Eski yeni içinde, yeni eski içinde

önderen Talat.Ulusoy - 30/09/2009 0:16:39 (532 okunma)


Eski yeni içinde, yeni eski içinde

Her yeni işe başlayana, her yeni ortaklığa kalkışana “hayırlısı olsun” dileğinde bulunmak adettendir. Bu tür adetleri, ılıman ortamlar yaratmaya imkan verdiği için severim ve uyulsun isterim. Bunu, benim “muhafazakar” yanlarımdan biri diye kabul edin.

“Yeni bir sol merkez” için temaslara başlayan heyet yayınladığı “çerçeve metin”de, “farklı kesimleri kucaklayabilecek bir dil”arzusunu hemen ilk paragraflarda telaffuz ediyor. Bu arzuya tamamiyle katılıyorum. Dil o kadar önemli ki, sözcükler gerilmiş tuvale vurulan fırça darbeleri gibi, ya bir sanat eseri adayına doğru, ya da bir “kitsch”e doğru çeviriyor siyaset yolunu. Güzel söz güzellikleri, küfür çirkinlikleri çağırıyor.Türkiye’ye yeni bir şey söylemek iddiasıyla ortaya çıkanın bence önce diline bakmak gerekiyor. Yenilik dilde başlamalı yani! Eğer bu konu ortak endişe noktası olursa, üzerine çok kalem oynatmaya değer; şiddet dili ya da huzur dili, nezaket dili ya da kabahat dili, basiret dili ya da fırsat dili

Ama, çerçeve metinde, ne yazık ki farklı kesimleri kucaklayabilecek bir dil arayışı endişesi ve emaresini bulamadım. Ötekini kötülemeden kendini anlatabilmek gerek. Kendini tarifte ötekine muhtaç isen, bu sendeki zaafı gösteriyor. Yeni dilin özellikle bu zaaftan arınması gerekiyor.

Çerçeveyi takdim yazısında, soldaki“…mevcut birikimi ve arayışları toparlayacak…” kitlesel bir sol parti hedefi öne konuluyor. Mevcutla kitleselleşmenin mümkün olabileceğinden çok kuşkuluyum. Sığ sulardan açık denizlere çıkmaya cesaret edemedikçe, mevcut ile kitlesel ve yeni olana varılamaz. Adil bir Türkiye toplumu arzusuna ulaşmaları, bugüne kadar dönüp bakmadıklarının, bütün mağdurların ızdıraplarına eğilmekle mümkündür. Muhafazakarlığa teslim olmamak için, halkın toplumsal kültüründeki muhafazakar tutum ve davranışlarla mücadele gerekecekse,inançlarından ötürü mağdur edilen kitlenin dertleri “yeni sol merkez”in gündeminde olmayacak demektir. Hele hele, insanların bir “cemaat”oluşturma hakkı (örgütlenme özgürlüğü), yani bir mezhebe mensup dindarların bu hakkına en azından soğuk bakılmaktadır. Bu insanlar “tanınma adaleti” kapsamına alınmamaktadır. Hak ve özgürlüklerde çifte ölçüt olmamalıdır.

Bir kuşkumu da belirteyim: AKP dememek için muhafazakarlık kavramı seçilmiş olabilir. O takdirde bu seçimin nedenleri konusunda açıklamaya ihtiyacım olur. İki sene once kullanılan “AKP’ye karşı sol seçenek” sloganının yanlış olduğu kanısına varılıp değiştirildiyse, durum daha da vahim. Çünkü, muhafazakarlığa karşı sol seçenek oluşturmaya kalkmak daha büyük yanlışlara zemin olabilir. 

Yeni bir sol merkez girişimi, “sermayenin küreselleşmesi” gibi “tehlikeli” bir gidişin dışında, emek cephesinde küreselleşme sürecini sanki yok saymakta, bu sürece ve ücretli emek üzerinde tartışılması gereken sonuçlarına gözünü yummuş görünmektedir. Eğer sol, sermayenin küreselleşmesinin muazzam bir zenginlik ürettiği tespitini yaptıktan sonra, “herkese iş hakkı”nın ilerisinde bir görüş geliştiremiyorsa, toplumsal-siyasal bir gereksinim olmaktan uzaklaşmış demektir. Uluslararası ilişkiler alanında, adı anılmasa da, Türkiye’ye roller biçen emperyalizm düşüncesinin hala egemen olduğu anlaşılıyor. Kanımca sol, bu noktayı da çekinmeden tartışabilmelidir.


Tabiatın tahribinden insan sorumludur. Üretim teknikleriyle, kaynak kullanımıyla ve tüketim alışkanlıklarıyla sorumluluk insan soyunundur. Bu sorumluluktan “kaynakları tüketmeden sürdürülebilir kalkınma” teziyle falan kurtulmanın imkanı yoktur. Eko-sistemler insanın merkezi planlamaya tabi tutabileceği komuta ekonomisi işletmeleri gibi görülemez. “ İnsan ve canlı yaşamına öncelik vermek”, insanı “eşrefi mahluk”kabul eden muhafazakar amentüden farklı bir anlayış değildir. Tahrip edilen dünyanın tüm canlı ve cansızlarıyla tabiat merkezli yeni seslere ihtiyacı var.

Türkiye’nin ayrıca, vesayetten kurtulmak, özgürlüklerini kazanmak ve teminat altına alabilmek için de yepyeni ve cesur seslere ihtiyacı var. 1987-1990 Yılları arasında komünistlerin düşünce özgürlüğü önündeki Türk Ceza Kanunu 141-142’inci maddelerine ve inanç özgürlüğü önündeki 163’üncü maddeye karşı direnişleri ve olmazı olduruşlarını hatırlatmak isterim. O zaman da bazı “ilerici”ler, ne gerek var 163’ün kalkmasına,demişlerdi. Orada çifte standart tuzağına düşülmedi. Şimdi de, vesayetçi devletin yıllardır Kürtler, Ermeniler, dindarlar, komünistler, kadınlar ve cinsel tercihler konusunda beynimize doldurduğu şablonlardan kurtulmak için mücadeleyi öne almak ve sesleri seslere katmak gerekiyor.

Vesayetçi devlet, bir dönem “düşman” ilan ettiği Demokrat Partili mağdurların, toplum vicdanında zaten yer etmiş olan itibarını iade etmekle, aynı zamanda ne kadar kolay ve yalan düşman yarattığını da gözler önüne sermiş oldu. Aynı durum Said-i Nursi için, Şeyh Sait için, Deniz Gezmiş, Mahir Çayan ve diğerleri için, Abdullah Öcalan ve emsal her durum ve kişi için de geçerlidir. Demokrasi ve toplumsal barış, toplum mühendislerinin önümüze diktiği barikatların ayrımsız yıkılmasıyla mümkündür. Bu istimlak talebi artık yüksek sesle dile getirilmelidir.

İstimlak talebini yükselten sağ mı olur, sol mu olur, kim olur bilemem, ama bildiğim şu: Gelecek onun olur!