Harput Hazar (Gölcük) Gölü: İki efsane, bir gerçek



Harput Hazar (Gölcük) Gölü: İki efsane, bir gerçek 


Herhangi bir yer tanıtılırken özellikle turizm hedefli ise genellikle tarihin içine efsaneler de katılır. Böylelikle daha cazip hale getirildiği düşünülür. Gerçek tarihin araştırılmadığı yerde, söz efsanelere bırakılır. Efsane anlatmak o yerin tarihini „hafifletir“. Ya da görülmemesi veya duyulmaması istenen bir tarihin yerini efsanelerin almasının belki de „ideolojik“ bir arka planı vardır. Çünkü tarihiniz ne kadar „temiz“ ise o kadar makbuldür. 

Elazığ-Diyarbakır karayolu üzerinde, Elazığ´a 22 kilometre uzaklıktaki bir göl vardır. Eskiden Gölcük Gölü olarak anılırmış. Şimdiki Türkiye haritalarında Hazar Gölü olarak geçer. Hazarbaba ve Mastar dağları arasına sıkışıp kalmış, tektonik yani yeraltı kütlelerinin yer değiştirmesi sonucu oluşmuş bir göl. Uzunluğu 22, genişliği 5-6 kilometre kadar. Hazar gölünden aşırı su pompalanması sonucu, su seviyesinin düşmesi ile 1980 yılında batık yapılar ortaya çıkmış. Bu tarihi kalıntıların 11. ve 12. yüzyılda bir Ermeni şehri olan Dzovk´ta bir saraya ve Surp Nişan Manastırı´na ait olduğu saptanmış. Kilise Adası civarında başlayan bu tarihi kalıntılar Sivrice köyüne kadar uzanıyormuş. Bu tarihi kalıntılar Hazar gölünün tabanında bulunmuş. Hazar gölü şimdilerde turistik bir merkez olma yolunda. Bu göl şimdi SIT alanı. Çevresinde çok sayıda dinlenme tesisleri bulunmakta. Bu göl hakkında iki efsane anlatılır. 

Gölün yerinde olan büyük bir şehre birgün dilenci bir kadın gelmiş. Dilenci ev ev dolaşıp tuz istemiş. Ancak sadece bir evden tuz vermişler. Bu duruma çok kızan dilenci „İnşallah bu gece sabaha kadar tuz veren evin dışındakileri su keser“ diye bedduada bulunmuş. Sabahleyin su basan şehirde sadece dilenciye tuz veren ev sağlam kalabilmiş. 

Hazar Gölü hakkındaki ikinci efsane sanki eskiden orada yaşayanlara işaret etmekte. Gölün ortasındaki kilisenin papazı gündüz çalışır, harmanını toplar, akşam geç saatlerde eve gelirmiş. Papazın çok güzel olan kızı kıyı köylerdeki bir Türk gencine aşık olmuş. Delikanlı yüzerek kiliseye gelir kızla buluşurmuş. Delikanlı kıza „gece pencereye bir mum bırak. Ben ışığı görüp gelirim“ demiş. Uzun süre devam eden bu ilişki, halk tarafından duyulmuş ve papaza durumu anlatmışlar. Birgün papaz eve geç dönmüş ve penceredeki mumu görünce, mumu oradan kaldırmış. Delikanlı gece buluşacağı adayı bulamamış, ararken yorgun düşüp boğulmuş. Kız delikanlının gelmediğini görünce, belki onu bulabilirim ümidiyle kiliseden uzaklamış. Geri dönerken kaybolmuş ve kız da gölde boğulmuş. Efsaneye göre Türk genci ile Hıristiyan bir kızın aşkları suyun altında devam etmekte imiş. Özellikle ikinci efsane benim daha hoşuma gitti. Ama ne de olsa bir efsane. 

Kilise, papaz, Kilise Adası, gölün tabanında bulunan tarihi kalıntıların Ermeni krallığına ait olduğunun saptanması, bir zamanlar Anadolu´da var olan Ermeni medeniyetinin önemli ip uçları olsa gerek. Hazar (Gölcük) gölü ile ilgili anlatılanlarda sadece efsaneler yok. Aşağıda okurlara, gerçek olayı/olayları aktaran bir alıntı aktarmak istiyorum. Bu gerçek olayı, Birinci Dünya Savaşı sırasında Harput´taki Amerikan Konsolosu Leslie Davis anlatır. Hazar (Gölcük) Gölü ve yakınlarında olan bitenleri Leslie Davis´ten okuyalım. ( Bu çeviri, Wolfgang Gust´un -Wolfgang-gust.net- internet sayfasındaki bir kitap eleştirisinden ve diğer kaynaklardan yararlanarak yapılmıştır.)

Leslie Davis, ona refakat eden bir Türk ve Misyon doktoru Henry Atkinson, birçok kereler Gölcük Gölü ve çevresinde incelemelerde bulunurlar. Harput´tan çıkan sürgün kafilelerinin rotalarını takip ederler. Tanık oldukları görüntülerin fotoğraflarını da çekerler. Gölcük Gölü´nün tüm kıyılarının, tepelerinin ve kayaların arasındaki çökeltilerin, katledilmiş çıplak insan cesetleriyle dolu olduğunu görürler. Cesetlerin büyük çoğunluğu kadınlara ve çocuklara aittir. 

„Atla yaptığım en ilginç olan gezilerden biri de Gölcük Gölü´ne olanıdır. Mamuret-ul-Aziz´e 5 saatlik uzaklıktaydı. Gönderilen insanların kaderini araştırmak istiyordum. Söylenenlere göre bu insanlar şehrin hemen yakınında öldürülmüşlerdi. Birçok at gezintimde onlara ait hiçbir iz bulamamıştım. Bir Türk bana gizli kalması koşuluyla Gölcük Gölü civarında binlerce ölü gördüğünü ve onların olduğu yere beni götürebileceğini söyledi. Eylül sonu sabah 4´te yola çıktık. Diyarbakır´a doğru giden yola koyulduk. Daha şehrin dış mahallelerinde 4 ceset gördük. Yol boyunca da cesetlerle karşılaştık. Cesetler birkaç küreklik toprakla örtülmüşlerdi. Onları gömmek yerine jandarmalar sadece bir çukur kazmışlardı. Her cesedin topraktan dışarı çıkan kol ve bacak ve hatta kafaları görülebiliyordu. Çoğunluğu köpekler tarafından yenmişti.
Mollaköy´de yoldan ayrılıp, önümüzdeki alanı geçip göl yönüne saptık. Alana yüzlerce ölü vücut dağılmıştı. Bunlar hemen hemen sadece kadın ve çocuklardı. Çok açıktı ki öldürülmüşlerdi. Çünkü hepsi açlık veya halsizlikten ölmüş olamazlardı. Bu cesetler Kurdemlik olarak bilinen köyün çok yakınında bulunuyorlardı. Daha sonra öğrendiğime göre, çoğunluk, bu köyün Kürtleri tarafından öldürülmüşlerdi. Hooyloo´dan bir kadın bana katliamı anlattı. Diğer kendi köylüleri ile birlikte buraya getirilmişler ve çoğunun nasıl öldürüldüğünü görmüş. Kürtler ona bir darbe vurmuşlar ve öldü zannetmişler. Birkaç saat ölülerin arasında kalmış ve gece de kaçmış. Daha sonra güven içinde yaşayabilmesi ve Rusya´ya kaçması için biraz para verdim. Trabzon´dan genç bir kadın, bu yer hakkında bazı şeyler anlattı. Mehmed Ağa tarafından alınıp götürülmüş ve Kurdemlik´te birkaç ay tutulduğu zamanda, annesi ve kardeşi Kürtler tarafından öldürülmüş. Daha sonra kaçmış ve Mamuret-ul Aziz´e gelmişti. 

Gördüğümüz birkaç ceset yakılmıştı. İlk önce hiyjenik nedenlerden dolayı sandım. Kürtler çok ender böyle şeyleri düşünürlerdi. Sonra bana anlatıldığına göre, insanlar altın yuttuklarına inandıkları için yakılmışlar. Sonradan böylesi çok ceset gördüm. Öğrendim ki, sürülen Ermeniler saldırıya uğradıklarında genellikle altınları kurtarmak için yutarlarmış. 
Kürt köyünü terk ettikten sonra, Gölcük Gölü vadisine inebilmek için dik bir tepeyi tırmandık. Bu gölde benden öncekiler ve Amerikan misyonerleri her yaz çadır kampı kurarlarmış. Söylemeye gerek yok, Harput´ta olduğum 3 yıl içinde kamp yapmaya fırsatımız olmadı. Cesetler kıyıda, tam bizimkilerin çadırlarla kamp kurduğu yerde yatıyorlardı.

Kuzeye yöneldik ve göl boyunca 2 saat atla gittik. Gölün kıyısı genellikle yüksek ve dikti. Arada çoğunlukla derin vadiler vardı, sanki çanta gibi. Bu vadilerin çoğunda cesetler vardı. Uçurumların tepesinden aşağıda suda yüzen yüzlerce ceset ve sayısız kemik gördük. Söylentiye göre, birçok insan buraya getirilmiş, uçurumdan aşağıya atılmış ve böylece öldürülmüşler. Gördüklerimizle anlatılanlar onaylanmıştı. Bazı vadilerde az ceset vardı, diğerlerinde binden fazla. Gördüğümüz ilk ceset beyaz sakallı ihtiyar bir adama aitti. Kafatası bulunduğu yerde büyük bir taşla parçalanmıştı. Biraz ötede 6 ile 8 kişinin küllerini gördük. Sadece çok az kemik ve elbise parçaları yanmamıştı. Kırmızı bir fes dikkati çekiyordu. Birkaç kafatası kemikleri de vardı. Bunlar sağlam oldukları için tahrip edilen sonuncularıydı. Bu kül yığını, ağaçtan yirmi adım ötedeydi. 

Ağacın altında büyük bir kırmızı leke vardı. Yakından bakınca bu lekenin kan olduğu anlaşılıyordu. Büyük bir ihtimalle 2 veya 3 haftalıktı. Ağaçta mermi delikleri vardı. Küllerini gördüğümüz erkekler, önce ağacın önünde kurşuna dizilmişlerdi. Biraz sonra bir vadiye geldik. Burada yüzlerce ceset vardı. Bu cesetleri görmeden önce, vadiye yaklaştığımızda uçurumdan ilk önce kumsalda uzanan bir sıra 20 veya 30 cesedi gördük. Insan sadece cesetlerin kafalarını görebiliyordu. Görüntü korkunçtu. Onlar güya gömülmüşlerdi. Gerçekten de öyleydi. Ancak Türkün karakteristik ihmalkarlığı nedeniyle, jandarmalar onları kuma gömmüşlerdi, çünkü daha kolaydı. Su kumu çekmiş, rüzgar kumu savurmuş ve kafalar görünüvermişti. Çok sayıda ceset uçurumun ayağında tepeye yaslanmışlardı. Kimi suda kimi de kıyıda. Vadiye gelince iki taraftan da doğrudan yanyana dizilmiş cesetleri gördük. Vadinin ortasında küçük bir grup ağaç ve çalılar gördük. Burası üzüm yaprakları ile örtülmüştü, doğal bir çardak gibiydi. Türk refakatcim beni oraya götürdü ve dikkatlice bakmamı istedi. Ağaçların altında 15 veya 20 ceset vardı. Bazıları dik bir şekilde oturuyorlardı. Sanki biraz önce ölmüşler gibi. Refakatcim bana bu insanların hasta veya yaralı oldukları için buraya bırakıldıklarını söyledi. Bir hafta önce buradan geçerken bazılarının hala yaşadıklarını ve onlara ekmek verdiğini anlattı. 

Gezdiğimiz vadilerin çoğunda, kumun içinden kafalar bize bakıyordu ve cesetler gömülmeden ortalıkta duruyordu. Bir ceset şişmiş ve kabarmış, ama çoğunluğu küçülmeye başlamıştı. Hemen hemen her vadide cesetler vardı. Bazısında çok sayıda. Birinde en az bin, başka birinde tahminen 500´den fazla. Ama ceset kokusu öylesine korkunçtu ki, vadinin sonuna kadar gidecek durumda değildim. Bir ay sonra burayı tümüyle araştırabildim. Bu vadinin, diğerleri gibi üçgen bir yapısı vardı. Insanların bir saldırı durumunda tırmanamayacağı, iki tarafı yüksek dik yamaç. Her iki yamaçtaki iki veya üç jandarma, büyük bir insan yığınının kaçmasını engelleyebilirdi. Bazı cesetler, vadinin en sonundaki iki kayanın arasına sıkışmıştı. Demek ki bazıları kendilerini kurtarmak için kayalara tırmanmayı denemiş ve orada öldürülmüşlerdi. Üçgenin üçüncü tarafı da su idi. 15-20 jandarma suya doğru veya gölün iki tarafına doğru kaçanları engelleyebilirdi. Insanlar düpedüz buraya sıkıştırılmışlar ve soğukkanlı bir şekilde öldürülmüşlerdi. Cesetler üstüste yatıyorlardı, büyük bir ihtimalle 2-3 haftadan beri. Vadinin üst kısmında bulunan bir Kürt köyünde çalışan yaşlı bir Kürt bize bunu onaylamıştı. Yanında durduk ve burada ne olduğunu sorduk. Bize şunları anlattı: „Yaklaşık 20 gün önce jandarmalar yaklaşık 2000 kişilik bir kafile Ermeni´yi getirdiler. Komşu köylerden Ermenileri öldürmek için Kürtleri topladılar.“ Bu tarih, üç hafta önce Mamuret-ul Aziz´den geçip giden büyük bir kafilenin hareket tarihi ile uyuşuyordu. Yaşlı Kürt bu işe çok kızmıştı. Çünkü cesetlerin kokusu o ve diğer köylüler için çekilir gibi değildi. Gerçekten de bu çevredeki birçok Kürt, yaz ve sonbahardan kaynaklanan sağlıksız koşullardan ölmüştü. Hepsinin ölmemiş olması bir mucize. 

Daha sonra Ermeni kafilesinin işinin bitirilmesi konusundaki sistemi öğrendim. Onlara 1-2 gün vadide veya uygun yerde kamp kurmalarına izin verilmiş. Bu sırada jandarmalar yaşlı adamın anlattığı gibi Kürtleri toplamışlar. Ermenileri öldürmelerini emretmişler. Jandarmalar, Kürtlere ancak bu şekilde paraya ulaşabileceklerini anlatmışlar. Reddederlerse başlarına gelecekleri konusunda tehdit etmişler. Bir anlaşma yapılmış. Kürtler jandarmalara belli bir para ödemişler. Duruma göre birkaç yüz Pfund veya fazlası. Karşılığında Ermenilerin üzerinde ve vücutlarında bulunan mal ve paraya el koyma hakkı kazanmışlar. Bu açıklamayı çok kereler duydum. Bu sisteme bu vilayette ve Türkiye´nin diğer bölgelerinde de genel olarak başvurulduğunu varsayıyorum. 

İnanılmaz bir gerçek ise hemen hemen bütün cesetlerin çıplak olmasıydı. Duyduğuma göre insanların öldürülmeden önce tümüyle soyunmaları gerekiyordu. Çünkü Müslümanlar, ölünün elbiselerinin mundar olduğuna inanıyorlardı. Cesetlerin çoğunda süngü yarıkları vardı. Genellikle belden aşağıda veya göğüste bazan da boğazda. Çok az insan kurşuna dizilmiş, çünkü kurşun değerliydi. Süngü veya bıçakla öldürmek daha ucuzdu. Diğer bir dikkat çeken gerçek te, hemen hemen bütün kadınların sırt üstü yatmalarıydı. Ve korkunç bir süngü darbeleri ile parçalanma söz konusuydu. Bu süngü yaraları büyük bir ihtimalle öldükten sonra yapılmıştı. 

Gölü terk ettikten sonra, tepeleri aşıp dar bir yoldan Keghvenk köyüne geldik. Tüm yol boyunca cesetler yatıyordu. Bazıları doğrudan yolda yatıyordu. Atlar üzerinden atlamak zorunda kalıyordu. Bu yol normal olarak Harput´a giden posta yoluydu. Ancak Türklerin dışında diğerleri tarafından az kullanılırdı. Tepelerde bir yerde, arkadaşım bana yolun yanında bulunan bir vadiyi gösterdi. Bu vadide çok sayıda Ermeni öldürülmüştü. Bulunduğumuz yerden sadece birkaç yüz adım ötedeydi. Cesetlerin kokusunu hissedebiliyorduk. Ancak geç olmuştu ve yoldan ayrılmamak istedik. Şimdiye kadar çok şey görmüştük. Bu yeri 1.5 yıl sonra ziyaret ettim. Bu vadide yüzlerce insanın kemiklerini buldum. Tepelerin arasındaki tarlalarda ve Keghvenk köyünde binlerce insanın öldürüldüğünü gördük. Çoğu derin olmayan mezarlara gömülmüştü. Ama kemiklerini gördük. Burası Mamuret-ul Aziz´e sadece 10 mil uzaklıktaydı. Ama tüm bölgenin en kötü mezbahanesiydi. Bana, resmi sürgün başlamadan önce Mamuret-ul Aziz, Harput ve komşu köylerden birçok insanın tutuklanarak hapishaneye atıldığını, tam buraya getirildiklerini ve burada öldürüldüklerini anlattılar. Hala Keghvenk civarındaki büyük kampların izleri bulunmaktadır. Yazın kafileler burada konaklamışlardı. Birçoğu bu tarlalarda öldürüldüler. 

Akşam saat 9´a doğru eve döndük. Şimdi “sürgün”ün ( Deportation) Ermeniler için gerçekten ne anlama geldiğini biliyorum. Yine biliyorum ki, birkaç raporumda Mamuret-ul Aziz´i Türkiye´nin „Mezbaha Vilayeti“ olarak nitelemem, yanlış değildi.“

Leslie Davis ve Misyon doktoru Henry Atkinson, yaptıkları araştırmalar ve geziler sonucunda gölün çevresinde tahminen 10.000 ölü bulunduğunu saptarlar. Bu anlatılanlar, 1915/16´da Leslie Davis tarafından „Mezbaha Vilayet“ olarak adlandırılıp, tarihe geçen Harput´tan sadece Hazar (Gölcük) gölüne ait olanlar. 

Harput‘ta Haziran ayının üçüncü haftasında tellallar tarafından duyurulan tehcir emri, Temmuz ayının ilk günlerinde uygulamaya konulur. Ancak tutuklamalar ve katliamlar Mayıs ayının başında başlamıştır. Harput´un „Mezbaha“ olarak anılmasının sebebi, yaklaşık bir günlük bir yürüyüş molasının verildiği, her yürüyüş kolunun geride düzinelerce ölü ve ölmek üzere olan insan bıraktığı geçiş kampları ya da dolambaçlı, hiçbir ikmal imkanının bulunmadığı ölümcül yürüyüşler değil, aksine Gölcük Gölü kıyısında yapılan kitlesel katliamlardı. Pek az sayıda erkek ve kadın, çocukların ise sadece bir kısmı bölgeden sağ olarak ayrılabildiler. 
Şimdi binlerce kişi her yıl yaz ayında bu gölde tatillerini geçirmekte. Hatta uluslararası alanda da tescilli bir tatil beldesi olma yolunda girişimlerde bulunulmakta imiş. İki soru aklıma takılıyor: Burada tatil yapanlar veya bu çevrede yaşayanlar bu efsaneleri ve efsane olmayan gerçeği/gerçekleri biliyorlar mı? Gölde yüzerken altlarında 11. ve 12. yüzyıla ait bir Ermeni şehri ve manastırı olduğunu biliyorlar mı? 
İkincisi, gölün çevresinde piknik ve mangal ile keyifli saatler geçirdikleri toprağın altında 10.000 kişinin, 10.000 Ermeni´nin, çoluk, çocuk, ihtiyar, genç, kadın ve erkeklerin yattıklarını biliyorlar mı? Bunlar sadece sorular. 

Ama ben bir efsane olarak, hala bir Türk genci ile bir Hıristiyan kızın aşklarının, Hazar (Gölcük) gölünün tatlı sularında devam ettiğine inanıyorum. 

Ve ben bir gerçek olarak, 10.000 Ermeni´nin ruhlarının Hazar (Gölcük) Gölü´nde dolaştığına inanıyorum. Umarım, „bizleri“ lanetlemiyorlardır.