmaya başladı. Şirket birleşmeleri ya da uluslararası yatırımlar yoluyla tüm büyük şirketler ulusötesi şirketlere dönüştü. Bu ortamın gerektirdiği internet üzerinden yaygın iletişim gibi teknolojiler de hızla yayılmaya başladı.

DİRENİŞ VE YENİ TEKNOLOJİLER
Ancak bu gelişen teknolojiler yalnızca ulusötesi şirketlere ve egemen güçlere hizmet etmiyordu. Bunlar aynı zamanda daha önce duyulmayan görülmeyen haksızlıkları duyulur ve görülür kılıyordu. Sözgelimi, 1992’de Los Angeles’ta polisin kimsenin görmediğini varsaydığı bir saatte, haksız olarak cadde ortasında acımasızca dövdüğü Rodney King, olayı amatör video kaydedicisi aracılığı ile filme alan bir kişinin yerel basını haberdar etmesi ile büyük bir ayaklanmaya yol açtı. King’in bu şekilde dövülmesi LA polisinin uyguladığı acımasız ırkçı baskının ilk örneği değildi, ancak benzer olaylara daha önce tanık olanların bunu kaydetme olanağı olmamıştı. Oysa 1992’de artık amatör video kayıt aygıtlarını satın almak ve taşımak sıradan insanlar için olanaklıydı. Bu aygıtlar izleyen yıllarda maden ve petrol şirketleri tarafından topraklarından sürülmeye çalışılan yerli topluluklarına karşı yapılan baskıları da bütün dünyaya duyurmak için etkili bir şekilde kullanıldı.

Yerel radyolar, alternatif haber kaynağı olarak ve gerektiğinde hızlı bir şekilde eylemlerin örgütlenmesi için kullanılan bir başka teknoloji. Yüz yüze ilişkilerin ve telefonun sağlayamadığı bir hız ile tepki verilmesi gereken olaylar ayrıntılarıyla duyuruluyor ve gösterilere katılım sağlanabiliyor. 1990’ların ortalarından itibaren ise internetin işyerlerinde, üniversitelerde, okullarda ve evlerde yaygınlaşması ile karşılıklı iletişim olanakları hızla gelişti. Telefonun çok pahalı olduğu ya da güvenilir olmadığı uzak mesafelerle iletişim kolaylaşıyor, yalnız haber metinleri değil fotoğraf ya da video filmleri bile kısa sürede tüm dünyaya yayılabiliyor.

Burada küreselleşmeye karşı en etkili ve uzun süreli direnişi gerşekleştiren Zapatistaları anmak yerinde olacak, çünkü 1994 yılbaşında orada olanlar kısa süre içinde tüm dünyaya duyurulmasaydı ve geniş bir dayanışma hareketi örgütlenmeseydi, bu direniş kısa sürede acımasızca bastırılan bir ayaklanma olarak kalabilirdi. Özellikle internetin böyle bir dayanışmayı örgütlemekte etkin olarak kullanılması Zapatistaların davalarını bütün dünyaya duyurmalarını ve geniş kesimlerin desteğini almalarını kolaylaştırdı. Onları destekleyenler de böylece ABD gibi gelişmiş ülkelerde internet aracılığıyla geniş eylemler örgütleyebileceklerini gördüler ve bu süreç onları 1999’da Seattle’a kadar götürdü.

KÜRESELLEŞME VE DUVARLAR

Dünya Ticaret Örgütü, 1999 Kasımında Seattle’da serbest ticaretin önündeki engelleri kaldırmak için uluslararası bir anlaşma yapmayı amaçlayarak toplanmıştı. Gelişmiş ülkeler ve ulusötesi şirketler Üçüncü Dünya ülkelerinin kendi kaynaklarını korumayı amaçlayan önlemler almalarından rahatsız oluyorlar ve bu kaynakların serbest piyasa ortamında güçlü olanlar tarafından sınırsızca kullanılmasını istiyorlardı. Çevreciler ve ekolojistler buna, doğal kaynakların talanına ve yokedilmesine yol açacağı için karşı duruyorlardı. Giderek artan yoksullaşmayı daha da hızlandıracağı için toplumsal adalet konusunda duyarlı olanlar eylemlerde yerlerini alıyordu. Sendikalar ise serbest ticaretin, sanayi ve hatta hizmet sektöründeki işlerin Üçüncü Dünya ülkelerine daha fazla taşınmasına yol açacağı için DTÖ’ye tepki duyuyorlardı [2]. Bunlara ulusötesi şirketler eliyle endüstrileşen tarımdan etkilenen küçük çiftçi örgütlerinden her türlü ayrımcılığa karşı çıkanlara kadar çok geniş bir katılım da eklendi. Bu tarihe değin bu denli farklı duyarlılıkları olan bu hareketler hiç bu ölçekte bir araya gelmemişlerdi. Eylemin yığınsallığından öte bu denli farklı hareketlerin ortak bir hedefte birleşmeleri önemliydi. Bunun ötesinde Seattle eylemleri yalnızca ABD boyutunda değil uluslararası bir katılımla gerçekleşmişti.

Seattle’ı Melbourne, Prag, Quebec, Göteburg ve Cenova izledi. Dünyanın her tarafında küreselleşmeyi temsil eden DTÖ, DEF(Dünya Ekonomik Forumu) gibi kuruluşların toplantılarına karşı yığınsal eylemler ve bu eylemlerle dayanışma gösterileri örgütleniyordu. Berlin duvarının yıkılışının üzerinden daha henüz 10 yıl geçmişken, duvarları yıkmakla övünen küreselleşmeci kapitalizm, kendi toplantılarını halka karşı korumak için tüm bu kentlerde beton duvarlar örmek ve binlerce polisi bu duvarları korumak için seferber etmek zorunda kalıyordu.

Küreselleşmeciler kendi söylemlerini yalnız bu şekilde yalanlamıyorlardı. Üçüncü Dünya ülkelerinde yoksulluğun giderek artması ve küreselleşmenin yarattığı politik istikrarsızlıklar bu ülkelerden gelişmiş kapitalist ülkelere kaçak yollardan göçü sürekli artırıyordu. Oysa otomasyonun yaygınlaşması işgücü talebini her yerde azaltıyordu ve gelişmiş kapitalist ülkeler için bu göç, yalnızca toplumsal ve ekonomik açıdan dengeleri bozabilecek bir tehditti. Kaçak göçmenler ucuz işgücü sağlasa da, bu durum, mevcut işsizliği istenmeyen boyutlara ulaştırıyordu. Ayrıca belirli ülkelerden büyük oranda göç gelmesi karşısında dinsel ve ırksal farklılıklardan ötürü yerel halk kendi kültürünü tehdit altında görmeye başlıyordu. Bu bir çok ülkede halkın politik eğilimlerini ve tercihlerini etkilemeye ve dolayısıyla hükümetleri önlem almaya yöneltti. Artık küreselleşmeci hükümetler ulusal sınırlarını kaçak göçmenlere karşı korumak için Berlin duvarından daha güçlü duvarlar örmeye, daha sıkı önlemler almaya, gözaltı merkezleri inşa etmeye başladılar. Bu duvarlar belki beton değildi, ama sınır korumak ve kaçak gelenleri gözaltında tutmak için ayrılan kaynaklar hiç bir dönemde görülmemiş boyutlara ulaştı. Duvarlar yalnızca sermayenin ve sömürünün akışı için yıkılmalıydı, insanların özgürce dolaşmaları için değil.

PORTO ALEGRE
Gelişmiş Batı ülkelerinde bu eylemlilikler yaşanırken, Üçüncü Dünya (ya da Güney) ülkeleri de daha az hareketli değildi. Zapatistaların Meksika’nın güneyinde, Chiapas eyaletindeki ayaklanmasına yukarıda değinmiştik. Bu ayaklanma, NAFTA’nın yürürlüğe girdiği gün başlamış olması ve yerli halkların örgütlenmesi sonucu gerçekleşmiş olması açısından çok önemliydi. Bununla birlikte bu tarihten önce ve sonra bir çok ülkede emperyalist küreselleşmeye karşı gösteriler yapıldığını vurgulamak doğru olur. Bolivya’da suyun özelleştirilmesine karşı yığınsal gösteriler olurken, Venezuela’daki muhalefet neoliberalizm karşıtı Hugo Chavez’i ezici bir seçim zaferiyle iktidara getiriyordu. Brezilya’da ise İşçi Partisi önce 1988’de güney eyaletlerinde Porto Alegre gibi kimi önemli kentlerde belediye başkanlığını, ardından da eyalet hükümetini ele geçiriyordu. Böylece gerek Venezuela’da, gerek Brezilya’da katılımcı demokrasiden sıkça söz edilir oldu.

Porto Alegre örneğinde, kimi zaman “doğrudan demokrasi” olarak da nitelendirilen, bu katılımcı demokrasiye biraz yakından bakmakta yarar var. Öncelikle bu kavramın ortaya atılmasında, İşçi Partisi’nin belediye başkan adayı seçimi kazandığı halde --belediye meclisi seçimlerinde aynı başarı elde edilemediği için-- belediye meclisinde çoğunluğu elde etmekten çok uzak olmasının etkisi olduğunu saptamak durumundayız. Vaad ettikleri politikaları belediye meclisinden geçirmek için halkın doğrudan desteğine gereksinimleri vardı. Bu desteği örgütlemek için kenti oluşturan 16 ilçede tüm vatandaşlara açık toplantılar organize edildi. Bu toplantılarda bütçe öncelikleri saptanıyor ve 2’şer delege Katılımcı Bütçe Danışmanı seçiliyor. İlçe toplantılarında saptanan önceliklere göre kent düzeyinde temizlik, yol bakım, eğitim v.b. gibi konulardaki öncelikler saptanıyor. 

Ancak bu önceliklerin nasıl uygulanacağı konusunda oluşturulan Tematik Komisyonlar da söz sahibi. Sendikalar, işveren kuruluşları ve hükümet dışı kuruluşların temsilcilerinden oluşan bu komisyonlar nihai kararlar üzerinde etkili oluyorlar. İlk yıllarda ilçe bazında yapılan toplantılara geniş bir halk katılımı olmuşken, sonraki yıllarda bu katılımın belediye bürokrasinin vereceği kararlar için yalnızca bir danışma forumu olduğu ortaya çıkınca katılım oldukça düştü [3]. Tabanı olmayan, ancak uzman kişiler aracılığı ile kararları manipüle etmeye çalışan sivil toplum kuruluşlarının katıldığı Tematik Komisyonlar daha öne çıktı. Kimi kararların yerel yatırımlarda ekonomik çıkarı olan işverenlerce manipüle edilerek belirlendiği de iddia edilmektedir[4]. Varolan merkezi belediye örgütlenmesine ve bu yapının finans kuruluşlarına bağımlılığına çözüm bulmayı amaçlamayan bu katılımcılık, sonuçta sorunlar karşısında çaresizliğe halkı ortak etmekten başka bir işe yaramamıştır. Halk sözde ilçeler düzeyinde örgütleniyordu, ama karar verme mekanizması doğrudan katılıma olanak vermeyecek boyutta olan kent düzeyinde gerçekleşiyordu. Yatırımlar ilçe düzeyinde değil tüm kent düzeyinde belediye bürokrasisi tarafından organize ediliyordu. Bu durum projelerin çok büyümesine ve büyük finans kuruluşlarına bağımlılık yaratarak, bütçenin büyük bölümünün faiz ödemelerine gitmesiyle sonuçlanıyordu. Tabii bürokrasinin bizzat kendisinin yarattığı maliyeti de unutmamak gerek.

DÜNYA SOSYAL FORUMU


Yukarıda söz ettiğimiz 2000 yılındaki küreselleşme karşıtı gösteriler olurken Brezilya’da İşçi Partisi kendisini iktidara daha yakın görüyor ve uluslararası örgütlenmelerle kendisine destek bulmaya çalışıyordu. Aynı dönemde Avrupa’da, uluslararası finans işlemlerinden alınacak binde bir gibi bir vergi ile küresel adaletsizliğe çözüm aramayı savunan ATTAC(Finanssal İşlemlerin Vatandaşlara Yardım İçin Vergilendirilmesi Birliği), küreselleşme karşıtı hareket içinde reformcuların ağırlığını artırmaya çalışıyordu. Sonuçta bunlar kimi diğer küresel örgütleri de yanlarına alarak 2001 yılında Porto Alegre’de Dünya Sosyal Forumunu(DSF) organize ettiler[5]. Bu forum Dünya Ekonomik Forumu(DEF) ile aynı tarihte yapılarak, orada ele alınmayan toplumsal sorunları tartışmayı ve çözümler geliştirmeyi amaçlıyordu. DEF’na seçenek olarak ortaya çıkmakla birlikte daha baştan Brezilya İşçi Partisinin iktidar mücadelesine gölge düşürebilecek katılımcıların dışlanması ile organize edilmişti. Siyasal partilere değil sivil toplum kuruluşlarına dayandığını iddia eden DSF, Zapatistaları silaha başvurdukları iddiası ile dışlıyordu. Anarşist ve özgürlükçü örgütler ise doğrudan dışlanmasalar dahi organizasyon ve karar verme sürecine katılmaları engelleniyordu.

Birinci DSF “Başka bir Dünya Mümkün” sloganını yaygınlaştırarak büyük etkiler yaratırken gerçekte geniş sayılamayacak bir katılımla gerçekleşmişti (yaklaşık 15 bin). Ancak hiyerarşik bir örgütlenme tarzı yerine tüm hareketlere açık bir forum olma iddiası ile ortaya çıkması önemli bir çekim noktası olmasına yol açtı. İkinci DSF böylece 2002 yılı Şubatında 75 bin kişilik bir katılımla yapıldı. Bu katılımcıların büyük çoğunluğu yalnızca yapılan gösterilere katılmış dahi olsa bu büyük bir desteği ifade ediyordu. Anarşistler ve diğer özgürlükçülerin bir bölümü ise önceki DSF’de tüm kararların İşçi Partisi ve ATTAC tarafından belirlenmiş olmasını gözönüne alarak, ayrı bir mekanda paralel bir konferans örgütlemeyi yeğlediler. Çoğunluğu Latin Amerika ülkeleri olmak üzere 17 ülkeden 150 katılımcı bu toplantılarda bir çok konuyu ele aldılar[6]. DSF toplantılarında ise yalnız Zapatistalar değil Arjantin’in doğrudan demokrasi deneyimlerine dahi, son anda yapılan konuşmacı değişiklikleri ile yer verilmemeye çalışıldı.

Özellikle İkinci forumdan sonra dünyanın her yanında kent sosyal forumları ve bunların bir araya geldiği kıta forumları örgütlenmeye başlandı. Bu forumlar kimi yerde daha açık ve demokratik olabiliyorlarsa da kıta forumlarının yapısı DSF yapısından pek farklı olamadı. Sözgelimi ATTAC benzeri reformcu kuruluşlar ve İtalyan Komünist Partisinin devamı olan reformcu sol tarafından denetlendiği öne sürülen Avrupa Sosyal Forumu’na kimi radikal örgütler hiç katılmamayı savundular[7].

Ocak 2003’te Üçüncüsü yine Porto Alegre’de yapılan DSF’na bu kez 100 bin kişi katıldı ve 1000 forum toplantısı yapıldı (günde 200 adet). Açılışta devlet başkanlığı seçimini farklı bir şekilde kazanarak daha henüz İşçi Partisini iktidara taşımış olan Lula Da Silva davetli olarak, Venezüela devlet başkanı Hugo Chavez ise davetsiz olarak konuşmalar yaptılar. Yeni katılımcıların arasında ICFTU (“Özgür” Sendikalar Uluslararası Konfederasyonu) başkanı da vardı. Bürokratik sendikaların ve resmi devlet yetkililerinin bu artan katılımıyla birlikte açılış konuşmalarını yorumlayan Naomi Klein, daha önceki forumlarda “yeni” olmaya vurgu yapılırken bu kez “büyük” olmaya vurgu yapıldığını belirtiyor ve bu sol devlet başkanlarınca Forumun rehin alındığını söylüyordu. Bu rehin alınma ve kaçırılma ile forum “olgunlaşıyor”, “ciddileşiyor” ve eski solun başarısız projelerinin mezarları arasında, seçim kazanarak toplumu değiştirme projeleri küreselleşme karşıtı harekete, katılımı artırıcı çözümleri gölgede bırakacak şekilde sunuluyordu[8].People’s Global Action’dan (PGA, Halkın Küresel Eylemi) Andrej Grubacic ise Naomi Klein ile bu konuda hemfikir olmadığını söylüyor, “çünkü o zaten hiç bir zaman bizim forumumuz olmamıştı” diyor. “Başka bir Dünya Mümkün” sloganının Zapatista’lardan geldiğini anımsatarak, Forumdaki bu konuşmaları otoriterlik karşıtı olanların istismar edilmesi olarak niteliyor[9].

Açılış konuşmalarının ötesinde kimi forumların yerlerinin bir kaç kez değiştirilmesi, toplantı mekanlarının birbirinden uzak olması ve bu yerlerin bulunmasındaki zorluklar Üçüncü DSF’nun dile getirilen olumsuzluklarıydı. Eğer bu olumsuzluklar her eğilimdeki kesimleri eşit şekilde etkilemiş olsaydı belki bu denli dile getirilmezdi. Sendikalar veya ATTAC gibi büyük hükümet dışı kuruluşların desteklediği toplantılar çok iyi duyurulup organize edilirken, kapitalizme seçenek getirmeye çalışan forumların yerleri değiştiriliyor, ulaşılması en güç yerlere atılıyordu. Katılımcı Ekonomi önerisiyle tanınan Michael Albert’in, Z magazinin katkısı ile organize ettiği Kapitalizmden Sonra Yaşam forumu bunlardan biriydi ve sonuçta aksaklıklardan ötürü kimse bu foruma katılamadı [10].

DSF İÇİNDEKİ ANA EĞİLİMLER


DSF’na katılan kuruluşlardan yukarıda kısaca söz ettiysek de bunların benimsediği politik eğilimleri de kategorik olarak kısaca analiz etmekte yarar var. Brezilya İşçi Partisi ile İtalya’daki Demokratik Sol ve Komünist Yeniden Oluşum gibi Avrupa’daki Komünist Partilerin devamı olan partileri bu anlamda birinci ve en etkin kategori olarak görebiliriz. Bu partiler, denetledikleri sendikalar ve köylü örgütleri gibi yığınsal örgütler aracılığı ile belirleyici olmaya çalışıyorlar. Bu partilerin kimi söylemleri anti-kapitalist dahi olsa, esas olarak varolan uluslararası ekonomik yapıyı reformlar yoluyla daha adaletli bir hale getirmeyi ve ulusal kalkınma yoluyla toplumsal sorunlara devletçi çözümler bulmaya çalışıyorlar[11].
Anti-kapitalist olmakla birlikte devletçi çözümleri savunan diğer sol partileri ayrı bir kategori olarak görmek daha doğru olur. Bunlar daha çok enternasyonalist özelliklerini de koruyan Trotskist partilerdir. DSF ve kıta forumlarından çok yerel kent forumlarında daha etkin olabilmektedirler. Bu forumları kendi politik doğrultularında örgütlenmenin bir aracı olarak ele almaktadırlar.

Bir diğer önemli kategori hükümet dışı kuruluşlardır. Bunların ATTAC gibi kimileri uluslararası spekülatif finans hareketlerinin kendisini dahi sorgulamadan bunların vergilendirilmesi yoluyla çözümler üretilebileceğini savunacak denli sınırlı bir bakış açısına sahiptir. Radikal çevre örgütleri gibi göreli olarak daha bağımsız olanları ise hükümetlere yapılacak baskıyla uluslararası ilişkilerin reforme edilebileceğini, ulusötesi şirketlerin etkinliklerinin sınırlanabileceğini ve böylece ekolojik sorunların ve toplumsal adaletsizliğin azaltılabileceğini savunmaktadırlar. Devlet fonlarına ya da şirketlerden beslenen vakıflara dayanan kuruluşlar ise genelde tek bir sorunla ilgilenmekte ve küresel sorunların tümünün birbirine bağımlı olduğunu dahi gözden kaçırmayı yeğlemektedirler. Sivil toplum kuruluşları olarak da adlandırılan tüm bu örgütlerden anti-kapitalist bir çıkışı yönlendirmelerini beklemek olanaksızdır. Ancak sahip oldukları mali kaynaklarla orantılı olarak anti-kapitalist eylemciler de dahil olmak üzere geniş bir kesim için çekim odağı olmaktadırlar.

Son olarak anti-kapitalist ve anti-otoriter örgütleri bir kategori olarak ele alabiliriz. Kendi içinde çok çeşitli yaklaşımları barındırmakla birlikte, bu kapsamda olup yukarıda değindiğimiz gibi forumlarda yer alabilecekken katılmamayı tercih eden örgütler de var. Bunlara bir diğer örnek ise 10 milyon Hintli köylünün desteklediği KRRS(Karnataka Eyaleti Çiftçiler Birliği). PGA’nin oluşmasına da öncülük eden bu köylü örgütü, ATTAC başkanının tutarsız açıklamalarına ilişkin sorularına tatmin edici yanıtlar alamayınca DSF’na katılmamıştır. Zapatistalar Foruma kabul edilmezken insan hakları ihlalleriyle suçlanan Chiapas valisinin ve göçmenlere karşı acımasız politikaları ile bilinen Fransız bakanın foruma katılması sordukları sorulardan bazılarıdır. KRRS, Asya Sosyal Forumuna da halk tarafından bilinmeyen örgütlerce girişimin başlatıldığı ve yığınsal örgütlerin uzantı gibi ele alındığı gerekçesiyle katılmadı[12].

BİR İDEOLOJİK YENİLENME OLARAK KÜRESELLEŞME

Burada geriye dönüp küreselleşme kavramının nasıl bir ideolojik boşluğu doldurmak için yaratıldığına ve bunun seçeneğine bakmakta yarar var. Avrupa’lı sömürgeciliğin İspanya ve Portekiz eliyle başladığı ilk dönemlere bakacak olursak, Hrıstiyanlığın çok güçlü bir ideolojik araç olarak kullanıldığını görürüz. Bugün dahi dünyada Hrıstiyanlığın en güçlü olduğu kıta Latin Amerika’dır. İlk doğduğu dönemde evrenselci bir anlayış geliştirmiş olan bu din, o dönemde artık dogmacılığın en ileri düzeyine ulaşmış ve yerli halkların kültürlerini aşağı görmenin ve yok etmenin bir aracı haline gelmişti. Sömürgeleştirme askeri gücün yanısıra Hrıstiyan misyonerlerce yürütülüyor ve yerli kültürler ortadan kaldırılmaya çalışılıyordu.

Ancak bu dogmatik dinsel yaklaşım, gelişen kapitalizmin gereklerine yanıt vermediği gibi mutlakiyetçi krallıklar gibi ayak bağı oldu. Sanayileşme aşamasına gelen kapitalizm, aydınlanma çağında geliştirilen hümanist, evrenselci düşünceleri kendi ideolojisine yerleştirmeyi yeğledi. Fransız devrimi böylece laik bir eşitlik, adalet ve kardeşlik sloganı ile gerçekleşti. Bununla birlikte bu laik eşitlikçiliğin evrenselciliği ancak Avrupalılar için geçerliydi. Sanayileşme sömürgeleştirmeyi gerektirdiğinde bu halklar için eşitlikten söz edilmiyordu. Böylece Antik Yunan’dan bu yana insanlığın hedeflediği evrenselcilik bir kez daha sözde kaldı. Burjuva ideolojisinin bu konuda başarısızlığı ve ikiyüzlülüğü yirminci yüzyılda özellikle “komünizm” tehditi ile haklılaştırılmaya çalışıldı. Halkların bu tehdite karşı her yol denenerek “korunması” gerekiyordu.

1980’lerde ise artık bu tehdit ortadan kalkmıştı ve sanayileşmiş tüketim toplumunun homojen kültürünü yaymak için yeni sloganlara gerek vardı. Bu kültür kendisini sorgulayacak her türlü kültürel zenginliği yerelci ve gerici olarak niteleyip ortadan kaldırmak durumundaydı. Yerel zenginliklere değer veren evrenselci bir anlayış yerine onları dışlayıcı bir küreselci anlayış kampanyası böylece başlatıldı. Hatta bu, küreselciliğe seçenek yaratmaya çalışanları dahi etkiledi. Seçenek olarak, tüm yerel zenginliklerin bir sentezi olması gereken evrenselcilik değil, daha adil bir küreselleşme ortaya kondu. Oysa bu, yine belirli bir kültürde yaratılmış olan bir seçenek olarak yerel zenginlikleri dışlamak durumunda olacak. Sözcüğün başta belirlediğimiz anlamına bakacak olursak bunu daha net olarak görürüz. Evrenselci bir anlayışı benimsemiş bir dünya, belki bugünkünden daha fazla iletişime gerek duyacak, ama bu boyutta bir mal ve hizmet akışına gerek duyacağı çok kuşkulu. Çünkü bu mal ve hizmet akışı esas olarak sömürüye dayalı ilişkilere yarıyor. Bunun seçeneği ise üretim bilgisinin evrenselci bir anlayışla karşılıklı olarak paylaşılmasıdır. Yoksa alışverişin daha adil koşullarda yapılması değil.

SOSYAL FORUMLARA YAKLAŞIM NE OLMALI ?

Sosyal forum örgütlenmeleri küreselleşme karşıtı hareketin içinden çıkmıştır. Ancak aynı zamanda bir hareketler hareketi olan bu hareketin reformcu kesimleri tarafından ve yukarıdan aşağıya bir örgütlenme ile yaratılmıştır. Bu durum gerçekte küreselleşme karşıtı hareketin yeterince olgunlaşmadığının ve küreselleşmeyi aşacak hedeflere yönelmekte yetersiz kaldığının bir göstergesidir. Ulusal kalkınmacı politikalarla ve DTÖ gibi yapıların reforme edilerek uluslararası sistemin değiştirilmesiyle günümüzün sorunlarının çözüleceğini öngören yaklaşımlarla küreselleşmenin aşılması olası değildir. Bu yaklaşımlarla ezilen halkın sorunları belki biraz hafifletilebilir, ama evrenselci değerlere dayanan bir toplum yaratılamaz. Anti-otoriter, özgürlükçü bir açıdan soruna bakıldığında bu forumların küreselleşmenin evrenselci bir şekilde aşılmasına hizmet edip edemeyeceği sorgulanmalıdır. Tarihi ters yöne çevirip ulusal devletlere dayalı çözümler üretmek eski hataların bir yinelenmesi olacaktır. Reforme edilmiş bir küresel pazar sistemi, “başka bir dünya” değil, ancak kapitalizmin daha uygar bir versiyonu olabilir. Hedeflenmesi gereken ulusal sınırların ve dargörüşlülüğün yok edildiği, insanlığın doğrudan demokrasi yoluyla geliştirilen evrensel etik değerlere dayalı olarak örgütlenmesidir.

Ne yazık ki şu anki yapısı ile sosyal forumların bu doğrultuya yönelmesi olanaksız görünmektedir. Ancak bu anlayışı benimseyen örgütler bir yandan kendi aralarındaki ağları geliştirirken bir yandan da özellikle yerel forumlar aracılığı ile diğer eylemcilere ulaşabilirler. Bu bir yandan anti-kapitalist olup hükümet dışı kuruluşların maddi olanaklarının cazibesine kapılan bir çok eylemciyi etkilemek açısından işlevli olabilir, öbür yandan da devletçi solun defalarca iflas etmesine karşın halen etki alanında tuttuğu geniş bir kesime ulaşmak açısından önemlidir. Bununla birlikte katılınan sosyal forumlarda edilgen bir izleyici değil, özerk alanlar yaratarak alternatif politikaları ortaya koymak önemli. Böylece gerek katılmamayı yeğleyenlerce dışarıdan, gerek katılmayı yeğleyenlerce içeriden gelen baskıyla sosyal forumlar kendi amacı içinde tutarlı olmaya zorlanacaktır. Bu zorlama DSF’nu devrimci bir yöne çekemeyecek dahi olsa onu aşacak, anti-otoriter ve anti-kapitalist bir ağın ortaya çıkmasına hizmet edecektir.

Bu noktada DSF’na eleştirel yaklaşımlarla birlikte katılmayı savunan Ezequiel Adamovsky’nin, Dünya Toplumsal Hareketleri Ağı oluşturulma çabasını zaten oluşmakta olan bir ağın DSF denetimine alınma çabası olduğunu belirten sesine kulak verelim: “Artık Örgütlenme Komitesinin, daha saydam işleyiş mekanizmalarını benimsemesi ve karar verme sürecini toplumsal hareketlere devretmesi zamanı geldi. Ancak bunun aksine, DSF’nu büyük ölçüde denetleyen kimi örgütler –ATTAC Fransa, CUT and MST (Brezilya), Küresel Güney’e Odaklanma (Tayland) ve Kadınların Dünya Yürüyüşü (Quebec, Kanada)—Toplumsal Hareketlerin Dünya Ağı’nı (THDA) yaratmaya giriştiler.

“Toplumsal hareketlerin ‘daha kalıcı düzeyde’ eşgüdümü düşüncesi tartışmasız önemlidir. Eğer bu ağ tam olarak tüm dünyadaki toplumsal hareketleri temsil edecekse, bu birkaç örgütün eline bırakılamayacak kadar çok önemlidir. Fakat THDA’nın ilkelerini kim yazdı? Kim onun nasıl örgütleneceğine karar verdi? Daha önemlisi kim Sekretaryayı seçti, hatta bir Sekretaryaya gerek olduğuna karar verdi? Elbette benim ait olduğum hareket değil, ya da Arjantin’deki hiç bir hareket değil, ya da bildiğim kadarıyla diğer ülkelerdeki hareketlerin çoğu tarafından değil. Piqueteros, Bolivyalı cocalero köylüleri, Avrupalı Sınırlara Hayır eylemcileri, Güney Afrikalı boşaltma karşıtı kampanyayı yürütenler ve diğerleri bu konuyu tartıştı mı? Eğer neden sözettiğimden haberleri varsa şaşarım. Toplumsal hareketlerin yerel halk örgütü eylemcileri o toplantılarda değildiler. Ve en azından hareketlerin, önerilenleri ülkelerinde tartışması ve görüşlerini iletmeleri için ilk önerinin önceden onlara ulaştırılması için hiç de doyurucu çaba harcanmadı.”[13]

Umalım ki insanlığı doğrudan demokrasiye götürebilecek forumlar ve toplumsal hareketler ağı çok gecikmeden bu anlayışların aşılması ile yaşama geçirilebilsin.

[1] Bkz. Chaia Heller, “McDonalds, Mtv ve Monsanto: Bilgisel Sermaye Çağında Biyoteknoloji Yükselişi”, Toplumsal Ekoloji, Sayı 2 (Güz 2002), sy. 108-119, çev: Halide Demir ve Reha Alpay, “Teknoloji: Nasıl Geliştirildi? Nasıl geliştirilmeli?” Toplumsal Ekoloji, Sayı 2 (Güz 2002), sy. 97-107
[2] Burada sendikaların yaklaşımının dargörüşlü ve ulusalcı olduğunu belirtmekte yarar var. İşlerini yitirenlerin sahip olması gereken toplumsal güvenceler çok önemli olmakla birlikte, gelişmiş bir ülkede ulusal düzeyde işsizlik artacak gerekçesiyle gümrüklerin artırılmasını, kota uygulamalarını desteklemek sorunu bir başka ülkenin halkı aleyhine çözmeyi beklemektir.
[3] “KENT SAKİNLERİ KENTLERİNİ GERÇEKTEN YÖNETMEYE BAŞLAYINCA”, Derleme, Çeviren Bülent Tanatar
[4] Bu konuda Brezilya’daki en büyük işçi sendikası konfederasyonu TUC’un kimi yöneticilerince İkinci Dünya Sosyal Forumuna gönderilen metine bakılabilir: “CRITIQUE OF PORTO ALEGRE, Open Letter to the Trade Unionists and Activists Participating in the World Social Forum 2002 in Porto Alegre, Brazil”.İngilizce çeviri New York sosyal forumunun web sitesinde yayınlanmıştı (http://www.nycsocialforum.org). Özet bir Türkçe çeviri İstanbul Sosyal Forumu’nun yahoogroups’taki tartışma listesi arşivinde bulunabilir.
[5] DSF ve yerel forumlar için, bkz. Abdullah Anar , “Dünya Sosyal Forumu”, Toplumsal Ekoloji, Sayı 2 (Güz 2002), sy. 76
[6] Jason Adams, “Jornadas Anarquistas: Anarchist Convergence in Porto Alegre, Brazil”ASK, Anarcho-Syndicalist Review, Sayı: 34 (Bahar 2002), Sayfa 24
[7] “Who Controls the European Social Forum?”, http://web.inter.nl.net/users/Paul.Treanor/esf.html
[8] Naomi Klein, `What happened to the new Left,” http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/naomiklein.htm
[9] Andrej Grubacic, “Life After Social Forums”, http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/life-after-sf.htm
[10] Michael Albert, “What happened in Porto Alegre”, http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/albertroy.htm
[11] Devletçi çözümlerin açmazları için bkz. Şadi İdem, “Alternatif Küreselleşme Karşıtı Hareket ve Devlet Yönetimi”, Toplumsal Ekoloji, bu sayıda
[12] Prof. M.D. Nanjundaswamy, “KRRS Reservations on ASF”, http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/asia2003/krrs.htm
[13] Ezequiel Adamovsky, “Another Forum is Possible, Whose Bridges are We Building? Do We Need a New International?”,http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/anotherforum.htm[/b]









SOSYAL FORUMLARA YAKLAŞIM NE OLMALI ?







13]



1] Bkz. Chaia Heller, “McDonalds, Mtv ve Monsanto: Bilgisel Sermaye Çağında Biyoteknoloji Yükselişi”, Toplumsal Ekoloji, Sayı 2 (Güz 2002), sy. 108-119, çev: Halide Demir ve Reha Alpay, “Teknoloji: Nasıl Geliştirildi? Nasıl geliştirilmeli?” Toplumsal Ekoloji, Sayı 2 (Güz 2002), sy. 97-107
[2] Burada sendikaların yaklaşımının dargörüşlü ve ulusalcı olduğunu belirtmekte yarar var. İşlerini yitirenlerin sahip olması gereken toplumsal güvenceler çok önemli olmakla birlikte, gelişmiş bir ülkede ulusal düzeyde işsizlik artacak gerekçesiyle gümrüklerin artırılmasını, kota uygulamalarını desteklemek sorunu bir başka ülkenin halkı aleyhine çözmeyi beklemektir.
[3] “KENT SAKİNLERİ KENTLERİNİ GERÇEKTEN YÖNETMEYE BAŞLAYINCA”, Derleme, Çeviren Bülent Tanatar
[4] Bu konuda Brezilya’daki en büyük işçi sendikası konfederasyonu TUC’un kimi yöneticilerince İkinci Dünya Sosyal Forumuna gönderilen metine bakılabilir: “CRITIQUE OF PORTO ALEGRE, Open Letter to the Trade Unionists and Activists Participating in the World Social Forum 2002 in Porto Alegre, Brazil”.İngilizce çeviri New York sosyal forumunun web sitesinde yayınlanmıştı (http://www.nycsocialforum.org). Özet bir Türkçe çeviri İstanbul Sosyal Forumu’nun yahoogroups’taki tartışma listesi arşivinde bulunabilir.
[5] DSF ve yerel forumlar için, bkz. Abdullah Anar , “Dünya Sosyal Forumu”, Toplumsal Ekoloji, Sayı 2 (Güz 2002), sy. 76
[6] Jason Adams, “Jornadas Anarquistas: Anarchist Convergence in Porto Alegre, Brazil”ASK, Anarcho-Syndicalist Review, Sayı: 34 (Bahar 2002), Sayfa 24
[7] “Who Controls the European Social Forum?”, http://web.inter.nl.net/users/Paul.Treanor/esf.html
[8] Naomi Klein, `What happened to the new Left,” http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/naomiklein.htm
[9] Andrej Grubacic, “Life After Social Forums”, http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/life-after-sf.htm
[10] Michael Albert, “What happened in Porto Alegre”, http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/albertroy.htm
[11] Devletçi çözümlerin açmazları için bkz. Şadi İdem, “Alternatif Küreselleşme Karşıtı Hareket ve Devlet Yönetimi”, Toplumsal Ekoloji, bu sayıda
[12] Prof. M.D. Nanjundaswamy, “KRRS Reservations on ASF”, http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/asia2003/krrs.htm
[13] Ezequiel Adamovsky, “Another Forum is Possible, Whose Bridges are We Building? Do We Need a New International?”,http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/anotherforum.htm[/b]
...faaliyetlerinden daha öncede bahsettiğim Van Valisi Cevdet Bey'in ünü tüm Ermenistan'a yayılmıştı. Cevdet bu ülkenin her köşesinde "Başkale nalbantı" olarak biliniyordu çünkü bu işkence uzmanı, Ermeni kurbanlarının ayaklarına at nalı çakarak, bütün işkenceler arasında başyapıt olabilecek bir işkence yöntemi keşfetmişti.

“Halkımızca bilinen yeminli Türk mahkumlarından on altısının Malta´dan kaçtıkları kamuoyuna açıklanmış bulunmaktadır. Bunlardan ikisi 1. Dünya Harbi´nde önemli görevler alan General Ali İhsan ve Mahmud Kamil paşalardır. Kaçan mahkumlar arasında en azılı iki Türk katili de bulunmaktadır. Bunlardan biri Trabzon´daki İttihad ve Terakki Cemiyeti´nin celladı ki, 1915´te Ermenileri boğma harekatının öncüsü idi. Kendisi henüz anne kucağında olan bebeklerin dahi denize atılmasına sebep olan şahıstır. Diğeri ise Enver Paşa´nın kayınbiraderi Cevat Paşa olup, Van´daki katliamı emreden ve Ermeni Patriki tarafından Sivas rahipliğine atanmış olan zatı katletmeden önce ayaklarına nal vurarak ata bağlayıp şehrin etrafında sürükleyerek öldüren kişidir ve Ermeni Patriği tarafından suçlandırılmaktadır. Bu iki azılı da bir yelkenli ile diğerleri ile birlikte kaçmaya muvafak olmuştur.“ 

s „İstiklal Harbi ve Gizli Cihetleri„Bu arada iki zengin arkadaş, pasaport ile vapura binip kaçmaya muvaffak oldu. Biri Van Valisi Cevdet, diğeri Acente Mustafa Bey idi. Kaçtıklarını anlayınca, beni aralarına almadıklarından dolayı, günlerce bu iki yoldaşa kızgınlığım geçmedi.“

Yakın Tarihte Gördüklerimve Geçirdiklerim“ "Çok mert ve dinamik bir insan olan dostum eski Van valisiValilerden Cevdet Bey Polveristan'daki en hoş mizaçlı arkadaşlardan biriydi. Muhtaç olan arkadaşlara hiç belli etmeden yardım ederdi. Bugün eşine rast gelinmeyecek kadar mert bir insandı. Babası Tahir Paşa Van'da yıllarca valilik etmişti. Kendisi de Van valisi oluncaya kadar bütün idare hayatını Van'ın civarında geçirmişti. Van'da Çatak kaymakamlığında bulunduğu sırada başından geçen şu hadise mertliğinin bir örneğidir: Rus Konsolosu, bilmem ne sebeple kendisine Cevdet Bey‘den hakaret görmüş sayarak, tarziye (özür) istemiş, vali ve kumandanla konuşmuş. Konsolosun bir ziyafet vermesi ve Cevdet Bey‘in ziyafete gelip tarziye vermesi kararlaştırılmış. Cevdet Bey‘in bunu önlemek için vali ve kumandana olan ricaları para etmemiş. Bunun üzerine ziyafet akşamı tabancasını çekip, dizini bir kurşunla yaralamış, haftalarca yaralı olarak yatmış, tarziye işi de böylece ortadan kalkmış.“

"Zindanda bulunanların tabii derdi, buradan kurtulmaktı. Kurtulmanın üç yolu vardı: Kaçmak, şahsi olarak serbest bırakılmak, toplu olarak veya gruplar halinde kurtulmak...Esirliğe karşı isyan hissi duydukça insanın zihni bu üç yola ait ihtimaller arasında dolaşıyordu. Aramızda kaçmayı ciddi surette düşünenler ve bir düzüne yol arayanlar da vardı. Nitekim sonradan bu yolu bulanlar da oldu. Eski Van valisi Cevdet Tahir Bey ateşli kaçış sevdalısıydı. Gece gündüz plan yapmak ve çare aramakla uğraşırdı. Düşündüklerini bana açar ve beni de beraber kaçmaya sürüklemek isterdi. Ben onun hesabına çare düşünmekle beraber, kendim kaçmaya pek taraftar değildim. Bir defa tabiat itibarıyla iyimserim. Az zamanda kurtulacağımıza kendi kendimi inandırmak için kırk delil buluyordum. Sonra, l6 Mart'tan sonra Milli Kuvvetler taraftarı diye tutulanların daha kolay kurtulmak ümidi vardı. Ben kaçacak olursam gazetenin kapanması ve birçok arkadaşın açıkta kalması tehlikesi olabilirdi. Cevdet Bey o kadar azim ve sebatla işe sarılmıştı ki, günün birinde Kırzade Mustafa Bey‘le beraber kaçmanın yolunu buldu.“

fanatik müslüman” „devlet yararına bu Hıristiyanın yok edilmesi gerekir“Bediüzzaman`ı ilk keşfeden Osmanlı devlet adamlarından“

Son Şahitler Bediüzzaman´ı Anlatıyor“ "Bediüzzaman Kafkas Cephesinde Enver Paşa ve fırka kumandanının hayranlıkla takdir ettikleri hizmet-i cihadiyeyi yaptıktan sonra Rus kuvvetlerinin ilerlemesinden dolayı Van 'a çekildi. Van' ın tahliyesi ve Rusların hücumu sırasında, bir kısım müdafaaya karar verdikleri halde, geri çekilen Van Valisi Cevdet Bey´in ısrarıyla Vastan (Gevaş) kasabasına çekildi. Cevdet Bey´den 1916 Haziran sayısında Harb Mecmuası da sitayişle bahsetmektedir.”



Mevlid: Aile büyüğümüz, eski valilerden Cevdet Tahir Belbez´in ruhuna ithaf edilmek üzere, vefatının 40 ıncı gününe tesadüf eden bugün, öğle namazını müteakip, Şişli Camii Şerifinde Hafız Esad Gerede tarafından mevlid okunacak, hatim duası yapılacaktır. Akraba ve tallukat ile kendisini sevenlerin, din kardeşlerimizin teşrifleri rica olunur. Belbez Ailesi.“

Merhum Vezir Tahir Paşa ile merhume Bedriye Hanım´ın oğulları, merhum Hüsnü Zadil, Merziye Zadil´in damatları, merhum Cevdet ve Necdet Belbez, merhume Fikriye Koper, Naime Ispanakçı, Münime Altay, Münibe Yaşın ve Mükrime Bilgişin, Fikret Belbez, Fahrünisa Eliyeşil, Mihrünisa Devrin´in kardeşleri, Enver Bozyakalı´nın manevi kardeşi, Ekmel Fuat Zadil, Beraet Renda´nın enişteleri, merhum Tahir Belbez ile Musa Giray, Belma Belbez Giray´ın çok kıymetli babaları, Hiko´ları, Bedia Belbez´in çok sevgili eşi Prof. Dr. Hikmet Belbez´i 22 Mart 1984 günü kaybetmenin ıstırabı içindeyiz.„