Atatürk ölmedi !

    

Latife Hanım ile Mustafa Kemal Paşa’ya Ahenk gazetesinin nikah tebriği.

 

ATATÜRK ÖLMEDİ!

Bilim kitapları da, din kitapları da canlıların “ölümlü” olduğunu yazar. İstisnası yoktur. Aksini iddia hurafedir. Bir “fani” olan  Mustafa Kemal de öldü.

Selanik dolaylarında doğan Atatürk, on iki yıl askeri okullarda okudu, yılları askerlikte tüketti ve kırk iki yaşında kendinden on dokuz yaş küçük bir kız ile evlendi. Bildiğiniz gibi evlenmek de “ölümlü” insana hastır. 30 Ocak 1923 tarihli Ahenk gazetesi bu evliliği ikinci sayfadan tebrik eder. Sadeleştirilmiş hali şöyle:

Muhterem kurtarıcımız Gazi Mustafa Kemal Paşa hazretlerinin Uşakizade Muammer Beyefendi’nin kızları hanımefendi ile sünnet olan sözleşmeleri yapılmıştır. Bu mutlu sözleşme, İzmir ve İzmirlilerle mutlu bir destek verme ve ayrı bir öğünme nedeni oldu. Kurtuluş tarihinin değerli kurtarıcısına ve bu değer kaynağının mesut eşi hanımefendi hazretlerine tebriklerimizi sunarız.”

Annesi Zübeyde hanımın ölümünden on beş gün sonra acısı küllenmeden yapılan bu evlilik maalesef yürümedi, otuz ay sonra son buldu. Evlenmek gibi boşanmak da ölümlülere mahsustur, çünkü aşklar da ölümlüdür maalesef.

Şimdi dönelim bugüne. CHP ile AKP’nin, “Cumhuriyet’in mülkiyeti” üstüne kıyasıya kavgasının ateşi sönmeden, korkarım ki,  “Atatürk’ün mülkiyeti” üstüne yeni bir meydan savaşı kapıda.

“Vatan kurtarmış” ve “Cumhuriyet  kurmuş” kökten sürme CHP ile, “Cumhuriyet dayağı” ile terbiye olmuş daldan eğme AK Parti, nasıl olur da aynı anda aynı aşka düşer ve kavgaya tutuşur?

Milli eğitim yoluyla  “cumhuriyetçi -otoriter- milliyetçi tek tip insan yetiştirme hedeflendi ve malum başarı sağlandı. Cumhuriyet eğitiminin eseri olan CHP ve AKP yöneticilerinin aşklarının ortaklığı buradan, eğitimden geliyor. Dindarlık ölçülerine bakıp da farklılık yaratmayın, önemli olan bu benzerlik.

İmam-hatip veya “düz” lise, "ha Ayvaz kasap, ha kasap Ayvaz, ikisi de bir hesap", ikisinde de imalatın çoğu aynı tip insan. Çünkü her iki insan tipi de aynı tarih kitabından besleniyor. Cumhuriyet okullarının her hangi birinden mezun olanlar “İnkılâp Tarihi”ni, “Cumhuriyet”i ve kurucusu “Ulu Önder Atatürk”ü sorgulamaksızın “ezberlemek” zorundalar. Bazı mezunlar ise İslam’ın beş şartına altıncısını katmak gibi bir günahı kebire düşmemek için çuvala sığmayan Cumhuriyet günahlarını İnönü’ye yükleyerek kefaretten kurtulmak ister ya, neyse…

Bir milletin bütün okumuşları nasıl olur da “belletilen”le yetinir, nasıl olur da sorgulamaz, anlamak zor. Ya da kolay: "Milli birlik ve beraberliğimiz" için, yalan da olsa bir şeylere ihtiyaç var!

Küçük, masum yalanlar, kanımca en sinsi yalan. Çünkü ardı sıra gelecek yalanlara meşruiyet kaynağı oluyorlar.

Resmi tarih kitaplarında yazılı doğrular üstünden, geliniz iki küçük sorgulama yapalım. Sanırım meramımı daha iyi anlatırım :

Atatürk Selanik’te doğdu.  Bu “doğru”yu hiç araştırdınız mı?  Zübeyde hanım Selanik’te, o evde mi doğurmuş Mustafa’yı? Selanik’in kuzeyinde Langaza’da (Λαγκαδας), köyde doğmuş olabilir mi?

Zübeyde Hanım,  İzmir Karşıyaka Osmanpaşa camii avlusunda koca bir kayanın altında yatıyor.  Hiç araştırdınız mı, öldüğünde Zübeyde Hanım’ın nereye gömüldüğünü?  Rahmetli, Karşıyaka’nın tek Müslüman kabristanı olan Soğukkuyu Kabristanı’na gömülmüş ve üzerine de diğer İslam kabirlerindeki gibi  “Lillah-il-Fatiha” ile biten eski yazılı geleneksel bir mezar taşı konulmuş olabilir mi?

İki küçük sorgulama, belletilen ile doğru arasındaki mesafeyi ölçmeye yaradı mı? Gerek Karşıyaka’daki kaya mezar, gerek Selanik’teki ev, “küçük” milli yalanlar üstünde yükselmiş iki “büyük” sembol. Semboller, çoğu zaman hakikati örtmek için kullanılan perdeler değil mi? O kaya ve o ev üstüne ne hikmetler üretiliyor, ne kerametler anlatılıyor, bir hatırlayın.

Olur böyle şeyler, ne varmış bunda diyebilirsiniz. Cumhuriyet ve Atatürk için böyle “küçük” yalanları hoş görmek gerek diyebilirsiniz. Küçük ve masum diye takdim edilenden korkun, derim.

Cumhuriyet ve Atatürk üstüne kavga aslında bir “semboller”e sahiplenme kavgası. Bu kavga ile, Türkiye’de sermaye sınıfı kendini yeniden biçimlendirirken, eski ile yeni arasında mülkiyet ilişkileri yeniden belirleniyor. Mülkiyet kavgası sadece maddi zeminde değil, “küçük milli yalan” deryası tarih mirası üstünde de veriliyor. Oysa bu paylaşım savaşı,  hakikat perdesi önünde oynanan bir hayal oyunudur. Oysa hakikat o perdenin arkasında. Yani perdeye aldanmamak, sembolleri aşmak ve yüzleşmek gerek.

Atatürk öldü, ama sayısız sembolde yaşıyor. Son on yılda rüştünü kabul ettiren yeni sermaye ve AK Parti, Atatürk ve Cumhuriyet sembollerine sahip çıkmak arzusunda görünüyor. Mesele, “sembol” paylaşım kavgasıyla sınırlı kalırsa, bir “beyaz sayfa” açar ve uzlaşırlar. Ama bu uzlaşma, demokrasi ve barışı getirmez.  Toplumca sembolleri aşıp, yüzleşme çabasına girilmediği sürece yeni model vesayetler sırtımıza biner, iner; iner, biner!

Ermenilere reva görülen zulüm ile, Rum tehcir ve mübadelesi ile, Mustafa Suphi ve arkadaşlarına ve cumhuriyet tarihi boyunca komünistlere reva görülen zulüm ile, Kürtlere hala çektirilen zulüm ile, İslam millet kadınlarına hala edilen eziyet ile ve daha nice eziyet ile yüzleşilmeden bir beyaz sayfa açılmaya kalkışılırsa, o beyaz sayfanın millete hiç hayrı olmaz.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

L