Resmitarih tezlerinden 1915 “Van İsyanı” üzerine inciler

Selcuk Uzun - 14/10/2011 19:37:25 (446 okunma)



Resmitarih tezlerinden 1915 “Van İsyanı” üzerine inciler

Aslında „1915 „Van İsyanı“: Gerçekleri cımbızla ayıklamak” yazısından sonra, Van Valisi Cevdet Bey üzerine yazmaya karar vermiştim. Ancak “Van İsyanı” üzerine bir dizi üniversite, araştırma kurumları, bilimler akademisi gibi unvanları taşıyan kurumların yayın organlarında yayınlanmış yazılardan bazı örnekleri aktarmak istiyorum. Bu tür yazılar, resmi tezler kurgusunda yazılmış, çeşitli bilgileri aktaran ve yorumlayan, internet sitelerinde, ”kopyala -yapıştır” yöntemiyle yaygınlaştırılan ve bu konuyu araştırırken Türkçe´de çoğunlukla karşımıza çıkan yazılar. “Van İsyanı” üzerine en hafif deyimle “objektif” yazıları bulmak ise istisnalar hariç mümkün değil. 

Bu tür resmi tez yayınlarında, “Van İsyanı, Rus Ordusu ve Ermeni taburları tarafından kuşatıldıktan sonra başladı” gibi bir iddiayı sanırım pek ciddiye almaya gerek yoktur. O dönemde Rus Ordusu Osmanlı topraklarında çeşitli cephelerde savaşıyor. Ama Ermeni taburları ile birlikte Rus Ordusu´nun Van´i kuşattıkları, sonra da “isyan”ın başladığı ne görülmüş ne de duyulmuş. Bir de bu tezin başlangıcı olarak, Rusların Doğu Anadolu´da bağımsız Ermenistan devleti kurdurması gibi mutlak anlamda bir politikasının olmadığını da belirtmek gerekir. Belki en azından, evet o bölgede Ermenistan olabilir ama, Ruslardan bağımsız, tek başına bir devlet ancak özellikle Ermeni siyasi partilerinin bir “hayali” olabilirdi. Bu konuda en iyi örnek Van´dir. Rus Ordusu ve Ermeni gönüllü birlikleri tarafından “kurtarıldıktan” sonra Van´a vali olarak Aram Manukyan atanmıştır ama Van`in idaresi Rus Ordusu`nda dir. Van´da bu idare 70 gün sürmüştür. 1915 Temmuz sonu ve Ağustos başi itibariyle, Rus Ordusu´nun çekilme emri almasıyla birlikte, Van, Bitlis ve civarındaki Ermeniler göç etmişlerdir. Ayrica Van, İran yönünden gelen Rus birlikleri tarafından “kurtarılmıştır.” Yani doğrudan ana Rus Ordusu´nun menzilinde değildir. Öte yandan Van gibi görece Ermenilerin nüfus, silah, direnişçi ve örgütlülük açısından en kuvvetli olduğu şehrin 70 gün sonra terk edilmecide söz konusu. Eğer Rusya, Doğu Anadolu´da “Ermenistan Devleti” kurmak gibi bir politikayı mutlak anlamda gerçekleştirmek isteseydi, bana kalırsa Van bu açıdan çok önemli olabilirdi. Konuyu uzatmak pahasına birkaç olguyu da burada sıralamak istiyorum. İttihat ve Terakki`nin Kafkasya Harekatı diye bilinen kışkırtma ve provokasyonları olmasaydı, Rus Ordusu İran ve Kafkasya cephesine bu kadar yığınak yapmazdı belki de. Esasen Rus-Osmanlı çarpışmaları kuzeyde, Erzurum ve Bitlis´ten kuzeyde, Karadeniz ve Kafkasya bölgesinde sürüyordu. İki taraf açısından da esas yığınak bu bölgelerdeydi. Ayrıca bu bölgede özellikle kıyı bölgelerinde Rusların deniz kuvveti desteği de vardı. Ruslar için İran ve sinir bölgesi, genelde ikincil bir önem taşıyordu. Esasen Rus Ordusu´nun bir başka kolu, İran´in kuzeyinde bulunmaktaydı. Ancak Teşkilatı Mahsusa birliklerinin burada ki kışkırtmaları, provokasyonları ve katliamları en sonunda da bölge halkının yardim çağrıları üzerine güneye doğru geliyorlardı. İttihat ve Terakki`nin Teşkilatı Mahsusa birlikleri “Ruslar geliyor” haberini aldıklarında, hele o birliklerde Kazaklar da varsa, ödleri kopuyordu. Rus Ordusu düzeni biraz sağladıktan sonra şu veya bu nedenle tekrar kuzeye geri çekiliyordu. Bu bölgede daha çok, Ermeni, Süryani ve Kürt aşiretleri askeri açıdan boşluğu dolduruyorlardı. Bu durumu İttihat ve Terakki kurmay heyetinin özellikle de Halil (Kut) Paşa, Cevdet Bey ve o dönemde bölgede bulunan diğer Teşkilatı Mahsusa şeflerinin çok iyi bildiğini ve değerlendirdiğini düşünüyorum. Çünkü Osmanlı-İran siniri herkes açısından bir “yol geçen hanı”na dönmüştü. Örneğin Van valisi Cevdet bey, Ömer Naci, Yakup Cemil ve Halil (Kut) Paşa´nin çeteleriyle birlikleri İran`a çok önceleri girip çıkıyorlardı. İran´in “içişlerine” karışıyor, isyan hazırlıkları yapıyor, bu bölgede kendilerine müttefik arıyorlar, Ruslarla doğrudan çatışmayı göze alamıyorlar, Rus birlikleri gelmeye başlayınca da geri çekiliyor ve katliamsız geri dönmüyorlardı. Esasen bu bölgede her şey kontrolden çıkmıştı. Kontrolsüz ve orantısız bir çatışma ortamı vardı. Tüm bunları dikkate almadan, eğer toptancı bir zihniyeti ve kurgulu bir tezi kanıtlamak için yola çıkıyorsanız, o bölgede yaşananları çarpıtmak aslında çok kolay. Öyle bir savrulursunuz ki, “Van İsyanı´nin Rus Ordusu ve Ermeni taburları tarafından kuşatıldıktan sonra başladığı” gibi bir cümleyi rahatlıkla yazabilirsiniz.

Gelelim “Van İsyanı” hakkında resmi tez türü yazılardaki en hafif deyimiyle “farklılıklara”. Baştan okuru şartlandırmak istemiyorum ama ben ayrıntılı bir araştırmadan sonra şaşırdım.

“Van İsyanı” sırasında kaç silahlı direnişçi vardı? Van´da ki Ermeni nüfusu ne kadardı? (Alintilardaki siyah yerleri benim işaretlediğimi belirtmek istiyorum.) 

“Mavzer, bomba ve el bombalarıyla donatılmış isyancıların sayısı 20 Nisan’da 2.500 kişiyi aşmış bulunuyordu.” (Yrd.Doç.Dr.Tuncay Öğün, Ermeni Araştırmaları 1. Türkiye Kongresi Bildirileri-II.Cilt, 1915 Van İsyanı Tehcir kararının nedenimi sonucu mu?)

“Zira edinilen istihbaratta şehirde silahlı 30-40 bin silahlı Ermeni olduğu ve Rusların Van’ı işgalini bekledikleri bilinmekteydi. Bunun için Van’ın çevresinde terörist faaliyetlere başlamışlardı.” “Yine Nogales, Ermeni mevcudunu 35.000, sonradan gelen silahlı Ermenilerle yaklaşık 40.000 civarında olduğunu hatıratında anlatmıştır.” “Bu arada Van Valisi Cevdet Bey’in 11 Nisan 1915 tarihli Van’dan çektiği telgraf, durumun vahametini açıkça ortaya koyuyordu. Telgrafta: “ Van’a gizlice 4000 kadar Ermeni çetecinin getirildiği ve bölgedeki Ermenilerin köyleri basmaya, yakıp yıkmaya, kadın, çocuk ve ihtiyarları yersiz yurtsuz bırakmaya başladılar.” şeklinde bilgi vermekteydi. ( Dr. Şenol Kantarcı, Ermeni Araştırmaları, Sayi 5, Bahar 2002 , Van´da Ermeni İsyanı (1896-1915) 

“Ermeni isyancıların çoğu asker kaçağı olduğundan düzenli hareket yapmaktadırlar. Mevcutları 2000’den fazla olup, Van’da ki Ermeni isyancıların miktarı Van dışından gelenlerle artmaktadır. ”(Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi, Kafkas Cephesi3. Ordu Harekatı, 1993: 591-592)

“Savaşın başlamasıyla birlikte Ermeni Komitelerinin askeri eylemleri bir bölgeden diğerine yayılmıştır. 1915 yılında; Sivas’ta 30,000, Erzurum’da 10,000, Van’da 15,000, Muş’ta 7,000, Diyarbakır’da 5,000, Elazığ’da 4,000 ve Bitlis’te 5,000 olmak üzere yaklaşık 76,000 Ermenin isyan hazırlığı içinde bulundukları saptanmıştır.”( Prof. Dr. Hikmet Özdemir „1915 Tartışılırken Gözden Kaçırılanlar“ SAREM Yayınları, Ankara, 2007.)

Son alıntıdaki isyan hazırlığı içersindeki Ermenilerin toplam sayısının 76.000 olduğunu abartılı da olsa doğru kabul edersek ve 1915 yılında Ermeni nüfusunun da 1.5 milyon olduğunu varsayarsak, her 100 Ermeni´den 5´nin isyan hazırlığı içinde oldukları gibi bir sonuç çıkmaktadır. 

Yukarıda yaptığım seçme alıntılarda, “Van İsyanı” sırasında kaç silahlı direniş çıvardı sorusunun yanıtı görüldüğü gibi, 2.000 ile 40.000 arasında değişmektedir. 

Peki, Van´da ki Ermeni nüfusu ne kadardı? Önceki yazımda belirttiğim gibi Van Vilayeti Merkez Kazası, yani Van şehrinde nüfus dağilimi şöyle: Müslüman 45.119, Ermeni33.789 kişi. Toplam: 79.736. Van şehri için farklı kaynaklarda 25 bin ile 35 bin arasında Ermeni nüfusu verilir. Bu verilerden hareket edersek, Van´da bulunan beşikteki bebekten en yaşlısına kadar herkes çeteci, isyancı, silahlı direnişçi. Tüm bir nüfusu silahlı direnişçi kategorisinde görme mantığı ve zihniyeti oldukça sorunlu gözükmektedir. Bu bilgi Nogales`in kitabında da yer almaktadır. Ancak o hepsinin silahlı direnişçi olduğuna ilişkin bir kayıt düşmez. Hepsinin silahlı direnişçi olduğuna ilişkin bir imada bile bulunmaz. Esasen resmi tez türü yayınlarda bir de sonradan 4.000 kişinin Van şehrine gelmesi var ki, bunların hepsi “gizlice” girmişler şeklinde verilir. 4.000 kişinin hepsinin birden nasıl çeteci olduğunun belirlendiği ve bu kadar insanin da “gizlice” Van´a nasıl girdikleri konuları, en azından bir muammadır. Bu bilgi Van valisi Cevdet Bey´e atfen yazılmış. Burada verilmek istenen görüntü, beşikten en yaşlısına kadar her Ermeni çetecidir, her Ermeni teröristtir. Ermeniler kimi yayınlarda ilk önce ihtilalci olarak tanımlanırlar, sonra terör eylemlerine başlarlar ardından tabiî ki terörist olurlar. 

“Saray civarındaki halk kılıçtan geçirilmiş, sulara atılarak boğulmuş, 10.000’in üstünde ceset Van Gölü üzerinde sayılmıştır. ( Dr. Şenol Kantarcı, Ermeni Araştırmaları, Sayı 5, Bahar 2002 , Van´da Ermeni İsyanı, 1896-1915) Burada kullanılan kaynak ise 16 Eylül 1916 tarihli Hariciye Nezareti´nin, yabancı misyonlara gönderdiği genelge. Rus Ordusu ve Ermeni gönüllü birlikleri Van´a doğru yaklaşmaya başladığında, şehrin Türk/Müslüman nüfusu boşaltılmaya başlanır. Kaçış, en kestirme ve en hizli yol olan Van gölü üzerinden tekneler ve küçük yelkenlilerle yapılır. Bu göç sırasında da Van gölünde 10.000 öldürülmüş Türk/Müslüman cesedi sayılmıştır. Birileri o kaçış hengamesinde göldeki cesetleri teker teker saymış ve hepsinin de Türk/ Müslüman olduğunu saptamış. Yani niye 8.897 değil de tam tamına 10.000 kişi? Bu konuda okura bir önerim var: Oturduğunuz yerde 1´den 10.000´ne kadar sayı sayın. Kaç dakikada sayarsınız?. Bir de arkanızda “düşman” var, fevkalade bir kaçış durumunuzdasınız. Bir de böyle bir durumda 10.000´ne kadar sayın! Bana kalırsa bu cesetleri Van Valisi Cevdet Bey saymış olmalı. 

Bir başka katledilme olayı da şöyle: “Eldeki belgelerle yukarıda da belirtildiği üzere yaklaşık 23.000 Türk, Ermeniler tarafından katledilmiştir. Sadece Amerikan misyoner merkezinde 8.000 Türk katledilmiştir.” (Dr. Şenol Kantarcı, Ermeni Araştırmaları sayı 5, Bahar 2002, Van'da Ermeni İsyanı (1896-1915) Kaynak olarak ta, Başbakanlık Osmanlı Arşivi(BOA) belgeleri gösterilmiş. Yazara göre Amerikan Misyonerliği, Ermeni isyancıların safındadır. Resmi tez türü yayınlarda Amerikan misyonerliğine karşı düşmanca bir tutum sergilenir. Sadece Ermenilere yârdim ettikleri, onları korudukları iddia edilir. Hatta Cevdet Bey o kadar ileri gider ki, misyonerliği topa tutmaya bile niyetlenir. Ancak Nogales engel olur ona. Ancak misyonerlik yine de bombalanır. Peki, Amerikan misyonerliği hakkındaki iddiaları doğru kabul edelim. Nasıl ve ne zaman katledilen 8.000 kişiyi saydınız? Ne zaman buldunuz bu kadar insanin cesetlerini? Peki Türklere/Müslümanlara bu kadar düşman bir misyonerlikte 8.000 Türk/Müslüman ne ariyor? Kim katletti bu insanları? Cesetler Amerikan Misyonerliğinde bulunduğuna göre, ya Amerikan misyonerleri(zaten onlar da Ermenilerle birlikte kaçmadılar mi?), ya da Vanlı Ermeni teröristleri katletti. Yetmedi ise Ruslar var sırada. 
Dr. Şenol Kantarcı´nin, (Ermeni Araştırmaları sayı 5, Bahar 2002), Van'da Ermeni İsyanı (1896-1915) başlıklı yazısının 40 nolu dipnotunda şunlar yazılı: 

“Van’da Ermenilerin sayıları ve silah donanımları arasında bölgede misyoner olarak görev yapan Amerikalılar arasında bir takim ihtilaflar vardır. Amerikalı misyoner Dr. Ussher, “Van’da 30.000 mevcudunda olan Ermeni’yi sadece 300 tüfekli adam,1000 kadar tabanca ve antika silahlara sahip Ermeni askeri koruyordu.” denmektedir. Yani toplam 1.300 “Ermeni asker” var demektir. Peki Vanlı Ermenilerin hepsinin asker olduğu nereden biliniyor?Kim biliyor? Alıntıya devam ediyorum: “Ancak, Dr. Ussher’in kitabına yazdığı bu sözler ile kitabına koyduğu Ermenilerin asker kıyafetinde siperlerden ateş ederken şeklindeki resimler ve yine Ermenilerin Van’da mermi imalatını görüntüleyen resimleri sözleriyle büyük çelişkiler ortaya koymaktadır.” Ben sözler ve resimler arasındaki çelişkiyi anlayamadım. Siperden ateş eden asker elbiseli Ermeniler var. Doğru. Evlerin bodrum katında ve kazdıkları tünellerde mermi imal ediyorlar. Doğru. Hatta şimdiki teknolojik terimle söylersek, bir tür havan mermisi atan havan topu bile yapıyorlar. Doğru. Ama klasik bir top değil, üstelik az sayıda. Ama bazı ifrata kaçan yazarlar, bir önceki cümlede söylediğim topları, ya sahra toplarıyla karıştırıyorlar ya da gerçek top zannediyorlar. Hani o zamanın teknolojisine göre iki tekerlek üzerine oturtulmuş, uzun bir boru gibi namlusu olan, önden doldurulup, arkadan veya namlunun gerisinden ateşlenen toplar. Böyle klasik ve uzun menzilli toplar yok Vanlı Ermenilerde. Nogales ve Cevdet Bey´in komutasındaki birliklerde var. Onlar da gece-gündüz gülle savuruyorlar Ermeni mevzilerine. 
Sözünü ettiğim yazıda yazar, Amerikalı misyoner Bayan Knapp´in da Ussher´e yakin bilgiler verdiğini yazıyor. Hele şükür, ikisinin söyledikleri birbirini tutuyor. Ancak bundan sonrası süper. Şöyle yazıyor yazar: “Rushdouniise şehirde 30.000 Ermeniolduğu, yaklaşik 13.000’inin genç erkeklerden oluşarak bunların isyan sırasında Ermeni saflarında Türklere karşı askeri görev yaptıkları, gece-gündüz nöbet tuttukları, hendekler-siperler kazdıkları, yeni duvarlar ve barikatlar yaptıklarını anlatmıştır. Rushdouni, Bayan Knapp’in 2000 olarak verdiği rakamın aksine, Ermenilerin günde 4000 mermi ürettiklerini, ayrıca bomba atmak için üç tane havan toplarının olduğunu sözlerine ilave etmiştir.”
Şimdi Bayan Knapp ile Dr. Ussher´in çelişkiye düştükler ikonu, günde kaç mermi yapıldığı konusunda. 2000´mi, 4000´mi mermi yapıyor Vanlı Ermeniler? Vanlı Ermeniler günde 10.000 mermi yapsalar ne olur? Aram Manukyan “hayır hepsi yanlış, biz günde 3.245 mermi yapıyorduk” dese ne olurdu? Acaba günde kaç mermi yapıldığı niçin bu kadar önemli? Bula bula böyle mi bir çelişki bulunur? Burada anlatılmak istenen, bakin Ermenileri koruyanlar bile birbirini tutmayan şeyler söylüyorlar, bir günde üretilen mermilerin sayısını bile bilmiyorlar, bunlara güvenilmez denmek isteniyor.

Ancak yukarıda aktardığım alıntıda mermi sayısının dışında daha vahim bir durum var. Alıntının ilk satırlarını tekrarlıyorum: “Rushdouni ise şehirde 30.000 Ermeni olduğu, yaklaşık 13.000’inin genç erkeklerden oluşarak...” Vahim olan, bu 13.000 rakamı. Çünkü orijinal metinde bu rakam 1.300. Şimdi ben böyle bir hata yaparsam şunu mu demeliyim: Kusura bakmayın, tuşlara basarken hem noktayı hem de sıfırları karıştırmışım. Baskıya girerken de gözden kaçmış. 1.300 yerine 13.000 yazmışım. 

Aslına bakarsanız şimdi aktaracağım alıntılarda vahim durumun belki daha da vahimi bir durum söz konusu. Alıntıyı okuyalım: “Bu arada Ermeniler kitle halinde Yedi kilise manastırı etrafında toplanmışlardı; geri çekilmemiz halinde toplanan bu Ermeniler, bizim için hakiki tehlike teşkil ederdi. Bu sebeple Erzurum jandarma taburuna, Ermenileri bulundukları yerden dağıtmak vazifesi verildi. Ermeniler böyle bir taarruzu hiç beklemiyorlardı; bu tarihi binayı, binlerce senelik kütüphanesiyle birlikte Türklerin eline düşmemesi için derhal ateşlediler.” ( Dr. Şenol Kantarcı, Ermeni Araştırmaları, Sayı 5, Bahar 2002, Van'da Ermeni İsyanı,1896-1915)

Bu alıntı, orijinali1924 yılında, daha sonra 1931 yilinda Türkçe olarak yayinlanmiş kitaptan bir alinti. Emeklikaymakam Hakki Bey tarafindan tamami değil ilgilibölümleriyayinlanan ve Hakki Bey`in ek olarak eleştirilerinin yer aldiği bir kitap. 

Rafael de Nogales, Osmanlı Ordusunda Dört Yil, Yaba Yayınları,Ocak 2008, sayfa: 81-82´den yapılan bir alıntı aktaracağım. Konu ayni Yedi Kilise:“Bu arada Ermeniler, Yedi-Kilise Manastır`ında toplanıyorlardı. Sayıları çoğalınca, eğer o taraftan çekileceksek, bir tehdit oluşturuyorlardı. Bunun sonucu olarak, Erzurum taburuna onları oradan atmak görevi verildi. Ermeniler bizlerin gelmesini beklemeden çekilip gittiler. Tarihi binayı ve yerine konamayacak bin yıllık kütüphaneyi bize bıraktılar. Türkler de orayı hemen yaktılar.” Şimdi bu iki alıntıdaki“farklılığın” vebali kimin boynuna bilemiyorum. 

İki ilginç konu ile yazıyı bitirmek istiyorum. İki alıntıdan ilki resmi türden: “Cevdet Bey, Ermeni yazarlarını ve onları destekleyen katliam çığırtkanlarını adeta yalanlarcasına köylerden komitalara mensup olup ta Aygestan’a yardıma gelmek isteyen halkın şehre girmesine onları katliama tabi tutmadan izin verdi. Bu sefer Ermeniler akın akın şehre gelen bu Ermenilerin üzerine ateş ederek onları şehre sokmadılar. Birçoğu ölen bu Ermenilerden ancak bir kaçı yara almadan kaçarak Müslümanlara siğinarak canini kurtarabildiler.” (Dr. Hasan Oktay, Ermeni Araştırmaları 1. Türkiye Kongresi Bildirileri-I.Cilt, Van İhtilal Örgütünün Van´da ki Faaliyetleri ve İsyan) 

Sultana şeref sözüyle bağlı bir Venezüellalı olarak ay yıldızlı bayrağın dalgalanması için çalışan” Rafael de Nogales, Vali Cevdet Bey´in yazlık evlerin bulunduğu varoşu üç yerden tahkim ettirdiğini, ancak doğu tarafını bilerek açık bıraktığını, göç eden Ermenilerin oradan kente girerek, içerdekilerin yiyeceklerine ortak olmasını sağlamak istiyordu diye durumu anlattıktan sonra yukarıdaki alıntıdaki olayı şöyle anlatır: (sy. 82) “ Van´i savaşla ele geçirme umudunu yitiren Cevdet Bey, açlıktan teslim olmasına çalışıyordu. Bunu düşünerek, çevredeki köylerde kalan Ermeni kadın ve çocuklarının, jandarmaların korumasında, kuşatma altındaki siperlere götürülmelerini emretti. Sanıyordu ki Ermeniler onları kabul edecek. Ama Cevdet Bey yanılıyordu. Ben tesadüfen, kalenin setlerinin birinin üzerinden bu garip kafileyi seyrediyordum. Gözlerime inanamadım. Ermeniler üzerlerine ateş ediyorlardı.” 

İlk alıntı Nogales`in Türkçe´de yayınlanan birinci baskısından. İkincisi ise Ocak 2008´de yayınlanan baskıdan. “Deveye sormuşlar...” fıkrasını bilirsiniz. Cevdet Bey, Ermeni yazarlarını ve onları destekleyen katliam çığırtkanlarını yalanlıyormuş; bu gelenler komitalara mensupmuş; Aygestan´a yardıma gelmek istemişler; Cevdet Bey katliama tabi tutmadan izin vermiş. Oysa, gelenler kadınlar ve çocuklar; komitaya mensup ta değiller; jandarma korumasında getiriliyorlar; garip bir kafile imiş; Kuşatma altındaki Ermenilerin yiyeceklerine ortak yapılmak isteniyorlar Cevdet Bey tarafından. Hepsi bu kadar. 

Bir de ilk alıntıda “Bu sefer Ermeniler akın akın şehre gelen bu Ermenilerin üzerine ateş ederek onları şehre sokmadılar. Birçoğu ölen bu Ermenilerden ancak bir kaçı yara almadan kaçarak Müslümanlara sığınarak canini kurtarabildiler.” Cümleleri yer alıyor. Kuşatma altındaki Ermenilerin onlara ateş açtıklarını Nogales´te doğruluyor. Ancak sayıları belli değil. Ama bu alıntının son cümlesinde “ancak birkaçı yara almadan kaçarak...” ifadesi, sayıları belli olmayan kafileden ancak birkaç kişinin kurtulduğunu ima etmektedir. Anlatılmak istenen, bakin Vanlı Ermeniler kendi soydaşlarını bile katlediyorlar, Müslümanlar da onlara kucak açıyor. İşte böyle kötüdür Ermeniler!. 

Yukarıdaki alıntı “Cevdet Bey, Ermeni yazarlarını ve onları destekleyen katliam çığırtkanlarını adeta yalanlarcasına...” diye başlıyor. Sadece çocuk ve kadınlardan oluşan bir kafileyi, şiddetli çarpışmaların olduğu iki cephenin arasına sür, sonra da bakin Ermeniler kendi soydaşlarını bile katlediyor diye feryat et. Buradaki en büyük “talihsizlik”, Nogales´in anılarının tahrif edilmiş ve yoruma tabi tutulmuş versiyonuna güvenerek yola çıkmak, “kasıtlı veya kasıtsız”, üstüne de katmerli yorumlar katarak, bir şeyleri“ispatlamaya” kalkışmaktır. 

Son bölümde okuru tekrar alıntılarla uğraştırmak istemiyorum. Tüm bu tür yazılarda “Van İsyani” sırasında, şehrin tümüyle tahrip edilmesinin faturasının Ermenilere kesilmesi takdire şayan bir şekilde anlatılıyor. Bu tür 10-15 yazıyı okuduktan sonra, kuşatma altında olan Vanlı Ermenilerin, tüm şehri yakıp yıktıklarına şahit oluyoruz. Peki bu konuda 21 gün kuşatmayı yöneten topçu subayımız Nogales ne diyor? Top atışları şafaktan geceye kadar sürüyor. Atılan bombalar Van kentinin büyük bir kısmını yıktı diyor. 12 Mayıs´ta Van´in üçte ikisini ele geçirdik diyor. Ermenilerin elinde kalan üçte birlik bölüm, yıkılan binalardan bir tepe oluşturmuştu diye anlatıyor. 12 Mayıs`ta artik Van´i yıkmayı bırakmıştık diyor Nogales. Nogales´in top atışlarından yıkılan belli başlı en büyük binalar ise, Yedi Kilise Manastırı ve kütüphanesi, Büyük Kilise, Büyük Cami, Büyük Konak, Van Çarşisi, Reşadiye Kışlası, Lokanta Mevkii. Bu listeye yıkılan evler, mahalleler, dükkanlar vs. dahil değil. 

Yazımın başında da belirttiğim gibi“Van İsyanı” konusunda maalesef Türkçe´de bu tür yazıların dışında kaynaklar bulmak hemen hemen imkânsız. Bu tür yazılar ise aşırı derecede resmi tez kurgusunda olup, yine aşırı derecede tek yanlı. Yani“Türkün Türke propagandası” biçiminde. Bazı gerçekleri eğip bükmeden, tek yanlılığa düşmeden, hele üzerinden 100 yıla yakin bir zaman geçmiş olaylara “dost” ve “düşman” gözlüğünden arındırılmış olarak bakmak, tarihin labirentleri arasında yürümek gerçekten zor ama yapılması gereken bir çalışmadır. 

Küreselleşme, her ne kadar politik gündeme neoliberalizmin yükselişi ile seksenli yıllardan bu yana girdiyse de, 16. yüzyıldan beri yaşanan bir olgu. Çok kabaca yeryüzündeki tüm kıtalararası iletişim ve ürün akışının yoğunlaşması olarak tanımlanabilecek küreselleşme, daha eskiye de götürülebilir. Ancak bu dönemlerde “yeni dünya” (Kuzey ve Güney Amerika ile Avustralya ve Okyanusya) henüz “keşfedilmediği” için küreselleşmeden söz edemiyoruz. 16. yüzyılda bu kıtalara ulaşan Batılılar, özellikle altın, gümüş gibi değerli madenleri buralardan Avrupa’ya taşıyarak küreselleşmeyi başlattılar. Böylece kapitalizmin toplumsal bir sistem olarak ortaya çıkışını sağlayan sermaye birikimi büyük bir hız kazanmış oluyordu. 18. ve 19. yuzyıllar ise bir yandan dünyanın her tarafında sömürgeciliğin yaygınlaşmasına tanık olurken, öbür yanda ABD’nin ve Latin Amerika ülkelerinin bağımsızlıklarını kazanmaları ile dünyadaki siyasal dengelerin değişmesinin işaretlerini veriyordu.

Küreselleşmenin temel karakteristiği, baştan beri kapitalizmin sermaye birikimini ve sömürüyü artırmaya yönelik bir sömürgeleştirme politikası olmuştur. Bununla birlikte bu sürecin daha etkili bir biçimde gerçekleştirilmesi için teknolojik yenilikler her zaman önem taşımıştır. 1883’te bugünkü Endonezya’da patlayan Krakatoa volkanının dört saat içinde Boston’da basılan gazetelerde haber edilmesi o gün için büyük bir aşamaydı ve bu okyanusları aşan telgraf telleri sayesinde oluyordu.

Peki 1980’lerde neoliberalizm küreselleşmeyi neden gündeme getiriyordu? Bu sorunun yanıtını bulmak için 1960’ların sonlarında bunalıma girmeye başlayan ve 1970’lerde petrol fiyatlarındaki artışla birlikte bunalımın doruğuna ulaştığı sırada kapitalizmin bu dönemi nasıl aşmaya çalıştığına bakmak gerekiyor. İkinci Dünya savaşını izleyen yıllar hızlı bir sanayileşme ve toplumsal refahın neredeyse tüm dünyada arttığı yıllar oldu. Bunu izleyen bunalım başladığında, 1970’lerde ilk tepki sanayinin, işgücünün daha ucuz ve örgütsüz olduğu Üçüncü Dünya ülkelerine taşınması olmuştu. Ancak bunalım buna karşın devam edince, sermaye teknoloji yoğun sektörlere yönelmeye ve daha önce girmemiş olduğu alanlara yönelerek hizmet sektöründe gelişmeye başladı. Bu süreç, otomasyonda görülmemiş bir artışa ve bilgi ağırlıklı bir sermaye birikimine yol açtı. Bir yanda bilgisayar ve iletişim teknolojileri yaşamın her alanına girerken, bir yandan da bağımsız küçük işletmelerin yerine merkezi olarak örgütlenen ve bayiler aracılığı ile yayılan hizmet sektörüne yönelik işletmeler yaygınlaşmaya başladı [1].

Bilgisel sermayenin bu yaygınlaşması ister istemez kapitalist ideologları da yeni sloganlar üretmeye ve bu yeni gelişmeleri kapitalizmin bir zaferi ve insanlığa katkısı olarak sunmaya yöneltti. Neoliberal politikaların yarattığı işsizlik, yoksullaşma, gelir dengesizliğinin derinleşmesi, yaratılan tüketim toplumunun allanıp pullanmasıyla gizlenmeliydi. Sermayenin yapısındaki bu değişikliklerin en göze çarpan sonucu, sanayinin Üçüncü Dünya ülkelerine kayması ve yeni gelişen teknolojiler ile kıtalararası iletişimin yayılması idi. Bu göstergeler küreselleşme adı altında sloganlaştırıldı. Gerçekten de artık yoksul ülkelerde dahi çoğu evde televizyon vardı ve insanlar dünyada olup biteni izler olmuşlardı. Ancak bunlardan daha önemlisi kapitalizm artık yeni pazarlara ve daha önce ulaşamadığı doğal kaynaklara gereksinim duyuyordu. Bu genişleme de daha önce soyutlayarak yok etmeye çalıştığı “sosyalist” ülkeleri pazar ilişkileri içine çekerek ve Üçüncü Dünya ülkelerinde daha önce ulaşamadığı bölgelere girerek gerçekleşecekti. Böylece yumuşama ve silahsızlanma politikaları ile artık kendini tehdit altında hissetmeyen “sosyalist” blok ülke liderlerine kapitalizme yumuşak geçiş olanağı açılmış oluyordu. Daha geniş pazarlara gereksinim duyan kapitalizm artık eski sömürge ilişkileri olmaksızın küresel bir sistem olmaya hazırdı. Pazar ilişkileri, para ve teknoloji ile tüm dünyayı denetleyebileceğine güveniyordu artık.

Böyle bir ortamda Gorbaçev liderliğindeki Sovyetler Birliği açıklık ve yeniden yapılanma politikaları ile kapitalizme yolu açtı. Tüm dünyada neoliberal ekonomik politikalar etkin oldu. Ulusal paralar piyasadaki fiyat dalgalanmalarına açık olmaya başladı. Şirket birleşmeleri ya da uluslararası yatırımlar yoluyla tüm büyük şirketler ulusötesi şirketlere dönüştü. Bu ortamın gerektirdiği internet üzerinden yaygın iletişim gibi teknolojiler de hızla yayılmaya başladı.

DİRENİŞ VE YENİ TEKNOLOJİLER
Ancak bu gelişen teknolojiler yalnızca ulusötesi şirketlere ve egemen güçlere hizmet etmiyordu. Bunlar aynı zamanda daha önce duyulmayan görülmeyen haksızlıkları duyulur ve görülür kılıyordu. Sözgelimi, 1992’de Los Angeles’ta polisin kimsenin görmediğini varsaydığı bir saatte, haksız olarak cadde ortasında acımasızca dövdüğü Rodney King, olayı amatör video kaydedicisi aracılığı ile filme alan bir kişinin yerel basını haberdar etmesi ile büyük bir ayaklanmaya yol açtı. King’in bu şekilde dövülmesi LA polisinin uyguladığı acımasız ırkçı baskının ilk örneği değildi, ancak benzer olaylara daha önce tanık olanların bunu kaydetme olanağı olmamıştı. Oysa 1992’de artık amatör video kayıt aygıtlarını satın almak ve taşımak sıradan insanlar için olanaklıydı. Bu aygıtlar izleyen yıllarda maden ve petrol şirketleri tarafından topraklarından sürülmeye çalışılan yerli topluluklarına karşı yapılan baskıları da bütün dünyaya duyurmak için etkili bir şekilde kullanıldı.

Yerel radyolar, alternatif haber kaynağı olarak ve gerektiğinde hızlı bir şekilde eylemlerin örgütlenmesi için kullanılan bir başka teknoloji. Yüz yüze ilişkilerin ve telefonun sağlayamadığı bir hız ile tepki verilmesi gereken olaylar ayrıntılarıyla duyuruluyor ve gösterilere katılım sağlanabiliyor. 1990’ların ortalarından itibaren ise internetin işyerlerinde, üniversitelerde, okullarda ve evlerde yaygınlaşması ile karşılıklı iletişim olanakları hızla gelişti. Telefonun çok pahalı olduğu ya da güvenilir olmadığı uzak mesafelerle iletişim kolaylaşıyor, yalnız haber metinleri değil fotoğraf ya da video filmleri bile kısa sürede tüm dünyaya yayılabiliyor.

Burada küreselleşmeye karşı en etkili ve uzun süreli direnişi gerşekleştiren Zapatistaları anmak yerinde olacak, çünkü 1994 yılbaşında orada olanlar kısa süre içinde tüm dünyaya duyurulmasaydı ve geniş bir dayanışma hareketi örgütlenmeseydi, bu direniş kısa sürede acımasızca bastırılan bir ayaklanma olarak kalabilirdi. Özellikle internetin böyle bir dayanışmayı örgütlemekte etkin olarak kullanılması Zapatistaların davalarını bütün dünyaya duyurmalarını ve geniş kesimlerin desteğini almalarını kolaylaştırdı. Onları destekleyenler de böylece ABD gibi gelişmiş ülkelerde internet aracılığıyla geniş eylemler örgütleyebileceklerini gördüler ve bu süreç onları 1999’da Seattle’a kadar götürdü.

KÜRESELLEŞME VE DUVARLAR

Dünya Ticaret Örgütü, 1999 Kasımında Seattle’da serbest ticaretin önündeki engelleri kaldırmak için uluslararası bir anlaşma yapmayı amaçlayarak toplanmıştı. Gelişmiş ülkeler ve ulusötesi şirketler Üçüncü Dünya ülkelerinin kendi kaynaklarını korumayı amaçlayan önlemler almalarından rahatsız oluyorlar ve bu kaynakların serbest piyasa ortamında güçlü olanlar tarafından sınırsızca kullanılmasını istiyorlardı. Çevreciler ve ekolojistler buna, doğal kaynakların talanına ve yokedilmesine yol açacağı için karşı duruyorlardı. Giderek artan yoksullaşmayı daha da hızlandıracağı için toplumsal adalet konusunda duyarlı olanlar eylemlerde yerlerini alıyordu. Sendikalar ise serbest ticaretin, sanayi ve hatta hizmet sektöründeki işlerin Üçüncü Dünya ülkelerine daha fazla taşınmasına yol açacağı için DTÖ’ye tepki duyuyorlardı [2]. Bunlara ulusötesi şirketler eliyle endüstrileşen tarımdan etkilenen küçük çiftçi örgütlerinden her türlü ayrımcılığa karşı çıkanlara kadar çok geniş bir katılım da eklendi. Bu tarihe değin bu denli farklı duyarlılıkları olan bu hareketler hiç bu ölçekte bir araya gelmemişlerdi. Eylemin yığınsallığından öte bu denli farklı hareketlerin ortak bir hedefte birleşmeleri önemliydi. Bunun ötesinde Seattle eylemleri yalnızca ABD boyutunda değil uluslararası bir katılımla gerçekleşmişti.

Seattle’ı Melbourne, Prag, Quebec, Göteburg ve Cenova izledi. Dünyanın her tarafında küreselleşmeyi temsil eden DTÖ, DEF(Dünya Ekonomik Forumu) gibi kuruluşların toplantılarına karşı yığınsal eylemler ve bu eylemlerle dayanışma gösterileri örgütleniyordu. Berlin duvarının yıkılışının üzerinden daha henüz 10 yıl geçmişken, duvarları yıkmakla övünen küreselleşmeci kapitalizm, kendi toplantılarını halka karşı korumak için tüm bu kentlerde beton duvarlar örmek ve binlerce polisi bu duvarları korumak için seferber etmek zorunda kalıyordu.

Küreselleşmeciler kendi söylemlerini yalnız bu şekilde yalanlamıyorlardı. Üçüncü Dünya ülkelerinde yoksulluğun giderek artması ve küreselleşmenin yarattığı politik istikrarsızlıklar bu ülkelerden gelişmiş kapitalist ülkelere kaçak yollardan göçü sürekli artırıyordu. Oysa otomasyonun yaygınlaşması işgücü talebini her yerde azaltıyordu ve gelişmiş kapitalist ülkeler için bu göç, yalnızca toplumsal ve ekonomik açıdan dengeleri bozabilecek bir tehditti. Kaçak göçmenler ucuz işgücü sağlasa da, bu durum, mevcut işsizliği istenmeyen boyutlara ulaştırıyordu. Ayrıca belirli ülkelerden büyük oranda göç gelmesi karşısında dinsel ve ırksal farklılıklardan ötürü yerel halk kendi kültürünü tehdit altında görmeye başlıyordu. Bu bir çok ülkede halkın politik eğilimlerini ve tercihlerini etkilemeye ve dolayısıyla hükümetleri önlem almaya yöneltti. Artık küreselleşmeci hükümetler ulusal sınırlarını kaçak göçmenlere karşı korumak için Berlin duvarından daha güçlü duvarlar örmeye, daha sıkı önlemler almaya, gözaltı merkezleri inşa etmeye başladılar. Bu duvarlar belki beton değildi, ama sınır korumak ve kaçak gelenleri gözaltında tutmak için ayrılan kaynaklar hiç bir dönemde görülmemiş boyutlara ulaştı. Duvarlar yalnızca sermayenin ve sömürünün akışı için yıkılmalıydı, insanların özgürce dolaşmaları için değil.

PORTO ALEGRE
Gelişmiş Batı ülkelerinde bu eylemlilikler yaşanırken, Üçüncü Dünya (ya da Güney) ülkeleri de daha az hareketli değildi. Zapatistaların Meksika’nın güneyinde, Chiapas eyaletindeki ayaklanmasına yukarıda değinmiştik. Bu ayaklanma, NAFTA’nın yürürlüğe girdiği gün başlamış olması ve yerli halkların örgütlenmesi sonucu gerçekleşmiş olması açısından çok önemliydi. Bununla birlikte bu tarihten önce ve sonra bir çok ülkede emperyalist küreselleşmeye karşı gösteriler yapıldığını vurgulamak doğru olur. Bolivya’da suyun özelleştirilmesine karşı yığınsal gösteriler olurken, Venezuela’daki muhalefet neoliberalizm karşıtı Hugo Chavez’i ezici bir seçim zaferiyle iktidara getiriyordu. Brezilya’da ise İşçi Partisi önce 1988’de güney eyaletlerinde Porto Alegre gibi kimi önemli kentlerde belediye başkanlığını, ardından da eyalet hükümetini ele geçiriyordu. Böylece gerek Venezuela’da, gerek Brezilya’da katılımcı demokrasiden sıkça söz edilir oldu.

Porto Alegre örneğinde, kimi zaman “doğrudan demokrasi” olarak da nitelendirilen, bu katılımcı demokrasiye biraz yakından bakmakta yarar var. Öncelikle bu kavramın ortaya atılmasında, İşçi Partisi’nin belediye başkan adayı seçimi kazandığı halde --belediye meclisi seçimlerinde aynı başarı elde edilemediği için-- belediye meclisinde çoğunluğu elde etmekten çok uzak olmasının etkisi olduğunu saptamak durumundayız. Vaad ettikleri politikaları belediye meclisinden geçirmek için halkın doğrudan desteğine gereksinimleri vardı. Bu desteği örgütlemek için kenti oluşturan 16 ilçede tüm vatandaşlara açık toplantılar organize edildi. Bu toplantılarda bütçe öncelikleri saptanıyor ve 2’şer delege Katılımcı Bütçe Danışmanı seçiliyor. İlçe toplantılarında saptanan önceliklere göre kent düzeyinde temizlik, yol bakım, eğitim v.b. gibi konulardaki öncelikler saptanıyor. 

Ancak bu önceliklerin nasıl uygulanacağı konusunda oluşturulan Tematik Komisyonlar da söz sahibi. Sendikalar, işveren kuruluşları ve hükümet dışı kuruluşların temsilcilerinden oluşan bu komisyonlar nihai kararlar üzerinde etkili oluyorlar. İlk yıllarda ilçe bazında yapılan toplantılara geniş bir halk katılımı olmuşken, sonraki yıllarda bu katılımın belediye bürokrasinin vereceği kararlar için yalnızca bir danışma forumu olduğu ortaya çıkınca katılım oldukça düştü [3]. Tabanı olmayan, ancak uzman kişiler aracılığı ile kararları manipüle etmeye çalışan sivil toplum kuruluşlarının katıldığı Tematik Komisyonlar daha öne çıktı. Kimi kararların yerel yatırımlarda ekonomik çıkarı olan işverenlerce manipüle edilerek belirlendiği de iddia edilmektedir[4]. Varolan merkezi belediye örgütlenmesine ve bu yapının finans kuruluşlarına bağımlılığına çözüm bulmayı amaçlamayan bu katılımcılık, sonuçta sorunlar karşısında çaresizliğe halkı ortak etmekten başka bir işe yaramamıştır. Halk sözde ilçeler düzeyinde örgütleniyordu, ama karar verme mekanizması doğrudan katılıma olanak vermeyecek boyutta olan kent düzeyinde gerçekleşiyordu. Yatırımlar ilçe düzeyinde değil tüm kent düzeyinde belediye bürokrasisi tarafından organize ediliyordu. Bu durum projelerin çok büyümesine ve büyük finans kuruluşlarına bağımlılık yaratarak, bütçenin büyük bölümünün faiz ödemelerine gitmesiyle sonuçlanıyordu. Tabii bürokrasinin bizzat kendisinin yarattığı maliyeti de unutmamak gerek.

DÜNYA SOSYAL FORUMU


Yukarıda söz ettiğimiz 2000 yılındaki küreselleşme karşıtı gösteriler olurken Brezilya’da İşçi Partisi kendisini iktidara daha yakın görüyor ve uluslararası örgütlenmelerle kendisine destek bulmaya çalışıyordu. Aynı dönemde Avrupa’da, uluslararası finans işlemlerinden alınacak binde bir gibi bir vergi ile küresel adaletsizliğe çözüm aramayı savunan ATTAC(Finanssal İşlemlerin Vatandaşlara Yardım İçin Vergilendirilmesi Birliği), küreselleşme karşıtı hareket içinde reformcuların ağırlığını artırmaya çalışıyordu. Sonuçta bunlar kimi diğer küresel örgütleri de yanlarına alarak 2001 yılında Porto Alegre’de Dünya Sosyal Forumunu(DSF) organize ettiler[5]. Bu forum Dünya Ekonomik Forumu(DEF) ile aynı tarihte yapılarak, orada ele alınmayan toplumsal sorunları tartışmayı ve çözümler geliştirmeyi amaçlıyordu. DEF’na seçenek olarak ortaya çıkmakla birlikte daha baştan Brezilya İşçi Partisinin iktidar mücadelesine gölge düşürebilecek katılımcıların dışlanması ile organize edilmişti. Siyasal partilere değil sivil toplum kuruluşlarına dayandığını iddia eden DSF, Zapatistaları silaha başvurdukları iddiası ile dışlıyordu. Anarşist ve özgürlükçü örgütler ise doğrudan dışlanmasalar dahi organizasyon ve karar verme sürecine katılmaları engelleniyordu.

Birinci DSF “Başka bir Dünya Mümkün” sloganını yaygınlaştırarak büyük etkiler yaratırken gerçekte geniş sayılamayacak bir katılımla gerçekleşmişti (yaklaşık 15 bin). Ancak hiyerarşik bir örgütlenme tarzı yerine tüm hareketlere açık bir forum olma iddiası ile ortaya çıkması önemli bir çekim noktası olmasına yol açtı. İkinci DSF böylece 2002 yılı Şubatında 75 bin kişilik bir katılımla yapıldı. Bu katılımcıların büyük çoğunluğu yalnızca yapılan gösterilere katılmış dahi olsa bu büyük bir desteği ifade ediyordu. Anarşistler ve diğer özgürlükçülerin bir bölümü ise önceki DSF’de tüm kararların İşçi Partisi ve ATTAC tarafından belirlenmiş olmasını gözönüne alarak, ayrı bir mekanda paralel bir konferans örgütlemeyi yeğlediler. Çoğunluğu Latin Amerika ülkeleri olmak üzere 17 ülkeden 150 katılımcı bu toplantılarda bir çok konuyu ele aldılar[6]. DSF toplantılarında ise yalnız Zapatistalar değil Arjantin’in doğrudan demokrasi deneyimlerine dahi, son anda yapılan konuşmacı değişiklikleri ile yer verilmemeye çalışıldı.

Özellikle İkinci forumdan sonra dünyanın her yanında kent sosyal forumları ve bunların bir araya geldiği kıta forumları örgütlenmeye başlandı. Bu forumlar kimi yerde daha açık ve demokratik olabiliyorlarsa da kıta forumlarının yapısı DSF yapısından pek farklı olamadı. Sözgelimi ATTAC benzeri reformcu kuruluşlar ve İtalyan Komünist Partisinin devamı olan reformcu sol tarafından denetlendiği öne sürülen Avrupa Sosyal Forumu’na kimi radikal örgütler hiç katılmamayı savundular[7].

Ocak 2003’te Üçüncüsü yine Porto Alegre’de yapılan DSF’na bu kez 100 bin kişi katıldı ve 1000 forum toplantısı yapıldı (günde 200 adet). Açılışta devlet başkanlığı seçimini farklı bir şekilde kazanarak daha henüz İşçi Partisini iktidara taşımış olan Lula Da Silva davetli olarak, Venezüela devlet başkanı Hugo Chavez ise davetsiz olarak konuşmalar yaptılar. Yeni katılımcıların arasında ICFTU (“Özgür” Sendikalar Uluslararası Konfederasyonu) başkanı da vardı. Bürokratik sendikaların ve resmi devlet yetkililerinin bu artan katılımıyla birlikte açılış konuşmalarını yorumlayan Naomi Klein, daha önceki forumlarda “yeni” olmaya vurgu yapılırken bu kez “büyük” olmaya vurgu yapıldığını belirtiyor ve bu sol devlet başkanlarınca Forumun rehin alındığını söylüyordu. Bu rehin alınma ve kaçırılma ile forum “olgunlaşıyor”, “ciddileşiyor” ve eski solun başarısız projelerinin mezarları arasında, seçim kazanarak toplumu değiştirme projeleri küreselleşme karşıtı harekete, katılımı artırıcı çözümleri gölgede bırakacak şekilde sunuluyordu[8].People’s Global Action’dan (PGA, Halkın Küresel Eylemi) Andrej Grubacic ise Naomi Klein ile bu konuda hemfikir olmadığını söylüyor, “çünkü o zaten hiç bir zaman bizim forumumuz olmamıştı” diyor. “Başka bir Dünya Mümkün” sloganının Zapatista’lardan geldiğini anımsatarak, Forumdaki bu konuşmaları otoriterlik karşıtı olanların istismar edilmesi olarak niteliyor[9].

Açılış konuşmalarının ötesinde kimi forumların yerlerinin bir kaç kez değiştirilmesi, toplantı mekanlarının birbirinden uzak olması ve bu yerlerin bulunmasındaki zorluklar Üçüncü DSF’nun dile getirilen olumsuzluklarıydı. Eğer bu olumsuzluklar her eğilimdeki kesimleri eşit şekilde etkilemiş olsaydı belki bu denli dile getirilmezdi. Sendikalar veya ATTAC gibi büyük hükümet dışı kuruluşların desteklediği toplantılar çok iyi duyurulup organize edilirken, kapitalizme seçenek getirmeye çalışan forumların yerleri değiştiriliyor, ulaşılması en güç yerlere atılıyordu. Katılımcı Ekonomi önerisiyle tanınan Michael Albert’in, Z magazinin katkısı ile organize ettiği Kapitalizmden Sonra Yaşam forumu bunlardan biriydi ve sonuçta aksaklıklardan ötürü kimse bu foruma katılamadı [10].

DSF İÇİNDEKİ ANA EĞİLİMLER


DSF’na katılan kuruluşlardan yukarıda kısaca söz ettiysek de bunların benimsediği politik eğilimleri de kategorik olarak kısaca analiz etmekte yarar var. Brezilya İşçi Partisi ile İtalya’daki Demokratik Sol ve Komünist Yeniden Oluşum gibi Avrupa’daki Komünist Partilerin devamı olan partileri bu anlamda birinci ve en etkin kategori olarak görebiliriz. Bu partiler, denetledikleri sendikalar ve köylü örgütleri gibi yığınsal örgütler aracılığı ile belirleyici olmaya çalışıyorlar. Bu partilerin kimi söylemleri anti-kapitalist dahi olsa, esas olarak varolan uluslararası ekonomik yapıyı reformlar yoluyla daha adaletli bir hale getirmeyi ve ulusal kalkınma yoluyla toplumsal sorunlara devletçi çözümler bulmaya çalışıyorlar[11].
Anti-kapitalist olmakla birlikte devletçi çözümleri savunan diğer sol partileri ayrı bir kategori olarak görmek daha doğru olur. Bunlar daha çok enternasyonalist özelliklerini de koruyan Trotskist partilerdir. DSF ve kıta forumlarından çok yerel kent forumlarında daha etkin olabilmektedirler. Bu forumları kendi politik doğrultularında örgütlenmenin bir aracı olarak ele almaktadırlar.

Bir diğer önemli kategori hükümet dışı kuruluşlardır. Bunların ATTAC gibi kimileri uluslararası spekülatif finans hareketlerinin kendisini dahi sorgulamadan bunların vergilendirilmesi yoluyla çözümler üretilebileceğini savunacak denli sınırlı bir bakış açısına sahiptir. Radikal çevre örgütleri gibi göreli olarak daha bağımsız olanları ise hükümetlere yapılacak baskıyla uluslararası ilişkilerin reforme edilebileceğini, ulusötesi şirketlerin etkinliklerinin sınırlanabileceğini ve böylece ekolojik sorunların ve toplumsal adaletsizliğin azaltılabileceğini savunmaktadırlar. Devlet fonlarına ya da şirketlerden beslenen vakıflara dayanan kuruluşlar ise genelde tek bir sorunla ilgilenmekte ve küresel sorunların tümünün birbirine bağımlı olduğunu dahi gözden kaçırmayı yeğlemektedirler. Sivil toplum kuruluşları olarak da adlandırılan tüm bu örgütlerden anti-kapitalist bir çıkışı yönlendirmelerini beklemek olanaksızdır. Ancak sahip oldukları mali kaynaklarla orantılı olarak anti-kapitalist eylemciler de dahil olmak üzere geniş bir kesim için çekim odağı olmaktadırlar.

Son olarak anti-kapitalist ve anti-otoriter örgütleri bir kategori olarak ele alabiliriz. Kendi içinde çok çeşitli yaklaşımları barındırmakla birlikte, bu kapsamda olup yukarıda değindiğimiz gibi forumlarda yer alabilecekken katılmamayı tercih eden örgütler de var. Bunlara bir diğer örnek ise 10 milyon Hintli köylünün desteklediği KRRS(Karnataka Eyaleti Çiftçiler Birliği). PGA’nin oluşmasına da öncülük eden bu köylü örgütü, ATTAC başkanının tutarsız açıklamalarına ilişkin sorularına tatmin edici yanıtlar alamayınca DSF’na katılmamıştır. Zapatistalar Foruma kabul edilmezken insan hakları ihlalleriyle suçlanan Chiapas valisinin ve göçmenlere karşı acımasız politikaları ile bilinen Fransız bakanın foruma katılması sordukları sorulardan bazılarıdır. KRRS, Asya Sosyal Forumuna da halk tarafından bilinmeyen örgütlerce girişimin başlatıldığı ve yığınsal örgütlerin uzantı gibi ele alındığı gerekçesiyle katılmadı[12].

BİR İDEOLOJİK YENİLENME OLARAK KÜRESELLEŞME

Burada geriye dönüp küreselleşme kavramının nasıl bir ideolojik boşluğu doldurmak için yaratıldığına ve bunun seçeneğine bakmakta yarar var. Avrupa’lı sömürgeciliğin İspanya ve Portekiz eliyle başladığı ilk dönemlere bakacak olursak, Hrıstiyanlığın çok güçlü bir ideolojik araç olarak kullanıldığını görürüz. Bugün dahi dünyada Hrıstiyanlığın en güçlü olduğu kıta Latin Amerika’dır. İlk doğduğu dönemde evrenselci bir anlayış geliştirmiş olan bu din, o dönemde artık dogmacılığın en ileri düzeyine ulaşmış ve yerli halkların kültürlerini aşağı görmenin ve yok etmenin bir aracı haline gelmişti. Sömürgeleştirme askeri gücün yanısıra Hrıstiyan misyonerlerce yürütülüyor ve yerli kültürler ortadan kaldırılmaya çalışılıyordu.

Ancak bu dogmatik dinsel yaklaşım, gelişen kapitalizmin gereklerine yanıt vermediği gibi mutlakiyetçi krallıklar gibi ayak bağı oldu. Sanayileşme aşamasına gelen kapitalizm, aydınlanma çağında geliştirilen hümanist, evrenselci düşünceleri kendi ideolojisine yerleştirmeyi yeğledi. Fransız devrimi böylece laik bir eşitlik, adalet ve kardeşlik sloganı ile gerçekleşti. Bununla birlikte bu laik eşitlikçiliğin evrenselciliği ancak Avrupalılar için geçerliydi. Sanayileşme sömürgeleştirmeyi gerektirdiğinde bu halklar için eşitlikten söz edilmiyordu. Böylece Antik Yunan’dan bu yana insanlığın hedeflediği evrenselcilik bir kez daha sözde kaldı. Burjuva ideolojisinin bu konuda başarısızlığı ve ikiyüzlülüğü yirminci yüzyılda özellikle “komünizm” tehditi ile haklılaştırılmaya çalışıldı. Halkların bu tehdite karşı her yol denenerek “korunması” gerekiyordu.

1980’lerde ise artık bu tehdit ortadan kalkmıştı ve sanayileşmiş tüketim toplumunun homojen kültürünü yaymak için yeni sloganlara gerek vardı. Bu kültür kendisini sorgulayacak her türlü kültürel zenginliği yerelci ve gerici olarak niteleyip ortadan kaldırmak durumundaydı. Yerel zenginliklere değer veren evrenselci bir anlayış yerine onları dışlayıcı bir küreselci anlayış kampanyası böylece başlatıldı. Hatta bu, küreselciliğe seçenek yaratmaya çalışanları dahi etkiledi. Seçenek olarak, tüm yerel zenginliklerin bir sentezi olması gereken evrenselcilik değil, daha adil bir küreselleşme ortaya kondu. Oysa bu, yine belirli bir kültürde yaratılmış olan bir seçenek olarak yerel zenginlikleri dışlamak durumunda olacak. Sözcüğün başta belirlediğimiz anlamına bakacak olursak bunu daha net olarak görürüz. Evrenselci bir anlayışı benimsemiş bir dünya, belki bugünkünden daha fazla iletişime gerek duyacak, ama bu boyutta bir mal ve hizmet akışına gerek duyacağı çok kuşkulu. Çünkü bu mal ve hizmet akışı esas olarak sömürüye dayalı ilişkilere yarıyor. Bunun seçeneği ise üretim bilgisinin evrenselci bir anlayışla karşılıklı olarak paylaşılmasıdır. Yoksa alışverişin daha adil koşullarda yapılması değil.

SOSYAL FORUMLARA YAKLAŞIM NE OLMALI ?

Sosyal forum örgütlenmeleri küreselleşme karşıtı hareketin içinden çıkmıştır. Ancak aynı zamanda bir hareketler hareketi olan bu hareketin reformcu kesimleri tarafından ve yukarıdan aşağıya bir örgütlenme ile yaratılmıştır. Bu durum gerçekte küreselleşme karşıtı hareketin yeterince olgunlaşmadığının ve küreselleşmeyi aşacak hedeflere yönelmekte yetersiz kaldığının bir göstergesidir. Ulusal kalkınmacı politikalarla ve DTÖ gibi yapıların reforme edilerek uluslararası sistemin değiştirilmesiyle günümüzün sorunlarının çözüleceğini öngören yaklaşımlarla küreselleşmenin aşılması olası değildir. Bu yaklaşımlarla ezilen halkın sorunları belki biraz hafifletilebilir, ama evrenselci değerlere dayanan bir toplum yaratılamaz. Anti-otoriter, özgürlükçü bir açıdan soruna bakıldığında bu forumların küreselleşmenin evrenselci bir şekilde aşılmasına hizmet edip edemeyeceği sorgulanmalıdır. Tarihi ters yöne çevirip ulusal devletlere dayalı çözümler üretmek eski hataların bir yinelenmesi olacaktır. Reforme edilmiş bir küresel pazar sistemi, “başka bir dünya” değil, ancak kapitalizmin daha uygar bir versiyonu olabilir. Hedeflenmesi gereken ulusal sınırların ve dargörüşlülüğün yok edildiği, insanlığın doğrudan demokrasi yoluyla geliştirilen evrensel etik değerlere dayalı olarak örgütlenmesidir.

Ne yazık ki şu anki yapısı ile sosyal forumların bu doğrultuya yönelmesi olanaksız görünmektedir. Ancak bu anlayışı benimseyen örgütler bir yandan kendi aralarındaki ağları geliştirirken bir yandan da özellikle yerel forumlar aracılığı ile diğer eylemcilere ulaşabilirler. Bu bir yandan anti-kapitalist olup hükümet dışı kuruluşların maddi olanaklarının cazibesine kapılan bir çok eylemciyi etkilemek açısından işlevli olabilir, öbür yandan da devletçi solun defalarca iflas etmesine karşın halen etki alanında tuttuğu geniş bir kesime ulaşmak açısından önemlidir. Bununla birlikte katılınan sosyal forumlarda edilgen bir izleyici değil, özerk alanlar yaratarak alternatif politikaları ortaya koymak önemli. Böylece gerek katılmamayı yeğleyenlerce dışarıdan, gerek katılmayı yeğleyenlerce içeriden gelen baskıyla sosyal forumlar kendi amacı içinde tutarlı olmaya zorlanacaktır. Bu zorlama DSF’nu devrimci bir yöne çekemeyecek dahi olsa onu aşacak, anti-otoriter ve anti-kapitalist bir ağın ortaya çıkmasına hizmet edecektir.

Bu noktada DSF’na eleştirel yaklaşımlarla birlikte katılmayı savunan Ezequiel Adamovsky’nin, Dünya Toplumsal Hareketleri Ağı oluşturulma çabasını zaten oluşmakta olan bir ağın DSF denetimine alınma çabası olduğunu belirten sesine kulak verelim: “Artık Örgütlenme Komitesinin, daha saydam işleyiş mekanizmalarını benimsemesi ve karar verme sürecini toplumsal hareketlere devretmesi zamanı geldi. Ancak bunun aksine, DSF’nu büyük ölçüde denetleyen kimi örgütler –ATTAC Fransa, CUT and MST (Brezilya), Küresel Güney’e Odaklanma (Tayland) ve Kadınların Dünya Yürüyüşü (Quebec, Kanada)—Toplumsal Hareketlerin Dünya Ağı’nı (THDA) yaratmaya giriştiler.

“Toplumsal hareketlerin ‘daha kalıcı düzeyde’ eşgüdümü düşüncesi tartışmasız önemlidir. Eğer bu ağ tam olarak tüm dünyadaki toplumsal hareketleri temsil edecekse, bu birkaç örgütün eline bırakılamayacak kadar çok önemlidir. Fakat THDA’nın ilkelerini kim yazdı? Kim onun nasıl örgütleneceğine karar verdi? Daha önemlisi kim Sekretaryayı seçti, hatta bir Sekretaryaya gerek olduğuna karar verdi? Elbette benim ait olduğum hareket değil, ya da Arjantin’deki hiç bir hareket değil, ya da bildiğim kadarıyla diğer ülkelerdeki hareketlerin çoğu tarafından değil. Piqueteros, Bolivyalı cocalero köylüleri, Avrupalı Sınırlara Hayır eylemcileri, Güney Afrikalı boşaltma karşıtı kampanyayı yürütenler ve diğerleri bu konuyu tartıştı mı? Eğer neden sözettiğimden haberleri varsa şaşarım. Toplumsal hareketlerin yerel halk örgütü eylemcileri o toplantılarda değildiler. Ve en azından hareketlerin, önerilenleri ülkelerinde tartışması ve görüşlerini iletmeleri için ilk önerinin önceden onlara ulaştırılması için hiç de doyurucu çaba harcanmadı.”[13]

Umalım ki insanlığı doğrudan demokrasiye götürebilecek forumlar ve toplumsal hareketler ağı çok gecikmeden bu anlayışların aşılması ile yaşama geçirilebilsin.

[1] Bkz. Chaia Heller, “McDonalds, Mtv ve Monsanto: Bilgisel Sermaye Çağında Biyoteknoloji Yükselişi”, Toplumsal Ekoloji, Sayı 2 (Güz 2002), sy. 108-119, çev: Halide Demir ve Reha Alpay, “Teknoloji: Nasıl Geliştirildi? Nasıl geliştirilmeli?” Toplumsal Ekoloji, Sayı 2 (Güz 2002), sy. 97-107
[2] Burada sendikaların yaklaşımının dargörüşlü ve ulusalcı olduğunu belirtmekte yarar var. İşlerini yitirenlerin sahip olması gereken toplumsal güvenceler çok önemli olmakla birlikte, gelişmiş bir ülkede ulusal düzeyde işsizlik artacak gerekçesiyle gümrüklerin artırılmasını, kota uygulamalarını desteklemek sorunu bir başka ülkenin halkı aleyhine çözmeyi beklemektir.
[3] “KENT SAKİNLERİ KENTLERİNİ GERÇEKTEN YÖNETMEYE BAŞLAYINCA”, Derleme, Çeviren Bülent Tanatar
[4] Bu konuda Brezilya’daki en büyük işçi sendikası konfederasyonu TUC’un kimi yöneticilerince İkinci Dünya Sosyal Forumuna gönderilen metine bakılabilir: “CRITIQUE OF PORTO ALEGRE, Open Letter to the Trade Unionists and Activists Participating in the World Social Forum 2002 in Porto Alegre, Brazil”.İngilizce çeviri New York sosyal forumunun web sitesinde yayınlanmıştı (http://www.nycsocialforum.org). Özet bir Türkçe çeviri İstanbul Sosyal Forumu’nun yahoogroups’taki tartışma listesi arşivinde bulunabilir.
[5] DSF ve yerel forumlar için, bkz. Abdullah Anar , “Dünya Sosyal Forumu”, Toplumsal Ekoloji, Sayı 2 (Güz 2002), sy. 76
[6] Jason Adams, “Jornadas Anarquistas: Anarchist Convergence in Porto Alegre, Brazil”ASK, Anarcho-Syndicalist Review, Sayı: 34 (Bahar 2002), Sayfa 24
[7] “Who Controls the European Social Forum?”, http://web.inter.nl.net/users/Paul.Treanor/esf.html
[8] Naomi Klein, `What happened to the new Left,” http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/naomiklein.htm
[9] Andrej Grubacic, “Life After Social Forums”, http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/life-after-sf.htm
[10] Michael Albert, “What happened in Porto Alegre”, http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/albertroy.htm
[11] Devletçi çözümlerin açmazları için bkz. Şadi İdem, “Alternatif Küreselleşme Karşıtı Hareket ve Devlet Yönetimi”, Toplumsal Ekoloji, bu sayıda
[12] Prof. M.D. Nanjundaswamy, “KRRS Reservations on ASF”, http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/asia2003/krrs.htm
[13] Ezequiel Adamovsky, “Another Forum is Possible, Whose Bridges are We Building? Do We Need a New International?”,http://www.nadir.org/nadir/initiativ/agp/free/wsf/anotherforum.htm[/b]