Barış için ‘gömlek’ ve ‘kimlik’

Barış için ‘gömlek’ ve ‘kimlik’

Eğitimle giydirilen İttihatçı-Kemalist “gömlek”ten kurtulup “barışçı, demokratik, özgür” bir toplumsal “kimlik” oluşturmanın önündeki en önemli engel Türkiye toplumunun silinmiş hafızasıdır. Gezi, geçmişin olumsuzluklarını hatırlama ve yüz yıllık İttihatçı-Kemalist egemenliği tarihindeki “mülkiyet oyunları” ile yüzleşmenin “acil” olduğunu bir kez daha hatırlattı.


Bilmem dikkatinizi çekti mi, Gezi süreci tartışmalarında “büyük”ler (Y)eni kuşak üstüne çok olumlu şeyler söyledi de, silinmiş hafızalarının yarattığı ve yaratacağı sorunlar üstünde pek durmadı. Geçmişle yüzleşmenin yaşamsal önemine gereken vurgu yapılmadı da, “gençler geleceği düşünür” gibisinden çok “hikmetli” sözler bolca söylendi.


Eğer bir toplumda “mülkiyet gaspı, toplu kırım ve cinayetler” cezasız kalıyor ve hatta yıllar geçtikçe tartışılmaz “kahramanlık”lar olarak kitaplara geçiyorsa orada barış zordur. Böyle toplumlar “ayıbı gizlemek” için dikta yönetimlerine ve otoriter yöneticilere mahkûmdur. Barış ve demokrasi diye yola çıkılsa bile, geçmişle yüzleşilmedikçe, baskı ve şiddete “mecbur ve mahkûm” olunur.


Dikkat ettiniz mi, “barışı konuşmaya” başladığımızdan beri eski bir görüş ısıtılıp yeniden ortaya sürülüyor: “Teröristler ile bile barışılıyor, o zaman gelin geçmişin bütün hesaplarını silelim, helalleşelim, yepyeni, tertemiz bir sayfa açalım!..


Böyle “barış” davetine itirazım var! Cumhuriyet yıllarında çekmedikleri kalmayan mazlum Kürt milleti üzerinden “zalim”i aklama çabasıdır bu ve zalimin aklandığı yerde adalet ve dolayısıyla barış olmaz.


Temiz sayfa” içinde “Silivri esirleri”ni kurtarmak için bir genel af talebi de var. Olur, olmaz, yasalar uygundur, değildir bilmem. Benim için önemli olan “vesayet” zihniyeti ve “vesayetçi”lerin vicdanlarda mahkûm edilmiş olmasıdır. Bunun affı olmaz ve kanımca en önemlisi de budur! Ama hayır, “temiz sayfa” talep edenlerin esas derdi, “yüz yıllık hırsızlık”ların da davadan düşmesi ise, yani geçmişe dair “hakikat”in kurcalanmaması, hafızaların “hakikataçılmaması yani yüzleşilmemesi ise, işte tam burada durun!


Bu oyun AK Parti’nin de, İttihatçı-Kemalist’lerin de işine gelebilir. Çünkü bu temizlik harekâtı hem altı yüz yıllık Osmanlı tarihini parlatacak, hem de yüz yıllık İttihatçı-Kemalist tarihi “camiden gelme” masumların tarihine çevirecek. Tam saha temizliği yani.


Ama bu iş biraz zor! Gezi süreci öyle bir kalkışma ki, kanımca toplumsal yüzleşme gerçekleşmeden durulamaz. Somut örneği “Yeniköy Parkı Forumu”. Forumculara önerim, “gericiler parkımızı cami yapacak” tartışmasına boğulmadan, Yeniköy’ün geçmişini ve parkın mülkiyetini araştırsınlar. Muhtarın “buraya Rumları getirecekler” sözünün altını deşsinler. Buna giriştiklerinde hayırlı bir iş daha yapmış olurlar; şu sıralar “tapu bilgilerine ulaşım” konusunda Genelkurmay “tapuların gizliliği”ni bir “milli dava” olarak görüyor mu, görmüyor mu, bunu da ortaya çıkarırlar.


Şimdiden herkes “vicdanına huzur verecek” yanıtı aşağıdaki örneklere benzer soruların peşine düşüp arasın lütfen:


Altı yüz yıllık Osmanlı devlet düzeni bir “Hazreti Ömer” adaleti miydi? Yoksa Hıristiyan milletin “kelle” vergisi zulmü altında haraç ve angaryalara maruz bir kast düzeni mi?


İktidardaki İttihat Terakki’nin ülkeyi Alman tarafı olarak savaşa sokmaları, bir milyondan çok vatandaşın ölümüne sebep olmaları neydi? Bu ölümler“cihat uğrunda takdir-i ilahi” ya da “vatan uğruna canını vermek” olarak ifade edilip geçiştirilebilir mi? Savaş bahanesiyle bir milyonu aşkın Ermeni vatandaşın yok edilmesi “milli suç, suç değildir” yüzsüzlüğüyle geçiştirilebilir mi? Sorumlularının yüz yıl sonra bile olsa yargılanmaları gerekmez mi?


Çanakkale ve Sarıkamış birer “kahramanlık destanı” mıdır, yoksa “Kanuni devri ihtişamı”nı özleyen dindar veya laik İttihatçıların gençlerimizin topluca ölümüne yol açtıkları bir “savaş suçu” mudur? Barış için bu savaş suçları ve suçlularını övmenin suç olması gerekmez mi? Ölen insanlar anılırken neden sadece “şehadet” vurgusuyla yetinilir de, Çanakkale’de ölen Hıristiyan yurttaşlar bir kelime ile bile anılmaz? Hıristiyan’dan şehit olmaz, tamam, ama “başkomutan” oluyor! Mareşal Liman von Sanders kimdi? İslam “millet”ten bazıları ile İttihatçı-Kemalist tayfası arasında bu konulardaki görüş ve davranış birliği anlamlı gelmiyor mu?


29 Ekim 1923’te kurulan ve 1950’ye kadar kesintisiz süren siyasal düzen bir “demokrasi” mi, yoksa bir “diktatörlük” müdür? Ulu Önder M. Kemal Paşa ve Milli Şef İ. İnönü ne idi? Tek partiden başkasının yaşatılmadığı, adayların tek adam tarafından belirlendiği iki dereceli “seçim”li düzene demokrasi mi, diktatörlük mü denir? Diktatörlük ise; bunun bizi ileriye götürecek “iyi bir diktatörlük” olarak yorumlanması nasıl bir zihniyet yapısını sergiler?


Özet:
 Gezi direnişi üstüne “müşteri profili” araştırmalarından bile sınırsız “olumlu” sonuçlar çıkarılabilir ve bunlar da yaşananları anlamada hepimize yardımcı olabilir. Acaba şu da araştırılabilir mi: Günümüz için bolca “diktatör- diktatörlük” sıfatını kullananlar, geçmişimize dair bütün diktatörlere “diktatör”, bütün diktatörlüklere “diktatörlük” diyebiliyor mu?


Oysa geleceğin güvencesi bu son soruya verilecek yanıtta yatıyor!