Bilim, iman, suç, günah ve ihanet


Yüzüncü yılına yürüyen Cumhuriyet’in en muazzam başarısı eğitim alanındadır. “Cumhuriyet eğitimi” seksen yıl boyunca tornasından geçen kuşakları İslâm gericiliğine karşı “akılcı-bilimsel” anlayışla yetiştirdi. Son on yıldır torna tezgahı ağır adım tornistanda. Şimdi hedef “dindar-bilimsel” kuşaklar yetiştirmek.

 “Akılcı-bilimsel” cumhuriyetçiler de, “dindar-bilimsel” cumhuriyetçiler de ilkesiz davranıyor. Her ikisi de “bilimsel” olmanın temel koşulu olan “eleştiriye açık” olmak ilkesini “cumhuriyet” hatırına rafa kaldırıyorlar. Eleştirisiz, kıyaslamasız, karşılaştırmasız, dogmatik bir “tarih anlayışı”nı kabul ediyorlar. Üstelik, konu Osmanlı ve Cumhuriyet tarihi olunca “dindar-bilimsel” olanlar, “ilâhi tek doğru”nun yanı sıra bir de “dünyevi tek doğru”yu kabul ediyorlar. Bu “günah” değil mi?

Ülkenin geçmişinden kimi “aykırı” sayfaları bugüne taşımak, tarafları dogmatiklik ve günahkârlıktan biraz olsun uzaklaştırmaya yarar mı acaba? Meselâ 1918-19 ve 20’lerin Alemdar, Müsavat, Ferda gibi “hain” gazeteleri “İttihat ve Terakki, savaş yılları, Ermeni Soykırımı, vs” hakkında neler düşünüyor, bunları bilmek, tarihe kıyaslamalı bakmak ortak bilimsellik” iddiasını güçlendirmez mi?

Bir örnek,  25 Kanunuevvel 1919 (7 Ocak 1920) tarihli “hain” Alemdar gazetesinden, Refii Cevat (Ulunay) imzalı, “Yeni Çevirme Harekâtı” başlıklı başyazı. Şimdi günümüz diline aktarılmış, çok az kısaltılmış, yer yer kıyaslama yorumları  ve parantez içi italiklerle açıklamalar eklenmiş haliyle başyazıya bakalım:

İttihatçıların yeni çevirme hareketlerinin doğal olarak artık herkes farkına varıyor. Bu çevirme hareketlerini; şu kelimeler, şu cümlelerle özetleyelim:

Vatanseverlik, mili birlik, dışarıya karşı güçlü bulunmak gereği. Millete dayanan bir hükümet gereksinimi… Yalvardık, rica ettik, çok defalar yazdık. Şimdilik bu gibi anlaşmazlıkları bırakalım. Karşımızda amansız bir kuvvet var…”

Bugün de siyaset aynı sözcüklerle yapılıyor ve aynı “hamaset” ile oy toplanıyor: Malazgirt, Çanakkale, Sarıkamış, İstiklâl Harbi… Kimileri, seçmeni “cahillik” ile suçlar. Oysa tam tersine, bu büyülü sözcüklerle yolunu çizmek ancak “eğitim” ile mümkündür. Yazıya dönelim:

“Bütün söylenen sözler bunlardan ibarettir. Ve bu kelimelerin altında gizlenen kirli emelleri, o kadar güzel anlıyoruz ki milletin bir daha böyle dolaplara düşmemesi için gereken doğru yolu göstermeyi bir görev sayıyoruz.”

Anlaşılan, “kahraman” Enver ve Talât paşaların, İttihat ve Terakki’nin “kirli emelleri” karşısında Osmanlıları uyaran bir “hain” ses varmış o zamanlar, ne güzel!

Ateşkesten (Mondros Mütarekesi-tu) sonra bu memleket artık İttihat ve Terakki yönetimine ve onun rezaletine katlanamadığı için bu duruma doğal olarak son verildi.

İttihatçılar evvela canlarına kıydıkları mazlumların, yıktıkları hanelerin, mahvettikleri ailelerin, çaldıkları paraların intikamı alınacağı, hesapları sorulacağını zannederek titrediler.”

Dikkat: İttihatçılar sadece “vatan kurtarıcı” değilmiş, çok “kötülük”ler de yapmışlar ve ülke İttihatçılardan kurtulmak istemiş!

Gelen hükümetler, milletin derdine deva olacak hiçbir şey yapmadı. Divanı Harpler, gazetelerde eğlenceli birer yazı dizisi gibi oldu. Herkes uzun uzun yargılamaları okumakla tatlı tatlı vakit geçiriyordu. Bu süre içinde Ocak (Türk Ocağı-tu) yavaş yavaş çıtırdamaya başladı. Birkaç ay evvel, İttihatçı olduklarını söylemeye bir türlü dilleri varmayanlar gün geldi ki artık sokak ortalarında İttihatçılıklarını bağıra bağıra söylüyorlar…

Evet, 1918’de ateşkesten sonra İttihatçıların kimi kaçar, kimi saklanır ve yakalananlar “Harp ve Ermeni Kıtâli” suçlarından “Divanı Harp”te yargılanmaya başlanır, sesleri çıkmaz olur. Ta ki seçimlere kadar. 1920 Ocak ayında seçimler başlamak üzereyken Türk Ocağı’nda kazan kaynatmaya, seslerini çıkarmaya başlarlar. 1912 “Sopalı Seçimleri”nden beri zenginleştirdikleri yöntemlerle bu seçimlerde de sınırlı sayıdaki “ikinci seçmen” üzerinde (seçimler iki derecelidir) baskı kurarak,  İstanbul dışındaki illerden adı pek bilinmeyen İttihatçıları seçtirip meclise yollarlar.

Seçilen, daha doğrusu atanan mebuslar vaktiyle toplayıp biriktirdikleri entrikalı servet yığınlarının üzerinden gururlu ve mütebessim atlayarak … kan çukurlarının yanından aldırmaz ve mütebessim bir halde geçerek sevinçli ve övünçlü bir halde geldiler…”

İttihatçı olup elini kana bulamamak, servet yapmamak zordur. İttihatçılık “suç ortaklığı” üzerinden yürür.

Aynı rolü İstanbul’da da tekrar etmeleri pek doğaldı. İttihat Terakki’nin bu durumu anlaşılınca o maske altında o siyah perdeye bürünerek iş gören şahsiyetlerin gerçek amaçları ortaya atılınca İttihatçılar bu umulmadık olaydan alıklaştılar. Seçilen İstanbul mebusları herkesçe biliniyordu.

Bir kere İttihatçı olmak üzere tanınmışlardı. İkincisi bütün savaş yıllarında Alman şakşakçılığı yaparak, Talât hükümetine dalkavukluk ederek geçinmişlerdi…”

İttihatçı olarak tanınmak, demek ki, bir zamanlar “kötü” bir şöhret olarak bilinmiş. Alman şakşakçılığı, Talât dalkavukluğu da öyle…

Bu milletin onuruna acı bir tecavüz, memleketin duygularıyla ağır bir alaydı adeta:

-         İşte görüyorsunuz ki, biz memleketi mahvettik, çaldık, yedik, sattık, savdık, kırdık,

            geçirdik. Bize İttihatçı derler. Her zaman kuvvetliyiz. Her zaman seçiliriz. İstersek

            iktidara da geliriz. Millet bizim elimizde bir oyuncaktır. Ne istersek o olur, demektir.”

Anadolu’da astığı astık, kestiği kestik bir halde dolaşan İttihatçılar, İstanbul seçimlerinde seçtirdiği “gizli” İttihatçıların aslı esası Alemdar tarafından sergilenince…       

“Doğal olarak buna ne kamuoyu, ne de millet tahammül edebilirdi. Bir aldatmacadır başladı. Kıyamet koptu. Herkes bir türlü bastırılamayan hırsını, kinini ortaya atıyor, derdini döküyordu.

Hâlâ mı?

İttihatçı belâsı defedilmeden barış ve huzur gelmeyeceğini gören Hıristiyan vatandaşlar seçimlere katılmamıştır. İslâm millet seçmenleri de “hâlâ mı” diye çıkışınca, İstanbul’da İttihatçılar geri adım atmak zorunda kalır.

İttihatçılar hiç ümit etmedikleri bu tepki karşısında kalınca başka türlü bir çürüme hareketiyle örtmek istediler. Kimisi İttihatçı olarak tanınan bir iki şahsiyetin istifasını ileri sürdü. Kimisi seçilen mebusların arasına muhalefette tanınmış bir iki sima alınmasını önerdi…”

Nitekim İstanbul’un sevilen siması, İttihat-Terakki muhalifi  Baro Başkanı Lütfü Fikri Bey’i de bu amaçla İttihatçı listeye koyarlar, ama Fikri Bey durumu fark edince istifa eder. Bunun üstüne İttihatçılar “din, iman, vatan, millet” ipine daha sıkı sarılır.

Ahmet Ferit Bey (Türk Ocağı kurucusu, ilk genel başkanı, Cumhuriyet’in ilk içişleri bakanı-tu) yeni bir çevirme hareketi yapıyor. Karşımızda imansız bir düşman olduğunu ileri sürüyor ve hak yolunda görünerek bizi uyanık olmaya davet ediyor.

Bu imansız kuvvet karşısında birleşmiş bulunmak gerektiğini ileri sürüyor.

Ferit Bey’e ve fikirlerine bir kelime ile cevap vereceğiz.

Bizler için, Osmanlılar için, Türkler için, Şark için, Garp için velhasıl bütün dünya için bir tek imansız düşman vardır: İttihat ve Terakki!

Başka düşman bilmiyoruz.”

“Hain” Alemdar gazetesinin “hain” başyazarı Refii Cevat Bey bunları yazıyor. Yazar “hain” Hürriyet ve İtilâf taraftarı ve İngiltere ile iyi ilişkilerden yanadır. Ama İttihatçı ölçülere göre İngiltere ile dost olmayı istemek “ihanet”, Almanya ile dost olup memleketi savaşa sürüklemek “kahramanlık”tır.

Refii Cevat Bey; Hıristiyan, Müslüman, Musevi ve diğer Osmanlı vatandaşlarının anayasal bir düzen içinde bir arada yaşamalarını savunuyor. Bu nedenle “hain” olarak görülüyor ve Osmanlı İttihatçıları onu sürgüne (1914-1918) yolluyor. Cumhuriyet İttihatçıları da aynı yolu izliyor ve Refii Cevat on dört yılını daha (1924-1938) yurtdışında sürgünde geçirmeye mecbur ediliyor.

Refii Cevat’ın “hain” ilân edilmesini gerektiren başka suçları da var: Savaş suçluları yargılansın, diyor! “Ermeni Taktili” vardır, diyor! Türk Dil Kurumu Büyük Sözlük’te “taktil” kelimesi yoktur, ama “kıtal” vardır. “1.Vuruşma, birbirini öldürme. 2. Savaş” diye “kıtal”ın anlamını verilir sadece. Bir de “kıtâl” kelimesi vardır ve “pek öldürücü, ziyade kanlı” demektir (Ş.Sami, Kamusu Türki, 1876). Bu kelime Büyük Sözlük’e girmez! Taktil de girmez sözlüğe ve anlamı, “çok öldürmek”tir ((Ş.Sami, Kamusu Türki, 1876).

Çok öldürmek! Ne kadar çok? Milyon mertebelerinde ifade edilen Ermeni nüfusunu; yerinden yurdundan ederek, zorla göç yollarında telef olmalarına sebep olarak ve topluca öldürerek,  60-70 bin insan kalasıya kadar tüketmek bir kıtâl, yani “çok öldürmek”, yani soykırım değil de ne?

Yüz yıldır siyasal ve toplumsal hayata yön veren “soykırım”dır. Eğer, Cumhuriyet kuruluşundan beri kurumsallaşmış bir demokrasiye yönelememiş isek yolumuzu şaşırtanın ne olduğunu görebilmek gerek.

Pek doğru söylemiş Refii Cevat; “Bir tek imansız düşman vardır: İttihat ve Terakki!