Fikir hürriyeti bir tehlike olabilir mi?

Talat.Ulusoy - 07/04/2010 16:15:41 (502 okunma)



Fikir hürriyeti bir tehlike olabilir mi?

Evvel zaman içinde, bir gazetemizde yukarıdaki başlık altında bir başyazı yayımlanmış. Masal misali bir yazı. Noktasına, virgülüne ve diline dokunmadan aktarıyorum:

"Dahiliye vekaleti tarafından, polis müdüriyeti vasıtasıyla nazarı dikkati celbedilen İstanbul Müddeiumumiliği, şair Nazım Hikmet bey aleyhinde, şiirlerinde komünizm propogandası yaptığı ittihamile dava açmıştır.

Nazım Hikmet bey, bugünki Türkiyenin az olan şairlerinden biridir ve büyük bir şairdir. Sanatı, fikri ve kalbi çok yüksek olan bu gencin şiirlerini heyecansız okumağa imkan yoktur. İtiraf etmek lazımdır ki, Nazım Hikmetin eserleri bir komünist propagandasından ibaret olsaydı, onlardan bu heyecanı duymak güç olurdu.

Nazım Hikmetin şiirlerinde çalışanların ve yoksulların sesi, parlak bir güneşe, ulvi bir mefkureye doğru yükselir. Bütün insanlara güneşten hisse istemek yalnız Komünistliğe mahsus bir gaye olmasa gerektir. Komünistliğe böyle bir imtiyaz vermek, onun lehinde en kuvvetli propagandayı yapmak olmaz mı?

Fakat burada münakaşa etmek istediğimiz şey, Nazım Hikmetin şiirlerinde aranılan komünist değildir. Genç şairin müdafaa ettiği mefkure komünist mefkuresi olamaz. Onu bir dakika için böyle farzetmek lazım gelse, aynı ittiham altında kalacaklar çok olabilir. Zira, bu hesaba göre, Tevfik Fikret sağ olsaydı, onun “Tarih”ini de komünist propagandası addederek takibata kalkışacak kimse olmayacak mıydı?

Zaten kendi şair ve muharrirlerimizi bir kenara bırakalım Avrupalı muharrirlerin sarahaten komünist propagandası olan eserleri serbestçe memleketimizde satılmıyor mu? Bu serbesti bize şeref verir, zira aksi halde, Abdülhamidin “evrakı muzırre” vehmi bugün bile başımıza musallat olacaktı.

Fikir ve neşir hürriyetinin takyidinden çıkacak zarar, ifratından hasıl ola bilecek mahsurlara daima faiktir. Bunun için fikir sahasında yapılan takibatın gayesini ve faydasını biz bir türlü anlamıyoruz. Bir kanaatin tazyiki ona nihayet kuvvet verebilir. Hiçbir iman hapis korkusu ile durdurulamamıştır.

Bu vadide cereyan eden bütün muhakemeler gibi Nazım Hikmet davasının da, fikir hürriyeti kaidesini teyit edeceğine bizim emniyetimiz vardır .(*) Böyle olmadığını, Nazım Hikmet’in hapsedilidiğini farzedelim. Acaba şairin kurunu vüstada yapıldığı gibi, meydan ateşinde mi yakılacaktır? Fikir serbes serbes dolaşırken mütefekkirin bağlanmasından ne çıkar?

Nazım Hikmetin şiirlerini asırlarca sonra, yine zevkle okuyacaklarına şüphe olmıyan çocuklarımız, bu büyük şairin mefkuresini hürriyetiyle ödediğini öğrenecek olurlarsa, bilmeyiz ne düşüneceklerdir? Yalnız şunu biliyoruz: Fikir hürriyeti bir tehlike olamaz. San’atın kudretli kanatlarile yükselen mefkure sesini susturmak çok boş bir teşebbüstür. A.A.


Not: İddia makamınca şairin beraati talep edildiğine dair İstanbuldan gelen haberler bu tahminimize kuvvet verecek mahiyettedir.

Yazı burada bitiyor. Şimdi ben devam ediyorum: 

Sene 1931. Gazete İzmir’in Yeni Asır’ı. Günlerden 8 Mayıs. “A.A.” imzalı bu satırlar, muhtemelen Şevket Bilgin’e ait. Görüşlerine hiç katılmasa da Nazım’ı, düşünce özgürlüğünü temel değer kabul eden ve cesaretle savunan bir yazı. İzmir’de alanlara sığmayan Serbest Fırka’nın “intihar”a zorlanmasının (18 Aralık 1930) ve beş gün sonra Menemen Vakası’nın oluvermesinin (23 Aralık) ardından altı ay bile geçmemiş. Şevket Bilgin’in yazısı gösteriyor ki demokrasi için direnenler var. Liberal olmak da, komünist olmak da suç. Ama henüz yargı “önce devlet” diyerek devlete biat etmemiş.

Sene 1945, 5 Aralık. Tan’da liberaller ve komünistler beraberler. Kalemleri demokrasi yazıyor. Düşünce özgürlüğü için direnenler var. Yeni Asır da kendi çapında onların arasında. Bir ay sonra Demokrat Parti kurulacak. Tan yakılıyor.

5 Haziran 1946. Millet Meclisi’nden bir günde üç yasa geçiyor: “Sınıf esasına dayalı” dernek ve parti kurmak serbest ve sosyalist partiler kuruluyor. Diğer iki yasa ile; seçimler tek dereceli olacak ve üniversiteler artık özerk. 8 Temmuz 1946, o meşhur afiş her yerlere asılıyor: YETER SÖZ MİLLETİNDİR. Demokrasi ve özgürlükler için direniş var. 21 Temmuz’da seçimler yapılıyor. Açık oy-gizli sayım sonucu MİLLET partisi kaybediyor,DEVLET partisi kazanıyor. Yeni Asır Millet’in yanında.

Yeni Asır 1950’de de milletin yanında. 1960’da da, DEVLET adına MİLLET’i hiçe sayan ve Cumhuriyet’in kurucu anayasasını çiğneyenler Yeni Asır’ı da yok etmek için çok uğraşıyorlar. Yeni Asır direniyor ve bütün Ege’nin gazetesi oluyor.

Benim için düşünce ve inanç özgürlüğünün, demokrasinin ilkeli savunucusu Yeni Asır, 1960 sonlarına doğru yavaş yavaş kimliğini kaybetmeye başlıyor. Soğuk Savaş’ın harp oyunlarıyla kafalar bulanıyor. 1975’te babasından görevi devralan Dinç Bilgin, çürümeyi bankacılığa başlamalarına tarihliyor. Oysa, daha öncelerden, ’60 ortalarından başlamış derin devletten gelen bir hamilelik dönemi var gibi...

Yeni Asır İzmir’in demokrat bir kimliğe kavuşmasında önemli bir okuldur. O kadar ki, kanımca İzmir’in 1973 seçimlerinde Ecevit’i desteklemesinde bile bu demokrat mirasın payı vardır. Bugünkü İzmir’in demokratlıktan uzak hali ile Yeni Asır arasında bir ilişki kursam abartmış mı olurum?