BUNLAR ONLAR DEĞİL Mİ?


Bir “garabet” diyarıdır bu memleket. Osmanlı’ya muhabbetle bağlılık sergileyenler, “çok partili” Osmanlı düzenine son veren “tek partili” İttihat’ın önünde secde ederler! Enver’e, sebep olduğu felâketlere methiyeler düzerler; Çanakkale, Sarıkamış, Kut'ül Ammare “zafer”leriyle öğünürler. Oysa:

Çalışma arkadaşlarını bile haberdar etmemek suretiyle saldırgan savaşı çıkaranların yasa dışı hareketinden ve savaş sırasında uyguladığı kötü siyasetten saltanat ve milletin kurtulmuş olduğu şüphesizdir.”

Bu sözler Padişah’ın meclis açış konuşmasından alınma. Başyazar Refii Cevat 16 (29) Ocak tarihli Alemdar gazetesindeki yazısına bu sözleri alıntılayarak başlıyor. Ve padişahı kastederek, “Keşke konuşmayı şöyle sürdürseydi” deyip devam ediyor:

 “Bundan ötürü devlete şimdiye kadar Osmanlı tarihinin kaydettiği böyle bir tehlikeli uçurumdan dolayı kötülük edenler, cinayet yüzünden milletin yüce ve (okunamadı) ahlâk ve karakterini bütün dünyaya karşı lekelenmiş olarak gösterenler hakkında yasal incelemenin yapılmasıyla suçlulukları belirlenenlerin cezalandırılması da adaletin ve siyasetin icabı olmak üzere çok gereklidir.” Deseydi diye hayıflanıyor.

Yazar “keşke”li hayıflanmasından sonra başyazıya devam ediyor:

Açış söylevinde konunun sunulduğu yönüyle madem ki “milletin uğradığı” bir takım “acı ve dertler” mevcuttur; madem ki; “savaş sırasında kötü uygulanan siyaseti” görüyoruz, biliyoruz, söylüyoruz; madem ki “savaşa ülke ve millet yararına aykırı  olarak katılanlar” da vardır diyoruz, o halde bunlar kimlerdir? Ne oldular? Şu “yasadışı hareket”lerinden ve “kötü yürütülen siyasetten” dolayı ne ceza gördüler, nasıl bir akıbete uğradılar? Elbette doğruluğu kabul olunan ve açıkça söylenen cinayetin failleri (Ermeni Soykırımı-tu) hakkında hükümetin bir görüşü, milletin bir bildiği, bir düşündüğü olacak. Devlet ve millet aleyhine ayrımsız tertip ve bilerek işlenen bu cinayet sorumlularının ayrımsız, zamana yaymadan, tereddütsüz cezalandırılmış olmaları gerekmez mi? Uğradığı bu kadar tehlike, kötülük ve felaketlerden sonra milletin meclise gönderdiği vekilleri bu hususta –sudan olmamak şartıyla- hesap sormak, hak aramak, adaleti talep etmek vazifesiyle yükümlü değil midirler?.. Açılış konuşmasında sözü edilen “hukuk ve devletin yararının …”, “çağın gereklerine uygun olarak memleketin muhtaç olduğu refah ve emniyeti sağlamak” ve “Osmanlı milletinin şeref ve haysiyetini temin” için evvela geçmişteki cinayetlerin … içyüzünü iyice anlamak ve gelecek için büyük bir ders oluştursun diye bunların faaliyetlerini cezalandırmak gerekmez mi?

Cumhuriyet ilânından önce açıkça talep edilen bu gerekli “ceza”, doksan yıldır adaletin gündemine gelmez. Niye? Çünkü bu Cumhuriyet tepeden tırnağa İttihatçıdır.

Bizim özel kanımıza göre savaş ve cinayet sorumluları –ne kadar ihmale uğrasa (da)- yine bir gün hareketlerinin hesabını bir tarafa vermeye mecbur olacaklardır ve emin olmalıyız ki bu gelecek mahşere kalmayacaktır. Kesinlikle bilmeliyiz ki bu işler bu minval üzere yürümeyecek bu dolaplar böylece dönmekte devam edemeyecek, bu oyunlar artık bu diyarda sökmeyecektir. İttihat’ın çanına ot tıkamak zamanı barış ile beraber gelmiş olacaktır. Yarının yönetim biçimi, yahut hükümeti kolunu dağlara kadar eriştirip yeraltlarına kadar ulaştıracak, bu yaratıkları ister dağların doruğunda barınmış, ister kovuklarda sinmiş bulunsun, Osmanlı sınırları içinde kaldıkça tutup tutup mahkemelere sevk edecektir.”

Nur içinde yat e mi Refii Cevat Ulunay! Bu “garip” memlekette dolaplar durmaksızın döner, “kumpas”lar ansızın keşfedilir ve İttihat için gerekliyse mahkemeler toplu “beraat” mercii oluverir.

Ve saldırgan bir savaşı ihdas edenler, yasadışı hareketlerinden ve güttükleri siyasetten dolayı saltanat ve milleti bugün “biz temiziz!” dedirtmeye mecbur edenler ve onların elleri, elebaşları ve aletleri kimlerdir? Bunlar, onlar değil mi?

Kimdir o millet kurtarıcısı,  ki hep uyguladığı gibi, arkadaşlarına (yaptığı) gibi ihtilal ve isyan silahıyla kanunları parçalamış, iradeleri yırtmış zor gücüyle meydana çıkmış, mağrur ve mütehakkim: “Türkü kurtaracağım!” diye haykırıyor. Şu “Ülke ve millet yararına aykırı olarak girilen” savaşlarda bugün kurtulacağını iddia ettiği kuşakların yarısını keşke o zaman Enver’in emri altında Almanlar emrinde sorumsuzca ve hesapsızca harcayıp tüketmeseydi! Kimdir şu konuşmacı ki kürsüden halka: “Sizi biz kurtaracağız!” diye bağırıyor, dün “Almanlar, Talât’lar kurtaracak diyen de oydu; kimdi şu gazeteci ki halka “Fazilet bizde, hamiyet bizde, hak bizdedir!” diye yazıyor; o adam ki daha dün savaş zamanının her kanlı kötü işlerinde parmağı vardı; kimdi şu mebus ki “Alnım açık, mazim temiz, vicdanım saf!” iddiasında; halbuki tehcir peşinde o, taktil ardında o koşar, mazlum kafilelerine o kösemenlik ederdi, kimdi şu ricali devlet ki kandan nefret eden, adalet yanlısı, fazilet seven; bu değil miydi ki masumların idamını imzalardı, kimdir bu güzel ahlâklı gençler, kimdir bu karakteri ışık saçanlar, kimdir bu müstesna vatan evlatları?

Şimdi bir parantez açalım: Yazar “taktil” diyor. Yıllardır İttihatçılar bu kelimeyi “vuruşma, muharebe” diye çevirir. “Türkçeleştirilmiş” dilimizde artık “vurgu, kesme” gibi işaretlerin yeri olmadığı için pek “kıtal” kelimesinden türeyen “taktil” ile, “katl” kökünden türeyen “taktil” farklıdır. İkincisi, ki yazarın kullandığı budur, “çok öldürme, toplu öldürme” anlamınadır. Yani “kırım” yapmak, yani “soykırım!” Sağ ve sol cümle İttihatçılar, dikkat ediniz, birinci anlama “sadık”tırlar.

Onlar bizim bildiklerimiz değil mi? Milli tüccar olup kanımızı … emdiren … beyler, çeteler yapıp tebamızı satırdan geçiren sergüzeştler, ceplerindeki altınlarını namus ve ırza saldırmak için desteleyen uşaklar; damatlar asan, padişahlar süren şerefli devlet adamları, bunlar onlar değil mi? Harp çığırtkanları, harp kasapları, o 31 Mart sorumluları, o asi ve aldatma meraklıları, o mukaddesat düşmanları, bütün onlar, bunlar değil mi?

31 Mart 1909”, İttihatçıların ayaklanan “gerici”leri tepeleyip “hürriyet” getirdiği tarih değil mi? Selanik’ten İstanbul’a ordu intikâl ettirip “yönetime el koymak” suç mu idi ki yazar “13 Mart sorumluları” diyor?

Elimizde artık ne Roma imparatorları gibi saltanat sürecek Suriyeler, ne “Napolyon” ordusu gibi buz sahralarında kırılıp tükenecek fazla halk, milli borç diye … kaptıracak bol paramız, ne de kan dökücü kasaplara boğazlatacak gönüllü neslimiz var. Siz onları isteyen, onlar gibi yapmak isteyen, onların yavruları değil misiniz?” diye sesleniyor.

Size sesleniyor ey “sağcılık-solculuk” oynayan güncellenmiş İttihatçılar, sizler suçlarından ötürü kaçmış, yargılanmamış Enverlerin, Talâtların devamı değil misiniz?

Talât Ulusoy- 8 Nisan 2014