OTUZ YILDIR 12 EYLÜL: YAŞAYANLAR ANLATIYOR*


 Selim Mahmutoglu - 28/09/2010 16:12:10 (574 okunma)


OTUZ YILDIR 12 EYLÜL: YAŞAYANLAR ANLATIYOR*


-Askerlerin darbe yapacağınıne zaman sezdi parti?
Hiçbir darbe, kendi “meşru” ortamını yaratmadan yapılamaz. 12 Eylül 1980 askeri darbesi de öyle oldu. Binlerce insanın canı, kanı pahasına adım adım örüldü, açık-gizli yüzlerce provokasyon ve medyanın desteğiyle, darbenin “meşru” ortamı yaratıldı.

Bence 1 Mayıs 1977, darbeye giden sürecin başlangıç yani çok önemli kırılma noktasıdır. Ancak sorunun yanıtına geçmeden önce çok yaygın olarak kullanılan bir dezenformasyonu açığa çıkarmak gerekiyor. 1 Mayıs 1977’de yaşanan ve 33 kişininyaşamını yitirmesi ile sonuçlanan olaylar, ısrarla söylendiği gibi bir “sol içi çatışma” veya “sağ-sol çatışması” değildir. Uzaktan veya yakından ilgisi yoktur. 1 Mayıs 1977, tek kelimeyle bir devlet operasyonudur.

1 Mayıs 1977’de DİSK’e bağlı Maden-iş Sendikası’nda görevliydim ve Unkapanı’ndan Taksim Meydanı’na çıkarılacak kortejin sorumlularından biriydim. DİSK olarak amacımız 1 Mayıs’ı bir önceki yıldan daha geniş katılımlı ve görkemli yapmaktı. Bunun heyecanı içindeydik. Ancak bize karşı ön yargılı kimi Çin ve Arnavutluk yanlısı gurupların kendi yayın organlarında yazıp çizdiklerinden de rahatsızdık. Dergilerinin kapaklarına “1 Mayıs alanını sendika ağalarına bırakmayacağız” gibi, hatta çok daha sert başlıklar atıyorlardı. Bu gurupların ağırlıklı olarak Unkapanı’nda toplanıp, buradan Taksim’e doğru yürüyüşe geçeceklerini de biliyorduk ve alınabilecek önlemleri de almıştık.

Bu gurupları en arkaya almıştık ve korteji yavaş yürüterek alana sokmayacaktık. Nitekim Taksim’e, daha doğrusu Tarlabaşı sapağına geldiğimizde DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler’in konuşması bitmişti. Dolayısıyla miting de bitmişti. Biz bu gurupları alana sokmadık. Bir çatışma olmadı mı? Oldu. Hatta karşılıklı olarak birkaç el havaya ateş de açıldı. Ama o kadar. Bu guruplar alana hiç girmediler, alanı hiç görmediler. Ancak hep birlikte bir şeyi gördük. Sular İdaresi üzerinden özel giysili, maskeli bir gurup insanın, ellerindeki uzun namlulu silahlarla üzerimize ve alana ateş açtıklarını gördük. Panzerlerin üzerimize yürüdüğünü gördük. Bunu hep birlikte gördük. Bunu, basın da gördü.

Sular İdaresi üzerinden yöneltilen yaylım ateşi kesildiğinde, Tarlabaşı sapağındaki guruplar da dağıldı. DİSK görevlileri olarak bulunduğumuz yerden alana doğru hareket ettik. Yaratılan panik ortamı sonucu Kazancı Yokuşu başında yaşanan vahşeti; yaşamını yitiren, yaralanan arkadaşlarımızı gördük. Kürsünün etrafında toplandığımızda, basından çok sayıda muhabir de oradaydı. Sadece Sular İdaresi üzerinden değil aynı anda İntercontinental Oteli’nin (şimdiki adı The Marmara) üst katlarından da alana ve kürsüye doğru ateş açıldığını orada, basın mensuplarından öğrendik.

Ertesi gün gazetelere baktığımızda ise, basının büyük bir çoğunluğunun “1 Mayıs’ın kana buladılar” diye başlıklar atarak, DİSK’i ve solu suçladıklarını görüyoruz. Oysa basın bizimle birlikte her şeyi görmüş, ama yazmamıştı. Anlaşılan o ki, basın kendi kaynaklarından değil, bir yerlerden servis edilen haberi veriyordu. Bu, siyasi tarihimiz açısından belki yeni bir şey değildi ama çok “özel” bir durumdu.

Ben gözlemlerimi hem sendikadaki hem de partideki arkadaşlarımla paylaştım. Bütün gözlemler birleştirildiğinde, uğursuz bir senaryonun uygulamaya konulduğunu görmemek için kör olmak gerekiyordu. Devlet, belki de ilk kez bu kadar aleni, bir “taşeron” bile kullanmadan, doğrudan, kendi halkına, vatandaşlarına savaş açmıştı!


-TİP, 12 Eylül’de gerçekleşecek olan darbeyi 1977’de görebildiyse, engellemek için çalışmadı mı?

O dönemi kısaca hatırlamakta yarar var. Çoğunluğu ilerici, demokrat, sosyalist olduğu bilinenler başta olmak üzere, toplumun bütün kesimlerinden; aydın, bilim insanı, yazar, sendikacı, öğretmen, işçi ve memur olmak üzere 5000’ı aşkın insanın yaşamını kaybettiği bir dönemden bahsediyoruz.

Bombalama ya da silahlı saldırı sonucu öldürülenlerin sayısı günde ortalama 30 kişiye kadar tırmandırılmış, Emniyet teşkilatı Pol-Der ve Pol-Birolarak ikiye bölünmüş, neredeyse bütün illerde kademe kademe Sıkıyönetim’e geçilmiş. Kahramanmaraş ve Çorum’da devletin kontrolü ve denetiminde insanlar sokak ortasında ya da evlerinde çocuklarıyla birlikte katlediliyor. Çoğunlukla hiçbir olayın tetikçileri bulunamıyor, bulunsa bile mahkemelerden beraat ettiriliyorlar. Azmettirenlere ise ulaşmak hiç mümkün değil. Adalet ve yargı işlemiyor.

Hükümet ve muhalefet ise, olayların nasıl adım adım tırmandırıldığını ve bunun bir askeri darbeye doğru gittiğini, parlamentonun kapatılacağını görüyor ama hiç bir önlem almıyorlar. Cumhurbaşkanı seçiminde bile uzlaşamıyor, parlamentoyu kilitleyip, çalıştırmıyorlar.

İş adamları, piyasa ile ilişkilerini işbaşındaki hükümetlere göre düzenliyor. Gerektiğinde piyasaya mal sürmeyip, suni kriz yaratıyorlar. İşçi, emekçi ve dar gelirli yurttaşlar bir yandan yüksek enflasyonun altında ezilirken, aynı anda da ihtiyaçlarını daha yüksek ücret ödeyerek karaborsadan karşılamak zorunda bırakılıyor. Ekonomi normal mecrasında çalıştırılmıyor.

Özetlersek; yargı işlemiyor, parlamento çalışmıyor ve ekonomi rayından çıkmış.

Şimdi sorunuza gelelim. “TİP darbeyi daha 77’de görebildiyse, engellemek için çalışmadı mı?” Görmek, elbette çok önemli ama yeterli olmuyor. Çok sıkı bir analiz yapmak ve bunu çok geniş bir çevreyle paylaşmak gerekiyor. Bu da yetmez. İzlenecek yolu tarif etmek ve bunu teorileştirmek gerekiyordu. Bu o günün Türkiye’sinin gerçekliğinde maalesef çok kolay bir şey değildi, bunu kabul etmek gerekiyor.

Solda bizimle birlikte 50’den fazla örgüt var. Birbirlerine karşı yürüttükleri mücadele, rejime karşı mücadelenin önüne geçmiş. Sendikaların, , meslek odaları ve sivil toplum örgütlerinin yönetimlerini ele geçirmek için birbirleriyle kıyasıya yarışıyorlar. Bu yarışta zaman zaman çok sert çatışmalar da yaşanıyordu. Ortak iş yapma kültürümüz maalesef yok gibiydi.

Biz parti olarak, Genel Başkanımız Behice Boran’ın ifadesiyle “Türkiye’de ikili bir iktidar yapısı vardır” tespitini o günlerde seslendirmeye başladık. Bize göre ülkemizde, bir yanda kendisini “kurucu irade”nin temsilcisi yani “devlet” olarak gören asker, yüksek bürokrasi ve yargı; diğer tarafta ise seçimle gelen ancak bazen seçimle bazen de darbeyle giden “hükümetler” vardı. Parti 12 Mart’ı yaşamış, bedelini ödemiş, devleti de iyi tanımıştı. Benzer bir senaryo ile karşı karşıyaydık. Bu nesnel durumda yapılacak iş devrimi değil, demokrasiyi başa almak, onun için mücadele etmek güncel görevdir dedik. Hatırlarsınız TİP Merkez Yönetim Kurulu o tarihlerde aldığı bir kararla; “Güncel Görev Demokratikleşmedir” diyerek, bütün parti örgütlerini bu amaç uğruna mücadeleye yönlendirdi.

Bize göre 12 Eylül’ün önüne geçebilmek, demokrasi mücadelesini öne çıkarmak ve bu ikili iktidar yapısını açığa çıkarmakla mümkündü. Gözümüzün önünde bir olay ilerliyor, ama biz bunu sadece tespit ediyor ve bir şey yapamıyorduk. Aslında bunu herkes görüyordu. Tek tek yazdılar da, SavcıDoğa Öz’ün bugünlerde okuduğumuz iki sayfalık raporu[2] her şeyi çok açık ve net hatırlatıyor. Doğan Öz, “Bu sağ-sol çatışması değildir. Başka bir hesap vardır ve bizi buraya yönlendirmek, darbe ortamın meşrulaştırmak istiyorlar. Bütün bunlar hep sunidir, belli bir merkezden yönetilmektedir” diye açıkça yazdı o zaman. Yani Ecevit ve CHP’de biliyordu. Biz de yazdık, söyledik, başka sol örgütler de söyledi. Ama güçlerimiz bu ikili iktidar yapsın açığa çıkarmaya yetmedi. Kendi hatalarımız da vardı, bizim elimizde olmayan nedenler de. Bu ikisi birleşince 12 Eylül engellenemedi. 

TİP’in yayınlarında sıkça dile getirdiği “ikili iktidar odağ” kavramının karşılğı 12 Mart’ta dile getirilen “kontrgerilla”mı dır yoksa askeri ve sivil bürokrasi ile toplumun başka unsurlar da var mıdır? Çünkü genellikle 12 Eylül anlatılırken hep ABD ve dış dinamik belirleyici olmuş gibi bir tutum vardır.

Adına ne dersek diyelim. “Kontrgerilla”, “Özel Harp Dairesi” veya başka bir şey. Bu yapının başlangıçta NATO çerçevesinde ve Sovyetler’in olası saldırısına karşı kurulduğunu biliyoruz. Ancak bizimkiler bunu, devletin üniter yapısını “korumak, kollamak” adına, içine askerlerle birlikte yüksek bürokrasi, yargı, medya ve çok sayıda sivilleri de alarak sürekli dönüştürüp, genişletmişler. Menderes, Demirel, Ecevit, Erbakan ve günümüzde de Erdoğan hükümetlerinin sürekli tosladığı yapı, işte bu yapıdır.

Dış dinamiklere gelince; doğrudur. ABD Türkiye’de demokrasinin kesintiye uğratılacağını ve bunun bir askeri darbeyle sonuçlanacağını biliyordu. Bu süreci gördü ve destekledi. O dönemdeki AB’nin görüşü de, ABD’den farklı değildi.

İki kutuplu bir dünyadan söz ediyoruz. Sovyetler, Afganistan’a ha girdi ha girecek. Nitekim 1979’da girdiler. ABD için en büyük tehlike ise komünizmin Akdenize inmesiydi. “Yeşil Kuşak” bu dönemin ürünüdür. Türkiye, ABD nezdinde “Yeşil Kuşak” projesinin bir aktörü olacaktı ve bu nedenle de Türkiye’de demokrasinin değil, ılımlı islamın önü açılmalıydı. Erbakan’ın mecliste kilit parti olması ve hemen hemen bütün koalisyonlarda yer alması hiç de tesadüf değildi. Çünkü yeşil kuşak projesi demokrasiye, sola, sosyalizme karşı, en “doğal duvar” olarak görülüyordu. Durum böyle olunca da bizim generallerimiz ellerini kollarını sallaya sallaya, ABD ile de sıkı fıkı olarak darbeyi kolayca yaptılar ve tepki de almadılar. Aksine takdir edildiler.

Dış dinamikler böyle olabilir, ama bana göre asıl sorun içerde. Bu yapıdan öncelikle ülkenin aydınlarının, mevcut siyasi partilerin ve iş adamlarının da rahatsız olması lazımdı. Çünkü demokrasiye ve demokratik bir devlete herkesin ihtiyacı vardı. Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu uğursuz yapı yüzünden hiçbir zaman demokratik bir devlet olamadı. Demokratik devlet olamadığı için de “Laik Devlet”, “Sosyal Devlet”, “Hukuk Devleti”olamadı.

Aslında topluma, özellikle de başta işçi sınıfı olmak üzere geniş halk kesimlerine bakışta da bir sakatlık vardı. Halk, cahil ve kendi çıkarlarına yabancı olarak görülüyordu. Oysa ki halkımız, bu yapıyı görmüş ve bunu istemediğini eline her fırsat geçtiğinde göstermekten de geri durmamıştır. Bana göre mevcut sistem içinde kalacağını beyan eden ve bu vesayetçi rejimle uzlaşmış görünmeyen her lider, bu halktan oy almıştır. Geçmişi hatırlayalım; Menderes bu yapının anası olan tek parti rejimine, Demirel 27 Mayıs askeri darbesine ve Ecevit’de 12 Mart muhtırasına karşı çıkarak hükümet olmuşlardır. Günümüze doğru gelirsek; Özal’ın, darbeci başı Kenan Evren’in partisine, Erdoğan’ın ise generallerin 28 Şubat elektronik muhtırasına karşı çıktığı için hükümet olduklarını görüyoruz. Ben bunların tesadüf olmadığını düşünüyorum. Yani görüntü bile yetmekteydi.


Şimdi buradan 12 Eylül öncesi döneme dönelim. Darbenin adım adım geldiğini görüyor ve bir şeyler yapmak istiyorsunuz. Soldan “Faşizme Karşı Birleşik Cephe” veya “Ulusal Demokratik Cephe” ve benzeri çağrılar yükseliyor. Güzel, sol tehlikeyi görüyor ve ortak bir iş yapmak için birbirine çağrı yapıyor diye düşünüyorsunuz. Ama işin esasına baktığınızda kimsenin kimseyle bir şey yapmak diye bir derdi olmadığını görüyorsunuz. Herkes kendi gurubunu korumak ve geliştirmek derdine düşmüş.Ya da biz öyle görüyorduk. Özellikle de bazı radikal sol gurupların çağrılarının içeriğine baktığımızda, bırakın tırmanışı durdurmayı, ateşin üzerine benzinle gitmek misali, çatışmayı daha da derinleştirmek, gerilimi daha da artırmak bir çözüm olarak sunuluyordu.

Biz de bu dönemde diğer sol gibi çok saldırıya uğradık, arkadaşlarımızı kaybettik. Şişli’de Cezmi Yılmaz, Halit Pelitözü veYılmaz Derebaşı,Üsküdar’da Çetin Yücel, Adana’da Ceyhun Can, Ankara Bahçelievler’de 7 arkadaşımız, Karadeniz Teknik Üniversitesi’ndeki hocamız Nejdet Bulut ve şimdi isimleri aklıma gelmeyen onlarca arkadaşımız pusu kurularak katledildi. Parti Genel Merkezimiz basılıp Genel Sekreterimiz Nihat Sargınöldürülmek istendi. Yani biz de bazı diğer sol guruplar gibi çatışma ortamına çekilmek istendik. Bizden misilleme yapmamız istendi, daha açıkçası sürekli davetiye çıkarıldı. Ama biz bunları bir oyun olarak gördük ve bu tezgaha düşmemeye çalıştık.


TİP’in başında Behice Boran vardı. Boran’ın olduğu bir partide, gerekçen ne olursa olsun, amaca ulaşmak için insanlara pusu kurup öldüremezsin. Genel Sekreterimiz Nihat Sargın’dı. O günkü verili koşullarda ve Sargın’ın olduğu bir yerde; silahlanmayı ve silahlı mücadeleyi bir yöntem olarak kullanamazsın. Biz bu terbiye ile şekillendik, biçimlendik. Bize pasifist dediler, aldırmadık. Bugün düşünüyorum da iyi ki aldırmamışız. Boran’ı bir kez daha saygıyla anıyorum. Şu anda Cerrahpaşa Tıp Fakültesinde yaşam savaşı veren Nihat ağabeyime acil şifalar diliyor, bir an önce sağlığına kavuşmasını diliyorum. Bizi telef olmaktan kurtardılar.

Biz TİP olarak bu dönemde , demokratik hak ve özgürlüklerle ilgili bütün eylemlerin içinde olduk. Hiçbir anti demokratik ve faşizan uygulamaya karşı sessiz kalmadık,

DİSK tarafından örgütlenen “Devlet Güvenlik Mahkemelerine (DGM) Hayır” eylemlerinin hep içinde olduk, destekledik. Ancak, DİSK’in DGM’lerin kuruluşunu önlemek için aldığı “İlerici, halktan yana bir hükümet kuruluncaya kadar, Genel Yas ilan edilmiştir” kararını doğru bulmadık, tepki gösterdik. Böyle ucu acık, hedefi muğlak, ne kadar kadar süreceği belli olmayan üretimi durdurma kararı olamaz dedik. Parti olarak bunları söyledik ama, doğru bulmasak da parti üyelerinden, sonuçta bunun kendi sendikalarının bir kararı olduğunu, sendikal disipline uymalarını, çalıştıkları iş yerlerinde bu eylemin başarıyla sonuçlanması için çaba göstermelerini istedik. Kararını bizim almamız gerekmiyordu. DGM’lere karşı mücadele edilmesini doğru buluyorduk, bu eyleme katıldık. Bu eylem sonucunda DİSK düzeyinde 3000 yetişkin işçi temsilcisinin iş akdi fesih edildi. Bunların 2000’i Maden-iş üyesiydi. Tabi bundan TİP’liler de “nasibini” aldı. Sadece Tofaş, Oyak-Renault ve Mako’da 72 TİP üyesinin iş akidleri fesih edildi, kanunsuz grevi teşvik ve ona öncülük etmekten haklarında dava açıldı.

1 Mayıs 1979’da İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı sokağa çıkma yasağı koydu ve bu emre uymayıp, sokağa çıkacaklara “vur emri”nin uygulanacağını açıkladı. Biz TİP olarak Behice Boran ile birlikte Merter’den 300 partili, Pangaltı’dan da 100 Genç-Öncü’lü ile, Taksim Meydanı’na doğru yürümek üzere sokağa çıktık. Çünkü bu yasağı keyfi, demokratik hak ve özgürlüklerimize bir saldırı olarak gördük ve kabul etmedik. Önümüz kesildi, hırpalandık, gözaltına alındık ama keyfiyete, işçi sınıfının ve İstanbul halkının bir gün bile olsa özgürlüklerinin kısıtlanmasına, sessiz kalmadık.

CHP’ye de başvurduk, demokrasi için iş birliği yapalım dedik. Behice Boran bir heyetle birlikte Bülent Ecevit ile görüştü. Seçimlere de kısa bir süre kalmıştı. CHP’liler bunu seçimler için bir iş birliği ve sandalye istiyoruz gibi algıladılar ya da böyle tercüme ettiler. Oysa bizim ağzımızdan hiç böyle bir şey çıkmamıştı.

TÜSİAD çarşaf çarşaf tam sayfa ilanlar vererek CHP’yi hükümetten düşürmeye çalışıyor. Daha önce de söylediğim gibi zaten bazı temel gıda ürünlerini piyasaya sürmeyerek, suni kriz yaratıp, hükümeti güç durumda bırakmaya, sıkıştırma başlamışlardı. Tam bu sırada biz İstanbul İl Örgütü olarak “TÜSİAD nedir, TÜSİAD’cılar Kimlerdir” diye bir broşür yayımladık. Parti dışından da duyulması için birkaç gün gazete ilanı da kullandık. Broşür çok ilgi gördü ve kısa süre içinde tekrar baskılar yapmak zorunda kaldık. Bu arada CHP İl Örgütünü arayıp görüşme talep ettik. İl Yönetimi’nden bir arkadaşımla birlikte CHP İl Başkanı’nı ziyaret ettik. Görüşmede esas itibariyle TÜSİAD’ın saldırılarına karşı iş birliği önerdik. Tabi sonuç bizi şaşırtmadı. Çok iyi işler yaptığımızı belirttikten sonra gösterdiğimiz dayanışmaya teşekkür etmekle yetindiler. O kadar. Çünkü CHP bizimle birlikte görünmek istemiyordu.


-Tam da bu noktada, “iç dinamik” kavramı içinde darbeye karşıtutum almada Türkiye burjuvazisi de önem taşımıyor mu? Hatırlarsanız o dönem Türkiye burjuvazisi darbeden yana tavır takındı. Dolayısıyla 12 Eylül darbesinin iktisadi sebepleri de yok muydu?

Velev ki olsun! Bu, burjuvazinin darbeden yana tavır almasını gerektirmez ki. Tabi eğer gerçekten burjuvaysa. Şimdi soruya dönelim. Evet, o günkü Türkiye burjuvazisi darbeye tam destek verdi. Terörün sistemli olarak bir merkezden yönlendirildiğini görmezlikten geldi. Olayları “Sağ-sol çatışması”, “Komünistler“ veya “Dış mihraklar” diye niteleyen devlet korosuna onlar da katıldılar. Darbe sonrasında burjuvazinin sözcüsü Halit Narin’in “Şimdiye kadar onlar güldü, biraz da biz gülelim” sözlerini hatırlayalım. Bu sözler darbenin burjuvazi tarafından da desteklendiğini çok net açıklamıyor mu? Narin o gün darbeci generallere şükranlarını sunarken, bize de, bundan sonra daha rahat “çan’ınıza ot tıkayacağız” demek istiyordu, nitekim öyle de oldu, sesimizi kestiler.

Ekonomideki duruma ya da sorunuzdaki “iktisadi sebeplere” gelince, doğrudur, ekonominin durumu pek parlak değildi. Ekonomi esas olarak teknoloji üretmeyen, Ar-Ge yatırımları neredeyse sıfır, gümrük duvarlarıyla korunan, dolayısıyla dışa kapalı, ithal ikameci, al-sat’çı, montajcı bir yapıya sahipti. Yapı bu olunca, burjuvazimiz de ürettiği mal ve hizmetleri ciddi bir rekabetle karşı karşıya kalmadan, istediği fiyata satabiliyordu. Elini cebine atmayan, devletin aktardığı kaynaklarla beslenen burjuvazimiz bu durumdan çok memnundu. Devletten alınan kaynaklar yatırım yerine kişisel servete dönüştürülüyor, çarçur ediliyordu. Kapitalizmin doğasına aykırı olan bu durum, doğal olarak kriz sinyallerini vermiş, ekonominin kendi problemlerini kendi dinamikleriyle çözemez hale gelmesine neden olmuştu. Demirel’in deyimiyle “Türkiye 70 sente muhtaçtı”.

Özetle 12 Eylül öncesi ekonomi kabaca bu durumdaydı. Tabi burjuvazinin bu kötü durumdan çıkış yolu olarak tarihe “24 Ocak Kararları”’ olarak geçen o meşhur kararları aldıklarını hatırlayalım. Bir de bu kararları “ithal ikameci politikayı terk etmeliyiz, dışa açılmalıyız, dünya ekonomisine entegre olmayız” diye seslendirdiklerini.

24 Ocak 1980’de aldıkları bu kararları 12 Eylül Darbesi’ne kadar uygulamaya koymadılar, koyamadılar. Çünkü bu kararlar, çok sert kemer sıkmayı içerdiğinden; öncelikle muhalefetin susturulması, işçi ve emekçilerin kazanılmış haklarının budanması ve örgütlülüklerinin dağıtılmasını gerektiriyordu. Burjuvazinin darbeyi desteklemesinin bir çok nedeninin yanı sıra bir de bu vardı. 


-Türkiye burjuvazisi "[b]dün" devletten besleniyor ve beslenmeye de devam ediyordu. 12 Eylül öncesi muhalefet hangi ölçüde gelişkindi de kendisini rahatsız ediyordu ki darbeye razı oldu Türk burjuvazisi?[/b]

Gelişkin diyebilir miyiz onu bilemiyorum. Ama sol, bugünle kıyaslanmayacak kadar daha güçlü ve örgütlü. Çok parçalı ve birbirleriyle ilişkileri kötü ama en küçük bir antidemokratik olaya veya uygulamaya sessiz kalmıyor, tepki gösteriyorlardı.

Gençler, öğretmenler, memurlar, mühendis ve mimarlar, teknik elemanlar örgütlü. Diğer demokratik kitle örgütlenmelerini de içine alarak genel olarak baktığımızda, bütün bu alanlarda sol hakim.

Tabi DİSK var ve DİSK’in çok hızlı bir yükselişi var. 1973-1976 yılları arasında üye sayısını dörde, beşe katlamış. Yaptığı toplu iş sözleşmeleriyle üyelerinin ücretlerini, sosyal haklarını ve çalışma koşullarını iyileştirerek, sendikalı olmayı teşvik ediyor, sendikal örgütlenmenin önünü açıyordu. DİSK’in mücadele ederek, söke söke hak aldığının görülmesi, işçileri DİSK’e yöneltiyor, işverenler DİSK’in bu hızlı yükselişini önlemek için, aynı haklarıTürk-İş’e de vermek zorunda kalıyorlardı.

Bütün bu sol örgütlenmelerin tepesinde başta TİP, TSİP ve TKP gibi partiler, Dev-Yol, Kurtuluş, Halkın Kurtuluşu ve şu anda isimlerini hatırlayamadığım hareketler vardı ve bunlar esas olarak bu düzene muhaliftiler ve bu düzeni değiştirmek istiyorlardı.

Parlamento içinde ise birbirlerine muhalefet etmekten çok, koalisyon ortaklığı için birbirleriyle pazarlık eden ya da birbirlerine milletvekili transferi yapan CHP, AP, MSP ve MHP gibi rejimle herhangi bir derdi olmayan partiler vardı. Milliyetçi Cephe (MC) ve Ecevit hükümetlerini hatırlayalım.

Şimdi bu yapıya ve burjuvazinin isteklerine bakarak; darbe, sadece burjuvazinin ve onun isteklerini yerine getirmek için yapıldı dersek, bence bu da doğru olmaz. Eksik olur. Darbeyi planlayanların asıl amaçlarının 12 Mart’ta yarım kalan projelerini tamamlamak ve “ulus-devleti” yeniden dizayn etmekti. Bunu 12 Eylül sonrası yaptıkları ilk işlere, getirdikleri anayasaya bakarak da görebiliyoruz.

Bu çerçeveden baktığımızda, iş dünyasının bütün isteklerinin fazlasıyla yerine getirildiğini de görüyoruz. Halit Narin’in sevinç çığlıkları boşuna değil. Bugün sendikaların örgütlülük düzeylerine baktığımızda; Türk-iş’in 300.000, DİSK’in 54.000 ve Hak-iş’in de 18.000 civarında, toplamda 400.000’in altına düştüklerini görüyoruz.


Oysa 12 Eylül'e geldiğimizde sadece DİSK'in üye sayısı 600 000'i geçiyordu.

İşte, rakamlar bu. Araya başka argümanlar da soktular, taşeronluk. 12 Eylül öncesinde üretim alanında taşeron firma bulunmazdı. En fazla, üretim dışı alan olan yemekhane ve nakliye işleri taşeron firmaya verilebilirdi ki onu da uygulayan işveren sayısı çok azdı. Bugün ise gelinen nokta, taşeronlar “alt işveren” adı altında üretim alanlarına girmişler. Tabi bunların sendikalı olması mümkün değil. Bunları sendikalı yapmaya kalktığında, işveren taşeronla olan ilişkisini sonlandırıyor, yani işçiler işsiz kalıyor. Tabi işçilerin işine son veren de ana işveren değil, taşeron olmuş oluyor. Kayıtdışılık, vergi kaçırma, sigorta primi ve kıdem tazminatı ödememe de cabası.

Sendikalar açısından bu çok önemli bir problem olmakla birlikte, asıl problem daha da büyük. Söz konusu uygulamayla birlikte sendikalarda şöyle bir yapı oluştu: Artık tabandaki eğitimli işçiler ya taşerona bağlı, ya da kapsam dışı, yani sendikasız konuma getirildi. Böylece sendikaların örgütlenebilecekleri alanda çoğunlukla eğitimsiz ya da az eğitimli işçiler bırakıldı.

Şimdi düşünelim. Sendikaların iş yeri, şube ve genel merkez yönetimleri kaçınılmaz olarak bu ilkokul düzeyinde bile eğitim alamamş işçilerden oluşuyor. Alt yapısı bu olan sendikaların örgütlenebilmesi, örgütlerini güçlendirebilmesi, başarılı bir eğitim ve toplu iş sözleşmesi yapabilmeleri mümkün mü? Bence çok zor. Uzman desteği de yetmez. Zaten yetmediği de belli. Uzmanın getirdiği projeyi okuyabilmek, algılayabilmek ve uygulamak için bile asgari bir alt yapıya sahip olmayı gerektiriyor.

Tabi bir de şu var, birçok sendikacı da bu durumdan memnun. Bu sayede yerlerini koruyabiliyorlar. Karşılarına güçlü bir muhalefet çıkamıyor. Bir çok sendikacının 25-30 yıldır hala yönetimde olmasının sırrı, biraz da burada. Elbette böyle olmayan sendikacılar az da olsa var, onları tenzih ediyorum. Ama yaygın olan şu; sınırlı düzeyde eğitim almış işçiler kongrelerde başarılı olamıyorlar, eski yöneticileri değiştiremiyorlar. Buna bilgileri, eğitimleri yetmiyor. Burada bir istisna var ama bu eskiden de vardı; Kürtlük, Alevilik ya da hemşehrilik adı altında birleşip, blok oluşturarak listeyi delmek. Bunun sağlıklı bir yol olmadığı biliniyor ama insanlara da başka çare bırakılmıyor ki, ne yapsınlar?

-Yani sınıf bilincinden yoksun, sadece etnik ya da başka aidiyetlerle bir araya gelen işçiler...

Maalesef öyle, ama bu onların günahı değil, eğitimsiz bırakılmışlar, Türkiye’nin bir gerçeği bu. Sendikacıların asıl bununla mücadele etmeleri gerekiyor. Eğer bu süreci durduramazlarsa varlıkları ortadan kalkacak.


-12 Eylül’ün Kenan Evren tarafından dile getirilen gerekçeleri malum: “Politik ve ekonomik istikrarsızlık ile toplumsal ve politik şiddet olayları.” TİP’in değerlendirmesi nedir 12 Eylül’e ilişkin?

Kenan Evren’in darbe sabahı söyledikleri, bize göre yeni bir şey değildi. Bunlar darbe öncesi, yani en az bir iki yıl öncesinden beri söyleniyordu. İşin tuhafı söyledikleri doğruydu. Daha önce de söylediğim gibi parlamento çalıştırılmıyor, ekonominin tekeri dönmüyor ve yargı da adalet ve vicdanla bağdaşmayan kararlar veriyordu. İş adamları, siyasetçiler, bir kısım basın sabah akşam bunları tekrarlıyor, ama faturayı da her nasılsa hep sola, komünistlere çıkarıyorlardı.

Hatırlarsak, her seçim öncesi olduğu gibi 79 seçimlerinden önce de siyasi parti sözcülerinin seçim konuşmaları TRT’den yayınlanıyordu. Behice Boran o dönemdeki seçim konuşmalarının birini bu konuya ayırmıştı. Boran, hiç unutmadığım konuşmasının bir bölümünde şunları söylüyordu. “Sormak gerekiyor. Ülkeyi bu hale komünistler mi getirdi? Komünistler daha bir gün bile iktidara gelmediler bu ülkede. Ama komünizm düşmanları yıllardır, sırayla bu ülkeyi yönetmektedirler. Ülke bunların elinde bugünkü duruma düşmüştür.”

Partinin değerlendirmesi 12 Eylül öncesinde de, sonrasında da aynen böyleydi. Bize göre şiddet olayları ve terör bilerek tırmandırıldı. Meselenin böyle bir yanı var bir defa.

Düşünün ki bu ülkeye kaçak yollardan silah getiriliyor ve bir merkez bunları sağa da, sola satıyor. Bunlar dedikodu değil, daha o dönemde açığa çıktığı için söylüyorum, Yani şiddet bilerek tırmandırılmıştı.

İkincisi, üretilen mal ve hizmetlerin paylaşımda burjuvazinin hep en çoğu alma isteği var. Ve gerekçe olarak da uluslararası rekabeti gösteriyor. Dünyaya mal satabilmem için daha ucuza üretmek zorundayım diyor. Oysa üretimdeki toplam işçi payları o dönem, yüzde 8’leri hiç geçmedi. Ücretler, maliyet içinde çok büyük bir yer tutmuyordu. Buna rağmen onu bile vermek istemiyorlardı ki bu oranı yüzde 4’lere düşürdükleri sektörler de oldu.

Sendikasızlaştırmadan yanaydılar çünkü sendikalı işçi çalıştırmak kayıt altına girmek işlevi de görüyordu. Yani kayıt dışı işler yapmak ya da çalışanların sigorta primlerini, vergilerini düşük yatırmak, kıdem tazminatlarını ödememek gibi istekleri vardı. Ama sendikalı bir iş yerinde bunları yapmak mümkün olmuyordu.

Türk burjuvazisi köksüz. Teknolojik gelişmeleri izlemeyen, devletten aldığı yardımlarla, fonlarla tekeri döndüren, dünya pazarında hiçbir rekabete giremeyen, yaratıcılıktan yoksun bir durumdaydı. Evet, bu darbeden Türk burjuvazisi yararlandı: Örgütler dağıldı, sendikalar dağıldı, kârları arttı. Sınıf örgütsüzleştirildi. Onlar da sınıf içgüdüsüyle yaklaştılar mevcut duruma. Temel politikaları işçi sınıfını güçsüzleştirmek ve dağıtmaktı, başarılı da oldular.

Türkiye burjuvazisi 12 Eylül’de sınıfta kaldı, Türkiye demokrasisine darbecilerle beraber o da ihanet etti. Zaten darbeciler de onu istedi. Darbe bir anlamda onlar için de yapıldı. Bu darbeden kim yararlandı diye sonuçlarına baktığımız zaman görürüz zaten.

Şimdi şimdi dünya ile rekabet etmek için teknolojiye kafa yormaya başladılar. Fasonculuktan kurtulup marka yaratma, yönetişim ve innovasyon gibi kavramlar şimdi akıllarına geldi.

-Bu noktada şöyle bir durum çıkıyor ortaya: Türkiye burjuvazisi zaten yeterli sermaye birikimine sahip değil. Hem devletten besleniyor, hem de sistemin kredileriyle ayakta duruyor. Karşı sınıf da doğal olarak kendi çıkarlarını maksimize etmek için uğraşıyor. İki açıdan sıkışmış durumda. Bir, işçi sınıfı daha yüksek talepler doğrultusunda kendisini sıkıştırıyor. İki, sistemin zorladığı bir şey var. Daha büyük bir yapıya entegre olması için dışa açılması gerekiyor. Öyleyse burjuvazi açısından darbenin haklı bir gerekçesi vardı gibi bir sonuç çıkıyor. Yanılıyor muyum?

Bu süreçte kan var, can var. Adalet ve vicdan yok. Haklı olması için adil olması lazım.


-Darbe olmasaydı yok olacaktı gibi bir manzara çıkıyor ama.

Böyle sunuyorlardı ama bu doğru değildi, tamamen demagojiydi. Zaten bizi en çok rahatsız eden de buydu. Burjuvazinin, kendi çıkarlarının Türkiye’nin çıkarları gibi sunmasıydı. Önce ben kazanayım, sen kemer sık, bir kısım haklarından vaz geç, birlikte ülkeyi kalkındıralım, ondan sonra sana da veririz. Şaka gibi ama aynen böyle.

Biz ücretlerimizi niçin korumak istiyoruz? İnsan onuruna yaraşır bir yaşam sürdürebilmek, çoluk çocuğumuzun eğitim ve sağlık ihtiyaçlarını karşılayabilmek için. Daha da ötesi, yarın fabrikaya gidebilmek ve tekrar patrona üretim yapabilmek için. Peki patronun karını artırma isteği ile benim isteğim nasıl aynı şey olabilir. 

Yok olmaları söz konusu değildi. Kendi sınıf çıkarlarını ülkenin çıkarlarına kurban ettiler. Aslında onların da bedel ödemesi lazım ama Türkiye’de bu, bir türlü becerilemeyen bir şey. 12 Eylül öncesi TÜSİAD’ı hatırlayın. Ne kadar demokrasiye ve kendi halkına düşman.

-Neyi kastediyoruz burada? Ecevit Hükümeti’ni devirmek üzere harekete geçip gazetelere verdiği ilanlar mıdır örnek?


Evet. Ecevit hükümetine bile tahammül gösteremediler. Daha önce de değindiğim gibi gazetelere tam sayfa ilanlar vererek, ekonomideki kötü gidişten Ecevit hükümetini sorumlu tuttular. Oysa ki Ecevit hükümeti, ekonomi ile ilgili iş adamlarını rahatsız edecek her hangi bir karar da almamıştı. Ülkeyi kötü yönetiyordu. Benzin karneye bağlanmıştı. Döviz yoktu, ithalat tıkanmıştı. Ama bütün bunların sorumlusu 3 günlük Ecevit hükümeti olabilir miydi? Sürekli yükselen döviz kurları onlar için sabitleşmişti. Yurt içinden veya yurt dışından aldıkları kredileri, dolar ikiye üçe katlansa bile onlar aldıkları günkü kurdan ödüyorlardı. Aradaki farkı hazine karşılıyordu. Bunlar unutulmamalıdır.

TÜSİAD üyeleri işçi ve emekçilere en küçük küçük bir sosyal hakkın, ekonomik bir kırıntının bile verilmesini istemedi. Oysa işçi sınıfı, kazanmış olduğu hak ve özgürlükler korumak istiyor ve haklı olarak da dünyadaki işçi sınıfının elde ettiği haklara aynen sahip olmak istiyordu. Bu gayet doğaldı. Nasıl ki burjuvazi uluslararası bir güce ulaşmak istiyorsa, işçi sınıfı da demokratik hak ve özgürlüklerini dünyadaki işçi sınıfıyla eşitlemek istiyordu. Avrupa Birliği'nde ne varsa onu istiyordu. ILO Standartları uygulanmıyordu. Kaldı ki ILO Standartları o sırada Avrupa'da geri bir standart kabul edildiği için tartışılıyordu. Ama burjuvazi onu bile çok görüyordu. Bunun için elbette bir mücadele, bir sınıf mücadelesi vardı karşılıklı.

Ülke iş adamlarının işçi sınıfına karşı bir hasım hane tutumu vardı. Bu örgütlü yapıyı içlerine sindiremiyorlardı. Darbenin geldiğini sokaktaki vatandaş görürken Türkiye burjuvazisinin görmemesi mümkün mü? Şimdi inkar ediyorlar ama bu doğru değil. Halkı, bu kan dursun da, nasıl durursa dursuna getirdiler. Bunu da mı görmediler. 12 Eylül darbesinden; planlayanlar, uygulayanlar, yardakçılık edenler çanak tutanlar ve üyesi olsun olmasın, bir sürü iş adamı ve TÜSİAD da sorumludur.


-Ne yapılabilseydi 12 Eylül engellenebilirdi ya da engellenebilir miydi?

Tabi, bugünden geriye doğru bakarak konuşmak kolay, bunun farkındayım. Ama gene de engellenebilirdi diyorum. İlk olarak; siyasi deneyimlerimizden de biliyoruz ki, darbecilerin yapacağı ilk iş, parlamentoyu kapatmak olacaktı. Buradan kalkarak diyorum ki, ona sahip çıkmayı başa alabilirdik. Denilebilir ki "Burjuva parlamentosunu mu koruyacağız, biz onu değiştirmek için mücadele etmiyor muyuz?" Evet, ama onu korumalıydık. Onu değiştirmek için önce koruyabilmeyi becerebilmemiz gerekiyordu. Bu gücü oluşturmadan darbeyi önleyemezdik. Bunu beceremedik. Parlamentonun kapatılmasının çok daha kötü sonuçlar doğurabileceği algılanabilseydi, daha farklı davranabilir, bu darbenin bu kadar kanlı ve Türkiye’yi bu kadar geriye götürecek biçimde sonuçlanmasını engelleyebilirdik.

İkinci olarak;“Ordu Göreve” diyenlere karşı “Ordu Kışlaya” demeliydik. Bunun o günün nesnel koşulları içinde çok kolay olmadığını, hele hele solun önemli bir bölümünün “Ordu millet el ele” veya “Ordu gençlik el ele” gibi bir gelenekten geldiğini hatırlarsak gerçekten zordu. Ama bu aşılmalıydı, aşılabilirdi. Ordunun siyaset üzerindeki konumunun bu ülkeye hep zarar verdiğini ve elindeki silahı gene demokrasiye, işçi ve emekçilere karşı doğrultuğunu açıklayabilirdik. Tırmandırılan terörle, ordunun ilişkisini açığa çıkarabilirdik. Bunu ispatlayabilmek için elimizde gereğinden fazla done vardı.

Üçüncü olarak; yargının üzerine gitmeliydik. Yargı verdiği kararlarla terörü adeta teşvik ediyordu. Hiçbir bombalama, yaralama ya da cinayet aydınlatılamıyordu. Olaylarla ilgili yakalananlar ya emniyetten ya da mahkemelerden serbest bırakılıyordu. 1 Mayıs 1977’den itibaren o kadar çok örnek oluştu ki, yargının öyle sunulduğu gibi “bağımsız” ya da “tarafsız” olmadığı artık sokaktaki vatandaş için bile açığa çıkmıştı. Bunu gereği kadar değerlendiremedik. Ateş düştüğü yeri yakar misali, her kesim kendi derdiyle ilgilendi. Bu alanda ortak bir politika sergileyebilseydik yaşanan adaletsizliklerin en azından bir kısmını önleyebilirdik.

Dördüncü olarak; altını çizmeye çalıştığım bu alanlarda bıkmadan, usanmadan fikri takip yapacak ortak bir günlük yayın organını oluşturabilmeliydik. Çok zor olduğunu biliyorum. Ama en azından her kesim kendi yayın organlarında hiç değilse bu somut alanlarda ortak bir dil, üslup oluşturup, birlikte hareket edebilselerdi, mevcut medyanın dezerformasyonu açığa çıkarmak dahil çok önemli bir iş yapmış olurduk.

Beşinci olarak; MHP, Ülkü Ocakları ve uzantısı milliyetçi örgütlenmeler içindeki gençlere dönük, farklı bir politika izlemeliydik. Hepimiz görüyor ve biliyorduk ki bu gençler güvenlik kuvvetlerinin yedek gücü, tetikçileri olarak kullanılıyordu. Ülkenin aydınlarının, demokratlarının ve genel olarak solun üzerine bu gençler gönderiliyor. terörü tırmandırmak için uygulanan bombalama, cinayet ve her türlü provokasyon bunlar üzerinden yapılıyordu. Bu gençlerin bir kısmı daha sonra kullanıldıklarını itiraf ettiler. Ama biz sol olarak o dönem bunun sadece tespitini yaptık, bu gençlerin kullanılmasını önlemek için hiçbir ciddi çaba içine girmedik. Bunu yapabilir, tırmanan terörün temposunu düşürebilir ve birçok insanın hayatını kurtarabilirdik.

Son olarak söyleyeceğim, bunlar daha da çoğaltılabilir, yapılacak çok şey vardı. Geriye dönüp baktığımda bunları yapamadığımızı düşünüyorum.


-Bu anlamda TİP üzerine düşen her şeyi yaptı mı?

TİP yapmaya çalıştı. TİP, Türkiye’de demokrasinin gelişmesinde, demokratik hak ve özgürlüklerin genişletilmesinde çok önemli katkıları olan bir partiydi. Bunu partinin tüm belgelerinde ve eylemlerinde de görürsünüz. En son hazırladığı "Demokratikleşme İçin 5 Yıllık Plan"da da bunu görürsünüz. Bu çalışmaya, partiye üye olan ve olmayan 200’den fazla bilim insanını ve aydını kattı. Demokratikleşme İçin 5 Yıllık Plan, bugün bile çok büyük ölçüde yararlanılabilecek bir belgedir. TİP bununla birlikte zaten demokratikleşmenin önemini ortaya koydu. O bir sosyalist devrim programı değildi. Türkiye’nin fotoğrafını çekti ve bunalımdan çıkmanın yollarını tartışmaya açtı. Yani, Türkiye’deki kötü gidişi gördü ve önlemeye çalıştı. Bu anlamda TİP samimiydi. Ama samimiyet hiçbir şeyi çözmüyor. Daha geniş, diğer siyasi odaklarla daha yapıcı, insanları bir araya getirici bir politika üretmemiz lazımdı. Bunu yapamadık. Zaten darbe süreci de bu yapılamadan engellenemezdi.


-Sadece sol siyasi partileri mi kastediyorsunuz?

Öncelikle partileri kastediyorum.


-TSİP ve TKP'yi mi?

TİP, TSİP ve TKP siyasi arenada aynı kulvarda olan partilerdi. Bunlar arasındaki rekabetin, yaşandığı gibi olmaması lazımdı. İşçi sınıfı partisi olmak için yola çıkmış, ama üç parti olmuşsun. Diğerleri, radikal hareketler çok farklı. Ama bunlar, birbirine çok benzeyen partiler. Programatik belgeleri, dünya görüşleri ve nihai hedefleri aşağı yukarı aynı. Hareket bölünmüş olabilir, bunda sorun yok, süreç içinde tekleşebilir. Ama bunun yolu, birbirleriyle pozitif bir rekabet içinde olmalarından geçiyordu. Tersi yapıldı.

Bu üç hareket kendi içindeki ilişkiyi normalleştirip darbeye karşı bir ittifak oluşturabilselerdi, eminim ki çok hayırlı bir iş yapmış olacaklardı. Tabi kendi içinde birlikteliği oluşturamayan bu üç hareket, kendi dışındakilerle beraber olma koşullarını da yaratamadı.

Geriye baktığımızda beni en çok üzen şey de bu zaten. Biz nasıl bir araya gelemedik diye düşünüyorum. Örgütsel birlik şart değil, en azından biz kendi aramızda eylem birliği sağlayabilirdik. O zaman da diğer solu iş bilmezlikle suçlamak, küçümsemek yerine, onlara, “Birlikte yapacağımız ortak işler vardır, gelin birlikte darbeye karşı birleşelim, burjuvazi demokrasisi de olsa onu koruyalım” diyebilirdik.


-Radikal solun bu sürece gelişteki tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Suçlamak istemiyorum, ama kurulan tezgâha ve burjuvazinin oradaki niyetine en çok destek verenler onlar oldu; istemeden de olsa.


-Değirmene su taşıma hadisesi mi?

Genelleme yapmak doğru değil. Dev-Yol ve Kurtuluş’u da ayrıca ele almak lazım. Evet, değirmenine su taşıdılar. Bunu şimdi, bugünden söylemek kolay, aslında söylemek de istemiyorum ve böyle bir derdim de yok ama dönüp kendilerine baktıkları zaman onlar da yanlışlarını görüyorlar. O dönem ki radikal sol hareketlerde yer almış bazı arkadaşlarımız bugün geçmişteki o yanlışlarını, yanılgılarını zaten kabul ediyorlar. Ben de zaten o çerçevede söylüyorum. Biz de söylüyoruz kendi hatalarımızı. Radikal sol, çok çabuk oyuna gelebilen bir yapı daydı ve gelişmelere bireysel tepki göstererek engel olabileceklerini sandılar. Bunu o eylemlerle durduramazsınız Bence oyuna geldiler. Çünkü bu süreç ancak ve ancak ortak akılla ve güçlerin birleştirilmesi ile önlenebilirdi. Aslında solun büyük çoğunluğu oyuna geldi ama onlar daha çok geldi.

Biz, demokrasiyi öne çıkardık. “Silahımız Partimizdir” dedik. Silahlı eylemlere ve misillemelere karşı ilkesel bir duruş sergiledik."Güncel Görev Demokratikleşmedir" belgesini bugün tekrar okuduğumda, ne iyi bir şey yapmışız ama hayata geçirememişiz diyorum. Çok güzel tespitler var ama işe yaramadı. Projelendirilmesi lazımdı. Solun zaten geçmişteki en büyük kabahatidir bu. Bir takım doğru tespitler yapar ama onu bir siyasi proje haline getiremez. Çünkü onun siyasi proje haline gelmesi için entelektüel bilgi, birikim iş birlikleri gerekiyor. O iş birliklerinde de karşısındakini kabul etme, beraber iş yapmak gibi bir niyetin olması lazım. Oysa onu yok etme, silikleştirme gibi bir konumdaysan, senin o çok güzel belgen bir işe yaramıyor. Projelendirilip uygulanamıyor. O belgedeki hedefleri bir parti tek başına yapamazdı, bunu biz de biliyorduk. Herkes birbirini kabul etmeli ve iş birliği yapmalıydı. Ama solda içten içe, o olmasın ben yapayım, biz büyüyelim o büyümesin gibi tam tersi bir hava hâkimdi. Hâkim olan bu hava, ortak iş yapmayı ve kötü giden bir şeyi durdurmaya yetmedi. Bu anlamda da sorumluluk ortak, hepimiz sorumluyuz. Hiç kimseyi suçlamıyorum. Çünkü oradan çıkamadık. Kendi grubumuzu, hareketimizi büyütmek de doğal, ama bu diğerlerini yok etmek üzerine kurulmamalıydı. Hep beraber büyüyebilir ve kötü giden sürece engel olabilirdik.

-12 Eylül darbesini, kendisini haklı kılan gerekçeler çerçevesinde değerlendirdiğinizde başarılı olmuştur denebilir mi?

Kendileri açısından başarılı oldular tabii. Ama ülke için bir başarıdan söz edilemez. Darbenin ülkeyi en az 10’larca yıl geriye götürdüğünü, o zaman darbeyi destekleyen iş adamları da söylüyor zaten. Evren'in sıraladığı gerekçelerin hiçbirine katılmıyorum. Saydığı bütün gerekçeler bu devleti 50 küsur yıldır yönetenlerin kabahatiydi. Sendikaların örgütlü olmasından, solcuların, Kürtlerin veya Alevilerin varlığından dolayı ülke bu hale gelmedi ki. Türkiye’yi şikayet ettikleri o hale getiren kendileridir. Boşuna suçlu aramasınlar, gidip aynaya baksınlar.

-Parti olarak “Keşke şöyle yapmasaydık” dediğiniz durumlar var mı?

“Keşke şöyle yapmasaydık”tan çok; darbeyi durdurabilmek için başka neler yapmalıydık diye düşünüyorum. Hele hele başta Diyarbakır ve Mamak olmak üzere ülkenin tüm hapishanelerinde yapılan zulüm ve infazlar aklıma geldikçe, insanlığımdan utanıyorum. O dönemde siyaset yaptığımız için de, bu sonuçlardan kendimizi de sorumlu tutuyorum.



*
Editör; Haşim Akman

Ropörtaj yapılanlar; Nabi Yağcı, Selim Mahmutoğlu, Oğuzhan Müftüoğlu, Mahir Sayın, Celalettin Can, Ömer Laçiner .........
Doğan KitapEylül 2010

 




-Askerlerin darbe yapacağınıne zaman sezdi parti?
Hiçbir darbe, kendi “meşru” ortamını yaratmadan yapılamaz. 12 Eylül 1980 askeri darbesi de öyle oldu. Binlerce insanın canı, kanı pahasına adım adım örüldü, açık-gizli yüzlerce provokasyon ve medyanın desteğiyle, darbenin “meşru” ortamı yaratıldı.

Bence 1 Mayıs 1977, darbeye giden sürecin başlangıç yani çok önemli kırılma noktasıdır. Ancak sorunun yanıtına geçmeden önce çok yaygın olarak kullanılan bir dezenformasyonu açığa çıkarmak gerekiyor. 1 Mayıs 1977’de yaşanan ve 33 kişininyaşamını yitirmesi ile sonuçlanan olaylar, ısrarla söylendiği gibi bir “sol içi çatışma” veya “sağ-sol çatışması” değildir. Uzaktan veya yakından ilgisi yoktur. 1 Mayıs 1977, tek kelimeyle bir devlet operasyonudur.

1 Mayıs 1977’de DİSK’e bağlı Maden-iş Sendikası’nda görevliydim ve Unkapanı’ndan Taksim Meydanı’na çıkarılacak kortejin sorumlularından biriydim. DİSK olarak amacımız 1 Mayıs’ı bir önceki yıldan daha geniş katılımlı ve görkemli yapmaktı. Bunun heyecanı içindeydik. Ancak bize karşı ön yargılı kimi Çin ve Arnavutluk yanlısı gurupların kendi yayın organlarında yazıp çizdiklerinden de rahatsızdık. Dergilerinin kapaklarına “1 Mayıs alanını sendika ağalarına bırakmayacağız” gibi, hatta çok daha sert başlıklar atıyorlardı. Bu gurupların ağırlıklı olarak Unkapanı’nda toplanıp, buradan Taksim’e doğru yürüyüşe geçeceklerini de biliyorduk ve alınabilecek önlemleri de almıştık.

Bu gurupları en arkaya almıştık ve korteji yavaş yürüterek alana sokmayacaktık. Nitekim Taksim’e, daha doğrusu Tarlabaşı sapağına geldiğimizde DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler’in konuşması bitmişti. Dolayısıyla miting de bitmişti. Biz bu gurupları alana sokmadık. Bir çatışma olmadı mı? Oldu. Hatta karşılıklı olarak birkaç el havaya ateş de açıldı. Ama o kadar. Bu guruplar alana hiç girmediler, alanı hiç görmediler. Ancak hep birlikte bir şeyi gördük. Sular İdaresi üzerinden özel giysili, maskeli bir gurup insanın, ellerindeki uzun namlulu silahlarla üzerimize ve alana ateş açtıklarını gördük. Panzerlerin üzerimize yürüdüğünü gördük. Bunu hep birlikte gördük. Bunu, basın da gördü.

Sular İdaresi üzerinden yöneltilen yaylım ateşi kesildiğinde, Tarlabaşı sapağındaki guruplar da dağıldı. DİSK görevlileri olarak bulunduğumuz yerden alana doğru hareket ettik. Yaratılan panik ortamı sonucu Kazancı Yokuşu başında yaşanan vahşeti; yaşamını yitiren, yaralanan arkadaşlarımızı gördük. Kürsünün etrafında toplandığımızda, basından çok sayıda muhabir de oradaydı. Sadece Sular İdaresi üzerinden değil aynı anda İntercontinental Oteli’nin (şimdiki adı The Marmara) üst katlarından da alana ve kürsüye doğru ateş açıldığını orada, basın mensuplarından öğrendik.

Ertesi gün gazetelere baktığımızda ise, basının büyük bir çoğunluğunun “1 Mayıs’ın kana buladılar” diye başlıklar atarak, DİSK’i ve solu suçladıklarını görüyoruz. Oysa basın bizimle birlikte her şeyi görmüş, ama yazmamıştı. Anlaşılan o ki, basın kendi kaynaklarından değil, bir yerlerden servis edilen haberi veriyordu. Bu, siyasi tarihimiz açısından belki yeni bir şey değildi ama çok “özel” bir durumdu.

Ben gözlemlerimi hem sendikadaki hem de partideki arkadaşlarımla paylaştım. Bütün gözlemler birleştirildiğinde, uğursuz bir senaryonun uygulamaya konulduğunu görmemek için kör olmak gerekiyordu. Devlet, belki de ilk kez bu kadar aleni, bir “taşeron” bile kullanmadan, doğrudan, kendi halkına, vatandaşlarına savaş açmıştı!


-TİP, 12 Eylül’de gerçekleşecek olan darbeyi 1977’de görebildiyse, engellemek için çalışmadı mı?

O dönemi kısaca hatırlamakta yarar var. Çoğunluğu ilerici, demokrat, sosyalist olduğu bilinenler başta olmak üzere, toplumun bütün kesimlerinden; aydın, bilim insanı, yazar, sendikacı, öğretmen, işçi ve memur olmak üzere 5000’ı aşkın insanın yaşamını kaybettiği bir dönemden bahsediyoruz.

Bombalama ya da silahlı saldırı sonucu öldürülenlerin sayısı günde ortalama 30 kişiye kadar tırmandırılmış, Emniyet teşkilatı Pol-Der ve Pol-Birolarak ikiye bölünmüş, neredeyse bütün illerde kademe kademe Sıkıyönetim’e geçilmiş. Kahramanmaraş ve Çorum’da devletin kontrolü ve denetiminde insanlar sokak ortasında ya da evlerinde çocuklarıyla birlikte katlediliyor. Çoğunlukla hiçbir olayın tetikçileri bulunamıyor, bulunsa bile mahkemelerden beraat ettiriliyorlar. Azmettirenlere ise ulaşmak hiç mümkün değil. Adalet ve yargı işlemiyor.

Hükümet ve muhalefet ise, olayların nasıl adım adım tırmandırıldığını ve bunun bir askeri darbeye doğru gittiğini, parlamentonun kapatılacağını görüyor ama hiç bir önlem almıyorlar. Cumhurbaşkanı seçiminde bile uzlaşamıyor, parlamentoyu kilitleyip, çalıştırmıyorlar.

İş adamları, piyasa ile ilişkilerini işbaşındaki hükümetlere göre düzenliyor. Gerektiğinde piyasaya mal sürmeyip, suni kriz yaratıyorlar. İşçi, emekçi ve dar gelirli yurttaşlar bir yandan yüksek enflasyonun altında ezilirken, aynı anda da ihtiyaçlarını daha yüksek ücret ödeyerek karaborsadan karşılamak zorunda bırakılıyor. Ekonomi normal mecrasında çalıştırılmıyor.

Özetlersek; yargı işlemiyor, parlamento çalışmıyor ve ekonomi rayından çıkmış.

Şimdi sorunuza gelelim. “TİP darbeyi daha 77’de görebildiyse, engellemek için çalışmadı mı?” Görmek, elbette çok önemli ama yeterli olmuyor. Çok sıkı bir analiz yapmak ve bunu çok geniş bir çevreyle paylaşmak gerekiyor. Bu da yetmez. İzlenecek yolu tarif etmek ve bunu teorileştirmek gerekiyordu. Bu o günün Türkiye’sinin gerçekliğinde maalesef çok kolay bir şey değildi, bunu kabul etmek gerekiyor.

Solda bizimle birlikte 50’den fazla örgüt var. Birbirlerine karşı yürüttükleri mücadele, rejime karşı mücadelenin önüne geçmiş. Sendikaların, , meslek odaları ve sivil toplum örgütlerinin yönetimlerini ele geçirmek için birbirleriyle kıyasıya yarışıyorlar. Bu yarışta zaman zaman çok sert çatışmalar da yaşanıyordu. Ortak iş yapma kültürümüz maalesef yok gibiydi.

Biz parti olarak, Genel Başkanımız Behice Boran’ın ifadesiyle “Türkiye’de ikili bir iktidar yapısı vardır” tespitini o günlerde seslendirmeye başladık. Bize göre ülkemizde, bir yanda kendisini “kurucu irade”nin temsilcisi yani “devlet” olarak gören asker, yüksek bürokrasi ve yargı; diğer tarafta ise seçimle gelen ancak bazen seçimle bazen de darbeyle giden “hükümetler” vardı. Parti 12 Mart’ı yaşamış, bedelini ödemiş, devleti de iyi tanımıştı. Benzer bir senaryo ile karşı karşıyaydık. Bu nesnel durumda yapılacak iş devrimi değil, demokrasiyi başa almak, onun için mücadele etmek güncel görevdir dedik. Hatırlarsınız TİP Merkez Yönetim Kurulu o tarihlerde aldığı bir kararla; “Güncel Görev Demokratikleşmedir” diyerek, bütün parti örgütlerini bu amaç uğruna mücadeleye yönlendirdi.

Bize göre 12 Eylül’ün önüne geçebilmek, demokrasi mücadelesini öne çıkarmak ve bu ikili iktidar yapısını açığa çıkarmakla mümkündü. Gözümüzün önünde bir olay ilerliyor, ama biz bunu sadece tespit ediyor ve bir şey yapamıyorduk. Aslında bunu herkes görüyordu. Tek tek yazdılar da, SavcıDoğa Öz’ün bugünlerde okuduğumuz iki sayfalık raporu[2] her şeyi çok açık ve net hatırlatıyor. Doğan Öz, “Bu sağ-sol çatışması değildir. Başka bir hesap vardır ve bizi buraya yönlendirmek, darbe ortamın meşrulaştırmak istiyorlar. Bütün bunlar hep sunidir, belli bir merkezden yönetilmektedir” diye açıkça yazdı o zaman. Yani Ecevit ve CHP’de biliyordu. Biz de yazdık, söyledik, başka sol örgütler de söyledi. Ama güçlerimiz bu ikili iktidar yapsın açığa çıkarmaya yetmedi. Kendi hatalarımız da vardı, bizim elimizde olmayan nedenler de. Bu ikisi birleşince 12 Eylül engellenemedi. 

TİP’in yayınlarında sıkça dile getirdiği “ikili iktidar odağ” kavramının karşılğı 12 Mart’ta dile getirilen “kontrgerilla”mı dır yoksa askeri ve sivil bürokrasi ile toplumun başka unsurlar da var mıdır? Çünkü genellikle 12 Eylül anlatılırken hep ABD ve dış dinamik belirleyici olmuş gibi bir tutum vardır.

Adına ne dersek diyelim. “Kontrgerilla”, “Özel Harp Dairesi” veya başka bir şey. Bu yapının başlangıçta NATO çerçevesinde ve Sovyetler’in olası saldırısına karşı kurulduğunu biliyoruz. Ancak bizimkiler bunu, devletin üniter yapısını “korumak, kollamak” adına, içine askerlerle birlikte yüksek bürokrasi, yargı, medya ve çok sayıda sivilleri de alarak sürekli dönüştürüp, genişletmişler. Menderes, Demirel, Ecevit, Erbakan ve günümüzde de Erdoğan hükümetlerinin sürekli tosladığı yapı, işte bu yapıdır.

Dış dinamiklere gelince; doğrudur. ABD Türkiye’de demokrasinin kesintiye uğratılacağını ve bunun bir askeri darbeyle sonuçlanacağını biliyordu. Bu süreci gördü ve destekledi. O dönemdeki AB’nin görüşü de, ABD’den farklı değildi.

İki kutuplu bir dünyadan söz ediyoruz. Sovyetler, Afganistan’a ha girdi ha girecek. Nitekim 1979’da girdiler. ABD için en büyük tehlike ise komünizmin Akdenize inmesiydi. “Yeşil Kuşak” bu dönemin ürünüdür. Türkiye, ABD nezdinde “Yeşil Kuşak” projesinin bir aktörü olacaktı ve bu nedenle de Türkiye’de demokrasinin değil, ılımlı islamın önü açılmalıydı. Erbakan’ın mecliste kilit parti olması ve hemen hemen bütün koalisyonlarda yer alması hiç de tesadüf değildi. Çünkü yeşil kuşak projesi demokrasiye, sola, sosyalizme karşı, en “doğal duvar” olarak görülüyordu. Durum böyle olunca da bizim generallerimiz ellerini kollarını sallaya sallaya, ABD ile de sıkı fıkı olarak darbeyi kolayca yaptılar ve tepki de almadılar. Aksine takdir edildiler.

Dış dinamikler böyle olabilir, ama bana göre asıl sorun içerde. Bu yapıdan öncelikle ülkenin aydınlarının, mevcut siyasi partilerin ve iş adamlarının da rahatsız olması lazımdı. Çünkü demokrasiye ve demokratik bir devlete herkesin ihtiyacı vardı. Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu uğursuz yapı yüzünden hiçbir zaman demokratik bir devlet olamadı. Demokratik devlet olamadığı için de “Laik Devlet”, “Sosyal Devlet”, “Hukuk Devleti”olamadı.

Aslında topluma, özellikle de başta işçi sınıfı olmak üzere geniş halk kesimlerine bakışta da bir sakatlık vardı. Halk, cahil ve kendi çıkarlarına yabancı olarak görülüyordu. Oysa ki halkımız, bu yapıyı görmüş ve bunu istemediğini eline her fırsat geçtiğinde göstermekten de geri durmamıştır. Bana göre mevcut sistem içinde kalacağını beyan eden ve bu vesayetçi rejimle uzlaşmış görünmeyen her lider, bu halktan oy almıştır. Geçmişi hatırlayalım; Menderes bu yapının anası olan tek parti rejimine, Demirel 27 Mayıs askeri darbesine ve Ecevit’de 12 Mart muhtırasına karşı çıkarak hükümet olmuşlardır. Günümüze doğru gelirsek; Özal’ın, darbeci başı Kenan Evren’in partisine, Erdoğan’ın ise generallerin 28 Şubat elektronik muhtırasına karşı çıktığı için hükümet olduklarını görüyoruz. Ben bunların tesadüf olmadığını düşünüyorum. Yani görüntü bile yetmekteydi.


Şimdi buradan 12 Eylül öncesi döneme dönelim. Darbenin adım adım geldiğini görüyor ve bir şeyler yapmak istiyorsunuz. Soldan “Faşizme Karşı Birleşik Cephe” veya “Ulusal Demokratik Cephe” ve benzeri çağrılar yükseliyor. Güzel, sol tehlikeyi görüyor ve ortak bir iş yapmak için birbirine çağrı yapıyor diye düşünüyorsunuz. Ama işin esasına baktığınızda kimsenin kimseyle bir şey yapmak diye bir derdi olmadığını görüyorsunuz. Herkes kendi gurubunu korumak ve geliştirmek derdine düşmüş.Ya da biz öyle görüyorduk. Özellikle de bazı radikal sol gurupların çağrılarının içeriğine baktığımızda, bırakın tırmanışı durdurmayı, ateşin üzerine benzinle gitmek misali, çatışmayı daha da derinleştirmek, gerilimi daha da artırmak bir çözüm olarak sunuluyordu.

Biz de bu dönemde diğer sol gibi çok saldırıya uğradık, arkadaşlarımızı kaybettik. Şişli’de Cezmi Yılmaz, Halit Pelitözü veYılmaz Derebaşı,Üsküdar’da Çetin Yücel, Adana’da Ceyhun Can, Ankara Bahçelievler’de 7 arkadaşımız, Karadeniz Teknik Üniversitesi’ndeki hocamız Nejdet Bulut ve şimdi isimleri aklıma gelmeyen onlarca arkadaşımız pusu kurularak katledildi. Parti Genel Merkezimiz basılıp Genel Sekreterimiz Nihat Sargınöldürülmek istendi. Yani biz de bazı diğer sol guruplar gibi çatışma ortamına çekilmek istendik. Bizden misilleme yapmamız istendi, daha açıkçası sürekli davetiye çıkarıldı. Ama biz bunları bir oyun olarak gördük ve bu tezgaha düşmemeye çalıştık.


TİP’in başında Behice Boran vardı. Boran’ın olduğu bir partide, gerekçen ne olursa olsun, amaca ulaşmak için insanlara pusu kurup öldüremezsin. Genel Sekreterimiz Nihat Sargın’dı. O günkü verili koşullarda ve Sargın’ın olduğu bir yerde; silahlanmayı ve silahlı mücadeleyi bir yöntem olarak kullanamazsın. Biz bu terbiye ile şekillendik, biçimlendik. Bize pasifist dediler, aldırmadık. Bugün düşünüyorum da iyi ki aldırmamışız. Boran’ı bir kez daha saygıyla anıyorum. Şu anda Cerrahpaşa Tıp Fakültesinde yaşam savaşı veren Nihat ağabeyime acil şifalar diliyor, bir an önce sağlığına kavuşmasını diliyorum. Bizi telef olmaktan kurtardılar.

Biz TİP olarak bu dönemde , demokratik hak ve özgürlüklerle ilgili bütün eylemlerin içinde olduk. Hiçbir anti demokratik ve faşizan uygulamaya karşı sessiz kalmadık,

DİSK tarafından örgütlenen “Devlet Güvenlik Mahkemelerine (DGM) Hayır” eylemlerinin hep içinde olduk, destekledik. Ancak, DİSK’in DGM’lerin kuruluşunu önlemek için aldığı “İlerici, halktan yana bir hükümet kuruluncaya kadar, Genel Yas ilan edilmiştir” kararını doğru bulmadık, tepki gösterdik. Böyle ucu acık, hedefi muğlak, ne kadar kadar süreceği belli olmayan üretimi durdurma kararı olamaz dedik. Parti olarak bunları söyledik ama, doğru bulmasak da parti üyelerinden, sonuçta bunun kendi sendikalarının bir kararı olduğunu, sendikal disipline uymalarını, çalıştıkları iş yerlerinde bu eylemin başarıyla sonuçlanması için çaba göstermelerini istedik. Kararını bizim almamız gerekmiyordu. DGM’lere karşı mücadele edilmesini doğru buluyorduk, bu eyleme katıldık. Bu eylem sonucunda DİSK düzeyinde 3000 yetişkin işçi temsilcisinin iş akdi fesih edildi. Bunların 2000’i Maden-iş üyesiydi. Tabi bundan TİP’liler de “nasibini” aldı. Sadece Tofaş, Oyak-Renault ve Mako’da 72 TİP üyesinin iş akidleri fesih edildi, kanunsuz grevi teşvik ve ona öncülük etmekten haklarında dava açıldı.

1 Mayıs 1979’da İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı sokağa çıkma yasağı koydu ve bu emre uymayıp, sokağa çıkacaklara “vur emri”nin uygulanacağını açıkladı. Biz TİP olarak Behice Boran ile birlikte Merter’den 300 partili, Pangaltı’dan da 100 Genç-Öncü’lü ile, Taksim Meydanı’na doğru yürümek üzere sokağa çıktık. Çünkü bu yasağı keyfi, demokratik hak ve özgürlüklerimize bir saldırı olarak gördük ve kabul etmedik. Önümüz kesildi, hırpalandık, gözaltına alındık ama keyfiyete, işçi sınıfının ve İstanbul halkının bir gün bile olsa özgürlüklerinin kısıtlanmasına, sessiz kalmadık.

CHP’ye de başvurduk, demokrasi için iş birliği yapalım dedik. Behice Boran bir heyetle birlikte Bülent Ecevit ile görüştü. Seçimlere de kısa bir süre kalmıştı. CHP’liler bunu seçimler için bir iş birliği ve sandalye istiyoruz gibi algıladılar ya da böyle tercüme ettiler. Oysa bizim ağzımızdan hiç böyle bir şey çıkmamıştı.

TÜSİAD çarşaf çarşaf tam sayfa ilanlar vererek CHP’yi hükümetten düşürmeye çalışıyor. Daha önce de söylediğim gibi zaten bazı temel gıda ürünlerini piyasaya sürmeyerek, suni kriz yaratıp, hükümeti güç durumda bırakmaya, sıkıştırma başlamışlardı. Tam bu sırada biz İstanbul İl Örgütü olarak “TÜSİAD nedir, TÜSİAD’cılar Kimlerdir” diye bir broşür yayımladık. Parti dışından da duyulması için birkaç gün gazete ilanı da kullandık. Broşür çok ilgi gördü ve kısa süre içinde tekrar baskılar yapmak zorunda kaldık. Bu arada CHP İl Örgütünü arayıp görüşme talep ettik. İl Yönetimi’nden bir arkadaşımla birlikte CHP İl Başkanı’nı ziyaret ettik. Görüşmede esas itibariyle TÜSİAD’ın saldırılarına karşı iş birliği önerdik. Tabi sonuç bizi şaşırtmadı. Çok iyi işler yaptığımızı belirttikten sonra gösterdiğimiz dayanışmaya teşekkür etmekle yetindiler. O kadar. Çünkü CHP bizimle birlikte görünmek istemiyordu.


-Tam da bu noktada, “iç dinamik” kavramı içinde darbeye karşıtutum almada Türkiye burjuvazisi de önem taşımıyor mu? Hatırlarsanız o dönem Türkiye burjuvazisi darbeden yana tavır takındı. Dolayısıyla 12 Eylül darbesinin iktisadi sebepleri de yok muydu?

Velev ki olsun! Bu, burjuvazinin darbeden yana tavır almasını gerektirmez ki. Tabi eğer gerçekten burjuvaysa. Şimdi soruya dönelim. Evet, o günkü Türkiye burjuvazisi darbeye tam destek verdi. Terörün sistemli olarak bir merkezden yönlendirildiğini görmezlikten geldi. Olayları “Sağ-sol çatışması”, “Komünistler“ veya “Dış mihraklar” diye niteleyen devlet korosuna onlar da katıldılar. Darbe sonrasında burjuvazinin sözcüsü Halit Narin’in “Şimdiye kadar onlar güldü, biraz da biz gülelim” sözlerini hatırlayalım. Bu sözler darbenin burjuvazi tarafından da desteklendiğini çok net açıklamıyor mu? Narin o gün darbeci generallere şükranlarını sunarken, bize de, bundan sonra daha rahat “çan’ınıza ot tıkayacağız” demek istiyordu, nitekim öyle de oldu, sesimizi kestiler.

Ekonomideki duruma ya da sorunuzdaki “iktisadi sebeplere” gelince, doğrudur, ekonominin durumu pek parlak değildi. Ekonomi esas olarak teknoloji üretmeyen, Ar-Ge yatırımları neredeyse sıfır, gümrük duvarlarıyla korunan, dolayısıyla dışa kapalı, ithal ikameci, al-sat’çı, montajcı bir yapıya sahipti. Yapı bu olunca, burjuvazimiz de ürettiği mal ve hizmetleri ciddi bir rekabetle karşı karşıya kalmadan, istediği fiyata satabiliyordu. Elini cebine atmayan, devletin aktardığı kaynaklarla beslenen burjuvazimiz bu durumdan çok memnundu. Devletten alınan kaynaklar yatırım yerine kişisel servete dönüştürülüyor, çarçur ediliyordu. Kapitalizmin doğasına aykırı olan bu durum, doğal olarak kriz sinyallerini vermiş, ekonominin kendi problemlerini kendi dinamikleriyle çözemez hale gelmesine neden olmuştu. Demirel’in deyimiyle “Türkiye 70 sente muhtaçtı”.

Özetle 12 Eylül öncesi ekonomi kabaca bu durumdaydı. Tabi burjuvazinin bu kötü durumdan çıkış yolu olarak tarihe “24 Ocak Kararları”’ olarak geçen o meşhur kararları aldıklarını hatırlayalım. Bir de bu kararları “ithal ikameci politikayı terk etmeliyiz, dışa açılmalıyız, dünya ekonomisine entegre olmayız” diye seslendirdiklerini.

24 Ocak 1980’de aldıkları bu kararları 12 Eylül Darbesi’ne kadar uygulamaya koymadılar, koyamadılar. Çünkü bu kararlar, çok sert kemer sıkmayı içerdiğinden; öncelikle muhalefetin susturulması, işçi ve emekçilerin kazanılmış haklarının budanması ve örgütlülüklerinin dağıtılmasını gerektiriyordu. Burjuvazinin darbeyi desteklemesinin bir çok nedeninin yanı sıra bir de bu vardı. 


-Türkiye burjuvazisi "[b]dün" devletten besleniyor ve beslenmeye de devam ediyordu. 12 Eylül öncesi muhalefet hangi ölçüde gelişkindi de kendisini rahatsız ediyordu ki darbeye razı oldu Türk burjuvazisi?[/b]

Gelişkin diyebilir miyiz onu bilemiyorum. Ama sol, bugünle kıyaslanmayacak kadar daha güçlü ve örgütlü. Çok parçalı ve birbirleriyle ilişkileri kötü ama en küçük bir antidemokratik olaya veya uygulamaya sessiz kalmıyor, tepki gösteriyorlardı.

Gençler, öğretmenler, memurlar, mühendis ve mimarlar, teknik elemanlar örgütlü. Diğer demokratik kitle örgütlenmelerini de içine alarak genel olarak baktığımızda, bütün bu alanlarda sol hakim.

Tabi DİSK var ve DİSK’in çok hızlı bir yükselişi var. 1973-1976 yılları arasında üye sayısını dörde, beşe katlamış. Yaptığı toplu iş sözleşmeleriyle üyelerinin ücretlerini, sosyal haklarını ve çalışma koşullarını iyileştirerek, sendikalı olmayı teşvik ediyor, sendikal örgütlenmenin önünü açıyordu. DİSK’in mücadele ederek, söke söke hak aldığının görülmesi, işçileri DİSK’e yöneltiyor, işverenler DİSK’in bu hızlı yükselişini önlemek için, aynı haklarıTürk-İş’e de vermek zorunda kalıyorlardı.

Bütün bu sol örgütlenmelerin tepesinde başta TİP, TSİP ve TKP gibi partiler, Dev-Yol, Kurtuluş, Halkın Kurtuluşu ve şu anda isimlerini hatırlayamadığım hareketler vardı ve bunlar esas olarak bu düzene muhaliftiler ve bu düzeni değiştirmek istiyorlardı.

Parlamento içinde ise birbirlerine muhalefet etmekten çok, koalisyon ortaklığı için birbirleriyle pazarlık eden ya da birbirlerine milletvekili transferi yapan CHP, AP, MSP ve MHP gibi rejimle herhangi bir derdi olmayan partiler vardı. Milliyetçi Cephe (MC) ve Ecevit hükümetlerini hatırlayalım.

Şimdi bu yapıya ve burjuvazinin isteklerine bakarak; darbe, sadece burjuvazinin ve onun isteklerini yerine getirmek için yapıldı dersek, bence bu da doğru olmaz. Eksik olur. Darbeyi planlayanların asıl amaçlarının 12 Mart’ta yarım kalan projelerini tamamlamak ve “ulus-devleti” yeniden dizayn etmekti. Bunu 12 Eylül sonrası yaptıkları ilk işlere, getirdikleri anayasaya bakarak da görebiliyoruz.

Bu çerçeveden baktığımızda, iş dünyasının bütün isteklerinin fazlasıyla yerine getirildiğini de görüyoruz. Halit Narin’in sevinç çığlıkları boşuna değil. Bugün sendikaların örgütlülük düzeylerine baktığımızda; Türk-iş’in 300.000, DİSK’in 54.000 ve Hak-iş’in de 18.000 civarında, toplamda 400.000’in altına düştüklerini görüyoruz.


Oysa 12 Eylül'e geldiğimizde sadece DİSK'in üye sayısı 600 000'i geçiyordu.

İşte, rakamlar bu. Araya başka argümanlar da soktular, taşeronluk. 12 Eylül öncesinde üretim alanında taşeron firma bulunmazdı. En fazla, üretim dışı alan olan yemekhane ve nakliye işleri taşeron firmaya verilebilirdi ki onu da uygulayan işveren sayısı çok azdı. Bugün ise gelinen nokta, taşeronlar “alt işveren” adı altında üretim alanlarına girmişler. Tabi bunların sendikalı olması mümkün değil. Bunları sendikalı yapmaya kalktığında, işveren taşeronla olan ilişkisini sonlandırıyor, yani işçiler işsiz kalıyor. Tabi işçilerin işine son veren de ana işveren değil, taşeron olmuş oluyor. Kayıtdışılık, vergi kaçırma, sigorta primi ve kıdem tazminatı ödememe de cabası.

Sendikalar açısından bu çok önemli bir problem olmakla birlikte, asıl problem daha da büyük. Söz konusu uygulamayla birlikte sendikalarda şöyle bir yapı oluştu: Artık tabandaki eğitimli işçiler ya taşerona bağlı, ya da kapsam dışı, yani sendikasız konuma getirildi. Böylece sendikaların örgütlenebilecekleri alanda çoğunlukla eğitimsiz ya da az eğitimli işçiler bırakıldı.

Şimdi düşünelim. Sendikaların iş yeri, şube ve genel merkez yönetimleri kaçınılmaz olarak bu ilkokul düzeyinde bile eğitim alamamş işçilerden oluşuyor. Alt yapısı bu olan sendikaların örgütlenebilmesi, örgütlerini güçlendirebilmesi, başarılı bir eğitim ve toplu iş sözleşmesi yapabilmeleri mümkün mü? Bence çok zor. Uzman desteği de yetmez. Zaten yetmediği de belli. Uzmanın getirdiği projeyi okuyabilmek, algılayabilmek ve uygulamak için bile asgari bir alt yapıya sahip olmayı gerektiriyor.

Tabi bir de şu var, birçok sendikacı da bu durumdan memnun. Bu sayede yerlerini koruyabiliyorlar. Karşılarına güçlü bir muhalefet çıkamıyor. Bir çok sendikacının 25-30 yıldır hala yönetimde olmasının sırrı, biraz da burada. Elbette böyle olmayan sendikacılar az da olsa var, onları tenzih ediyorum. Ama yaygın olan şu; sınırlı düzeyde eğitim almış işçiler kongrelerde başarılı olamıyorlar, eski yöneticileri değiştiremiyorlar. Buna bilgileri, eğitimleri yetmiyor. Burada bir istisna var ama bu eskiden de vardı; Kürtlük, Alevilik ya da hemşehrilik adı altında birleşip, blok oluşturarak listeyi delmek. Bunun sağlıklı bir yol olmadığı biliniyor ama insanlara da başka çare bırakılmıyor ki, ne yapsınlar?

-Yani sınıf bilincinden yoksun, sadece etnik ya da başka aidiyetlerle bir araya gelen işçiler...

Maalesef öyle, ama bu onların günahı değil, eğitimsiz bırakılmışlar, Türkiye’nin bir gerçeği bu. Sendikacıların asıl bununla mücadele etmeleri gerekiyor. Eğer bu süreci durduramazlarsa varlıkları ortadan kalkacak.


-12 Eylül’ün Kenan Evren tarafından dile getirilen gerekçeleri malum: “Politik ve ekonomik istikrarsızlık ile toplumsal ve politik şiddet olayları.” TİP’in değerlendirmesi nedir 12 Eylül’e ilişkin?

Kenan Evren’in darbe sabahı söyledikleri, bize göre yeni bir şey değildi. Bunlar darbe öncesi, yani en az bir iki yıl öncesinden beri söyleniyordu. İşin tuhafı söyledikleri doğruydu. Daha önce de söylediğim gibi parlamento çalıştırılmıyor, ekonominin tekeri dönmüyor ve yargı da adalet ve vicdanla bağdaşmayan kararlar veriyordu. İş adamları, siyasetçiler, bir kısım basın sabah akşam bunları tekrarlıyor, ama faturayı da her nasılsa hep sola, komünistlere çıkarıyorlardı.

Hatırlarsak, her seçim öncesi olduğu gibi 79 seçimlerinden önce de siyasi parti sözcülerinin seçim konuşmaları TRT’den yayınlanıyordu. Behice Boran o dönemdeki seçim konuşmalarının birini bu konuya ayırmıştı. Boran, hiç unutmadığım konuşmasının bir bölümünde şunları söylüyordu. “Sormak gerekiyor. Ülkeyi bu hale komünistler mi getirdi? Komünistler daha bir gün bile iktidara gelmediler bu ülkede. Ama komünizm düşmanları yıllardır, sırayla bu ülkeyi yönetmektedirler. Ülke bunların elinde bugünkü duruma düşmüştür.”

Partinin değerlendirmesi 12 Eylül öncesinde de, sonrasında da aynen böyleydi. Bize göre şiddet olayları ve terör bilerek tırmandırıldı. Meselenin böyle bir yanı var bir defa.

Düşünün ki bu ülkeye kaçak yollardan silah getiriliyor ve bir merkez bunları sağa da, sola satıyor. Bunlar dedikodu değil, daha o dönemde açığa çıktığı için söylüyorum, Yani şiddet bilerek tırmandırılmıştı.

İkincisi, üretilen mal ve hizmetlerin paylaşımda burjuvazinin hep en çoğu alma isteği var. Ve gerekçe olarak da uluslararası rekabeti gösteriyor. Dünyaya mal satabilmem için daha ucuza üretmek zorundayım diyor. Oysa üretimdeki toplam işçi payları o dönem, yüzde 8’leri hiç geçmedi. Ücretler, maliyet içinde çok büyük bir yer tutmuyordu. Buna rağmen onu bile vermek istemiyorlardı ki bu oranı yüzde 4’lere düşürdükleri sektörler de oldu.

Sendikasızlaştırmadan yanaydılar çünkü sendikalı işçi çalıştırmak kayıt altına girmek işlevi de görüyordu. Yani kayıt dışı işler yapmak ya da çalışanların sigorta primlerini, vergilerini düşük yatırmak, kıdem tazminatlarını ödememek gibi istekleri vardı. Ama sendikalı bir iş yerinde bunları yapmak mümkün olmuyordu.

Türk burjuvazisi köksüz. Teknolojik gelişmeleri izlemeyen, devletten aldığı yardımlarla, fonlarla tekeri döndüren, dünya pazarında hiçbir rekabete giremeyen, yaratıcılıktan yoksun bir durumdaydı. Evet, bu darbeden Türk burjuvazisi yararlandı: Örgütler dağıldı, sendikalar dağıldı, kârları arttı. Sınıf örgütsüzleştirildi. Onlar da sınıf içgüdüsüyle yaklaştılar mevcut duruma. Temel politikaları işçi sınıfını güçsüzleştirmek ve dağıtmaktı, başarılı da oldular.

Türkiye burjuvazisi 12 Eylül’de sınıfta kaldı, Türkiye demokrasisine darbecilerle beraber o da ihanet etti. Zaten darbeciler de onu istedi. Darbe bir anlamda onlar için de yapıldı. Bu darbeden kim yararlandı diye sonuçlarına baktığımız zaman görürüz zaten.

Şimdi şimdi dünya ile rekabet etmek için teknolojiye kafa yormaya başladılar. Fasonculuktan kurtulup marka yaratma, yönetişim ve innovasyon gibi kavramlar şimdi akıllarına geldi.

-Bu noktada şöyle bir durum çıkıyor ortaya: Türkiye burjuvazisi zaten yeterli sermaye birikimine sahip değil. Hem devletten besleniyor, hem de sistemin kredileriyle ayakta duruyor. Karşı sınıf da doğal olarak kendi çıkarlarını maksimize etmek için uğraşıyor. İki açıdan sıkışmış durumda. Bir, işçi sınıfı daha yüksek talepler doğrultusunda kendisini sıkıştırıyor. İki, sistemin zorladığı bir şey var. Daha büyük bir yapıya entegre olması için dışa açılması gerekiyor. Öyleyse burjuvazi açısından darbenin haklı bir gerekçesi vardı gibi bir sonuç çıkıyor. Yanılıyor muyum?

Bu süreçte kan var, can var. Adalet ve vicdan yok. Haklı olması için adil olması lazım.


-Darbe olmasaydı yok olacaktı gibi bir manzara çıkıyor ama.

Böyle sunuyorlardı ama bu doğru değildi, tamamen demagojiydi. Zaten bizi en çok rahatsız eden de buydu. Burjuvazinin, kendi çıkarlarının Türkiye’nin çıkarları gibi sunmasıydı. Önce ben kazanayım, sen kemer sık, bir kısım haklarından vaz geç, birlikte ülkeyi kalkındıralım, ondan sonra sana da veririz. Şaka gibi ama aynen böyle.

Biz ücretlerimizi niçin korumak istiyoruz? İnsan onuruna yaraşır bir yaşam sürdürebilmek, çoluk çocuğumuzun eğitim ve sağlık ihtiyaçlarını karşılayabilmek için. Daha da ötesi, yarın fabrikaya gidebilmek ve tekrar patrona üretim yapabilmek için. Peki patronun karını artırma isteği ile benim isteğim nasıl aynı şey olabilir. 

Yok olmaları söz konusu değildi. Kendi sınıf çıkarlarını ülkenin çıkarlarına kurban ettiler. Aslında onların da bedel ödemesi lazım ama Türkiye’de bu, bir türlü becerilemeyen bir şey. 12 Eylül öncesi TÜSİAD’ı hatırlayın. Ne kadar demokrasiye ve kendi halkına düşman.

-Neyi kastediyoruz burada? Ecevit Hükümeti’ni devirmek üzere harekete geçip gazetelere verdiği ilanlar mıdır örnek?


Evet. Ecevit hükümetine bile tahammül gösteremediler. Daha önce de değindiğim gibi gazetelere tam sayfa ilanlar vererek, ekonomideki kötü gidişten Ecevit hükümetini sorumlu tuttular. Oysa ki Ecevit hükümeti, ekonomi ile ilgili iş adamlarını rahatsız edecek her hangi bir karar da almamıştı. Ülkeyi kötü yönetiyordu. Benzin karneye bağlanmıştı. Döviz yoktu, ithalat tıkanmıştı. Ama bütün bunların sorumlusu 3 günlük Ecevit hükümeti olabilir miydi? Sürekli yükselen döviz kurları onlar için sabitleşmişti. Yurt içinden veya yurt dışından aldıkları kredileri, dolar ikiye üçe katlansa bile onlar aldıkları günkü kurdan ödüyorlardı. Aradaki farkı hazine karşılıyordu. Bunlar unutulmamalıdır.

TÜSİAD üyeleri işçi ve emekçilere en küçük küçük bir sosyal hakkın, ekonomik bir kırıntının bile verilmesini istemedi. Oysa işçi sınıfı, kazanmış olduğu hak ve özgürlükler korumak istiyor ve haklı olarak da dünyadaki işçi sınıfının elde ettiği haklara aynen sahip olmak istiyordu. Bu gayet doğaldı. Nasıl ki burjuvazi uluslararası bir güce ulaşmak istiyorsa, işçi sınıfı da demokratik hak ve özgürlüklerini dünyadaki işçi sınıfıyla eşitlemek istiyordu. Avrupa Birliği'nde ne varsa onu istiyordu. ILO Standartları uygulanmıyordu. Kaldı ki ILO Standartları o sırada Avrupa'da geri bir standart kabul edildiği için tartışılıyordu. Ama burjuvazi onu bile çok görüyordu. Bunun için elbette bir mücadele, bir sınıf mücadelesi vardı karşılıklı.

Ülke iş adamlarının işçi sınıfına karşı bir hasım hane tutumu vardı. Bu örgütlü yapıyı içlerine sindiremiyorlardı. Darbenin geldiğini sokaktaki vatandaş görürken Türkiye burjuvazisinin görmemesi mümkün mü? Şimdi inkar ediyorlar ama bu doğru değil. Halkı, bu kan dursun da, nasıl durursa dursuna getirdiler. Bunu da mı görmediler. 12 Eylül darbesinden; planlayanlar, uygulayanlar, yardakçılık edenler çanak tutanlar ve üyesi olsun olmasın, bir sürü iş adamı ve TÜSİAD da sorumludur.


-Ne yapılabilseydi 12 Eylül engellenebilirdi ya da engellenebilir miydi?

Tabi, bugünden geriye doğru bakarak konuşmak kolay, bunun farkındayım. Ama gene de engellenebilirdi diyorum. İlk olarak; siyasi deneyimlerimizden de biliyoruz ki, darbecilerin yapacağı ilk iş, parlamentoyu kapatmak olacaktı. Buradan kalkarak diyorum ki, ona sahip çıkmayı başa alabilirdik. Denilebilir ki "Burjuva parlamentosunu mu koruyacağız, biz onu değiştirmek için mücadele etmiyor muyuz?" Evet, ama onu korumalıydık. Onu değiştirmek için önce koruyabilmeyi becerebilmemiz gerekiyordu. Bu gücü oluşturmadan darbeyi önleyemezdik. Bunu beceremedik. Parlamentonun kapatılmasının çok daha kötü sonuçlar doğurabileceği algılanabilseydi, daha farklı davranabilir, bu darbenin bu kadar kanlı ve Türkiye’yi bu kadar geriye götürecek biçimde sonuçlanmasını engelleyebilirdik.

İkinci olarak;“Ordu Göreve” diyenlere karşı “Ordu Kışlaya” demeliydik. Bunun o günün nesnel koşulları içinde çok kolay olmadığını, hele hele solun önemli bir bölümünün “Ordu millet el ele” veya “Ordu gençlik el ele” gibi bir gelenekten geldiğini hatırlarsak gerçekten zordu. Ama bu aşılmalıydı, aşılabilirdi. Ordunun siyaset üzerindeki konumunun bu ülkeye hep zarar verdiğini ve elindeki silahı gene demokrasiye, işçi ve emekçilere karşı doğrultuğunu açıklayabilirdik. Tırmandırılan terörle, ordunun ilişkisini açığa çıkarabilirdik. Bunu ispatlayabilmek için elimizde gereğinden fazla done vardı.

Üçüncü olarak; yargının üzerine gitmeliydik. Yargı verdiği kararlarla terörü adeta teşvik ediyordu. Hiçbir bombalama, yaralama ya da cinayet aydınlatılamıyordu. Olaylarla ilgili yakalananlar ya emniyetten ya da mahkemelerden serbest bırakılıyordu. 1 Mayıs 1977’den itibaren o kadar çok örnek oluştu ki, yargının öyle sunulduğu gibi “bağımsız” ya da “tarafsız” olmadığı artık sokaktaki vatandaş için bile açığa çıkmıştı. Bunu gereği kadar değerlendiremedik. Ateş düştüğü yeri yakar misali, her kesim kendi derdiyle ilgilendi. Bu alanda ortak bir politika sergileyebilseydik yaşanan adaletsizliklerin en azından bir kısmını önleyebilirdik.

Dördüncü olarak; altını çizmeye çalıştığım bu alanlarda bıkmadan, usanmadan fikri takip yapacak ortak bir günlük yayın organını oluşturabilmeliydik. Çok zor olduğunu biliyorum. Ama en azından her kesim kendi yayın organlarında hiç değilse bu somut alanlarda ortak bir dil, üslup oluşturup, birlikte hareket edebilselerdi, mevcut medyanın dezerformasyonu açığa çıkarmak dahil çok önemli bir iş yapmış olurduk.

Beşinci olarak; MHP, Ülkü Ocakları ve uzantısı milliyetçi örgütlenmeler içindeki gençlere dönük, farklı bir politika izlemeliydik. Hepimiz görüyor ve biliyorduk ki bu gençler güvenlik kuvvetlerinin yedek gücü, tetikçileri olarak kullanılıyordu. Ülkenin aydınlarının, demokratlarının ve genel olarak solun üzerine bu gençler gönderiliyor. terörü tırmandırmak için uygulanan bombalama, cinayet ve her türlü provokasyon bunlar üzerinden yapılıyordu. Bu gençlerin bir kısmı daha sonra kullanıldıklarını itiraf ettiler. Ama biz sol olarak o dönem bunun sadece tespitini yaptık, bu gençlerin kullanılmasını önlemek için hiçbir ciddi çaba içine girmedik. Bunu yapabilir, tırmanan terörün temposunu düşürebilir ve birçok insanın hayatını kurtarabilirdik.

Son olarak söyleyeceğim, bunlar daha da çoğaltılabilir, yapılacak çok şey vardı. Geriye dönüp baktığımda bunları yapamadığımızı düşünüyorum.


-Bu anlamda TİP üzerine düşen her şeyi yaptı mı?

TİP yapmaya çalıştı. TİP, Türkiye’de demokrasinin gelişmesinde, demokratik hak ve özgürlüklerin genişletilmesinde çok önemli katkıları olan bir partiydi. Bunu partinin tüm belgelerinde ve eylemlerinde de görürsünüz. En son hazırladığı "Demokratikleşme İçin 5 Yıllık Plan"da da bunu görürsünüz. Bu çalışmaya, partiye üye olan ve olmayan 200’den fazla bilim insanını ve aydını kattı. Demokratikleşme İçin 5 Yıllık Plan, bugün bile çok büyük ölçüde yararlanılabilecek bir belgedir. TİP bununla birlikte zaten demokratikleşmenin önemini ortaya koydu. O bir sosyalist devrim programı değildi. Türkiye’nin fotoğrafını çekti ve bunalımdan çıkmanın yollarını tartışmaya açtı. Yani, Türkiye’deki kötü gidişi gördü ve önlemeye çalıştı. Bu anlamda TİP samimiydi. Ama samimiyet hiçbir şeyi çözmüyor. Daha geniş, diğer siyasi odaklarla daha yapıcı, insanları bir araya getirici bir politika üretmemiz lazımdı. Bunu yapamadık. Zaten darbe süreci de bu yapılamadan engellenemezdi.


-Sadece sol siyasi partileri mi kastediyorsunuz?

Öncelikle partileri kastediyorum.


-TSİP ve TKP'yi mi?

TİP, TSİP ve TKP siyasi arenada aynı kulvarda olan partilerdi. Bunlar arasındaki rekabetin, yaşandığı gibi olmaması lazımdı. İşçi sınıfı partisi olmak için yola çıkmış, ama üç parti olmuşsun. Diğerleri, radikal hareketler çok farklı. Ama bunlar, birbirine çok benzeyen partiler. Programatik belgeleri, dünya görüşleri ve nihai hedefleri aşağı yukarı aynı. Hareket bölünmüş olabilir, bunda sorun yok, süreç içinde tekleşebilir. Ama bunun yolu, birbirleriyle pozitif bir rekabet içinde olmalarından geçiyordu. Tersi yapıldı.

Bu üç hareket kendi içindeki ilişkiyi normalleştirip darbeye karşı bir ittifak oluşturabilselerdi, eminim ki çok hayırlı bir iş yapmış olacaklardı. Tabi kendi içinde birlikteliği oluşturamayan bu üç hareket, kendi dışındakilerle beraber olma koşullarını da yaratamadı.

Geriye baktığımızda beni en çok üzen şey de bu zaten. Biz nasıl bir araya gelemedik diye düşünüyorum. Örgütsel birlik şart değil, en azından biz kendi aramızda eylem birliği sağlayabilirdik. O zaman da diğer solu iş bilmezlikle suçlamak, küçümsemek yerine, onlara, “Birlikte yapacağımız ortak işler vardır, gelin birlikte darbeye karşı birleşelim, burjuvazi demokrasisi de olsa onu koruyalım” diyebilirdik.


-Radikal solun bu sürece gelişteki tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Suçlamak istemiyorum, ama kurulan tezgâha ve burjuvazinin oradaki niyetine en çok destek verenler onlar oldu; istemeden de olsa.


-Değirmene su taşıma hadisesi mi?

Genelleme yapmak doğru değil. Dev-Yol ve Kurtuluş’u da ayrıca ele almak lazım. Evet, değirmenine su taşıdılar. Bunu şimdi, bugünden söylemek kolay, aslında söylemek de istemiyorum ve böyle bir derdim de yok ama dönüp kendilerine baktıkları zaman onlar da yanlışlarını görüyorlar. O dönem ki radikal sol hareketlerde yer almış bazı arkadaşlarımız bugün geçmişteki o yanlışlarını, yanılgılarını zaten kabul ediyorlar. Ben de zaten o çerçevede söylüyorum. Biz de söylüyoruz kendi hatalarımızı. Radikal sol, çok çabuk oyuna gelebilen bir yapı daydı ve gelişmelere bireysel tepki göstererek engel olabileceklerini sandılar. Bunu o eylemlerle durduramazsınız Bence oyuna geldiler. Çünkü bu süreç ancak ve ancak ortak akılla ve güçlerin birleştirilmesi ile önlenebilirdi. Aslında solun büyük çoğunluğu oyuna geldi ama onlar daha çok geldi.

Biz, demokrasiyi öne çıkardık. “Silahımız Partimizdir” dedik. Silahlı eylemlere ve misillemelere karşı ilkesel bir duruş sergiledik."Güncel Görev Demokratikleşmedir" belgesini bugün tekrar okuduğumda, ne iyi bir şey yapmışız ama hayata geçirememişiz diyorum. Çok güzel tespitler var ama işe yaramadı. Projelendirilmesi lazımdı. Solun zaten geçmişteki en büyük kabahatidir bu. Bir takım doğru tespitler yapar ama onu bir siyasi proje haline getiremez. Çünkü onun siyasi proje haline gelmesi için entelektüel bilgi, birikim iş birlikleri gerekiyor. O iş birliklerinde de karşısındakini kabul etme, beraber iş yapmak gibi bir niyetin olması lazım. Oysa onu yok etme, silikleştirme gibi bir konumdaysan, senin o çok güzel belgen bir işe yaramıyor. Projelendirilip uygulanamıyor. O belgedeki hedefleri bir parti tek başına yapamazdı, bunu biz de biliyorduk. Herkes birbirini kabul etmeli ve iş birliği yapmalıydı. Ama solda içten içe, o olmasın ben yapayım, biz büyüyelim o büyümesin gibi tam tersi bir hava hâkimdi. Hâkim olan bu hava, ortak iş yapmayı ve kötü giden bir şeyi durdurmaya yetmedi. Bu anlamda da sorumluluk ortak, hepimiz sorumluyuz. Hiç kimseyi suçlamıyorum. Çünkü oradan çıkamadık. Kendi grubumuzu, hareketimizi büyütmek de doğal, ama bu diğerlerini yok etmek üzerine kurulmamalıydı. Hep beraber büyüyebilir ve kötü giden sürece engel olabilirdik.

-12 Eylül darbesini, kendisini haklı kılan gerekçeler çerçevesinde değerlendirdiğinizde başarılı olmuştur denebilir mi?

Kendileri açısından başarılı oldular tabii. Ama ülke için bir başarıdan söz edilemez. Darbenin ülkeyi en az 10’larca yıl geriye götürdüğünü, o zaman darbeyi destekleyen iş adamları da söylüyor zaten. Evren'in sıraladığı gerekçelerin hiçbirine katılmıyorum. Saydığı bütün gerekçeler bu devleti 50 küsur yıldır yönetenlerin kabahatiydi. Sendikaların örgütlü olmasından, solcuların, Kürtlerin veya Alevilerin varlığından dolayı ülke bu hale gelmedi ki. Türkiye’yi şikayet ettikleri o hale getiren kendileridir. Boşuna suçlu aramasınlar, gidip aynaya baksınlar.

-Parti olarak “Keşke şöyle yapmasaydık” dediğiniz durumlar var mı?

“Keşke şöyle yapmasaydık”tan çok; darbeyi durdurabilmek için başka neler yapmalıydık diye düşünüyorum. Hele hele başta Diyarbakır ve Mamak olmak üzere ülkenin tüm hapishanelerinde yapılan zulüm ve infazlar aklıma geldikçe, insanlığımdan utanıyorum. O dönemde siyaset yaptığımız için de, bu sonuçlardan kendimizi de sorumlu tutuyorum.



*Editör; Haşim Akman

Ropörtaj yapılanlar; Nabi Yağcı, Selim Mahmutoğlu, Oğuzhan Müftüoğlu, Mahir Sayın, Celalettin Can, Ömer Laçiner .........
Doğan KitapEylül 2010